DEAŞ’tan sızan belgeler mercek altında

Bağuz’dan çıktıktan sonra Suriye Demokratik Güçleri tarafından alıkonan DEAŞ savaşçıları (AFP)
Bağuz’dan çıktıktan sonra Suriye Demokratik Güçleri tarafından alıkonan DEAŞ savaşçıları (AFP)
TT

DEAŞ’tan sızan belgeler mercek altında

Bağuz’dan çıktıktan sonra Suriye Demokratik Güçleri tarafından alıkonan DEAŞ savaşçıları (AFP)
Bağuz’dan çıktıktan sonra Suriye Demokratik Güçleri tarafından alıkonan DEAŞ savaşçıları (AFP)

DEAŞ terör örgütü içinden sızan belgeler, yeni bilgiler ve örgütün çelişkilerini ortaya koyuyor. Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da bulunan Kral Faysal Araştırma ve İnceleme Merkezi belgeleri mercek altına aldı.
Merkez Müdürü Prens Dr. Abdullah b. Halid Âl-i Suud, bu belgelerin sızdırılmasının ardından Londra’da yer alan Uluslararası Radikalizm Araştırma Merkezi’ndeki araştırma ile ortaklaşa belgeleri incelemeye aldıklarını belirtti. Veriler, 100’ü yabancı olmak üzere Suudi Arabistan’dan gelen 759 militana dair bilgiler içeriyor.
Independent Arabia'dan Mustafa el-Ensari'nin haberine göre, Batılı ve Arap yazarlar tarafından Suudi Arabistan vatandaşı militanları konu olan araştırmalar arasında örneklem sayısı en fazla araştırma özelliğinde.
Araştırmanın sonuçları ve bazılarını kendisine sakladığı yorumları hakkında ofisinde ilk defa Independent Arabia’ya konuşan Prens Abdullah, detaylar karşılaştırıldığında kendisi de şaşkınlığa uğramış. 
Araştırmacının ifadesine göre, “Sızdırılan belgelerin tümü aynı türdeydi; yani örgütün askerlere ilişkin bilgileri kaydetmek için hazırladığı formlar. Bunlar, göreve başlangıç ve savaşçıyı yetiştiren kişiden sözde “Hilafet” devletine katıldıktan sonraki sürece kadar tüm alanları kapsıyor: İtaat düzeyi, rütbesi, öldürülme tarihi ve yeri”.
Söz konusu form 23 alan içerdiğinden örgüt militanları hakkında zengin detaylar barındırıyor. İncelemelerin neticesinde bekarlar ve üniversite öğrencilerinin çoğunluğu oluşturması, militanların resmi ve özel sektörlerde mühendislik, askerlik, ahlak zabıtası, memurluk gibi mesleklere sahip olması gibi şok edici bilgilere ulaşıldı.
Belgeler örneklem grubu arasında örgüt tarafından savaştırılan 50 kadar Suudi askerini de tespit etti. Daha tecrübeli olan el-Kaide örgütü bile tüm tarihi boyunca bu kadar Suudi askerini kandıramamıştı. Nitekim Suudi askerleri, özellikle terörle mücadele alanında yüksek düzeyde disiplin sahibi olmaları ile meşhurdur.
Asker de diğerleri gibi bir insan olduğu için yanlış yola sapabilir. Tıpkı birkaç sene önce özel bilgileri İranlılara sızdırarak ülkedeki silahlı güçlere karşı çıkan unsurlara yönelik yapılan soruşturma vakalarının da ortaya koyduğu gibi. Nispeten çok sayıda olan Suudi askerleri hakkındaki başka veriler, Prens Abdullah b. Halid Âl-i Suudi gibi bir araştırmacıyı teşvik eden şeylerden biri. Prens, Nayif Güvenlik Bilimleri Üniversitesi’nin bir hocası ve aynı zamanda Londra’daki King’s College Üniversitesi Uluslararası Radikalizm ve Siyasi Şiddet Araştırmaları Merkezi’nin bir çalışanı olmasından ötürü güvenlik birimlerine yakın bir isim.
Araştırmacı, Independent Arabia’ya yaptığı konuşmada çeşitli alanlara mensup askerlerden oluşan bu yoğun rakama dair yorum yapmanın mümkün olup olmadığına dair soruya, ‘elinde DEAŞ’ın sızdırdığı belgelerin ortaya koyduklarından başka veri olmadığı, bununla birlikte sonuçları herhangi bir analist gibi okuyacağı’ şeklinde yanıt verdi.
Döndüler peki pişmanlar mı?
Araştırmacıya göre, “Suudi güvenlik güçlerinin daha önce el-Kaide operasyonlarına kıyasla DEAŞ’ın operasyonlarını ortaya çıkarmadaki hızı ve öngörüsü dikkat çekiciydi. Bu durum, ikisinin asker kullanma ve operasyon planlama yaklaşımlarının farklılığına rağmen yerel planda DEAŞ’ı kuşatmada el-Kaide ile mücadelede elde edilen tecrübe ve başarıdan yararlanılmasından mı kaynaklanıyor yoksa DEAŞ’ın bilgi duvarlarına ve o topraklara girilmesinden mi bilinmiyor. Ancak tüm tahminler masada”.İki Batılı araştırmacı Gambetta ve Hertog, akademik diplomalara sahip teröristlerden bahsettikleri ‘Cihat Mühendisleri’ adlı bir kitap kaleme aldı
 
Bu yorum, DEAŞ’ın Suudi askerleri şimdiye kadar kullandığı iddialarını açıklamak için tek başına yeterli değil. Nitekim Suudi Prens’in Independent Arabia’ya belirttiğine göre resmî rakamlar, Suudi Arabistan yönetiminin sayıları 3200 veya biraz daha fazlasını bulan DEAŞ’lı vatandaşlarından büyük bir kısmını geri aldığını gösteriyor.
Rakamlar DEAŞ ve diğer örgütlere mensup tüm Suudi vatandaşlarını gösteriyor.
Dolayısıyla bu nispeten büyük bölümü geri almak, Suudi güvenlik güçlerinin vatandaşlarını Suriye’deki silahlı örgütlerden ayrılmaya teşvik ettiği varsayımını güçlendiren bir başka yorum olabilir. Bununla birlikte araştırmacı, tümünün yurda dönmesini beklemememiz gerektiğini, zira aralarında öldürülenler olduğu gibi zorunluluktan dolayı dönenlerin de olduğunu söylüyor.
Suudi basını 2015 yılındaki Selfie dizisinde bu son varsayımı ele almıştı. Dizinin bölümlerinden birinde bir baba (Nasır el-Kasabi) örgüte katılan oğlunu evine geri dönmesi için ikna etmek üzere istemeye istemeye DEAŞ’taki bir savaşçı komisyonuna gidiyor. Ancak bu girişim trajik bir şekilde sonuçlanıyor zira oğul, DEAŞ’ın korkunç yollarından biri ile babasının idam edilmesine razı oluyor.
Mühendisler ve manavlar!
DEAŞ’ın Suudi askerlere dair sızdırılan kayıtlarında yer alan meslek grubu yalnızca askerler değil. ARAMCO, SABIC ve iki Suudi elektrik ve iletişim şirketinde çalışıp rahat bir hayat sürenlerin dahil olduğu değişik alanlar da var. Bunun yanı sıra 34 kişi çeşitli resmî kurumlar ve bakanlıklarda görev almış. Araştırmacı bunlardan çıkardığı sonucu şöyle özetliyor: “DEAŞ’taki terörist savaşçılardan oluşan Suudi topluluk, genel anlamıyla kısıtlı bir eğitime sahip insanlar değildi. Dolayısıyla onların fırsat eksikliği veya ilerleme imkânının sınırlılığı gibi sıkıntılarla boğuştuklarını iddia etmek zor”. Aynı topluluk içerisinde 12 üyenin de Hisbe Kurumu olarak bilinen Ahlak Zabıtası Komitesi’nde çalıştığı ortaya çıktı. Bununla birlikte bu, DEAŞ’ın çalışanlarını kendisine çektiği tek devlet kurumu değil. Araştırma, en azından düzenli bir işe sahip olan bu kesimlerin meyletme sebepleri olarak şunları gösteriyor: Artan siyasi huzursuzluk, istikrarsızlık, bölgedeki mezhepçiliğin sadece dini ideolojik ve sosyal etkenlerle değil tamamen ekonomik güdülerle yükselişe geçmesi.
Independent Arabia’ya yaptığı konuşmasında araştırmacı, bilimsel dereceye sahip insanlar arasında aşırılığın, iki Batılı araştırmacı olan Gambetta ile Hertog’u Cihat Mühendisleri adlı bir kitap yazmaya sevk edecek kadar terör örgütlerinde yaygın hale gelmesinin Suudiler için de geçerli olduğunu ortaya koydu. Nitekim örneklemdeki insanların %12’si kendilerinin ‘eğitimli mühendis’ olduklarını söylediler. Araştırmacı, söz konusu iki Batılı araştırmacının seneler önce 90’lardan bu yana dünya çapında şiddete başvuran radikal gruplardaki 497 üyeyi içeren bir liste hazırlayarak bu konuya dikkat çektiklerine işaret etti. Suudiler haricinde araştırmaya konu olanların çoğu, mühendislik diplomasına sahipti. 12 Suudi vatandaşı militanın ise sadece ikisi mühendisti.
Batılı araştırmacıların radikal militanlar arasındaki bu mühendislik olgusuna dair yeni yorumunu (zayıf analitik zeka) bir kenara bırakırsak Suudi araştırmacı, Suudilerin kısmen bu tabandan çıkmasının sebepleri arasında bu kesimin iyi bir iş ve sosyal ayrıcalığa sahip olmalarını ve terörist örgütlerde Arap ve Müslüman meslektaşlarının kaybettiğinden fazlasını telafi etmelerini gösteriyor. Ayrıca bir kere bile olsa ARAMCO veya SABIC şirketinden bir kimseyi istihdam etmenin köklü olması, Suudiler ve bu şirketlerde çalışanların sahip oldukları rahat ve cazip çalışma ortamına bakarak biraz zor. Refah seviyesi ölçüt olarak alındığında onların manav, şoför ve güvenlik görevlisi ile aynı basamakta olmaları -bu DEAŞ listesinde de olduğu gibi- mantıklı değil.
Neden merkez bölgesi?
‘Gece oduncusu’ örneği bir şeye uyarlanacaksa bir manavdan ARAMCO mühendisine kadar herkesi kucaklıyor gibi görünse de DEAŞ buna örnek olamaz. O, uzman bulamazsak asgari düzeyde bilgisi olsun yaklaşımıyla tüm militanlarından ne istediğini biliyor. Her bölgede askere ihtiyacı olmasına rağmen görünüşe göre Krallığın geniş olan topraklarının hiçbir yerinde koşullar, el-Kasim bölgesindeki kadar örgüte yardımcı olmamış. Asker bakımından el-Kasim bölgesi, nüfusun yüzde 10.2’si yani her 100 bin kişiden birinin savaşçı olması ile Krallığın tüm bölgeleri arasındaki en büyük rakamı teşkil ediyor.
Suudi araştırmacı Prens Abdullah b. Halid Âl-i Suud
 Araştırmacı Prens Abdullah b. Halid Âl-i Suud’a dönecek olursak o, bu durumun araştırmacılar için yeni bir şey olmadığını düşünüyor. Ona göre, “Batı bölgesi, eski çatışma noktalarında Suudi radikallerin en fazla olduğu bölge iken son senelerde merkez bölgesi, Suriye’deki radikal teröristleri besleyen ana kaynak haline geldi. Bu, Hegghammer’ın iddia ettiği gibi Suudi Arabistan Krallığı’ndaki radikal grupların adresi olduğu varsayımını güçlendiriyor ki bu durum, 90’lı yıllarda el-Kaide örgütünün ilk zamanlarında başlayan bir şey. Bilindiği üzere el-Kaide terör örgütünün 2003-2005 yılları arasında Krallıkta yürüttüğü kampanyada Riyad ve el-Kasim, pek çok terörist saldırının ve Suudi güvenlik güçlerinin yaptığı baskınların ana sahnesiydi. Görünüşe bakılırsa bu eğilim, DEAŞ ile ilgili durumda da halen mevcut. Nitekim veriler açıkça gösteriyor ki askerlerin sayıca çoğunluğu Riyad’dan, yoğunluk bakımından çoğunluğu ise el-Kasim’den. Bununla birlikte güney bölgeleri listenin alt sıralarında kalıyor.
Bununla birlikte Suudi araştırmacı, DEAŞ grubunda el-Kasim bölgesinden olan askerlerin çoğunlukta olmasına yönelik incelemede bir dizi yorum ile karşılaştığımızı, kamuoyunun bunların çoğuna şahit olduğunu ve yapması gereken tek şeyin bunları hatırlayarak aralarında bağlantı kurmak olduğunu düşünüyor.
Hazırladığı araştırmada yer alanlara bir yorum olarak Independent Arabia’ya, bölgedeki bu savaşçı sayısının anlaşılmasına nihai ve kesin olmamakla birlikte şu etkenlerin katkıda bulunabileceğini söyledi:
Birincisi, örgütün terörist Muhaysini gibi pek çok sembol ismi ile el-Kasim arasındaki sosyal bağlantılar. Muhaysini, yerleşim olarak Mekke-i Mükerreme bölgesinden gelmiş olsa da konuşmalarında el-Kasim bölgesinde odaklanması göze çarpıyordu. Özellikle de intihar eylemcilerinden biriyle yayımladığı o meşhur videosunda. Videodaki iddiasına göre eylemci, Muhaysini’den annesine hurilerle buluşmadan önceki son dakikalarını adımladığını iletmesini istemiş.
İkincisi, ‘Tutsağı serbest bırakın’ kampanyasını işletmek. Bu, siyaset veya cihat açısından Krallığın imajını zedelemek isteyen herkesin kullandığı bir olay. Bu olayda örgütsel, fikri ve ideolojik çeşitli grupların hedefleri bir araya geldi ve savaşçı kesimler arasında öfkeyi tutuşturdu. Bazıları yerel DEAŞ hücreleri kapsamında terörist eylemler gerçekleştirmeye çalışırken öldürüldü.
Üçüncüsü, toplumlar üzerinde etki sahibi olan pek çok kimse tarafından oluşturulan sıkı bir radikal tabanın varlığı. Bu kimselerden bir kısmı öldü veya tutuklandı ancak örgüt, Hamud el-Akla, Süleyman el-Alavan ve Ali el-Hazir gibilerini üretmeye halen devam ediyor.
Dördüncüsü, güvenlik sebeplerinden ötürü el-Kaide’nin ilk zamanlarındaki yargılamaların gecikmesinin kötüye kullanılması. Bu durum, üzerinden onca zaman geçip her şey farklılaşsa ve tüm tutuklular yasal ve sosyal haklarından faydalanmaya başlasa bile intikamcıları harekete geçirmeye sebep oldu.
Araştırmacı tüm bunların yanı sıra Katar basınının önceki olaylarda etki sahibi olması ve konuyla ilgilenenlerin duygularını körüklemesine ek olarak silahlı unsurların çatışma noktalarına katılmasında hep köprü görevi gören Türkiye’deki yankıları da gözden uzak tutmuyor. Bununla birlikte değerli araştırmacı Abdullah b. Halid, bununla el-Kasim’in radikalizmin odak noktası olarak anlaşılmaması gerektiği konusunda uyarıyor. DEAŞ’taki yabancı savaşçılara dair uluslararası istatistiklere göre Krallığın tamamı; Rusya, İngiltere, Fransa, Tunus ve diğerlerinden sonra listenin alt sıralarında yer alıyor. Ayrıca el-Kasim, edebiyatçıların, düşünürlerin ve özgürlükçülerin diyarı olarak biliniyor. Yani ki araştırma örnekleminin ortaya koyduğu bu durum el-Kasim’in Riyad, Hail ve Krallığın diğer bölgelerinde olduğu gibi daha fazla dikkat edilmesi gereken bir yer olduğunu anlamına gelmiyor. Nitekim örgüte katılan savaşçıların sayısı ne kadar az olsa da ciddi bir tehdit oluşturuyorlar.
DEAŞ’ta ölüm seçenekleri
Independent Arabia’ya anlatıp bir dizi tablo ile de özetlediği üzere araştırmacı Âl-i Suud’un en büyük şansı, örgütten sızdırılan belgelerin detaylı ve zengin veriler içermesiydi. Zira bu veriler onun araştırma malzemelerini, incelemede kullanarak çıkarımda bulunmasını sağlamış.
Söz konusu detaylar arasında daha önce savaşçının yurtdışına bir kere mi yoksa daha fazla mı çıktığına dair sorulan bir soru da yer alıyor. Bu soruya grubun %70’inden fazlası olumlu yanıt vererek iki üç defa çıktığını söylemiş. Buna dayanarak araştırmacı, şayet yolculuğu zenginlik ve kültürel çeşitliliğe yönelik bir işaret olarak alırsak örgütteki Suudi unsurların yoksul veya izole bir hayat sürmedikleri sonucuna varabileceğimizi düşünüyor.
Bununla beraber formun en dikkat çekici alanı savaşçıdan sıradan bir savaşçı, profesyonel bir intihar eylemcisi ve intihar eylemcisi seçenekleri arasında tercih yapmasının istendiği alan. Bu son iki seçenek arasındaki fark ilkinde eylemcinin kurtulma olasılığının olması iken ikincisinde ölümün kaçınılmaz olmasıdır. Ayrıca uygulama açısından ikisinin de kendine özgü yöntem ve koşulları vardır.
 Araştırma Irak’taki el-Kaide zamanlarındaki önceki durumlarda benzeri görülmemiş bir gelişmişliğe dikkat çekiyor. Nitekim militanların yüzde 82’si sıradan örgüt üyesi olarak rol almak istediğini belirtirken yüzde 9’u intihar eylemcisi yüzde 6’sı ise profesyonel intihar eylemcisi olmayı tercih ettiğini belirtmiş.
Değerli araştırmacı söz konusu savaşçıların sözde “Hilafet” devletinin çatısı altında daha uzun bir hayat sürmeyi umduklarını dile getiriyor. Hâlbuki Zerkavi döneminde ABD güçlerine karşı mücadelenin maliyetli ve ölümün muhtemel olduğundan emin olan örgütün yüzde 48’i intihar eylemciliğini seçmişti.
Devrimler terörü tetikliyor
Araştırmacı verileri analiz ettikten sonra DEAŞ saflarındaki Suudi savaşçılar arasında bekarlar ve öğrencilerin çoğunluğu oluşturması gibi çarpıcı sonuçlara ulaştı. Ancak asıl dikkat çeken şey araştırmacının birden fazla kez radikalizm ile dini ideoloji arasındaki bağlantının kopuşuna odaklanması oldu. Araştırmacı bu bağlantının ikinci sırada geldiği üzerinde durarak, “DEAŞ’a kayıt belgeleri, sempatizanlar arasında -dini iyi bilenler bir yana- terörist örgüte katılmadan önce de dindar olan kişilere nadiren rastlandığını doğruluyor. Bu, onların aşırılığın sonraki bir aşamasında dindarlığa meylettiklerini gösteriyor. Görünen o ki aşırılık yanlılarının çoğu, belirli bir radikal inancı benimsedikten sonra inançlarını destekleyecek dini deliller peşinde koşmaya başlıyorlar. Radikal düşüncelerin pekiştirilmesi için seçilen dini kurallar ve ilkeler, örgüt ideolojisinin sallantıda olduğu duygular dünyasını en yüksek hedefin varlığını ilham eden köklü bir inanç dünyasına dönüştürüyor” ifadelerini dile getiriyor.
 Araştırmacı Prens bu verilere dayanarak dini bir dil kullanılmasının ‘Radikalizm arkasındaki asıl sebebin veya dürtünün her zaman din olduğu’ anlamına gelmediğini, aksine dinin radikal düşünce ve kanaatlerin yolculuğunda hız kazanmak ve takipçi çekmek için kullanılabilecek en iyi vasıta olduğunu’ düşünüyor. Bunu özünde asıl dürtülerin pazarlama kabı olarak gördüğü ideolojilerin tehlikesine dayandırıyor.
Suudi örneklemleri üzerindeki incelemesinde bir yoksunluk ya da sıra dışı bir dindarlığa rastlamadığı için Independent Arabia’ya olan açıklamasında radikal kişiliği oluşturan, ortak ve ayırt edici özellikler olarak gördüğü beş temel özellik sundu:  
1. Mağduriyet: Kişinin gerçek veya kurgusal, genel veya özel, siyasi veya toplumsal olarak kendini zulme uğramış hissetmesi.
2. İdeoloji: İdelloji mağduriyetten sonra önem sıralamasında ikinci sırada. Bununla birlikte tüm özellikleri ve hedefleri kendi kalıbında formüle ediyor ve önce eylemi uygulayıp ardından bir delil aramak gibi sistematik olmayan yöntemler kullanıyor. Bu, cihatçı örgütlerin benimsediği bir yöntem hatasıdır. Yani kanaat kendilerinde dayanaktan önce oluşmakta.
3. İhtiyaçlar: Radikalizm; kimlik arayışı ve kendi gerçekleştirme gibi ihtiyaçların ardından koşar.
4. Hemşehrilik/Dostluk: Dostluk, akrabalık ve aile iletişimi üzerinden coğrafya türü sosyal ilişkiler ki halen sanal benzerlerinden daha etkilidir.
5. Sosyal Gelişmeler: Irak’taki savaş ve devrimlerin bir sonucu olarak gerginlik noktalarının oluşması ya da Hizbullah’ın Suriye’ye yönelik kışkırtıcı girişine benzer mezhep temelli saflaşmanın meydana gelmesi.



İsrail, tarihi evleri yıkarak Güney Lübnan’ın siyasi hafızasını siliyor

Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)
Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)
TT

İsrail, tarihi evleri yıkarak Güney Lübnan’ın siyasi hafızasını siliyor

Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)
Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)

Nebatiye kentinin çevresi ile Kafr Rumman beldesinin günlük olarak bombalanması, Zeyn ailesinin birkaç ay önce yoğun İsrail hava saldırılarında hasar gören Yusuf Bey ez-Zeyn’in evinde ‘onarılabilecek ne varsa onarmak’ amacıyla restorasyon çalışması başlatmasını engellemedi. Nebatiye’nin en tanınmış ailelerinden birinin torunları, mirası korumanın, İsrail’in bölgedeki izleri ve hafızayı silme girişimine karşı bir meydan okuma olduğunu düşünüyor. İsrail’in, Güney Lübnan’daki özgün mimariye sahip tarihi evleri, siyasi ailelere ait konutları ve kentsel ve tarihi yapıları çeşitli biçimlerde ortadan kaldırmaya çalıştığı belirtiliyor.

fgthyj
Abdulaziz ez-Zeyn’in evi, yıkılmadan önce (Saad ez-Zeyn arşivi)

İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik düzenlediği iki geniş çaplı savaş sırasında hava saldırıları ve bombardımanlar onlarca kültürel miras yapısını yok etti. Saldırılar, mimarileri ve kütüphaneleriyle Cebel Amil’in son iki yüzyıldaki siyasi tarihinin farklı dönemlerine ışık tutan siyasi ailelerin evlerini de hedef aldı. Yalnızca Nebatiye kentinde İsrail bombardımanı, 80 ila 110 yıllık 147 evi yıktı. Bu evlerin bazıları ise 200 yıl önce inşa edilen yapılardan zaman içinde genişletilmişti. Söz konusu yapılar, bölgede geçmiş on yıllarda etkili olmuş yerel liderlere, bakanlara ve milletvekillerine ait tarihi miras niteliğindeki mülklerdi. Yerel aktivistlerin aktardığına göre yıkım, Nebatiye çevresindeki siyasi ailelere ait konutları da kapsadı. Bunlar arasında Tayyibe beldesindeki Esad ailesinin konutu da bulunuyor. Konutla birlikte çok sayıda eski ev de yerle bir edildi. Bunlardan biri, bölgenin önde gelen tarihi siyasi figürlerinden Halil Abdullah’ın el-Hıyam’da 1862 yılında inşa edilen konağıydı.

Abdulaziz ez-Zeyn’in evi: Kültürel bir rol

İsrail bombardımanında çok ağır hasar gören Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi, Abdulaziz ez-Zeyn’in konağının yıkılmasının ardından Nebatiye bölgesinde ayakta kalan son tarihi miras yapılarından ve mimari tanıklıklardan biri olma özelliğini taşıyor. Söz konusu konak, son yıllarda bölgenin kültürel merkezlerinden birine dönüşmüş, Abdulaziz ez-Zeyn’in oğlu Dr. Saad ez-Zeyn tarafından kültürel ve toplumsal etkinliklere ev sahipliği yapması amacıyla genişletilmişti.

Dr. Saad ez-Zeyn Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Ailemin evi (Abdulaziz ez-Zeyn’in konağı) 80 yıldan daha eskiydi. İsrail saldırısı evi tamamen yıktı ve yalnızca mimari özelliklerini değil, evin kültürel işlevini de ortadan kaldırdı” dedi. Doktor, evin en az 2000 yılından bu yana kültürel ve sosyal etkinliklere ev sahipliği yapılan bir alan olduğunu belirterek, burada Cebel Amil’in tarihini belgeleyen küçük bir müze kurduğunu anlattı. Evin zamanla ‘bölgenin kültürel uğrak noktalarından biri haline geldiğini’ ifade eden ez-Zeyn, daha sonra konağın bahçeler ve Lübnan’ın güneyindeki geleneksel yapıların temel unsurlarından biri olan divanhane yönünde genişletildiğini söyledi. Konak, son yıllarda ‘Saad ez-Zeyn’in evi’ olarak tanınıyordu.

hyj
Yıkıldıktan sonra Abdulaziz ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)

Büyük evin bombalanmasının ardından bitişiğindeki ‘Zeyn ailesinin konağı’ da hasar gördü. Söz konusu konak, 100 yılı aşkın süredir siyasi ve toplumsal liderliğin merkezi konumundaydı. Yaklaşık 150 yıl önce inşa edilen konakta, 19. yüzyılda Osmanlı Valisi yaşamış, daha sonra mülkiyeti Zeyn ailesine geçmişti.

Mezarlıklar da bu durumdan nasibini aldı

Zeyn, Lübnan’ın Büyük Lübnan Devleti ilan edilmesinin ardından 1924 yılında parlamentoya girdi. Ailesi, geçen yüzyıl boyunca Cebel Amil’in önde gelen siyasi ailelerinden biri haline geldi ve ailenin parlamentodaki temsili 2018 yılına kadar kesintisiz devam etti.

fgthyj
El-Hıyam’daki Al Abdullah ailesinin konutu, yıkımdan önce... İç mekânı kemerli taş tarzında inşa edilmiş (Sosyal medya)

Dr. Saad ez-Zeyn, “Yusuf Bey ez-Zeyn’in konağı ağır hasar gördü. Hasar çatıyı, avluyu ve Yusuf Bey’in mezarının da bulunduğu aile mezarlığını etkiledi. Şu anda evin yeniden kullanılabilir hale gelmesi ve bir siyasi döneme tanıklık etmeyi sürdürmesi için yoğun ve hızlı bir restorasyon çalışması yürütüyoruz. Aile, Cebel Amil’in kurucu ailelerinden biri ve kültürel, kalkınma ve toplumsal düzeylerde varlığını sürdürüyor. Bu rol benim ve amcam tarafından da devam ettiriliyor” dedi. Ez-Zeyn, siyasi ailelerin evleri ile kentsel ve tarihi yapıların yok edilmesinin, ‘izleri ve hafızayı topraktan silmeyi, böylece Lübnanlının evi, toprağı ve mirasıyla olan bağını koparmayı’ amaçladığını belirtti.

Kasıtlı ve sistematik yıkım

Nebatiye kentindeki kültürel ve sosyal çevreler, 2024 ve 2026 savaşlarında yaşananların ‘herhangi bir gerçek gerekçesi bulunmaksızın hafızanın sistematik biçimde yok edilmesi’ süreci olduğu görüşünde birleşiyor. Tarihsel olarak Hizbullah’a siyasi açıdan karşı konumda bulunan köklü ailelere ait evlerin hedef alınarak bombalanması ve yıkılması, İsrail ordusunun saldırıların yalnızca Hizbullah’ın tesisleri ve karargahlarına yönelik olduğu yönündeki açıklamalarını da boşa düşürüyor.

Bu kapsamda en dikkat çekici gelişmelerden biri, Güney Lübnan Kültür Konseyi’nin kurucusu ve eski milletvekili Habib Sadık’ın, Nebatiye’nin batısındaki Kefur beldesinde bulunan evinin yıkılması oldu.

xsdcfrgthy
Adnan eş-Şerif’in Nebatiye’deki evi, yıkılmadan önce (Kâmil Cabir arşivi)

Sadık, Güney Lübnan’ın en tanınmış siyasi ve kültürel aktivistlerinden biri olarak kabul ediliyor. 1992’de milletvekilliği yapan Sadık, 1940’lı yıllardan bu yana İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik ihlallerini belgeleyen en önemli tarihçiler arasında yer aldı. Güney Lübnan Kültür Konseyi tarafından yayımlanan eserlerin hazırlanmasını teşvik eden Sadık, siyasi deneyiminin yanı sıra edebiyatçı, şair ve düşünür kimliğiyle de öne çıktı.

İhlalleri belgeleyen el yazmaları

Güney Lübnan Kültür Konseyi’nin Nebatiye Şubesi Başkanı Kâmil Cabir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Habib Sadık’ın el-Hıyam’daki evinin 1977’de yıkılmasının ve bölgenin 2000 yılına kadar işgal altında kalmasının ardından aile, Beyrut ile Nebatiye arasında yaşamak zorunda kaldı. Bunun üzerine aile, kent dışında Güney Lübnanlıların evlerine benzeyen, çevresi çam ağaçlarıyla kaplı ve güllerin açtığı bir bahçesi bulunan bir ev inşa etmekte kararlıydı” dedi.

chyju
Habib Sadık’ın evi, Ağustos 2026’da İsrail hava saldırısı sonucu yıkıldıktan sonra (Sosyal medya)

Cabir, “Sadık, evin alt katındaki divanhaneye özel önem verdi. Burada çeşitli radyo programlarında sunduğu çok sayıda el yazması ile 1960’lı ve 1970’li yıllara ait yazılarını muhafaza ediyordu. Divanhanede kitap, el yazması ve diğer kültürel miras unsurlarından oluşan geniş kütüphaneler oluşturdu” ifadelerini kullandı. Sadık’ın ‘Güney Lübnan hakkında eserler ve kitaplar kaleme alıp yayımlayan en önemli kültürel isimlerden biri olduğunu’ belirten Cabir, bunların İsrail’in Güney Lübnan’daki ihlallerini ve işgal biçimlerini belgelediğini söyledi. Cabir, söz konusu çalışmaların su kaynakları ve coğrafya gibi konulardaki İsrail emellerinin yanı sıra işgal yoluyla Güney Lübnan’a verilen zararı da ortaya koyduğunu kaydetti.

hyju
Habib Sadık’ın arkadaşlarıyla bir araya geldiği bir fotoğraf (Sosyal medya)

Bu açıdan bakıldığında evin hedef alınmasının ‘Habib Sadık’ı, rolünü, mirasını ve yaşam çizgisini hedef almak’ anlamına geldiğini belirten Cabir, ‘kapalı olan ve her gün bir görevli tarafından kontrol edilen’ evin hedef alınmasının herhangi bir güvenlik boyutu taşıdığı görüşünü ise reddetti.

Mimari ve siyasi mirasın silinmesi

Bu yıkım, Nebatiye kentindeki kentsel, mimari ve siyasi mirası ortadan kaldırmaya yönelik planın bir parçasını oluşturuyor. 2024 savaşının ardından kentteki kültürel çevrelerin öncülüğünde, sivil toplum kuruluşlarının belediyeyle iş birliği yaptığı bir girişim başlatıldı. İsrail bombardımanında yıkılan tarihi yapıların belgelenmesini amaçlayan çalışma, metnin kaleme alınmasından yalnızca iki hafta önce güncellendi. Yapılan envanter çalışmasında, 147 evin tamamen yıkıldığı ve bu evlerden geriye çok azının kaldığı tespit edildi.

fgthyju
Nebatiye’nin er-Rahibat mahallesindeki Muhammed el-Fadl Sarayı (Kâmil Cabir arşivi)

2026 savaşında ise Menşiye bölgesinde bulunan Fadl el-Fadl’ın evinden geriye kalanlar da yıkıldı. Yapımı geçen yüzyılın sonlarına dayanan evin tasarımını Mısırlı bir mühendis üstlenmişti. Fransız Yüksek Komiseri olarak Lübnan’da görev yapan General Gouraud da 1920’li yıllarda Güney Lübnan’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında bu evi ziyaret etmişti.

scdfgthyju
Nebatiye’deki Dr. Behcet el-Mirza’nın evi (Kâmil Cabir arşivi)

Eski milletvekili Muhammed Bey el-Fadl’ın evinin ise çevresine düzenlenen saldırılar nedeniyle büyük bölümleri 2024’te yıkıldı. 102 yıllık evin durumunu Nebatiye’deki bir sivil toplum kuruluşu aracılığıyla belgeleyen Kâmil Cabir, evi satın alan kişinin yapıyı yeniden restore etme kararı aldığını söyledi.

Kültürel hafızanın yok edilmesi

Nebatiye sakinleri, yıkımın kentin kültürel mirasına, toplumsal ve siyasi hafızasına, ayrıca kentsel dokusuna işaret eden yapılara yönelik olduğunu düşünüyor. Nebatiye’de örneğin, eski bakan ve milletvekili Refik Şahin’in konağı ile eski milletvekilleri ve bakanlar Galib ve Fehmi Şahin’in babası Said Şahin’in evi İsrail’in hava saldırılarıyla tamamen yıkıldı. Bunun yanı sıra, bir dönem mimari şaheser olarak kabul edilen yapılar da öne çıkıyor. Bunlar arasında, cephelerinde doğal taş işlemeleri bulunan ve 20. yüzyılda Nebatiye’de halka sağlık hizmeti sunmak amacıyla evini açan ilk doktorlardan biri olan Dr. Behcet el-Mirza’nın evi de bulunuyor. Söz konusu yapı, kentin en güzel evlerinden biri olarak değerlendiriliyordu.

hyjukı
Nebatiye şehrinde tamamen yıkılan Said Şahin, Galib Şahin ve Fehmi Şahin’in evi (Kâmil Cabir arşivi)

Mahmud Şahin’in evi de 2026 yılında yıkıldı. Geçtiğimiz yüzyılda okul olarak kullanılan bu ev, 200 yıl önce inşa edilmiş eski yapıların kalıntıları üzerine kurulan evlerden biriydi.

6 Eylül 2026’da İsrail'in düzenlediği hava saldırısında, 100 yıl önce inşa edilmiş bir mimari şaheser olan Dr. Adnan Şerif’in evi yıkıldı. Ayrıca eski milletvekili Enver Sabbah’ın evi de yıkıldı. 1990’ların başında Nebatiye kentindeki bir tepenin üzerine inşa edilen ev yıkılırken, ailenin Nebatiye’deki konağı ayakta kaldı. Saldırılarda, 1980’lerden bu yana işgal döneminde Nebatiye bölgesine sağlık hizmeti sunan en önemli hastanelerden biri olan Gandur Hastanesi de yıkıldı.

Tarihe karşı savaş

İsrail’in hava saldırıları yalnızca ev ve konakların yıkılmasıyla sınırlı kalmadı, güneydeki arkeolojik alanları da kapsadı. Nebatiye kentinde Memlük dönemine ait bir çarşı yoğun bombardımana maruz kaldı ve çarşının bir bölümü yıkıldı. Güney Lübnan’ın sahil kenti Sur’da, UNESCO’nun listesinde yer alan bir alandaki tarihi bir sütunun tepesindeki başlık da yerinden söküldü. Ayrıca hem Müslümanların hem de Hristiyanların ziyaret ettiği Güney Lübnan’daki Şama beldesinde bulunan ve Şemun es-Safa adını taşıyan dini alan yıkıldı. Şama Haçlı Kalesi de tahrip edildi.

Bunun yanı sıra, et-Taybe beldesinde bulunan ve çevresi belde meydanında yıkılan el-Ayn el-Fuka hakkında da herhangi bir bilgi bulunmuyor. Su toplamak amacıyla inşa edilen ve spiral biçimde tasarlanan sarnıç, Roma ve Bizans dönemlerine ait örneklerle benzerlik taşıyan mimari unsurlar barındırıyor. Sarnıç, Osmanlı döneminde restore edilmişti.

thyju
Et-Taybe kasabasındaki antik kaynak (Sosyal medya)

Lübnan Kültür Bakanı Gassan Selame, geçtiğimiz ay Reuters’a yaptığı açıklamada, söz konusu bölgenin dışında kalan tarihi beldelerin de yoğun hava saldırılarına maruz kaldığını belirterek bunlar arasında Sur ve Nebatiye’yi gösterdi. Selame, yoğun bombardımanın Tibnin beldesini de vurduğunu ve bunun burada bulunan Haçlı kalesinin zarar görmüş olabileceğine ilişkin endişelere yol açtığını söyledi. Selame, “Miras yalnızca Roma ve Fenike dönemlerine ait eserler değildir. Miras aynı zamanda tarihi yapılar, arkeolojik alanlar ve kültürel işlev taşıyan yapılardır” ifadelerini kullandı. Selame, İsrail’in yürüttüğü operasyonun Lübnan tarihinin yüzyıllarını tamamen silmesinden endişe ettiğini dile getirdi.

UNESCO da yaptığı açıklamada, Dünya Mirası Listesi’nde yer alan ve örgüt tarafından güçlendirilmiş koruma statüsüne tabi tutulan Sur kentinin durumundan endişe duyduğunu belirtti. Örgüt ayrıca, Güney Lübnan’daki Şama Kalesi’nin zarar gördüğüne ilişkin haberlerden ve Şekif Kalesi yakınlarında çatışmalar yaşanmasından ‘büyük endişe’ duyduğunu ifade ederek ‘kültürel varlıklara yönelik yasa dışı saldırılar’ olarak nitelendirdiği eylemleri kınadı.


Hafter’in oğulları arasında Libya’daki ‘nüfuz alanları’ için yaşanan rekabetin ardındaki gerçek ne?

Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)
Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)
TT

Hafter’in oğulları arasında Libya’daki ‘nüfuz alanları’ için yaşanan rekabetin ardındaki gerçek ne?

Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)
Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)

Libya Ulusal Ordusu (LUO) Komutanı Mareşal Halife Hafter’in üç oğlunun Libya’nın doğusundaki askeri ve kalkınma alanlarında etkili konumlara yükselmesi, aralarındaki ilişkinin niteliğine ilişkin soru işaretlerini artırdı. Bu durumun ‘nüfuz alanları’ için bir rekabet mi, yoksa tek bir merkezi liderlik altında görev paylaşımı mı olduğu tartışılıyor.

Son yıllarda Hafter’in oğullarının etkili kurumlarda üst düzey görevlere gelmesi dikkat çekiyor. En küçük oğlu Saddam, geçen yıl yaz aylarından bu yana LUO Komutan Yardımcılığı görevini yürütürken, kardeşi Halid Genelkurmay Başkanlığı görevini üstleniyor. Belkasım ise Şubat 2024’ten bu yana Libya Yeniden İmar Fonu’nu yönetiyor. Parlamento, yeniden imar dosyası kapsamında fona geniş yetkiler vermişti.

Hafter’in diğer oğulları Sıddık ve Ukbe ise daha az etkili konumlarda öne çıkıyor. Sıddık, ‘ulusal uzlaşı’ kapsamında aşiretler arası arabuluculuk faaliyetlerinde bulunurken, Ukbe teknoloji ve dijital dönüşüm alanlarında çalışmalar yürütüyor.

fgthy
Belkasım Hafter, bu ay düzenlenen Bingazi Üniversitesi açılış töreninde babasının alnını öperken (LUO Genel Komutanlığı)

Geçen hafta 86 milletvekilinin, Temsilciler Meclisi’nin (TM) iç tüzüğünü değiştirerek TM Başkanı Akile Salih’in görevden alınmasının önünü açabilecek bir düzenleme için harekete geçmesi, Saddam ile Halid arasında bir görüş ayrılığı bulunup bulunmadığına ilişkin soru işaretlerini yeniden gündeme getirdi. Bu iddialar, Libya’daki yerel aktivistlerin yanı sıra uluslararası medyada da tartışıldı.

Şarku’l Avsat’ın Africa Intelligence internet sitesinden aktardığına göre Saddam, parlamentodaki bu girişimleri desteklerken, bazı haberlerde Halid’in ‘oturumun yapılmasını engellemede ve Akile Salih’in TM Başkanlığı görevini sürdürmesini desteklemede’ rol oynadığı öne sürüldü. Fransız gazetesi Le Monde da geçen ay yayımladığı bir haberde, söz konusu olası rekabete dikkat çekmişti.

Tahminler ve hipotezler

Libyalılar arasında ‘rekabet’, hatta ‘nüfuz mücadelesi’ olduğu görüşüne katılanlar da bulunuyor. Libyalı siyasi analist Muhammed Mahfuz, bunun ‘daha önce görülmemiş bir gerilim düzeyine ulaştığını’ savunuyor.

Mahfuz Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ‘bu mücadelenin daha önceki işaretlerinin son parlamento oturumuyla kamuoyuna yansıdığını ve taraflara bağlı blog yazarları arasında bir mücadeleye dönüştüğünü’ belirtti. Bu görüşe, Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nde (RUSI) araştırmacı olarak görev yapan Celal Harşavi de katılıyor.

Buna karşılık LUO Komutanlığı’na yakın kaynaklar Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, bu varsayımın ‘doğru olmadığını’ ve söz konusu durumun tek bir merkezi liderlik altında görev dağılımından ibaret olduğunu ifade etti.

LUO’ya yakın askeri araştırmacı Muhammed et-Terhuni ise ‘bazı konularda komutanlar arasında görüş ayrılıklarının yaşanmasının ihtimal dışı olmadığını, ancak bunun açık bir anlaşmazlığa veya çatışmaya dönüşmesinin uzak bir ihtimal olduğunu’ söyledi.

Terhuni, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, söz konusu rekabetin ‘nüfuz için değil, icraat konusunda’ yaşandığı görüşünü dile getirerek, Halid ve Saddam’ın girişimlerinin ‘askeri kurumun geleceğini korumayı ve bazı siyasi güçlerin genel komutanlık üzerinde etkide bulunma girişimlerini engellemeyi’ amaçladığını belirtti.

fgbhyjuk
LUO Komutanı Mareşal Halife Hafter (LUO Genel Komutanlığı)

Saddam’ın geçen yıl yaz aylarında LUO Komutan Yardımcılığı görevine atanması, Libya’nın doğusundaki liderliğin geleceğine ilişkin spekülasyonların erken dönemde gündeme gelmesine yol açtı. ABD merkezli Simpson Araştırma Merkezi, Saddam’ın haleflik sürecindeki konumunu güçlendirmesi ihtimaline dikkat çekerken, bunun Genelkurmay Başkanlığı görevini yürütmesine rağmen kardeşi Halid’in geri plana itilmesine yol açabileceği değerlendirmesinde bulundu.

Libya’daki kurumların ve yürütme organının birleştirilmesini amaçlayan ‘ABD girişimi’ kapsamında Saddam’ın gelecekteki rolüne ilişkin soru işaretleri de arttı. Medyada, önerilen formül kapsamında Saddam’ın Libya Başkanlık Konseyi Başkanlığı’nı, Abdulhamid Dibeybe’nin ise birleşik hükümetin başkanlığını üstlenmesinin öngörüldüğü iddia edildi.

Net bir hiyerarşi

Geçtiğimiz nisan ayında Halid Hafter’e atfedilen açıklamalarda, ‘krizin uzamasına yol açabilecek dış gündemler tarafından desteklenen herhangi bir siyasi düzenlemenin sürdürülmesini reddettiği’ ifade edildi. Bu açıklama o dönemde, ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos’un girişimine karşı bir tutum olarak yorumlandı.

Ancak siyasi araştırmacı Muhammed Mutayrid, iki ay sonra LUO Komutanlığı’ndan gelen ve ‘ABD girişimini’ memnuniyetle karşıladığını belirten açıklamanın bu varsayımı geçersiz kıldığını düşünüyor. Mutayrid, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ‘iki hafta önce Halid ve Saddam arasında son gelişmelerin ele alındığı, medyaya duyurulmayan bir toplantı’ gerçekleştirildiğine dikkat çekti.

Terhuni ise Saddam ve Halid’in her ikisinin de ‘emirlerin verilmesi ve uygulanmasında açık bir hiyerarşiye dayanan, disiplinli bir askeri kuruma’ mensup olduğunu belirterek, “Şu ana kadar Halid ve Saddam’ın siyasi sahneye doğrudan müdahalesini veya aralarında açık bir rekabet bulunduğuna işaret eden herhangi bir girişimini görmedik” dedi.

Terhuni, Belkasım’a ilişkin olarak da Libya Yeniden İmar Fonu’ndaki çalışmalarının, projelerin hayata geçirilmesine ve ülkenin doğusundaki kalkınma sürecinin ilerletilmesine odaklandığını söyledi.

Libya Güvenlik ve Askeri Çalışmalar Merkezi daha önce, liderliğin geleceğine ilişkin senaryolar kapsamında, rekabetin ötesine geçen bir çatışmanın Hafter’in oğulları arasında ortaya çıkabileceği ihtimalini gündeme getirmişti.

LUO’ya yakın siyasi analist Abdullah ed-Dibani ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Hafter’in oğulları arasında gelecekte bir çatışma yaşanması ihtimalini düşük görüyor. Dibani, ‘görev dağılımının tek bir merkezi anlayış doğrultusunda yapıldığını; askeri, güvenlik ve kalkınma alanlarındaki rollerin tamamlayıcı bir çerçevede yürütüldüğünü ve bunun nüfuz mücadelesi anlamına gelmediğini’ belirtti.

‘Muhtemel rekabet’ ile ‘görev paylaşımı’ arasında süren tartışmaların ortasında, Hafter’in oğullarının üstlendiği görevler Libya’nın doğusundaki liderliğin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde önemini koruyor. Ancak şu ana kadar aralarında bir çatışma bulunduğunu kesin biçimde ortaya koyan bir kanıt bulunmuyor.


Etiyopya'nın herkese uygun savaşı: Kızıldeniz denklemi değiştirecek mi?

Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
TT

Etiyopya'nın herkese uygun savaşı: Kızıldeniz denklemi değiştirecek mi?

Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)

Sergey Eldinov

Üç yıldır, Kızıldeniz'in batı kıyısında, gözlerden uzak ve kayda değer bir ilgi görmeyen bir iç savaş sürüyor. Kendisini çevreleyen bu sessizlik tesadüfi değildi; aksine, bölgedeki çoğu ülkenin ve büyük jeopolitik güçlerin başkentlerinin çıkarlarına hizmet etmek için kasıtlı olarak sürdürüldü ve pekiştirildi. Ancak, dünyanın genelinin bu sessizliğin sonuçlarına katlanması mümkün değil.

23 Eylül'de Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF), Mekelle, Aksum ve Şire havaalanlarını ele geçirdi. Reuters'e göre, Amhara bölgesinde de kendisine bağlı güçler, 2020 ile 2022 yılları arasında kendisine karşı federal hükümetin yanında yer alan Fano milisleriyle birlikte savaşıyor. Çatışmalar Afar bölgesine de yayıldı. Uzun bir süre göz ardı edildikten sonra, savaş CNN, Foreign Policy ve Uluslararası Kriz Grubu'nun dikkatini çekmeye başladı, ancak sadece haberlerde yer alması, hak ettiği ilgiyi gördüğü anlamına gelmiyor.

Başkentin kontrolü için yürütülen bir savaş

Çoğu medya kuruluşu onları hâlâ “Tigray isyancıları” olarak adlandırıyor. 20 Eylül'de, Amhara'daki Fano Ulusal Hareketi'nin Lideri Zemene Kassie, “Etiyopya Halklarının Hayatta Kalma İttifakı”nın kurulduğunu duyurdu. İttifak, Tigray Halk Kurtuluş Cephesi, Fano ve Oromo Kurtuluş Ordusu da dahil olmak üzere yedi taraftan oluşuyor. İttifak, Etiyopya'nın on iki bölgesinden altısında desteğe sahip olduğunu söylüyor. Amacı ise, ülkenin artık çöküşün eşiğinde olduğu varsayımına dayanarak, Başbakan Abiy Ahmed ile Refah Partisi'ni devirmek ve geçici bir yönetim kurmak.

Özünde yaşananlar, Addis Ababa'nın kontrolü etrafında dönen bir iç savaştır.

yu7k
Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'nin bölgedeki havaalanlarını ele geçirmesinin ardından kuzey Etiyopya'da gerilimlerin tırmanmasıyla birlikte, TPLF üyeleri Mekelle'deki ana yolda yürüyor, 23 Eylül 2026 (AFP)

Çevredeki ayrılıkçı isyanlar genellikle iç meseleler olarak görülür, ancak birleşik bir muhalefet ülke çapında bir savaş yürüttüğünde, hükümetin meşruiyeti güçlü bir şekilde sorgulanmaya başlar. Ancak, çatışmayı bölgesel bir anlaşmazlık olarak tanımlamak, basitçe bu soruyu gizlemeyi başarır. İttifakın kendisi de kırılgan; TPLF ve Fano, 2020 ve 2022 yılları arasında birbirleriyle savaştılar. Yine de bu kez, üç büyük silahlı güç ilk defa tek bir kampta birleşiyor.

Savaştan önceki savaş

2020 ve 2022 yılları arasında kaç kişinin öldüğünü kimse tam olarak söyleyemez. O dönemde Afrika Birliği tarafından arabulucu olarak görevlendirilen Olusegun Obasanjo, ölü sayısını yaklaşık 600 bin olarak tahmin etti. Afrika Birliği’nin yakın zamanda tekrar arabuluculuk yapmasını istediği kişi de o. Ghent Üniversitesi'nden bir ekip ise, yalnızca Tigray'da 162 bin ila 378 bin sivilin öldüğünü tahmin ederken, Etiyopyalı yetkililer can kayıplarının 100 binden az olduğundan bahsetti.

İçeride Sayın Abiy bir savaş yürütüyor, dışarıda ise bölgesel bir güç inşa etmeye çalışıyor. Ana hedefi, Etiyopya'nın 1993'te Eritre'nin bağımsızlığını kazanmasıyla kaybettiği denize erişimi yeniden kazanmaktır

Ancak en çarpıcı rakam çok daha küçük. Kasım 2020 ile Ocak 2023 arasında, çatışmaları izleyen bir kuruluş olan Silahlı Çatışma Yeri ve Olay Verileri Projesi (ACLED), açlıktan kaynaklanan ölümler hariç, Tigray, Afar ve Amhara'da 9.861 bildirilen ölüm vakası kaydetti. Buna rağmen, Ghent ekibi, doğrudan öldürülen sivillerin sayısının 36 bin ile 60 bin arasında olduğunu tahmin ediyor; bu ise kaydedilen rakamın üç buçuk ila altı katı. Kurbanların geri kalanına gelince, iletişim kesintisi nedeniyle kayboldular.

2022’de imzalanan Pretoria Anlaşması Tigray'daki savaşı durdurdu, ancak 2023 baharına gelindiğinde iç savaş Amhara'ya taşınmıştı. Hükümetin Fano güçlerini silahsızlandırmaya girişmesinden beri, bu güçler federal orduya karşı savaşıyorlar.

cvfgbh
Tigraylı isyancılar ile Etiyopya federal hükümeti arasında yeniden başlayan çatışmalar sırasında, Mekelle'deki yerel bir pazarda un ve diğer gıda ürünlerini satın almak için toplanan sakinler, 24 Eylül 2026 (AFP)

BM'ye göre, Ağustos ve Aralık 2023 arasında Amhara'da askeri güçlerin düzenlediği 18 insansız hava aracı saldırısında 248 sivil hayatını kaybetti. Aynı yıl içinde, bölgede insan hakları ihlalleri sebebiyle 740 kişi hayatını kaybetti.

El Cezire, Etiyopyalı medya kuruluşları ve insan hakları örgütleri dışında, bu olaylar çok sınırlı bir şekilde ele alındı ​​ve kimse onları daha geniş bir iç savaşın parçası olarak değerlendirmedi.

Tanıkların susturulması

Bu olayları çevreleyen sessizlik kendiliğinden oluşmadı; kasıtlı olarak dayatıldı. Kasım 2020'deki savaşın ilk gününden itibaren hükümet Tigray'da telefon hatlarını ve internet hizmetlerini kesti ve bu iletişim kesintisi savaşın büyük bir bölümünde devam etti.

New York Times ve The Economist muhabirlerinin basın kartları iptal edildi.

İhlalleri araştıran tek bağımsız uluslararası kuruluş olan BM Etiyopya Uzmanlar Komisyonu'nun ise görev süresi 2023'te sona erdi. Addis Ababa, komisyonun feshedilmesi için lobi yaparken, komisyonun kurulmasını ve görev süresinin yenilenmesini destekleyen Avrupa Komisyonu bu konuda herhangi bir taslak karar sunmaktan kaçındı.

2025'ten itibaren bu kısıtlama sadece bir uygulama değil, yasanın bir parçası haline geldi. O yılın nisan ayında kabul edilen değişiklikler, Medya Düzenleme Kurumu'na lisansları askıya alma ve iptal etme konusunda doğrudan yetki verdi. Tigray ve Amhara'daki olayları takip eden iki Deutsche Welle muhabiri süresiz olarak çalışmaktan men edildi. Haziran ayında, Fransız La Croix gazetesinin muhabiri Augustin Basile'den, zorunlu seferberlik uygulamasıyla ilgili Şire'den gönderdiği haberin yayınlandığı gün ülkeyi terk etmesi istendi. Üç ay sonra savaş patlak verdi ve NetBlocks'a göre Tigray bir kez daha dış dünyadan izole edildi.

Dürüst olmak gerekirse, bu taktiklerin hiçbirini Sayın Abiy’in kendisi icat etmedi. Tigray Halk Kurtuluş Cephesi liderliğindeki önceki hükümetler de interneti kesme yoluna gitmiş ve basını kısıtlamak için terörle mücadele yasalarını kullanmıştı. Zira bilgiyi kontrol etmek, bu savaşta tüm tarafların iyi bildiği bir dildir.

Addis Ababa'nın emelleri

İçeride Sayın Abiy bir savaş yürütüyor; dışarıda ise bölgesel bir güç inşa ediyor. Ana hedefi, Etiyopya'nın 1993'te Eritre'nin bağımsızlığını kazanmasıyla kaybettiği denize erişimi yeniden kazanmaktır. Etiyopya, Cibuti limanlarını kullanmak için yılda yaklaşık 1,5 milyar dolar ödüyor.

xcdfghy
Amharalı Fano milislerinden savaşçılar, Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’nin işgali sebebiyle halkının sıkıntılar çektiği kuzey Etiyopya'daki Lalibela şehrindeki Aziz George Kilisesi'nde fotoğraf çektiriyor, 7 Aralık 2021 (AFP)

Somaliland ile 2024 yılında Berbera Limanı ile ilgili imzaladığı mutabakat zaptıysa, Mogadişu ile bir anlaşmazlığa neden oldu. Eritre'nin Assab Limanı’nın kaybedilmesiyle ilgili olarak Sayın Abiy, “Dün yapılan hata yarın düzeltilecek” diyerek denize erişimi “hayatta kalma meselesi” olarak nitelendirdi. Deniz, emellerinin ilk ayağını oluştururken, Nil Nehri de ikincisini oluşturuyor. Etiyopya, 2025 yılında Mısır'ın itirazlarına rağmen inşa edilen Büyük Etiyopya Rönesans Barajı'nı hizmete aldı.

Tigray, Amhara ve Oromo'daki iç çatışmalarla boğuşan Etiyopya, Kızıldeniz'e doğru harekete geçebilecek veya Nil konusunda Mısır'a baskı uygulayabilecek bir konumda değil

 24 Eylül'de, Tigray saldırısının başlamasından sadece bir gün sonra, Başbakan Abiy Ahmed, Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulle ve Nijeryalı iş adamı Aliko Dangote ile birlikte 660 milyon dolarlık bir yakıt boru hattı projesinin temel atma törenine katılmak üzere Cibuti'deydi. Kuzeydeki devam eden savaş, törenin düzenlenmesine engel olmadı.

Kimsenin güçlü bir Etiyopya'ya ihtiyacı yok

Sayın  Abiy'e verilen Nobel Barış Ödülü, Ocak 2022'de Nobel Komitesi kendisine savaşı sona erdirme konusundaki kişisel sorumluluğunu hatırlatana kadar, bir yıldan fazla bir süre boyunca ona eleştirilere karşı bir kalkan sağladı. Bugün ülkeye halen bir sessizlik hakim, çünkü zayıf ve parçalanmış bir Etiyopya neredeyse herkesin çıkarlarına hizmet ediyor.

Ekim 2024'te Mısır, Eritre ve Somali Asmara'da bir zirve düzenledi. Analistler, üç ülkeyi birleştiren hususun, her şeyden önce, Addis Ababa'ya karşı düşmanca tutumları olduğuna inanıyor.

Tigray, Amhara ve Oromo'daki iç çatışmalarla meşgul olan bir Etiyopya, Kızıldeniz'e doğru ilerleyebilecek, Nil konusunda Mısır'a baskı uygulayabilecek veya Eritre'nin eylemlerine karşılık verecek önemli kozlara sahip olabilecek bir konumda olmayacaktır. Buna karşılık, Cibuti bu durumdan sessizce faydalanıyor gibi görünüyor. Assab Limanı’nın kaybedilmesiyle Etiyopya'nın Cibuti'ye güvenmekten başka seçeneği kalmadı.

Uzak başkentlere gelince, onlar da Etiyopya'nın mevcut durumunu elverişli buluyorlar. Milyonlarca mülteciyi ülke dışına göç etmeye zorlayacak kadar çökmedi, bölgenin haritasını yeniden çizecek kadar da büyümedi. Savaşın açıkça kınanması, savaşın sona ermesini talep etmek anlamına gelirken, barış Addis Ababa'ya birçok kişinin yeniden kazanmasını istemediği bir güç ve nüfuz düzeyini geri kazandırabilir.

Bu nedenle, mevcut statüko onlar için daha elverişli görünüyor: Etiyopya savaş halinde, ancak çökmüyor.

dfgthy
Etiyopya Ulusal Savunma Kuvvetleri askerleri, Etiyopya'nın Gondar şehrinin 70 kilometre kuzeydoğusundaki Debat eğitim sahasında eğitimlerini tamamladıktan sonra sloganlar atıyor, 14 Eylül 2021 (AFP)

Çin ise bu durumu değiştirmeyen bir istisnadır. İstikrarsızlık ona önemli ölçüde zarar veriyor, ancak kimin kazanacağına da aldırış etmiyor. Herhangi bir hükümetle iş yapabilir ve inşa ettiği veya sağladığı her şeye, Addis Ababa'da iktidara gelecek herhangi bir hükümet ihtiyaç duyacaktır.

Kırılma mı, dönüşüm mü?

Bu sessizlik Addis Ababa ve diğer bazı taraflar için uygun olabilir, ancak dünyanın geneli için kabul edilemez. Etiyopya, yaklaşık 139 milyon nüfusuyla Afrika'nın ikinci en kalabalık ülkesi ve Doğu Afrika'nın ikinci büyük ekonomisi. Ayrıca Afrika Birliği'nin genel merkezine de ev sahipliği yapıyor. Sessizlik, her bir taraf için rasyonel bir seçim gibi görünebilir, ancak herkes tarafından benimsendiğinde tehlikeli hale gelir.

Bu büyüklükteki bir ülkede, iç savaş sadece taraflar arasında bir ayrışmayı temsil etmez; tüm Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz bölgesinin güvenlik mimarisini etkileyen bir dönüşümü temsil eder. Bu durum, Etiyopya'nın kendi savaşını yürüten Sudan ve Somali ile sınır komşusu olması gerçeğiyle daha da karmaşık hale geliyor.

Kızıldeniz

Körfez ülkelerine gelince riskler daha da acil ve doğrudan. Ticaret yolları ve enerji kaynakları Kızıldeniz'den geçiyor ve burada Husiler bir kez daha seyrüseferi tehdit ederken, Etiyopya batı kıyısında baskın güç konumunda. Temmuz ayında Suudi Arabistan, 14 ülkenin katılımıyla uluslararası bir deniz savunma koalisyonunun kurulması ile sonuçlanan görüşmelere ev sahipliği yaptı. Kızıldeniz'in güvenliği, kıyı devletlerinin istikrarıyla bağlantılı ve zayıflığa dayalı bir dengeyi korumak, bu güvenliği de kademeli olarak zayıflatacaktır.

Etiyopya'yı çevreleyen sessizliğin iki düzeyi var. Birincisi Addis Ababa'nın kendi çıkarlarıyla ilgili. İkincisi ise diğer tarafların çıkarlarıyla bağlantılı

Sonsuz savaşlar, alevleri savaşan tarafların sınırları içinde kaldığı sürece uzaktan yönetilebilir. Ancak Etiyopya savaşı zaten sınırlarının ötesine taşmaya başladı. Addis Ababa, Asmara'yı Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'ni desteklemekle suçluyor; Eritre ise bu suçlamayı reddediyor. Sudan ordusu da Etiyopya'yı Hızlı Destek Kuvvetleri'nin (HDK) kendi topraklarında kamp kurmasına izin vermekle suçluyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Etiyopya'yı çevreleyen sessizliğin iki boyutu var. Birincisi, Addis Ababa'nın kendi çıkarlarıyla ilgili ve iletişimi kesmek, gazetecileri sınır dışı etmek ve BM komitesinin çalışmalarını sonlandırmak gibi pratik ve teknik yollarla bu çıkarlarını pekiştirmeye çalışıyor. İkincisi ise diğer tarafların çıkarlarıyla bağlantılı, çünkü zayıf bir Etiyopya, komşularının çıkarlarına hizmet eder ve diğer birçok aktörün çıkarları için uygundur.

Ancak, her bir taraf için mantıklı görünen husus, herkes için bir tehlike haline gelebilir. 2020-2022 savaşı 162 bin ila 600 bin kişinin ölümüne neden oldu ve bu kayıpların gerçek boyutunun çok azı dünyaya ulaştı. Yeni savaş da aynı yolu izliyor, ta ki Kızıldeniz dünyayı dikkatini kendisine yöneltmeye zorlayana kadar.