​Golan Tepeleri savaşların sonu mu?

​Golan Tepeleri savaşların sonu mu?
TT

​Golan Tepeleri savaşların sonu mu?

​Golan Tepeleri savaşların sonu mu?

Suriye, yerel, bölgesel ve küresel güçler arasındaki veraset savaşlarının merkezi haline geldi. Şamlı olmayanlar, Şam’ın nüfusunu arttırırken yerlerinden edilmiş olan Suriyeliler, vatan hasretiyle yanıp tutuşuyorlar. Bu büyük hayal kırıklığının yarattığı psikoloji, koca bir moloz yığını gibi ortada dururken, Golan Tepeleri’nden Şam’ı inleten bir çığlık duyuldu.
Genci yaşlısı, kadını erkeği ile tüm Suriyeliler, vatanlarına olan bağlılıklarını test etmeye kalkışanları buna pişman eden büyük bir tepki ile hep bir ağızdan Golan Tepeleri'ndeki işgalin meşrulaştırılmasına “hayır” dediler.
İsrail İçişleri Bakanı Aryeh Deri, Suriye’nin İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri’nin eteklerindeki Mecdel Şems, Mas'ade, Ayn Kanya ve Bukata köylerindeki seçimlerin, İsrail’deki belediye seçimleriyle birlikte yapılması girişimini, bölge halkına “kendi kendilerini yönetme hakkı” verdiğini iddia ederek “demokratik bir hediye” olarak nitelendirdi. Bu seçimlerle İsrail'in işgalini meşrulaştırma girişimi, onun geleneksel hesaplamalarına işaret ediyor. İsrail tıpkı işgal altındaki Doğu Kudüs'e yönelik çalışmalarında olduğu gibi Golan’ı da bir “İsrail bölgesi” yapmak için 15 yıl uğraştı.
Ne var ki bu seçimler, İsrail’in son üç yılda Şam, Moskova, Tahran ve Ankara’ya yönelik başlattığı ve Suriye pastasından pay almak için şişirdiği onlarca “deneme balonundan” biriydi. Tel Aviv, Suriye savaşının sona erdiği ve ganimetlerin paylaşılma zamanının geldiğine inanıyor. Türkiye, Suriye’nin kuzey batısından “pay” isterken, Rusya Suriye topraklarındaki varlığını kalıcı hale getirmek, İran ise Suriye’nin üzerinde daha fazla nüfuza sahip olmak istiyor. İsrailli yetkililer ise kendi mantıklarınca, Suriye'nin tüm yüz ölçümünün (185 bin kilometrekare) sadece yüzde 1'ini (bin 800 kilometrekare) aşmayan bu “küçük noktayı” alma hakkına sahip olduklarını düşünüyorlar.
İsrail’in Golan’ı alma hayalleri
İsrail hükümeti yıllardır işgal altındaki bu noktayı kazanmaya çalıştı. Golan’ı Yahudi devletinin ayrılmaz bir parçası haline getirmeye çalışan İsrail bu konuda başarısız oldu.
İsrail, Golan Tepeleri’ni alma girişimlerine Yahudi yerleşim birimleri kurarak başladı. Bunun için büyük harcamalar yaptı. 1981 yılında İsrail parlamentosu  Knesset'te Golan Tepeleri’nin İsrail egemenliğine dahil olması için bir yasa çıkarıldı. İsrail'deki resmi fiyatların yarısına konut satışları teklif edildi. Vergiler ise yüzde 12 oranında azaltıldı. İsrail hükümeti, bölgede buz pateni sahası dahil olmak üzere sanayi bölgeleri, hayvan çiftlikleri ve turistik tesisler kurdu. Golan’daki Katzrin şehrinde yerleşim birimleri ve 32 yerleşimci köyü kuruldu. İsrail ordusu, Golan bölgesinin yüzde 60'ında halkı korumak ve güvenliği tesis etmek için askeri üsler oluşturdu. Ancak bölgede kurulan ve yukarıda isimleri zikredilen 4 Yahudi köyü ve el-Gacar köyündeki 27 bini aşamayan Yahudi nüfusu, Araplara oranla düşük kaldı. 1992'de dönemin İsrail Başbakanı İzak Rabin, Suriye ile tam barış anlaşması karşılığında Golan'dan çekilme sürecinin 15 yıl içinde kademeli olarak gerçekleşmesi şartı koyulmasını istedi. Fakat Golan'ı İsrail’e 25 + 25 yıl olarak kiralama formülüne geri dönen Suriye yönetimi bu fırsatı kaybetti.
Tel Aviv ve Şam arasında bu formüle göre yapılan müzakerelerde, özellikle 2008 yılında dönemin İsrail Başbakanı Ehud Olmert sayesinde önemli ilerlemeler kaydedildi. Ancak ABD yönetiminin o dönem Şam ile arasında sert anlaşmazlıkların yaşanması anlaşmanın başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açtı.
Sonra koşullar değişti. 2011'de Suriye’de patlak veren iç savaş, İsrail’in tutumunda keskin bir dönüşe neden oldu. İsrail yönetimi ve istihbarat servisleri, Suriyelileri seyretmeyi, birbirlerini nasıl öldürdüklerini ve devletin kaynaklarını nasıl tükettiklerini izlemeyi tercih etti. Burada “Suriye rejimi kendi vatanını ve halkını yok ederken İsrail'in Golan'ı Suriye’ye iade etmesi mantıklı mı?” sorusunu sormamız gerekiyor. Eğer İsrail Golan’dan çekilseydi, savaş 1967 savaşından önce olduğu gibi Tiberya ve Yukarı Celile’ye ulaşırdı.
Dolayısıyla İsrail, Suriye'de taraflar arasındaki çatışmaları izlemeye koyuldu. Bir takım muhalif grupla bir araya gelen İsrail, Golan'ın uzun vadeli kiralanmasıyla ilgili “uzlaşılara” varırken burayı “bölgesel barış bahçesine” dönüştürdü.
İsrail Suriyeliler “savaştıkça” ülkenin birkaç taraf arasında bölüneceğini ve komşularının buradan pay almak isteyeceklerini gördü.  Bu nedenle Golan Tepeleri’nin İsrail toprağı olarak tanınması için uluslararası çağrıda bulundu.
İran'la uzlaşılara dair işaretler
Binyamin Netanyahu hükümeti Golan Tepeleri’nin uluslararası olarak tanınması hedefine ulaşmak için daha önce de hem açıktan hem de gizli kanallardan mümkün olan tüm kapıları çaldı. ABD Başkanı Donald Trump, Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak kabul ettikten ve ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdıktan sonra Netanyahu, bu yılın başlarında yaptığı bir konuşmada, “ABD'nin Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanınmasını umduğunu” açıkça belirtti.
İsrail Başbakanı Netanyahu, geçtiğimiz Mayıs ayında yaptığı açıklamada ABD’nin birkaç ay içerisinde Golan Tepeleri’ni İsrail toprakları olarak tanıyabileceğini belirtirken, ABD’li bazı yetkililer, İran’ın Suriye’deki nüfuzunun azaltılması ve önlenmesi bahanesiyle bu adımı desteklediklerini ifade ettiler.
Görüldüğü üzere Washington bu adıma asla karşı olmadı. ABD Başkanı Trump'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, 20 Ağustos 2018'de Tel Aviv’e yaptığı ziyaret sırasında İsrail basınına verdiği bir demeçte,  İsrail'in Golan'ı ilhak ettiğini kabul etme konusunun tartışılmadığını ve ABD yönetiminin bu konuda herhangi bir karar almadığını ifade etti. Ancak ABD'nin İsrail Büyükelçisi David Friedman, 7 Eylül 2018'de yaptığı bir açıklamada, “Golan Tepeleri her zaman İsrail egemenliği altında kalacak ve Suriye'ye iade edilmeyecek” dedi. Golan Tepeleri’nin sonsuza kadar İsrail’in bir parçası olmaması gibi bir durumu hayal dahi edemediğini söyleyen Friedman, “İsrail'in Golan'dan çekilmesi onu büyük bir güvenlik sarmalına sokar. Bu nedenle mevcut durumun aynen devam etmesini umuyorum” şeklinde konuştu.
Tel Aviv’deki üst düzey bir yetkiliye göre Başbakan Binyamin Netanyahu, Batılı yetkililerle yaptığı görüşmelerde fırsatı değerlendirerek ve Ruslarla, Suriye'deki nüfuzu paylaşmaya yönelik kapsamlı bir anlaşmanın parçası olarak Golan Tepeleri’nin ilhakının tanınmasını talep etti.
Bu nedenle İsrailli uzmanlar, Netanyahu hükümetinin İran’la Golan'ı İsrail toprağı olarak tanıması karşılığında İran'ın Suriye'deki varlığını sembolik olarak kabul etme temelinde bir anlaşma yapmış olabileceği ihtimaline uzak bakmıyorlar.
Öte yandan Tahran yönetimi, ABD yaptırımlarının zaten çökmüş olan İran ekonomisine etkileriyle birlikte artık daha da zayıflamış gibi görünüyor. Buna bir de İsrail’in savaş tehditlerinin yanı sıra İsrail’in doğrudan veya dolaylı olarak Suriye’deki İran milislerine yönelik saldırıları ve İsrail'in İran’daki istihbarat operasyonlarıyla çok sayıda İranlı nükleer bilimcinin öldürmesi, nükleer reaktördeki bilgisayar programlarının silinmesi ekleniyor. İsrail istihbaratı Tahran'ın kalbine girmeyi ve İran nükleer projesinin arşivlerini alıp gizlice İsrail'e götürmeyi başardı. Tüm bunları kendisine bir hakaret sayan, yurt içinde ve dışında onur kırıcı bulan İran, bunların tekrarlanmasını istemiyor.
İsrail'in Umman atağı: İran'la temas
Diğer yandan İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Umman dahil olmak üzere yakın dönmede temas kurduğu bazı Arap ülkelerinde yaptığı toplantılarda konuyu kişisel olarak dile getirdiği yönünde ipuçları bulunuyor. İsrail ile diplomatik ilişkileri olmayan diğer bir takım ülkelerle gizli olarak haberleşmeyi sağlayan İsrail dış istihbarat servisi Mossad'ın Başkanı Yossi Cohen de aynısını yaptı.
İsrail güvenlik uzmanlarının basında yer alan görüşlerine göre, Tel Aviv, İran’a çeşitli aracılarla  hem söz konusu talebini hem de “uzlaşılara ilişkin bir anlaşma” yapılabileceğine dair mesajlar gönderdi. Örneğin Netanyahu’nun Umman’a yaptığı ziyaret Filistin meselesiyle sınırlı değildi. Maskat’taki görüşmelerde eski ABD Başkanı Barack Obama döneminde İran ile büyük güçler arasında imzalanan nükleer anlaşma için yapılan ilk görüşmelere ev sahipliği yapan Umman’ın İran'la yakın ilişkiler içinde olduğunu anlayan Tel Aviv yetkilileri, İran sorununa da ayrıntılı olarak değindi.
Öte yandan İsrail basınının önde gelen isimlerinden gazeteci Yossi Melman, İsrail’in Lübnan’da uçağı düştükten sonra kayıplara karışan İsrailli pilot Ron Arad'a ne olduğunu görüşmek üzere 2015 yılında Batılı bir istihbarat servisi aracılığıyla Hizbullah ve İran Devrim Muhafızları (DMO) ile iletişime geçtiğini söyledi. İsrail’in koyduğu askeri sansür nedeniyle görüşmelerle ilgili bazı detayların yayınlanmasına izin verilmediğini belirten Melman, Hizbullah’ın yakın bir zamanda 30 yıl önce uçağı düştükten sonra kendisinden bir daha haber alınamayan Arad’la ilgili edindiği yeni istihbarat bilgileriyle birlikte pilota ne olduğunun anlaşılmasına dair ipuçları bulunabileceği konusunda iyimser olduğunu kaydetti. Ancak Hizbullah görüşmelerin sonunda pilotun öldükten sonra birkaç kez farklı yerlere gömülmesi dışında bir ipucuna ulaşamadığını belirtti. Melman ayrıca, Mayıs 2016’da eski İran Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani'nin yardımcısının da katılımıyla Kıbrıs’ta gerçekleşen İsrail-İran toplantısına ilişkin yayınlanan bilgilere dikkati çekti.
Son belediye seçimleri
İsrail’in son belediye seçimlerine geri dönersek, İsrail'in büyük bir çoğunluğunu Dürzilerin oluşturduğu Golan halkını geçmişte de bir çok kez denediği ve onları anavatanları olan Suriye'ye aidiyetten koparamadığını belirtmemiz gerekiyor. Yani İsrail, Golan’da bir nevi havuç ve sopa politikası yürüttü, ancak başarısız oldu.
Bununla birlikte Golan Tepeleri, rejim destekçileri ile muhalif grupların destekçileri arasında paylaşıldı. Bu durum, anlaşmazlıkları derinleştirerek ideolojik ve örgütsel çatışmalara dönüştürdü. Ancak Golanlılar “bölgelerinin kırmızı bir çizgi olduğu için atlanamayacağını” göz önünde bulundurarak aralarındaki birliği korudular. Suriye'de olup bitenler hakkında tartıştılar, farklı görüşler sundular ve mücadele ettiler. Ancak etkileyici bir şekilde sosyal ilişkilerini sürdürdüler.
Elbette “Suriye savaşını Golan Tepeleri’ni ilhak sürecini ilerletme ve egemenliğini dayatma fırsatı” olarak gören İsrailli yetkililer vazgeçmediler. Golan halkına “savaşları bitirmeleri” için rüşvet verme kararı alan yetkililer, bölgedeki belediye seçimlerini İsrail belediye seçimleri ile birlikte yapmaya karar verdiler. İçişleri Bakanı Aryeh Deri'ye göre Netanyahu hükümeti yeni bir yaklaşımla, Suriye rejiminin Suriye halkına yaptığı katliamlara karşı, İsrail’in Golan'daki Suriyelilere üst düzey özgürlüklerle birlikte demokratik bir ortam sundu.
Bu öneri, Golanlılar arasında ateşli tartışmalara neden olurken Suriye’deki duruma dair görüş ayrılıkları bulunan uluslararası güçler de ilhaka karşı birleşik bir tutum sergileyerek söz konusu seçimleri reddettiler.
Laikliklerle dindarlar arasında ortaya çıkan çatlaklara rağmen, yeniden birleşmeyi başaran Golan halkı seçimleri reddetmekle kalmadı, aynı zamanda seçimleri yapmayı veya aday olmayı kabul eden herkesi dini, sosyal ve siyasi olarak toplumdan dışladı. Mas'ade ve Bukata köylerindeki tüm adaylar çekildi. Bu da seçimlerin iptal edilmesi anlamına geliyordu. Mecdel Şems ve Ayn Kanya köylerinde seçimler yapıldı. Ancak köylerden birinde halkın yalnızca yüzde 2’si diğerinde ise yüzde 1’i oy kullandı. Yüzlerce kişilik protesto gösterileri düzenlendi. Gösterilerde, İsrail’in işgal altındaki Golan köylerine zorla dayatmaya çalıştığı seçimleri reddettiklerini belirten sloganların yanı sıra yerel yetkililerin seçimlere dair tutumları bir vatan meselesine dönüştürülerek “işgalcilerle işbirliği” yaptıklarına işaret eden sloganlar attılar.
İsrailli yetkililer, 4 köyün sakinlerine yönelik polis gücü de dahil olmak üzere baskıcı müdahalelerde bulunmakta gecikmedi. İşgal güçleriyle halk arasında şiddetli çatışmalar yaşanırken, gösteriler çok sayıda insanın yaralanması veya tutuklanmasıyla sona erdi. Fakat baskıya boyun eğmeyen protestocular, sandıklar kapanana kadar eylemlerini sürdürdüler. Halk hareketine, Arap kimliğine bağlılığını göstermek isteyen kadın erkek, genç yaşlı çok sayıda vatandaşın yanı sıra dini grupların liderleri ve önde gelen isimler katıldı.
İsrail hükümeti ve güvenlik güçleri sonunda Golan planlarının başarısızlığa uğradığını kabul etti. Ancak seçim deneyinin sonucu sadece bir başarısızlık olarak değil, İsrailli bir spikerin de dediği gibi aynı zamanda “utanç verici bir durum ve İsrail’in yüzüne inen bir şamar” olarak görüldü. Bu yüzden halk nezdinde Golan’ın ilhak kapısı kapanırken Netanyahu ve yandaşları başka oyun alanları araştırmaya koyuldu.
1967’den beri bitmeyen sorun: Golan Tepeleri
İsrail, iyi planlanmış bir savaşla 1967 yılında Suriye'nin güneybatısındaki Golan Tepeleri’ni işgal etti. Üç gün boyunca top atışları ve bombardımanlara maruz kalan bölge, 9 Haziran'da kara birlikleri tarafından işgal edildi. 30 saatlik ezici mücadelenin ardından Suriye ordusu geri çekilirken o dönem 145 bin olan nüfusun çoğunluğu bölgeden kaçtı.
2001 yılında Ariel Şaron hükümetinde bakanlık yapan ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’den (FHKC) bir hücre tarafından öldürülen Rehavam Ze'evi, bölgenin halktan arındırılmış olması gerektiğini söyledi. Bölgede 25 bin kişinin kaldığı tespit edildi. Bu kişiler de zorla sınır dışı edildiler veya gitmek zorunda bırakıldılar. Yalnızca Dürziler ve Çerkeslerin kalmasına izin verildi.
Bölgede sadece 10 bin kişi kaldı. İsrail ordusu, sistematik olarak 110 köyü yıkarken geriye, tüm sakinlerinin Dürzilerden oluşan Mecdel Şems, Mas'ade, Ayn Kanya,  Bukata köyleri ve tamamı Alevilerden oluşan el-Gacar köyü kaldı. Bununla birlikte İsrail, Golan Tepeleri’ni işgal ettiği ilk günden bu yana Dürzilerin kendisine biat etmesinin hayalini kuruyor.
İsrail 1981 yılında, Golan Tepeleri'ni İsrail topraklarına dahil eden bir yasa çıkardı. Golanlılar yasaya karşı 6 ay süren grevler başlatırken, kabul eden herkesi dini ve sosyal olarak kısıtlayacak olan İsrail vatandaşlığına geçme teklifini güçlü bir şekilde reddettiler. O tarihten bu yana göreve gelen tüm İsrail hükümetleri Golan'la bir İsrail bölgesiymiş gibi ilgilenmeye çalıştılar. Bu çalışmalara belediye seçimleri de dahil. Ancak Golanlılar İsrail’in tüm bu işgali resmileştirme planlarına karşı çıktılar. İnanılmaz bir ulusal mücadele veren nüfusun sadece yüzde 13'ü İsrail vatandaşlığını kabul etti.



İsrail’in Washington Büyükelçisi, oğlunun Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırıda yaralandığını açıkladı

İsrailli bir subay, 23 Eylül 2026’da Batı Şeria’daki Makkabim kontrol noktasında araçla düzenlenen saldırının ardından hasar gören bir aracı inceliyor (EPA)
İsrailli bir subay, 23 Eylül 2026’da Batı Şeria’daki Makkabim kontrol noktasında araçla düzenlenen saldırının ardından hasar gören bir aracı inceliyor (EPA)
TT

İsrail’in Washington Büyükelçisi, oğlunun Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırıda yaralandığını açıkladı

İsrailli bir subay, 23 Eylül 2026’da Batı Şeria’daki Makkabim kontrol noktasında araçla düzenlenen saldırının ardından hasar gören bir aracı inceliyor (EPA)
İsrailli bir subay, 23 Eylül 2026’da Batı Şeria’daki Makkabim kontrol noktasında araçla düzenlenen saldırının ardından hasar gören bir aracı inceliyor (EPA)

İsrail’in ABD Büyükelçisi Yechiel Leiter, dün işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırıda yaralanan askerin oğlu olduğunu açıkladı

Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre Leiter, X platformundan yaptığı açıklamada, “Neria’nın bir mucizeye ihtiyacı var. Neria, ağabeyi Moşe Yedidya Leiter’i kaybetmesinin ardından yedek kuvvetlerde görev yapmaya devam etti” ifadelerini kullandı. Moşe Yedidya Leiter, Kasım 2023’te Gazze Şeridi’ndeki çatışmalar sırasında hayatını kaybetmişti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da X üzerinden yaptığı açıklamada, “Eşim Sara ve ben, bütün İsrail halkıyla birlikte bir mucizenin gerçekleşmesi için dua ediyoruz” dedi.

İsrail polisi, dün işgal altındaki Batı Şeria’daki askeri kontrol noktasında düzenlenen araçlı saldırıda bir İsrail askerinin yaralandığını ve saldırıyı gerçekleştiren kişinin İsrail güçleri tarafından öldürüldüğünü duyurdu.

İsrail polisi, saldırganın Ramallah kentinin batısındaki Beyt Horon yerleşimi yakınlarında içinde bir kadın polis ile bir askerin bulunduğu araca otomobiliyle çarptığını bildirdi. AFP’nin haberine göre polis açıklamasında, “Bunun sonucunda asker yaralandı ve şu anda tıbbi tedavi görüyor. Saldırgan ise güçlerin açtığı ateş sonucu öldürüldü” denildi.

İsrail’in MDA ambulans servisi, ekiplerinin durumu ağır olan bir erkeği hastaneye kaldırdığını açıkladı.

 İsrail kurtarma ekipleri, 23 Eylül 2026’da işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırının olay yerinde çalışma yürütüyor. (Reuters)
 İsrail kurtarma ekipleri, 23 Eylül 2026’da işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırının olay yerinde çalışma yürütüyor. (Reuters)

Filistin Sağlık Bakanlığı ise yaptığı açıklamada, “Makamların bize, 29 yaşındaki Mahmud Muhammed Mahmud Süleyman’ın Ramallah’ın batısındaki Beyt Ur et-Tahta köyü yakınlarında işgal güçlerinin açtığı ateş sonucu hayatını kaybettiğini ve cenazesinin alıkonulduğunu bildirdiğini” belirtti.

İsrail’in 1967’den bu yana işgali altındaki Batı Şeria’da, Ekim 2023’te Gazze Şeridi’nde savaşın başlamasından eri şiddet olayları arttı.

Geçtiğimiz pazar günü Ramallah yakınlarında bir İsrailli yerleşimci silahla öldürüldü. İsrail ordusu, saldırıyı gerçekleştirdiğinden şüphelenilen kişinin gözaltına alındığını açıkladı. Aynı gün ordu, Cenin yakınlarında askerlerine araçla çarpmaya çalışan bir Filistinlinin öldürüldüğünü duyurdu.

 İsrail güvenlik güçleri, 23 Eylül 2026’da işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırının olay yerinde çalışma yürütüyor. (Reuters)
İsrail güvenlik güçleri, 23 Eylül 2026’da işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırının olay yerinde çalışma yürütüyor. (Reuters)

AFP’nin Filistin yönetimi verilerinden aktardığına göre Gazze savaşının başlamasından bu yana aralarında silahlı kişilerin de bulunduğu en az bin 111 Filistinli İsrail askerleri veya yerleşimciler tarafından açılan ateş sonucu hayatını kaybetti.

Buna karşılık İsrail’in resmi verilerine göre Filistinliler tarafından düzenlenen saldırılarda veya İsrail güçleriyle yaşanan çatışmalarda, aralarında siviller ve askerlerin bulunduğu en az 49 İsrailli hayatını kaybetti.


11 Eylül’ün izleri çeyrek asır sonra da silinmedi

Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
TT

11 Eylül’ün izleri çeyrek asır sonra da silinmedi

Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)

Bazı günler yalnızca tarihe geçmez, tarihin akışını da değiştirir. 11 Eylül 2001, dünyanın hafızasına “dünyayı sarsan gün” olarak kazındı. O sabah ekranlara yansıyan görüntüler, ilk anda milyonlarca insanın gerçek olduğuna inanmakta zorlandığı bir kâbusa dönüştü. Sivil uçakların New York ve Washington’daki güç sembollerine çarparak patlaması, yalnızca binlerce insanın hayatını değil, Amerika’nın, Orta Doğu’nun ve dünyanın gidişatını da değiştirdi. Aradan çeyrek asır geçse de 11 Eylül’ün bıraktığı izler hâlâ silinmiş değil.

El-Kaide lideri Usame bin Ladin’in başlattığı o saldırı Afganistan’daki Taliban rejimi ve Irak’taki Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasına yol açtı: Afganistan bugün yeniden Taliban’ın görece daha düşük profilli yönetimi altında yaşamını sürdürürken Ortadoğu, ABD ordusunun Irak’taki Baas rejimini devirmesinin yol açtığı bölgesel dengelerdeki bozulmanın bedelini hâlâ ödüyor. Her iki rejimin devrilmesi, bugün ABD ile askeri bir çatışmanın içinde bulunan İran’ın istemeden aldığı büyük bir hediyeydi.

xgbh
11 Eylül’den haftalar sonra Bush ile Salih’in görüşmesi (AFP)

Dünya, Amerika’nın kendi topraklarında saldırıya uğramasına alışık değildi. 7 Aralık 1941’de Japonya, Hawaii’deki Amerikan üssü Pearl Harbor’a saldırmış, Washington ertesi gün Japonya’ya savaş ilan ederek karşılık vermişti. Sonrası ise biliniyor.

Meşhur 11 Eylül saldırılarında Usame bin Ladin savaşı doğrudan Amerikan topraklarına taşıdı ve George W. Bush yönetimi, terörün merkezleri olarak gördüğü hedeflere karşı savaşı başlattı.

Başkan George W. Bush liderliğindeki yaralı Amerika’nın, Usame bin Ladin’i barındırmakta ısrar eden ve kendisinden bu kişiden uzaklaşması ya da onu teslim etmesi yönündeki çağrıları dikkate almayan Molla Ömer rejimini devirmeye karar vermesi şaşırtıcı değildi.

Ancak asıl büyük karşılık Ortadoğu’da yaşandı. Bölge, 2003 yılında Bağdat’taki Firdevs Meydanı’nda Amerikan zırhlı araçlarının Saddam Hüseyin’in heykelini devirdiğine tanıklık etti. Ortadoğu daha sonra Saddam’ın boynuna geçirilen idam ilmiğini de görecekti. Bu görüntü, iki kişiyi endişelendirdi: Biri Muammer Kaddafi, diğeri Ali Abdullah Salih.

xcvfbghj
Merhum Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat (Arşiv)

Usame bin Ladin, New York ve Washington’a saldıran ekibin üyelerinin çoğunun Suudi Arabistanlı olmasını özellikle tercih etmişti. Amacı Washington ile Riyad arasında kriz ve kopuş yaratmaktı. İstediği gerçekleşmedi ancak yaşananlar İslam dünyasının tamamı için büyük bir sınav oluşturdu.

Amerika’da terörün köklerinin kazınması çağrıları yükseldi. Saldırılar, Amerika ve Batı’nın çok sayıda ülkeyle ilişkilerini sarsarken Batılı hükümetlerin Arap ve Müslüman topluluklarla ilişkilerini de etkiledi. Özellikle göç dalgalarının giderek büyümesiyle birlikte bu gerilim daha da arttı. Bugün ise Avrupa’nın birçok ülkesinde aşırı sağın yükselişine tanıklık ediyoruz.

O gün Yaser Arafat Gazze’de bulunuyordu. Batı Şeria ve Gazze’de saldırıları kutlamak ve Amerika’nın İsrail yanlısı tutumuna duyulan nefreti göstermek amacıyla şeker dağıtan bazı Filistinlilere yönelik görüntü ve haberlere odaklanılmasından rahatsız oldu. Arafat, ilerleyen yaşına rağmen New York ve Washington’da yaralananlara kan bağışlamakta ısrar etti ve Gazze’deki hastanelerden birine gitti. Bazıları Arafat’ın saldırıların ilk saatlerinde, eylemin gerçekleştirilmesine Filistinlilerin de katılmış olabileceğinden endişe ettiğini söylüyor.

cgthnh
Muammer Kaddafi (Arşiv – Reuters)

Muammer Kaddafi de endişeye kapıldı. Ancak ilk saatlerde o ve Saddam Hüseyin saldırının Amerika’yı zayıflatacağı yanılgısına kapılmıştı.

Kaddafi, Dışişleri Bakanı Abdurrahman Şalgam’dan Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’dan Bush’a Libya’nın ilişkileri normalleştirmeye ve Amerika ile yeni bir sayfa açmaya hazır olduğunu iletmesini istemesini talep etti. Buteflika, Libya’nın bu tutumunu Bush’a aktardı. Ancak Amerikan başkanı konuğuna şu mesajı verdi: “Kaddafi’ye söyle, nükleer programının cephaneliğinden derhal vazgeçsin. Aksi halde biz gidip onu yok ederiz.”

Amerika’daki gerilimin boyutunu anlamaya çalışan Şalgam, Trablus’ta yapılan bir toplantıda Amerika’nın Afganistan’ı, Irak’ı ve Libya’yı işgal edeceğini söyledi. Libya lideri Bush’un iradesine boyun eğmekte tereddüt etmedi.

cvfbgnhj
Bin Ladin, Sudan'da bulunduğu yıllarda Beşir ile birlikte

Amerika, Irak’a saldırırken Saddam rejiminin kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasını gerekçe olarak kullandı. Ayrıca Irak rejimi ile El-Kaide arasında ilişki bulunduğunu öne sürdü. Ancak özellikle Saddam ile Bin Ladin’in kişilikleri arasındaki büyük farklılık ve dayandıkları ideolojik sözlüklerin birbirinden tamamen uzak olması nedeniyle pek çok kişi bu ilişkinin varlığına inanmadı.

Yaygın kanaat, bu ilişkinin uydurma olduğu yönündeydi. Gerçekte böyle bir ilişki kurulmamıştı. Ancak Saddam, 1990’larda, özellikle Usame bin Ladin’in Sudan’da bulunduğu dönemde büyük bir hata yaptı. Suriye’deki Müslüman Kardeşler’den bir kişiyi Sudan’da Bin Ladin ile görüşmesi için gönderdi. Ancak El-Kaide lideri “kâfir Baas rejimi” ile iş birliği yapmaya ilgi göstermedi.

Irak rejimi Bin Ladin ile temas kurma girişimini tekrarladı ve istihbarat yetkilisi Faruk Hicazi’yi gönderdi. Sudanlı İslamcı lider Dr. Hasan Turabi’nin arabuluculuğuyla Hicazi ile Bin Ladin arasında bir görüşme ayarlandı. Üç saatten fazla süren görüşmenin ardından Hicazi Irak’a döndü ve Saddam’a Bin Ladin meselesinden vazgeçmesini önerdi. Bin Ladin’in Irak topraklarında kendisine ait bağımsız kamplar kurulmasını talep ettiği öne sürülüyordu.

Irak rejimi Bin Ladin ile iş birliği yapma fikrini böylece rafa kaldırdı. Ancak Amerikan istihbaratı, iki taraf arasındaki belirsiz temaslara ilişkin bazı izleri Irak’ın işgalini gerekçelendirmek için kullandı.

Amerika, Taliban ve Saddam Hüseyin rejimlerini devirdi ve El-Kaide’nin önde gelen isimlerini hedef alan uzun soluklu bir takip operasyonu başlattı. 2 Mayıs 2011’de Pakistan’ın Abbottabad kentinde saklanan Usame bin Ladin, Amerikan askerlerinin ikamet ettiği yere baskın düzenlemesiyle yakalandı. Amerika, New York ve Washington saldırılarının planlayıcısından intikam alarak cesedini denize attı.

Usame bin Ladin ortadan kayboldu ancak El-Kaide’nin bıraktığı izler Ortadoğu ülkelerine ağır bir bedel ödetti.


Hangi Ortadoğu bitti: Amerikan mı yoksa İran mı?

Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)
Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)
TT

Hangi Ortadoğu bitti: Amerikan mı yoksa İran mı?

Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)
Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)

Refik Huri

Kendini güçlükle tanıyan eski Ortadoğu'da, yeni Ortadoğu başlığı altında hazırlanan senaryolar az sayıda değil. Her senaryo mantar gibi karanlıkta doğuyor ve büyük bir olay, kendisini doğuran başka bir büyük olayı kopyaladığında ışıkta ölüme yaklaşıyor, böylece diğer senaryoların yanında sıralanıyor ve hiçbiri tamamlanmıyor.

Defter uzun. Oslo Anlaşması sonrası, Camp David Barışı ve Vadi Araba Anlaşması basımından İran'daki İslam Devrimi sonrası ve İmam Humeyni'nin “devrimi ihraç etme” iddiası basımına kadar. Keza Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve Amerikan tek kutupluluğunun dünyanın zirvesine yükselişi sonrası basımından, “Arap Baharı” devrimleri ve Çin'in yükselişi, Rusya'nın rolünü yeniden kazanmasıyla çok kutupluluğun geri dönüşü sonrası basımına kadar. Bugünkü yeni basım ise “Büyük İsrail”, “Büyük İran” ve “Yeni Osmanlıcılık Türkiyesi” hayallerinin ortasında, İran'a karşı yürütülen ABD-İsrail savaşı sonrasını kapsıyor.

Herkes stratejilerin çatışmasının sonucuna boyun eğmeye mahkumdur, çünkü Başkan Donald Trump, sonuna kadar tek bir karta odaklanmadan bütün kartları aynı anda oynuyor. Robert Keohane ve Joseph Nye'nin “Uzun Amerikan Yüzyılının Sonu” kitabında söyledikleri gibi, anlaşma uğruna savaş, savaş gerektiren barış, “çekme ve itme” olmaksızın güç yoluyla hakimiyet kartlarını oynuyor. Bütünleşik bir stratejisi ya da çıkış stratejisi olmadan İran'la savaş halinde ve bugün yardımcılarından savaş öncesinde ve savaş sırasında görmezden geldiği bir şeyi yapmalarını istiyor: İran'a karşı savaşın “ertesi günü” için bir strateji hazırlamak. Genel hatlarından bu stratejinin aşamalı çalışmak olduğu görülüyor.

İlk önce, 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı ile Gazze, Lübnan ve İran'daki savaşların ardından yaşanan karışıklıkların sona erdirilmesi aşaması geliyor. Bunu Trump'ın Gazze Şeridi'ndeki planının hayata geçirilmesi, Suriye ile İsrail arasında güvenlik anlaşmasına varılması, Lübnan ile İsrail arasında üçlü çerçeve anlaşmasının hayata geçirilmesi, İsrail ile Arap ülkeleri arasında İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi, ABD'nin bölgedeki müttefikleri arasında İran'ı kontrol altında tutacak bölgesel bir güvenlik sisteminin inşa edilmesi aşamaları takip ediyor. Ancak Amerikalı strateji uzmanı Anthony Cordesman'a göre “savaş sonrası savaş, savaştan daha zordur.” Trump'ın “ertesi gün” stratejisi de kaçışı olmayan dört meydan okumayla karşı karşıya ve sorunlarına çözüm bulmak da kolay değil.

İlk meydan okuma denklemdeki “eksik” Filistin rakamıdır. Filistin devletini içermeyen herhangi bir bölgesel güvenlik sistemi bir güvenlik sistemi değil, çatışma ve savaşların reçetesidir.

İkincisi ise İsrail'in oyundaki “aşırı” rolüdür. Büyük İsrail’i inşa eden bölgesel bir süper güç gibi davranan ülke, Gazze ve Batı Şeria'da genişlemekte, Güney Lübnan ve Güney Suriye'de “tampon bölge” kurmakta ısrar ediyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre sınırları içinde kendisini güvende görmeyen ve bunun için ilave Arap toprakları işgal etmesi gerektiğini düşünen İsrail, İbrahim Anlaşmaları’ndaki ortaklarına güvenlikleri konusunda nasıl güvence verebilir? İsrail'in ulusal güvenlik stratejisi yalnızca somut tehditlerle yüzleşmeyi değil aynı zamanda herhangi bir Arap gücünün askeri yeteneklerini geliştirmesini önlemek için önleyici savaşlar yürütmeyi gerektiriyorsa, bölgesel güvenlik sistemine nasıl güvenilebilir?

Üçüncü meydan okuma, İran savaşının bir sonuca ulaşamadan durması ve hesaplanmamış bir savaşın ertesi günü için senaryo çizme çabasının beyhudeliğidir. Ya Tahran zafer kazandığını ilan edip, Arap dünyasının tek sahnesi olduğu bölgesel projesini hegemonya, güç ve şantajın ötesine geçen bir çerçevede tamamlamakta ısrar ederse? Peki, ya denklem savaşlara yabancı bir denklemse, yani ABD İran'ı vururken, Tahran da Körfez ülkeleri ve Ürdün'ü vuruyorsa?

Dördüncüsü, ABD'de ekonomik savaş ve ablukanın yanı sıra İran savaşı ve bu savaşta bugüne kadar yaşananlar ile ilgili tartışmalardır. Amerikan Girişimcilik Enstitüsü'nde Dış ve Savunma Politikaları Çalışmaları Direktörü meslektaşımız Corey Schack, Foreign Affairs tarafından yayınlanan bir makalede “Trump'ın hatası”ndan ve ilk çizgileri General Colin Powell tarafından çizilen Savunma Bakanı Caspar Weinberger'in savaş yürütme ilkesini göz ardı etmesinden bahsediyor. George Washington Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve küresel sorunlar profesörü Mark Lynch, aynı dergide yayınlanan makalesinde “Amerikan Ortadoğusu'nun bittiğini” söylüyor ve “1991'den bu yana başarılı olan bölgesel sistemin, ABD-İsrail'in İran'a yönelik savaşının kurbanı haline geldiğini” belirtiyor.

Hiçbir şey Devrim Muhafızları'ndaki radikallerin Amerikan kuvvetlerine ve Körfez ülkelerine geniş çaplı bir askeri saldırı düzenlemeyi ve Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın ABD'ye “oyunun kuralları değişti” demeyi düşünmesini engellemiyor. Elbette Trump ve Netanyahu’nun İran'ın sonunun yaklaştığını ve İran savaşının ardından yeni bir Ortadoğu'nun başlayacağını düşünmelerini de engellemiyor. Ancak gerçek şu ki bölge, tamamlanmamış savaşlar, çatışan stratejiler ve çözümü olmayan krizlerden muzdarip. Stratejilerin çatışmasındaki her yeni Ortadoğu, bizi eski Ortadoğu'ya, onun eksikliklerine ve felaketlerine geri götürüyor. Kimse hangisinin daha tehlikeli olduğunu bilmiyor; eski mi yeni mi?