Amr Musa: Arap dünyasının yarısı isyan ediyor

Musa, Arap Birliği Genel Sekreteri olarak görev yaptığı sırada, NATO’nun Libya’yı vurmasına yardım ettiği suçlamalarına ilk kez yanıt veriyor.

Arap Birliği eski Genel Sekreteri ve Mısır eski Dışişleri Bakanı Amr Musa Independent Arabia röportajı sırasında (Fotoğraf: Salah Reşidi)
Arap Birliği eski Genel Sekreteri ve Mısır eski Dışişleri Bakanı Amr Musa Independent Arabia röportajı sırasında (Fotoğraf: Salah Reşidi)
TT

Amr Musa: Arap dünyasının yarısı isyan ediyor

Arap Birliği eski Genel Sekreteri ve Mısır eski Dışişleri Bakanı Amr Musa Independent Arabia röportajı sırasında (Fotoğraf: Salah Reşidi)
Arap Birliği eski Genel Sekreteri ve Mısır eski Dışişleri Bakanı Amr Musa Independent Arabia röportajı sırasında (Fotoğraf: Salah Reşidi)

Üzerinden geçen 8 yılın ardından Arap Baharı devrimlerinin aslında bahar olmadığını, şiddetli ve sert bir kış olduğunu düşünen Amr Musa, bununla birlikte bazı tarafların Arap Baharı devrimleri hakkında birer komplo oldukları nitelendirmesini reddederek, “Yaratıcı kaos teorisinin sahipleri bunu açıkladılar, gizlemediler. Bilakis, patlak vermeden önce yıllarca gözler önündeydi” ifadelerini kullandı.
Arap Birliği eski Genel Sekreteri ve Mısır eski Dışişleri Bakanı Amr Musa, Independent Arabia ile yaptığı özel röportajının bu son bölümünde, Sykes-Picot döneminin sona erdiğini, bir daha tekrarlanamayacağını ve Sudan vatandaşlarının dış güçlerden daha fazla bölünmeye hazır olduğunu söyledi. Arap dünyasının Türkiye, İran ve Katar rolü ile Müslüman Kardeşler dosyası gibi yeni Ortadoğu projesini uygulamaya yardımcı olan birçok veri sağladığını kabul eden Musa, Suudi Arabistan deneyiminin -öncekilerden farklı yeni bir görünüm ve yönün ortaya çıkmasıyla birlikte- iyi bir deneyim olduğunu ve tüm Körfez bölgesinde etkili olacağını belirtti.
Musa, Arap Birliği Genel Sekreteri olarak görev yaptığı sırada, NATO’nun Libya’yı vurmasına yardım ettiğine dair suçlamalarına ilk kez yanıt verdi ve kendisi hakkında bu iftirayı atanlar ile ilgili olarak, “Arap dünyasını, Arap Birliği'ni veya beni dolandırıcılık ve sahtekarlık yoluyla kırmak isteyen insanlar var” ifadesini kullandı. Ayrıca Musa, Kaddafi’nin neden kendisinden Arap Dışişleri Bakanı olmasını istediğini ve Ümmü Gülsüm’ün ‘Gözyaşlarını isyan etmiş görüyorum’ şarkısının sırrının ne olduğunu açıkladı.
Yeni Ortadoğu
Yeni Ortadoğu projesi, Arap Baharı Devrimlerinin bir sonucu olarak birçok Arap ülkesinin başkanlarının değişmesine rağmen hala devam ediyor mu?

-Bunu zaten yaptılar, ancak uygulamanın çok zor olduğunu gördüler. Sykes-Picot dönemi ve ‘oturup bir harita çizerek kendi gizli emellerine göre bölgeyi taksim etme’ meselesi sona erdi. Şimdi hiçbir şey gizli değil ve başarmayı düşündüğünüz şeyden dakikalar sonra bütün dünya haberdar oluyor. Mesela sabah uyandığım anda Mısır'ın yarısını, Tunus'un yarısını, Fas'ın yarısını veya başka bir Arap ülkesinin yarısını yerinde bulamamam mümkün değildir. Bu boş bir konuşma. Bu gerçekleşirse, uzun sürmeyecek ve ciddi rahatsızlıklara yol açacaktır.
Fakat Sudan gibi bazı Arap ülkelerinin bölünmesi gerçekleşti?
-Evet, bu oldu fakat koşullar farklıydı. Mesela yaşanan tüm acılara rağmen Irak bölünmedi, Iraklılar bunu reddetti. Sudan vatandaşları dış güçlerden daha fazla bölünmeye hazırdı.

  • “Arap dünyasında çok büyük bir problemimiz var. Bunu, Arapların Yemen, Suriye ve Libya gibi bir dizi dosyaya karşı olan tutumlarındaki çatışmalarda görüyoruz.”

Mübarek, Kaddafi, Ebu Mazen ve Salih ile (Amr Musa Arşivi)

Peki, yeni Ortadoğu projesi halihazırda hangi temel üzerinde uygulanmaktadır?
-En önemli ve en tehlikeli olan şey, bazı süper güçlerin politikalarını, bazı bölgesel politikaların cesaretini ve Arap politikalarının zayıflığını perdeleyen belirsizliktir. Bütün Ortadoğu’yu değiştirme sürecinin derinliği ne kadar?
Aynı zamanda bu değişim, radikalizm ve onunla yüzleşme meselesi ile ilgili. Bunun içine bazı süper güçlerin bölgedeki bazı silahlı örgütlere yönelik bilinen tutumunun yanı sıra, Türkiye ve İran’ın terörizm konusundaki politikası da giriyor.
Arap dünyasının, Türkiye, İran ve Katar rolü ile Müslüman Kardeşler dosyası gibi yeni Ortadoğu projesini uygulamaya yardımcı olan birçok veri sağladığını kabul etmez misiniz?
-Bunda şüphe yok. Arap dünyasının yarısı isyan ediyor, diğer yarısı ise devrimlere karşı isyan ediyor. Bazıları alenen çalışıyor, bazıları ise gizlice. Bazıları siyaset ile bazıları da paranın gücüyle çalışıyor. Bazıları din üzerinden etki yaratarak, bazıları ise tam aksi. Arap dünyasında çok büyük bir problemimiz var. Bunu, Arapların Yemen, Suriye ve Libya gibi bir dizi dosyaya karşı olan tutumlarındaki çatışmalarda görüyoruz.
Kaddafi'nin Suudi Arabistan'ı bölmek için planları olduğu söyleniyor. Bu konu hakkındaki yorumunuz nedir?
-Evet, Kaddafi'nin Suudi Arabistan ile ilgili bir tür nefreti ve memnuniyetsizliği vardı. Katar zirvesinin bir uzlaşı ile neticelenmesine rağmen Suudi Arabistan'a karşı aynı duyguyu hisseden herhangi bir Arap veya Arap olmayan güç, Kaddafi ile müttefik oldu.
Dünya üzerindeki terörün bir nihayeti olmayacak ve teröristlerin sonu gelmeyecek. Çünkü teröre yönelik akan sürekli bir fon var. Çok fazla uyuyan terör hücreleri var. Küresel ve bölgesel politikaların neticeleri daha fazla hayal kırıklığı, öfke ve şiddete yol açıyor.


Amr Musa ve Muammer Kaddafi  (Amr Musa Arşivi)

Arap Birliği ve Libya'ya saldırma kararı
Genel Sekreter olarak görev yaptığınız süre boyunca Arap Birliği'nin Kaddafi'nin düşüşünden önce Libya'yı savunmakta kayıtsız kaldığınız ve bilakis NATO kuvvetlerinin Libya'ya müdahalesinden sorumlu olduğunuz yazıldı. Bunun hakkında neler söyleyebilirsiniz?

- Dolandırıcılık ve sahtekarlık yoluyla Arap dünyasını, Arap Birliği'ni ya da beni şahsen kırmak isteyen kimseler var. Bu konuyu ayrıntılı olarak açıklayacağım. Gerçekleri görmezden gelen tartışmalara girmeyeceğim. Bu konuda Güvenlik Konseyi kayıtlarına ve Libya açıklamalarına dikkatleri çekmek yeterlidir. Devrim zamanında Libya Kaddafi'ye karşıydı ve resmi talepler söz konusuydu. 2012’de cumhurbaşkanlığına aday olduğumda bu konuyu gündeme getirdim. Bu, seçim kampanyası sırasında Müslüman Kardeşler'in karşı propagandasının bir parçasıydı. O zaman basitçe şunu soralım: NATO’nun Arap Birliği’nden Libya’ya karşı bir saldırı gerçekleştirilmesi veya böyle bir saldırının reddedilmesi gibi bir şeyi talep etmesi beklenir mi? Arap Birliği bu kadar güçlü olsaydı 60 yıldan fazla bir süre çözmeye çalıştığı Filistin meselesini çözerdi, fakat bunu yapamadı. Arap Birliği'nin kararı bireysel bir karar değil, üye devletlerin kararıdır. Arap Birliği, Mısır dahil 22 ülkeyi kapsamaktadır. Arap Birliği bu konuda kesin bir karar vermemesine rağmen Libya'daki hava saldırısına katkıda bulunan Arap ülkeleri var.


Arap Birliği eski Genel Sekreteri ve Mısır eski Dışişleri Bakanı Amr Musa Independent Arabia’ya verdiği röportaj sırasında (Fotoğraf: Salah Reşidi)

Arap Baharı mı yoksa sert bir kış mı?
Üzerinden geçen 8 yılın ardından Arap Baharı devrimlerinin aslında ne bahar ne de Arap olmadığı söylenebilir mi?

-Elbette bahar değildi, fırtınalı bir kıştı. Soğuk ve acımasız bir Arap kışıydı. Bahar kelimesinin ironik olduğu söylenebilir, ama devrimin Arap devrimi olduğu açık. Bu, sert ve soğuk bir Arap kışıydı. Bir grup gencin ya da grubun protestolar, isyanlar ve devrimler gerçekleştirdiği için değil, bilakis pek çok çevre tarafından kendi çıkarları doğrultusunda sömürüldüğü için böyle denebilir. İktidarı elde etmek üzere kaosu yaydılar. Bunlar arasında birtakım dış güçler de bulunuyor. Yaratıcı kaos teorisinin müessisleri, yıllar önce dünyayı değiştirmek amacıyla bunu açıkça ilan ettiler. Bunun için komplo teriminin kullanılmasını reddediyorum. Çünkü komplonun ayrıntıları gizlice dokunur. Fakat yaratıcı kaos teorisinin sahipleri bunu açıkladılar, gizlemediler. Bilakis, patlak vermeden önce yıllarca gözler önündeydi. Birçoğumuz bu değişimi bekledik, fakat değişim aşamasına geçemedik. Bunun en açık örneğinin ABD olduğunu düşünüyorum. Nitekim değişiyor ve kendisi ile birlikte dünyayı da değiştirmeye çalışıyor.

  • “Dolandırıcılık ve sahtekarlık yoluyla Arap dünyasını, Arap Birliği'ni ya da beni şahsen kırmak isteyen kimseler var.”

Amr Musa ile Bahreyn Veliaht Prensi Selman bin Hamad Al Halife (Amr Musa Arşivi)

Suudi Arabistan ve tüm Körfez bölgesi bir Arap devrimi baharının eşiğinde miydi?
-Hayır, değildi. Ancak şu anda birden fazla yerde olduğu gibi Arap ruhunda devam eden baskı, Körfez ülkeleri de dahil olmak üzere herhangi bir Arap ülkesinin çıkarına değil. Yeni bir görünüm ve öncekilerden farklı yönlerin ortaya çıkmasıyla birlikte Suudi deneyimine atıfta bulunmak önemlidir. Hem kadının rolü hem de toplum, hayat ve ekonomi yönetimi gibi ekonomik ve sosyal açıdan çeşitli değişimler gerçekleştirmeye yönelik girişimlerde bulundular. Ayrıca Suudi toplumun büyük bir bölümünü temsil eden gençlerin rolünü harekete geçirmeye çalıştılar. Açıkçası bu, iyi bir deneyimdir ve tüm Körfez bölgesinde bir etkisi olacak gibi görünüyor.


Jimmy Carter, Amr Musa ve Butros Butros-Gali, eski Finlandiya Başbakanı ile birlikte (Amr Musa Arşivi)

Pompeo’nun mektuplarının gizemi
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun Kahire'deki son açıklamalarını nasıl okuyorsunuz?

-ABD’nin bölgeye yönelik politikasının nereye varacağını merak ettiğimizi inkar etmemiz gerekiyor. Bu açıklamalar, bu eğilimi okumak için altın bir fırsattı. Pompeo, bazıları belirsiz, bazıları ise net olan birtakım mesajlar verdi. Mesela, “ABD bölgeden çekilmedi ve var olmaya devam edecek” dedi. ABD'nin radikalizme karşı olduğu ve bununla yüzleşeceği, politik uzmanlar tarafından biliniyor. Bu açık bir hedef. Bununla birlikte ABD, Filistin meselesini önemsemiyor ve görmezden geliyor.
Herkes bu konuyla başa çıkmak için geri dönmek zorunda kalacak. ABD politikasının önemli bir rol oynadığını ve bölgedeki gerçek sorunlar karşısında ihtiyatlı olmak üzerine söylenenleri dikkate almak da önemlidir. ABD ile kötü bir ilişki kurmanın kimsenin yararına olmadığını hala söylüyorum. Ancak, Amerikalılarla olan ilişkilerimizde stratejik çıkarlarımızı koruduğumuz bir tutumu benimsememiz gerekiyor.
Sizi Trump'ın Arap bölgesine yönelik politikasının karşısında konumlandıran şey nedir?
- Ne anlamda, yeni bir Ortadoğu mu? Amerikan çıkarları doğrultusunda yeni ittifaklar yaratmak mı? Arap NATO’su ne anlama geliyor? Polonya’daki zirve ne anlama geliyor? Kimin zirvesi? Neden? Askeri bir ittifak mı? Sonuç olarak sorular, cevaplardan çok daha fazla.
Terörizm devam ediyor
Terörizmin yakında biteceğini düşünüyor musunuz?

-Dünya üzerindeki terörün bir nihayeti olmayacak ve teröristlerin sonu gelmeyecek. Çünkü teröre yönelik akan sürekli bir fon var. Çok fazla uyuyan terör hücreleri var. Küresel ve bölgesel politikaların neticeleri daha fazla hayal kırıklığı, öfke ve şiddete yol açıyor. Böyle bir iklimde radikalizm var olacak ve bitmeyecek. Şu an sessiz olan biri, zamanı gelince ortaya çıkacak ve silahı omzuna alacaktır. Çünkü zemin buna müsait. Öfke ve hayal kırıklığına neden olan bir deniz olduğu sürece ve koruma ve fon mevcut olduğu sürece radikalizm var olacak ve bitmeyecek. Bu sadece Arap ülkelerine bağlı değil. Radikalizm yanlısı örgütlerin rolleri ve eğilimleriyle ilgili küresel politikalar var.
Uzun yıllardır vazgeçilmez olan bölgesel bir Arap ittifakı olarak Avrupa-Akdeniz ortaklığı hakkında ilk kez siz konuştunuz. Bu ortaklık şimdi nereye gidiyor?
-Bu ortaklığın başarısı için ciddiyetle çalışmak çok önemlidir. Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi iktidara geldiği sıra yaptığı açılış konuşmasında, bu bölgesel ufka ve önemine değindi. Mısır'ın bir Arap ve Afrika ülkesi olduğunu ve ayrıca Akdeniz ülkeleriyle yakın bağları olduğunu söyledi. Bu, Müslüman Kardeşler'in çöküşünden sonra modern Mısır için çok güçlü bir resmi başlangıçtı. Avrupa-Akdeniz siyaseti önemli ve gerekli bir politika. Ortadoğu hakkında konuştuğumuzda bir karadan ve sudan bahsediyoruz: Avrupa ve Arap dünyasının ortasında olan Akdeniz. Bu, Avrupa-Akdeniz ortaklığı konusuna çok önemli bir boyut kazandırıyor. Mısır, Fransa ile ortaklaşa bir şekilde 1993’te gerçekleştirilen Akdeniz Forumu’na ilk çağrı yapan ülkedir. Bunu, 1995 yılında yapılan Barselona Sözleşmesi izledi. Sonrasında ise Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy tarafından Akdeniz Ülkeleri Birliği girişiminde bulunuldu. Fakat bu çabaların karşısına birtakım engeller çıktı. Güney Akdeniz'de (Arap Baharı) büyük bir rahatsızlık yaşandı. Avrupa'da birtakım sorunlar (AB siyasi ve ekonomik krizleri) ortaya çıktı. Aynı şekilde Yunanistan'da ve diğer yerlerde de benzeri durumlar yaşandı. Böylece Avrupa-Akdeniz Arap ortaklığına olan ilgi azaldı.


Amr Musa, şahsi anılarından oluşan kitabının ilk cildinin imza töreni sırasında (Amr Musa Arşivi)

Ümmü Gülsüm’ün şarkısının sırrı
Yakında yayınlanacak kişisel anılarınızın ikinci cildinin genel bir özetinden ve ilk kez anlatılacak bir hikayeden bahseder misiniz?

-Anılarımın ikinci cildi, 2001 ve 2011 yılları arasındaki 10 yıl boyunca Arap Devletleri Birliği Genel Sekreterliği görevini üstlendiğim süreyi kapsayacak. Bu dönem,  Arap Birliği ve gelişimi hakkında birçok ayrıntı içeren zengin dönem.
İlk kez anlatacağım bir hikaye olarak şunu söyleyebilirim:  Libya’nın ilk kez başkanlık yaptığı 2009 yılı Arap zirvesi öncesinde, Arap Birliği Sekreteri olarak Sirte'ye gittim. Kaddafi’nin elinde pek çok talebinin bulunduğu bir liste vardı.  Bana, “Şimdi Araplara başkanlık edeceğim ve sen de Arapların Dışişleri Bakanı olacaksın” dedi. Ben de ona “Sayın Başkan, işler böyle yürümüyor” dedim. Bana, “Ben başkan değilim, ben komutanım” diyerek cevap verdi. Ben de ona, “Fakat Sayın Komutan, yönetiminiz Arap Birliği için gerekli ödemeyi yapmadı” dedim. Yardımcılarından birini çağırdı ve ona Libya’nın ödemesi gereken meblağ için imzalayacağı bir kağıt istedi. Kalem yeşil renkliydi. Ödeme yapılmadı. Birkaç gün sonra Arap zirvesine ilişkin son düzenlemeler için tekrar Libya'yı ziyaret ettim. Kaddafi’nin toplantısının bitirmesini beklediğim sırada onun yardımcılarından birinin Ümmü Gülsüm’ün ‘Gözyaşlarını isyan etmiş görüyorum’ şarkısını mırıldanması beni şaşırttı. İsmi Beşir’di. Ondan, komutanına ‘ödemelerini isyan etmiş görüyorum’ demesini istedim. Onunla buluştuktan sonra, bana gizlice “Ben, ödeme yapma konusunda isyancı mıyım?” diye sordu ve güldü. Bende ona, “Evet ve üç yıl üst üste” dedim. Akdeniz işbirliği politikası konusundaki ısrarımı aldıktan ve cevap verdikten sonra Arap Birliği'ne olan borçları için 23 milyon dolarlık kişisel bir çek verdi.
Arap Birliği bütçesi ile ilgili olarak zaman zaman finansal sıkıntıların söz konusu olduğu hakkında konuşmalar yapılmasının sebebi nedir?
-Çünkü bir Arap devleti Arap Birliği’nin politikalarından memnun olmadığı takdirde ödemeyi yapmıyor! Bazen doğrudan onlara gider ve parayı ödemelerini isterdim. Ayrıca bütçede bir artış istiyordum. Arap ülkeleri ile aramdaki güvenin arttığını söyleyebilirim. Yaklaşık 30 milyon dolar olan bütçe, neredeyse iki katına çıktı. Küçük, fakir ülkeler bile az da olsa, fakat devamlı bir şekilde ödeme yapıyorlardı. Bu durum Arap Birliği’nin ciddiyetini ve öneminin arttığını gösteriyor.
Arap Birliği şu anda nereye doğru gidiyor?
-Arap dünyasındaki büyük bölünmelerden ve birçok Arap ülkesinin yaşadığı zayıflık durumlarından söz ettiğimiz bir zamanda, Arap Birliği’nin performansının göz ardı edilmesi düşünülemez. Arap dünyasındaki zayıflık, Arap Birliği’nin herhangi bir müdahalede bulunmasını çok zorlaştırdı. Özellikle bu meselelerin büyük bölgesel ve uluslararası güçleri ilgilendirmesi, durumu daha da zorlaştırdı. Bölgedeki stratejik durum ve gelişme, yeni bir Arap ve bölgesel sistem gerektiriyor.


Amr Musa, eski Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil Arabi ile birlikte (Amr Musa Arşivi)


Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
TT

Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Massad Boulos, Sudan’daki sahadaki karmaşık tabloya rağmen Washington’ın gerilimi düşürme sürecinin başarı şansına hâlâ inandığını belirterek, yıllardır süren çatışmada “askeri bir çözüm olmadığını” söyledi. Boulos, çatışan taraflara yönelik dış mali ve askeri desteğin durdurulmasının önemini vurguladı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a verdiği özel demeçte Sudan’daki gelişmelerin yanı sıra bölgesel dosyalar ve Etiyopya’nın Hedasi (Rönesans) Barajı anlaşmazlığına da değinerek, “Gerilimin azaltılması ve kalıcı bir çözüme ulaşılması için uygulanabilir bir yol var. Bu süreç, tarafların kendilerine sunulan insani ateşkesi ön koşulsuz kabul etmesiyle başlıyor” dedi.

Sudan’daki tüm tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini ifade eden Boulos, “Düşmanlıkların sona erdirilmesi, insani yardımların tam, güvenli ve engelsiz şekilde ulaştırılması gerekiyor. İnsani yardımlar konusunda hiçbir ön koşul veya siyasallaştırma olmamalı” diye konuştu.

Gerçek bir ateşkes ilerlemesinin neden geciktiğine ilişkin soruya ise Boulos, “Sorumluluk Hem Hızlı Destek Kuvvetleri’nin hem de Sudan ordusunun omuzlarında. Tarafların insani ateşkese ulaşması ve buna bağlı kalması, vahşetin sona ermesi ve Sudan halkının yaşadığı büyük acıların hafifletilmesi için gerekli” yanıtını verdi.

Boulos, Suudi Arabistan, Mısır, ABD ve BAE’den oluşan dörtlü grubun müzakere edilmiş bir çözüm ve uygulanabilir bir siyasi yol konusunda hemfikir olduğunu belirterek, “Herkes Sudan’daki bu vahşetin sona ermesini ve istikrarın sağlanmasını istiyor. Çünkü sürdürülebilir bir askeri çözüm yok” ifadelerini kullandı.

dscfdebfd
Boulos’un, geçtiğimiz Nisan ayının ortasında Berlin’de Sudan’daki insani krizi ele almak üzere düzenlenen konferansa katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD’li yetkili ayrıca, çatışan taraflara sağlanan dış mali ve askeri desteğin kesilmesinin önemini yineleyerek, “Hem Hızlı Destek Kuvvetleri hem de Sudan ordusu çatışmaları durdurmalı, insani yardımların ülkenin tüm bölgelerine engelsiz ulaşmasına izin vermeli, sivilleri korumalı ve kapsayıcı bir diyaloga dayalı kalıcı müzakere edilmiş barış için adım atmalı” dedi.

Hedasi Barajı

Boulos, 20 Nisan’da Kahire’ye giderek Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü. Görüşmede Etiyopya’nın Hedasi Barajı krizi de ele alındı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başkan Trump’ın Ocak 2026’da ABD’nin Mısır ile Etiyopya arasında Hedasi Barajı konusunda “sorumlu ve nihai bir çözüme ulaşılması” için yeniden arabuluculuğa hazır olduğunu dile getirdiğini söyledi.

ervfrbvf
Mısır Cumhurbaşkanı’nın, geçtiğimiz 20 Nisan’da Trump’ın kıdemli danışmanı ile gerçekleştirdiği görüşme sırasında (Boulos’un X hesabı üzerinden)

ABD’nin Nil Nehri konusunda tüm tarafların ihtiyaçlarını dikkate alan diplomatik bir çözümü desteklediğini belirten Boulos, “Kapsamlı bir anlaşmaya ulaşmanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Bunun müzakere edilmesi ve sonuçlandırılması için destek vermeye hazırız” dedi.

Mısır, 2024 yılında Etiyopya ile yıllardır süren Hedasi Barajı müzakerelerini, Kahire’nin açıklamasına göre “Etiyopya tarafında siyasi irade eksikliği” nedeniyle durdurmuştu. Addis Ababa ise barajın “kalkınma amacı taşıdığını ve aşağı kıyıdaş ülkelere zarar vermeyi hedeflemediğini” savunuyor.

Doğu Kongo krizi

Sudan ve Etiyopya dosyalarının yanı sıra üçüncü yılına giren Doğu Kongo’daki gerilim de gündemde yer aldı. Washington bölgede tansiyonu düşürmek için önemli bir rol oynuyor.

Boulos, “Şiddetli çatışmayı sona erdirme imkânı var” diyerek, Trump’ın Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Ruanda arasında “tarihi bir barış anlaşması” imzalandığını açıkladığını hatırlattı.

“Bu anlaşma, 30 yıldır süren inanılmaz derecede şiddetli çatışmayı sona erdirecek bir barış yolu sunuyor. Hiçbir şey kolay değil” diyen Boulos, Katar’ın ABD ve diğer taraflarla birlikte çatışmanın sona erdirilmesinde oynadığı role teşekkür ettiklerini ifade etti.

Afrika Birliği, Togo ve İsviçre’nin de müzakereleri destekleme konusunda önemli roller üstlendiğini belirten Boulos, ABD’nin Doğu Kongo’daki devam eden şiddetten büyük endişe duyduğunu ve bölgesel ortaklarla ateşkesi güçlendirmek için yakın çalıştığını söyledi.

Boulos, “Ruanda’nın M23 hareketine verdiği desteği sona erdirmesi ve Washington anlaşmaları uyarınca Doğu Kongo’dan çekilmesi gerekiyor” dedi.

Diplomatik çabaların sürdüğünü belirten ABD’li yetkili, “Tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesini sağlamak için elimizdeki tüm araçları kullanmayı sürdüreceğiz. Devam eden diplomatik görüşmelere ilişkin başka yorumumuz yok” ifadelerini kullandı.

İran savaşı

Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Boulos, İran’a yönelik sert eleştirilerde bulunarak Washington’ın tutumunda geri adım olmadığını, özellikle de İran’ın nükleer silah edinmesine karşı olduklarını vurguladı.

Boulos, “İran, dünyada devlet düzeyinde terörizmin bir numaralı destekçisidir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Taliban, El Kaide ve diğer terör ağlarını destekliyor” dedi.

İran Devrim Muhafızları’nın ABD ve Avrupa Birliği dâhil birçok ülke tarafından yabancı terör örgütü olarak sınıflandırıldığını belirten Boulos, İran rejimindeki bazı isimlerin de terörist olarak tanımlandığını söyledi.

ABD’nin Tahran konusundaki pozisyonunun değişmediğini ifade eden Boulos, “Amerikan tutumu açık ve nettir: İran’ın nükleer silah sahibi olmasına izin verilemez” diye konuştu.

Şubat ayının sonunda İsrail ve ABD, İran’a karşı savaş başlatmış, ardından Washington 8 Nisan’da yürürlüğe giren bir ateşkes ilan etmişti. Pakistan’ın arabuluculuğunda yürütülen süreç, dünya ekonomilerini etkileyen çatışmanın tamamen sona erdirilmesini hedefliyor.


İtalya Savunma Bakanı’ndan Şarku’l Avsat’a konuştu: Aspides misyonunu Hürmüz Boğazı’nı kapsayacak şekilde genişletme tartışmaları var

Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)
Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)
TT

İtalya Savunma Bakanı’ndan Şarku’l Avsat’a konuştu: Aspides misyonunu Hürmüz Boğazı’nı kapsayacak şekilde genişletme tartışmaları var

Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)
Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)

Roma’da gökyüzü, Ortadoğu’daki gerilimin ritmini andırır şekilde sürekli değişiyordu; güneş bir anda bulutların ardına çekiliyor, ardından sert bir yağmurla şehri kaplıyordu. Aynı gün içinde bile yön değiştiren ABD ve İran açıklamalarıyla bu hava arasında dikkat çekici bir paralellik oluşuyordu.

Bu dalgalı süreç eşliğinde İtalya Savunma Bakanı Guido Crosetto, Şarku’l Avsat’a verdiği kapsamlı röportajda, Avrupa Birliği’nin deniz operasyonlarını ve seyrüsefer güvenliğini genişletmesini sağlayacak şekilde Aspides Avrupa misyonunun kapsamının Hürmüz Boğazı’nı da içerecek biçimde genişletilmesine yönelik görüşmelerin sürdüğünü açıkladı. Crosetto ayrıca, Asya’nın boğazın hayati önemi nedeniyle daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini vurguladı.

Bakan Crosetto, Suudi Arabistan’ın “kışkırtıcı” olarak nitelendirdiği İran saldırılarına karşı tutumunu “son derece ciddi ve önemli” olarak değerlendirdi. Riyad’ın savaşın tırmanmasını engellemeye çalıştığını, kendini savunurken provokasyonlara yanıt vermekten kaçındığını ve bugün savaşın sona ermiş olabileceği yönündeki koşulların oluşmasına katkı sağladığını söyledi.

Crosetto ayrıca Roma ile Riyad arasındaki savunma sanayii ilişkilerinin hızla derinleştiğini belirterek, İtalya’nın yalnızca satış yapan bir ülke olmadığını, ortak üretim ve geliştirmeye dayalı stratejik ortaklıklar kurmayı hedeflediğini ifade etti. Bu yaklaşımın Suudi Arabistan’ın “Vizyon 2030” hedefleriyle uyumlu olduğunu ifade etti.

dfvfdv
Guido Crosetto, ülkesinin son savaş sırasında füze ve insansız hava araçlarına karşı kullanılan sistemler de dâhil olmak üzere savunma kabiliyetleri gönderdiğini açıkladı. (Şarku’l Avsat)

İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçişe ücret uygulaması fikrini kesin bir dille reddeden Crosetto, “İran’ın Hürmüz Boğazı’na herhangi bir ücret ya da kısıtlama getirmesi kesinlikle kabul edilemez. Bu boğaz serbest bir geçiş yolu olarak kalmalıdır” dedi.

Suudi Arabistan ve Körfez’in İran saldırılarına yaklaşımı

Crosetto, Suudi Arabistan’ın İran saldırılarına karşı tutumunu övgüyle değerlendirerek, Riyad’ın çatışmanın tırmanmasını önlemeye çalıştığını, kendini savunmakla yetindiğini ve Körfez’de normalleşme koşullarının oluşmasına katkı sunduğunu söyledi.

“Barış, savunma ve caydırıcılık üzerine inşa edilir”

Crosetto’ya göre Körfez ülkeleri bu savaştan önemli bir ders çıkardı: Barışın yalnızca savunma ve caydırıcılık temelinde mümkün olduğu. İran’ın saldırıları, bu ülkelerin herhangi bir saldırganlık göstermemiş olmasına rağmen gerçekleşti.

Bakan, enerji tesisleri ve su arıtma tesislerinin hedef alınmasının beklenmedik olduğunu, bu durumun Körfez ülkelerine hem sivil hem askeri altyapıyı koruma ihtiyacını gösterdiğini belirtti.

İtalya’nın rolü

Crosetto, İtalya’nın Körfez ülkelerine savunma desteği sağladığını, hava savunma sistemleri ve insansız hava araçlarına karşı teknolojiler gönderdiğini, bunun satış değil “yardım” niteliğinde olduğunu ifade etti.

Savunma ilişkilerinde hızlı büyüme

İtalya ile Suudi Arabistan arasındaki savunma ilişkilerinin hızla geliştiğini belirten Crosetto, yakın zamanda uydu alanında anlaşma imzalandığını, hava savunma, deniz ve havacılık alanlarında müzakerelerin sürdüğünü söyledi.

“Farklı türde bir ortaklık”

Crosetto, İtalya’nın Suudi Arabistan ile yalnızca ticari değil, ortak geliştirme ve teknoloji transferine dayalı stratejik bir ortaklık kurmak istediğini vurguladı. Bu yaklaşımın “Vizyon 2030” ile uyumlu olduğunu belirtti.

Avrupa’da caydırıcılığın yeniden şekillenmesi

Bakan, son savaşın Avrupa’daki caydırıcılık anlayışını değiştirdiğini, savunmanın ülkeler arasında ne kadar entegre olursa o kadar güçlü hale geldiğini söyledi. NATO’ya güvenin sürdüğünü ancak Avrupa’nın daha etkin bir rol üstlenmesi gerektiğini ifade etti.

İran’da fiili yönetim Devrim Muhafızları’nda

Crosetto, İran ile ilişkilerin sınırlı olduğunu belirterek, ülkede fiili gücün Devrim Muhafızları’nda olduğunu ve bunun diplomatik diyaloğu zorlaştırdığını söyledi.

Hürmüz Boğazı’nda serbest geçiş vurgusu

İran’ın boğazı kontrol ederek savaş aracı haline getirmesinin kabul edilemez olduğunu belirten Crosetto, benzer uygulamaların başka boğazlara da yayılabileceği uyarısında bulundu.

NATO’nun geleceği

Crosetto, NATO’nun uzun vadede varlığını sürdüreceğini ve hem Avrupa hem ABD için değerli bir yapı olduğunu ifade etti.

Hürmüz Boğazı için yeni güvenlik modeli

Bakan, “Aspides” misyonunun Hürmüz Boğazı’nı da kapsayacak şekilde genişletilmesinin tartışıldığını, ancak bunun yalnızca Avrupa değil, Asya ülkelerinin de sorumluluk üstleneceği daha geniş bir uluslararası yapıyı gerektirdiğini söyledi.

İran’ın füze kapasitesi ve küresel tehdit

Crosetto, İran’ın nükleer ve uzun menzilli füze kapasitesinin yalnızca İsrail için değil, Avrupa şehirleri için de tehdit oluşturduğunu belirtti.

İnsansız hava araçları savaşın doğasını değiştiriyor

Bakan, Ukrayna ve Körfez savaşlarının modern savaşların doğasını değiştirdiğini, özellikle insansız hava araçlarının ve yapay zekâ destekli sistemlerin savaş alanında belirleyici hale geldiğini ifade etti.


Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.