Mısır eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek: İktidarı devraldığımda Arap ülkeleri ile gayri resmi ilişki sürdürdüm

Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, Fecr es- Said’e verdiği röportajda, İktidarı devraldığında Arap ülkeleri ile gayri resmi ilişki sürdürdüğünü söyledi.

Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in Fecr es- Said verdiği röportaj anından bir kare
Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in Fecr es- Said verdiği röportaj anından bir kare
TT

Mısır eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek: İktidarı devraldığımda Arap ülkeleri ile gayri resmi ilişki sürdürdüm

Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in Fecr es- Said verdiği röportaj anından bir kare
Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in Fecr es- Said verdiği röportaj anından bir kare

Mısır eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’i 2011 yılındaki Arap Baharı devrimlerinden önce yakından tanımıyordum. Onunla görüşmek aklımdan bile geçmemişti. Ancak o iktidardan ayrıldıktan ve Mısır sokakları kargaşaya bulaştıktan sonra Mübarek ile görüşmeye çalıştım. Amacım yalnızca ona şu mesajı iletmekti; Kuveyt halkı, Irak savaşında Kuveyt’i kurtarmada oynadığınız önemli siyasi rolden ötürü size minnettar ve iktidarda olmasanız da sizi büyük bir Arap lider olarak görüyor.
Allah’a çok şükür çabalarım meyvesini verdi ve ben Mısır’ın eski cumhurbaşkanına ulaşarak ona bu mesajımı ilettim. Daha sonra savaş süreci ve en önemlisi Mısır, Irak, Ürdün ve Yemen arasındaki Arap İşbirliği Konseyi’nin kuruluşu ile ilgili eski olaylar hakkında sohbet etmek üzere uzun bir görüşme sözü aldım. Bekleyiş uzadı ve o günün üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu söz hayata geçirilmedi. Ta ki ben onun doğum gününde görüşme talebinde bulunana dek. Tarihe ismini savaş ve barış kahramanı olarak geçiren büyük bir Arap liderin doğum tarihinin düşüldüğü bir fotoğrafa ulaşmayı umarak… Benimle savaş sürecine dair anıları ve sırları, Yüzyılın Anlaşması ve sonuçlarını, Ekim Savaşı, Sina’nın kurtarılması ve Taba Savaşı’nı ve Ortadoğu’da Rusların ve Amerikalıların bıraktığı etkiyi konuşmak için haber göndermesi sürpriz oldu. Bu fırsatı kaçırmadım ve ona eski sözünü hatırlattım. Bana, ne istersem sorabileceğimi söyledi ve röportaj böylece başladı.
Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in Fecr es-Said’e verdiği röportajın tamamı;
-Öncelikle Arap İşbirliği Konseyi’nin kurulduğu koşullar hakkında konuşmak istiyoruz

Yok, önce Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerin dönüş koşullarından bahsetmem lazım. Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın Kudüs’ü ziyaret edip İsrail ile barış yolunu adımladığı andan benim iktidarı devraldığım zamana kadar Arap ülkeleri arasındaki ilişkiler kopuktu. Bu noktada şunu söylemek istiyorum ki Sedat, 1977 yılında Halk Meclisi’ndeki konuşmasında, İsrail’e gitmeye hazırlandığını açıkladığında, Yaser Arafat da Halk Meclisi’nde bizimle birlikte bu konuşmayı dinliyordu. Bundan birkaç gün sonra Amerikalılar, Sedat’a İsrail’i ziyaret etme çağrısında bulundu. Bunun üzerinde Sedat, Hafız Esed’i Kudüs’e gitme kararından haberdar etmek üzere Suriye’ye gitti. Ancak Suriyeliler buna karşı çıktı. Sonra onların Sedat’ı alıkoymayı veya Kudüs’e gidemesin diye uçağı bozmayı bile düşündüklerini duyduk. Sedat, Kudüs’e İsmailiye’ye yakın askeri havalimanı Ebu Suveyr’den gitti. Ben onunla yolculuk gününün sabahında görüştüm. Ben ve yazar Musa Sabri, onunla birlikte Knesset’te yapacağı konuşmayı gözden geçirdik. Ardından onunla Ebu Suveyr Havalimanı’na kadar gittim ve onu orada bıraktım. Başkan Sedat, cesur ve vizyon sahibi bir liderdi. Tarih onun ne kadar ileri görüşlü olduğunu ispat etti.
-İktidarı devraldığımda Arap ülkeleri ile gayri resmi ilişki sürdürdüm
Özellikle belirtmek isterim ki ben iktidarı devraldığımda gayri resmî olarak birçok Arap ülkesi ile iletişimi sürdürdüm. Ben iktidara geldikten kısa bir süre sonra Kral Halid’in cenazesine gittiğimde bir ilişki yoktu. Ortada resmi bir ilişki yokken Irak’ı İran’a karşı savaşında destekledik. 1987 yılında Kuveyt’teki İslam Zirvesi’ne geldiğimde Şeyh Zayid beni karşıladı ve bana zirveden sonra BAE’ye döndüğünde beni ziyarete beklediğini söyledi. Onu zor duruma sokmak istemediğimi söyledim ama ısrar edince arada ilişki olmamasına rağmen bir ziyaret gerçekleştirdim. Daha sonra Saddam Hüseyin, ilişkilerin yeniden kurulduğunu ilan etti. İlişkilerin yeniden kurulmasının ilanı sonrası Kral Hüseyin Halk Meclisi’nde bir konuşma yaptı. Böylece Mısır’ın Arap ülkeleri ile olan ilişkisi yeniden kuruldu ve Arap Birliği, Kahire’deki binasına geri döndü. El-Fav savaşı esnasında, onlara İran ile olan savaşlarında destek olmak için operasyon odasında Saddam Hüseyin ve Irak yönetimini ziyaret ettim. Tüm Körfez ülkeleri bu savaşta maddi anlamda Irak’ı destekliyordu. Zira Saddam, kendisinin Arap dünyasının doğu cephesini savunduğunu söylüyordu.
-İslam zirvesinde Esed’le gerilim
Kuveyt’teki İslam Zirvesi’nde Hafız Esed de bulunuyordu. Benim zirvedeki konuşma sıram onlarınkinden önceydi ancak o ikisi benden önce konuşmak için ısrarcı oldular. Benim için bir sorun olmadığını belirttim. Hafız Esed konuşmasını Sedat’a saldırı ile başlattı. Benimle birlikte heyette olan bazıları kalkıp Hafız’ın konuşmasına bir son vermemizi söylediler, ama ben buna yanaşmadım. Benim konuşma sıram geldiğinde Hafız Esed’in Sedat hakkında o şekilde konuşmasının doğru olmadığını söyledim. Sedat, Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. Mısır’ın cumhurbaşkanı ve Arap bir liderdi. Ve biz İslam Zirvesi’nde hem zirveye hem de zirvenin öncüsüne saygımızdan ötürü, kötü bir karşılık vermeyecektik. Benim konuşmamın başında Hafız Esed ve Suriye heyeti kalktı ve dinlemek istemedikleri için ayrıldılar. Ben umursamayarak konuşmamı tamamladım. Herhangi bir Mısır liderine ama özellikle de Başkan Sedat’a yönelik bir saldırı veya kötülemeye izin vermem söz konusu olamaz.  
-İsrail ile olan ilişkisinde Mısır hiç taviz verdi mi? Arap ülkeleri ile ilişkilerin geri kazanılması için de?
Hayır, taviz de ne demek. Benim Mısır için yaklaşımım bu. Geri dönüş yok. Arap ülkeleri bunu iyi anladı. Ben, başta Filistin meselesi olmak üzere Araplara ait davalara hizmet uğruna tarihi rolümüzü oynamaktan vazgeçmeyeceğimizi vurguladım. İşte bu yüzden Arap ülkeleri ile ilişkilerin yeniden kurulmasından sonra, dünya karşısında güçlü bir ses ve konumumuz olsun diye Arap birleşimi için özellikle çabaladım. Mayıs 1990’da Bağdat’ta Arap Zirvesi kararlaştırıldığında var olan ayrılık halinden çıkmak adına tüm Arap ülkelerinin katılması için çalıştım. Hafız Esed dışında tüm liderleri gelmeleri için ikna etmeyi başardım. Onu da ikna etmeye çalıştım ama o Saddam ile arasında olan derin anlaşmazlıkları gerekçe göstererek gelmeyi reddetti. 1989 yılında, ilişkilerin geri dönüşünden sonraki ilk Arap Zirvesi olan Fas’taki konferansta aralarında şiddetli atışmalar yaşandı. O günlerde Saddam ile konuşup ona Hafız Esed’e yönelik tutumunda, aralarındaki ilişkileri kördüğüm haline getirecek kadar katı olduğunu söyledim. Aralarındaki anlaşmazlık derindi…
-Savaşın birkaç ay öncesinde yapılan Bağdat Zirvesi’nde nasıl bir hava vardı?
Bağdat Zirvesi henüz yapılmamış ama Arap ilişkileri yeniden kurulmuşken, Kral Hüseyin bana Mısır, Ürdün ve Irak’ı içine alacak şekilde Körfez İşbirliği Konseyi’ne benzer bir Arap İşbirliği Konseyi kurma düşüncesini iletti. Bu, Saddam ile hakkında konuştuğumuz şeydi. Ona buna engel bir durum olmadığını, detayları düşünmemizi söyledim. Konuşma özellikle ekonomik işbirliği topluluğu üzerineydi. Biraz sonra Kral Hüseyin, Saddam’ın Yemen’i de bu topluluğa katmayı düşündüğünü söyledi. Sayın Kral’a; Irak, Ürdün ve Mısır’a Yemen eklenirse bunun Suudi Arabistan’a karşı bir tavır olarak algılanabileceğini, yanlış yorumlanmaması için Suudi Arabistan’ı bilgilendirmek gerektiğini belirttim.
Daha sonra Kral Hüseyin ve Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, bana güç alışverişi için güvence veren askeri bir işbirliği meselesini düşünebileceğimizi söylediler. Şöyle ki ben, Irak ve Ürdün’e güçlerimi gönderecektim, onlar da bana. Bu fikre karşı çıktım. Ekonomik işbirliğine evet, ama askeri olana hayır. Her şeyden önce İsrail ve Ürdün ile bir barış anlaşması yapmıştım. Askeri işbirliği bunu baltalamak olurdu. Hem sonra Arap ülkelerine yönelik herhangi bir düşmanlığa karşı koymak için ortak Arap savunmasına ilişkin de bir anlaşmamız vardı.
-Arap Konseyi’nin oluşturulmasına ne oldu?
İlk toplantı Ürdün’deydi. Hatırladığıma göre sonraki ikisi de önce Irak sonra Yemen’de oldu. Daha sonra İskenderiye’de bir toplantı yapmaya çalıştığımızda askeri işbirliğine dair çabalara şahit oldum. Böyle bir şey olamaz. Ali Abdullah Salih’ten istihbarat teşkilatlarını birleştirme teklifini aldığımda, bunun imkânsız olduğunu ve bu yönde hiçbir şeyi kabul etmediğimi belirttim.
-Saddam bu konular hakkında sizinle konuştu mu?
Hayır. O, konuların bana açılmasını Kral Hüseyin ve Ali Salih’e bırakmıştı. Neticede ben tüm bunlara itiraz ettim ve işbirliği ekonomik çerçevede devam etti. Ancak birtakım şüpheler belirdi.
-Peki ya Bağdat Zirvesi?
Zirvenin havası genel anlamda normaldi. Ama Saddam, Körfez ülkeleri, özellikle de Kuveyt ve BAE hakkındaki söylemlerinde sertti. Sürekli onların savaşta kendilerine yeterince destek olmadıklarını, kendisinin aleyhine olacak şekilde petrolün fiyatını düşürdüklerini tekrarlayıp duruyordu. Üstelik Irak’ın borçlarından feragat etmelerini istiyordu. Ona bu şekilde saldırmasının meşru olmadığını açıkladım ama o, onlar hakkında şikâyetlerini sürdürdü. Tabi kimse işlerin sonraki aşamaya varacağını düşünmemişti. Zirvenin ardından Saddam’a olan bitenden kendisini haberdar etmek için Hafız Esed’e uğrayacağımı söyledim, ama o bunun bir önemi olmadığını söyledi. Ona, birleşmeye ihtiyacımız olduğunu söyleyerek, gideceğimi bildirdim. Gerçekten de Hafız Esed’e gittim. Bana, “İyi ki zirveden önce gelmedin, yoksa benim de gelmem gerekecekti” dedi. 
-Daha sonra ne oldu da işler savaşa doğru vardı?
Saddam üslubunu sertleştirmeye devam etti. Temmuz ayının sonlarında Irak’ın sınıra asker topladığı ve bu güçlerin büyüklüğüne ve konuşlandıkları noktalara bakıldığında savunma güçleri gibi durmadığına dair haberler geldi. Elbette ben Suudi Arabistan, Kuveyt ve BAE başta olmak üzere Körfez ülkeleri ile sürekli iletişim halindeydim. Saddam ile görüşüp olayların durulması için hemen Irak’ı ziyaret etme kararı aldım. Irak’a 24 Temmuz Salı günü gittim. Kral Fahd’ın elçisi olarak Suud Faysal, Saddam ile görüşmemden önce benimle istişare etmek için sabah 06.00’da havalimanına geldi.
Sabah 07.00’da uçağım havalandı. Irak’a gidip Saddam, Tarık Aziz ve daha başka kişilerle yaklaşık 5 saat görüştüm. Kuveyt’ten yana olan şikâyetlerini sürdürdü. Ona sövüp saymadan ve tehditten uzak sakin bir diyalog başlatırsa, hiçbir sorun olmayacağını söyledim. Sonra da Kuveyt sınırında asker bulundurmakla tam olarak neyi hedeflediğini sordum. Bana Kuveyt’e yönelik bir saldırı niyetinde olmadığını söyledi, ancak benden onlara bunu söylemememi istedi. Bu sözleri garipsedim ve iki tarafın heyet üyeleri olmaksızın baş başa oturduğumuzda tekrar niyetini sordum. Bana saldırı hedeflemediğini belirtti. Irak ve Kuveyt arasında bir görüşmenin gerekli olduğundan bahsettim. Ona Kuveyt ve Suudi Arabistan’a gidip 29 Temmuz Pazar günü Suudi Arabistan’da bir görüşme ayarlama önerisini ileteceğimi söyledim. Sonra Kuveyt’e yöneldim.
Uçakta iken Tarık Aziz’in ben ayrıldıktan hemen sonra bir basın toplantısında kendilerinin benimle ikili ilişkileri masaya yatırmak için uzun konuşmalar gerçekleştirdiklerini söylediği haberini aldım. Şüphelerim daha da arttı. İkili ilişkiler de ne demek? Ben sabahın bu erken saatinde ikili ilişkileri tartışmak için mi geldim! Kuveyt’e vardığımda havalimanında Şeyh Cabir ile buluştum. Ona, Saddam’ın bana açıkça herhangi bir askeri operasyon yapmayacağını söylediğini ilettim, ancak önlem almaları gerektiğini, zira Saddam’ın hilekâr olduğunu söyledim. Ardından Kuveyt’in istediği her türlü savunma desteğini vermeye hazır olduğumu belirttim. Ayrıca ortalığın sakinleşmesi için Kuveyt, Irak ve Suudi Arabistan’ı bir araya getiren bir toplantı ayarlamak için Kral Fahd ile istişare etmek üzere Suudi Arabistan’a gideceğimi söyledim. Şeyh Cabir’e Veliaht Şeyh Saad’ı da bu buluşmaya getirmesini teklif ettim.
-Medyada çıkan haberden ötürü mü Şeyh Cabir’e Saddam’ın bir saldırısından çekindiğinizi ilettiniz? Saddam’ın askeri bir operasyon gerçekleştirmeyeceği konusunda ona güvence vermemiş miydiniz?
Ben Şeyh Cabir’e Saddam’ın verdiği sözü ilettim. Ama aynı zamanda onun hilekârlığı konusunda da uyardım. O bana verdiği güvenceyi Kuveyt’e iletmememi söylemişti. Şüphelerim vardı ve bunun için Şeyh Cabir’e tedbirli olmasını ve benim de savunmaya ilişkin herhangi bir destek veya ihtiyacı sunmaya hazır olduğunu belirttim.
-Suudi Arabistan’a etki edebildiniz mi?
Evet. Kral Fahd ve Emir Abdullah ile görüştüm. 29 Temmuz Pazar günü Suudi Arabistan’da Iraklıları ve Kuveytlileri içerecek bir görüşme çağrısı yapmanın önemi konusunda onlarla görüş birliğine vardık. Emir Abdullah, 29 Temmuz Pazar günü Cidde’de bir toplantı davetinde bulundu. Ancak Irak heyeti, 31 Temmuz Salı günü gelmeye karar verdi. Emir Abdullah, toplantılardan önce onlarla akşam yemeğinde bir araya geldi. Kuveyt heyetinin başındaki isim Şeyh Saad, Irak heyetinin başındaki isim de İzzet İbrahim idi. İki heyet salı akşamı ve çarşamba günü öğlen bir araya geldi. Irak heyetinin belirli şeyleri söylemek üzere hazırlanıp geldiği ve anlaşmayı çözmek için müzakere yürütme yetkisine sahip olmadığı anlaşıldı. İki heyet yola çıktı ve Iraklılar, umre yaparak, Irak’a perşembe sabahı döndüler. Çok geçmeden Iraklı güçler Kuveyt’e girdi…
-Savaştan ne zaman haberiniz oldu?
Ben Burc el-Arab’daki ofisimdeydim. 2 Ağustos Perşembe sabahı beni uyandırdılar ve Iraklı güçlerin Kuveyt’e girdiğini haber verdiler. Şok olmuştum. Saddam’ın böyle bir işe kalkışacağını düşünmezdim. Bir Arap ülkesi, egemenlik sahibi başka bir ülkeye saldırıyor ve onu işgal ederek topraklarına katıyordu. Akla sığar bir yanı yok. Bazıları olsa olsa petrol kuyularının bulunduğu noktalarda çatışma çıkar diye düşünüyordu. Ama Kuveyt’e saldırı ve işgal ile toprakların Irak’a ilhak edilmesi akıl alır gibi değil.
-İşgalden sonra Saddam Hüseyin ile iletişime geçtiniz mi?
O gün Şeyh Zayid beni ziyaretteydi. Onunla olan biten hakkında istişarede bulundum. Mısır Cumhurbaşkanlığı uçağıyla Abu Dabi’ye döndü. Zira Saddam Hüseyin’in Şeyh Zayid’in uçağını vurmaya çalışacağına dair bir endişe vardı. Olanlardan sonra Saddam’ın bir şeyler yapabileceğine dair duygular hâkim oldu. Öğleden sonra Kral Hüseyin ile bir araya geldik. Ona, “Sayın Kral, Saddam’ın bu yaptığı da nedir? Sürekli Arap dünyasının doğu kapısını savunduğunu söylerken, Arap ülkelerine saldırıp işgal ediyor” dedim. Kral’a Saddam geri adım atmazsa, bu olanlara karşı kesin bir tavır almam gerekeceğini söyledim. Kral, benden Saddam ile görüşebilecek hiç kimseye bu konuda bir açıklama yapmamamı istedi. Ona, Saddam’ın itibarını korumak için her türlü şeyi yapmaya hazır olduğumu, ancak bunun, onun Kuveyt’ten geri çekilmesine bağlı olduğunu; küçük bir zirve yapıp meseleyi tartışabileceğimizi, ama böyle bir şeyin olması için hemen geri çekileceğine dair bir söz vermesi gerektiğini ilettim.
Kral, ertesi gün onunla görüşmeye gitti. Buluşmadan sonra Kral bana Saddam’ın geri çekilmeyeceğini söyledi ve benden bir çözüm fırsatı sunmak adına bundan kimseye bahsetmememi talep etti. Tabi ki ben böyle bir durum karşısında sessiz kalamazdım. Mısır’ın açık ve net bir tutum alması gerekirdi. Olanlara dair bir kınama mesajı yayınlanarak, Irak’ın geri çekilmeye teşvik edilmesine ve Irak ve Arap dünyası için istenmeyecek sonuçlar konusunda uyarılmasına dair bir açıklama yapılması için talimat verdim.
Kuveyt; Suudi Arabistan ve BAE ile Mısır’ın kendilerini savunmak için asker göndermeye hazır olması için istişarede bulunuyordu, zira görünüşe bakılırsa Saddam, bu konuyu Kuveyt’in işgali ile kapatmayabilirdi. İşgal gününün akşamında Mısır’daki Irak Büyükelçisi’ni çağırttım ve ondan Saddam Hüseyin’e durumun ciddiyetini iletmesini, benim bu durumdan çıkma ve Saddam güçlerini Kuveyt’ten çekmeye söz verirse, küçük bir zirve gerçekleştirme hazırlığında olduğumu söylemesini istedim. Büyükelçi Irak’a döndü ama Saddam’dan herhangi bir yanıt alamadım.
-İşgalden sonra çağrısı yapılan Arap Zirvesi hangi koşullarda yapıldı?
Ben durumun kötüleştiğini ve dünyanın sustuğunu gördüğümde, 8 Ağustos günü, durumun ciddiyeti konusunda uyararak, acil bir Arap zirvesi yapılması çağrısında bulundum. Ertesi gün zirve gerçekleşti. Bu zirve, her yoldan başarısız kılınmak için çeşitli çabalara ve aşağılamalara sahne oldu. Suudi Arabistan, Kuveyt’in himaye edilip kurtarılması için yabancı güçleri davet edebileceği bir kararın çıkmasını istiyordu. Arap güçleri, sorun çıkarmadı, zira ortak Arap savunmasına ilişkin bir anlaşmamız vardı. Ben daha sonra meclisin onayını alarak, Mısır güçlerini Suudi Arabistan ve BAE’ye gönderdim. Irak heyeti, Kuveyt’i Irak’a kattıkları için Kuveyt heyetinin katılmamasını talep etti. Böyle bir şey olabilir mi?! Konferans salonunda Kuveytli heyet ile aralarında bir laf dalaşı oldu. Ben Kuveyt heyetiyle aralarında bir sürtüşme yaşanmasını önlemek için Iraklı heyete ayrı bir konut ayarladım. Zaten durum yeterince karışıktı…
Irak heyeti Kuveyt’in konferansta konuşmasını istemedi
Taha Yasin Ramazan başkanlığındaki Irak heyeti ile görüştüğümde, bana Kuveyt heyetinin konferansta konuşmasını istemediğini söyledi. Ona Kuveyt’in egemenlik sahibi bir Arap ülkesi olduğunu söyledim. Biz bu zirveyi bunun için mi yaptık? İşgali onaylayalım diye mi? Tabi bu soruları onlara sormadım. Oturuma başladığımızda kimileri kararın doğrudan ortaya konmasını istedi, kimileri ise üzerinde tartışmak. Yaser Arafat, Saddam ile görüşmeye gitmek için ben, Şeyh Zayid ve daha başkalarından oluşan bir heyet oluşturulmasını önerdi. Ona, “Sen gitmeyecek misin?” dedim. Kaddafi, oturumun yürütülmesine itiraz ederek, oylama yapılmasını istedi. Ben önce herkesin konuşması, daha sonra kararın oylamaya sunulması konusunda ısrarcı oldum. 
“Iraklı heyetin bana sövdüğünü işittim ama duymazdan geldim”
Birliğin genel sekreteri bir Tunuslu olan Şazeli el-Kleybi idi. Oturum kızışınca, onun karara yönelik oyları toplamakta kafasının karıştığını gördüm. Dizginleri elime aldım ve oylamaya başladım. Çoğunluk oyuyla karar kabul edildi ve oturum kapandı. Ben salondan çıkarken, Iraklı heyetin bana sövdüğünü işittim ama duymazdan geldim. Onlar, zirvenin başarısız olması için ortalığı karıştırmak derdindeydi. Kaddafi, kızgındı ve itiraz ediyordu. Salonda Kaddafi’ye döndüm, zira o öfkeli bir komutandı. Onu zapt ettim ve dedim ki; “Ey Muammer, oy çokluğu elde edildi.” Aynı gün içerisinde onu ve Hafız Esed’i İskenderiye’de bir araya getirdim ve durumu kontrol altına aldım. Zirveyi başarısız kılma çabaları böylece boşa gitti. Başarısızlık, durumu olduğu gibi kabullenip, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini Saddam’ın tehdidi altında bırakmak demekti. Bu kabul edilebilir bir şey olmazdı.
-Bundan sonra Mısırlı askerler Suudi Arabistan’a gitti mi?
Halk Meclisi’nin onayını aldıktan sonra askerleri Kuveyt’i Kurtarma Koalisyonu güçleri kapsamında Suudi Arabistan’a gönderdim. Şeyh Zayid, benden oradaki petrol kuyularını korumak üzere asker isteyince de Yıldırım Tugayı’nı gönderdim. Suudi Arabistan’daki askerlerin görevi, Kuveyt’i kurtarmaktı; Irak’a girmek değil.
Mübarek ABD başkanını neden tehdit etti?
ABD Başkanı, savaşın bitiminden önce benimle görüşerek, Saddam Hüseyin’i ele geçirmek için Koalisyon güçlerinin Irak’a girmesi hakkında benden görüş istedi. Ona verdiğim cevapta Mısırlı tek bir askerimin Irak’a girmeyeceğini söyledim ve kendilerine böyle bir işe kalkışmaları halinde Arap desteğini kaybedeceklerini bildirdim. Bunun üzerine bu görüşünü geri çekti ve savaş, Kuveyt’in kurtarılması ile sona erdi.
İşgal döneminde Saddam’ın Kuveyt’ten geri çekileceğine dair bir umudunuz var mıydı?
Saddam’ın geri çekilmeme konusundaki ısrarından sonra en ufak bir umut hızla sönüyordu. Onu defalarca uyardım. Uluslararası oyun sahasına dönük okumalarının hatalı olduğunu belirttim, geri çekilmezse, kendisine yönelik bir askerî harekâtın kaçınılmaz olduğunu söyledim. Ama ne fayda…  İletişim Bakanı’nın açıklaması üzerinden bana verdiği yanıt benim basit düşündüğüm ve durumu anlamadığım oldu.
-15 Ocak akşamı televizyon binasına gittiniz ve canlı yayında bir konuşma yaparak Saddam’a son bir uyarıda bulundunuz. Kurtarma savaşının tam olarak ne zaman başlayacağını biliyor muydunuz?
Hayır, o konuşmayı yaptığım esnada belirli bir bilgiye sahip değildim. Ama tüm işaretler, savaşın kapıda olduğunu gösteriyordu. Güvenlik Konseyi, geri çekilme için son tarih olarak 15 Ocak’ı belirlemişti. Cenevre’de Tarık Aziz ve James Baker arasındaki son görüşmeler de herhangi bir çözüm yolu bulunamadan sona erdi. Saddam, bu toplantıda olup da sadece geri çekilme hazırlığında olduğunu bile söyleseydi, Amerikalıların saldırıyı başlatması zor olurdu. Çatışmanın kaçınılmaz olduğu çok açıktı.
-Amerikalılar savaşın ne zaman başlayacağını size bildirdi mi?
Harekât sahasında askerlerimiz olduğu için askeri ve siyasi bir irtibatımız vardı tabi. ABD Başkanı Bush, 16 Ocak sabahı telefonla bana Amerikan halkına Kuveyt’i kurtarma operasyonunun başlangıcını duyuracağını iletti. Bundan birkaç saat sonra da hava harekâtının başladığını duyurdu.
-Sizce savaş esnasındaki kritik anlar nedir?
Ben savaşın ne demek olduğunu iyi biliyorum. Cumhurbaşkanı olduğumda, askeri güçlerimizi sınır dışında savaşmak için gönderme kararı aldım. Elbette bu görevi iyi bir şekilde yerine getirebileceklerinden, kendilerini savunup güçleri korumak için yeterli imkânlara sahip olduklarından daima emin olmam lazım. Hava harekâtı yaklaşık 40 gün sürdü. Saddam, Scud füzeleri atmak suretiyle İsrail’i bu savaşa sürüklemeye çalıştı. Hatırlıyorum, bir sabah İsrail’e ilk Scud füzesinin atıldığı haberini aldım. Herkes İsrail’in buna karşılık vererek, Irak’a saldırmasını bekledi. Hemen ABD Başkanı ile iletişime geçerek, İsrail’i bu füzelere karşılık vermekten men etmesi gerektiğini, zira böyle bir adımın işleri daha da karıştırıp, Kuveyt’i kurtarmada ortak Arap güçlerine sorun teşkil edeceğini söyledim.
Savaşın en kritik noktası
Başkan Bush, beni gayet iyi anladı ve İsrail’i karşılık vermeme konusunda ikna ederek, Skud füzeleri ile başa çıkmak için onları Patriot füzeleri ile destekledi. İşte, savaşın oldukça kritik noktası buydu. Bir diğeri de daha önce de belirttiğim üzere Amerikalıların Irak’a girme düşüncesiydi. Ben bu konuda uyarımı yaptım, ABD Başkanı da kabul etti. Son olarak kara harekâtının başlamasıyla Mısır güçlerinin devamlı olarak takip edilerek, güvenliklerinden ve görevi tamamlayabildiklerinden emin olmak kaldı.
Bilindiği üzere Mısırlı güçler, Kuveyt sınırının karşısındaydı. Irak sınırı karşısında konuşlanmalarını kabul etmedim. Bizim görevimiz açıktı: Kuveyt’i kurtarma operasyonuna katkı sağlamak. Irak’a girmek veya ona saldırmak gibi bir niyetimiz hiç olmadı.
-Bu savaşın bugüne kadar bölgesel duruma olan etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Hiç şüphem yok ki Kuveyt’in işgali ve bunun artçı gelişmeleri, bugüne değin bölgedeki durumların gerilemesi yönünde gölgesini düşürdü. Arap dünyası, tıpkı daha önceki gibi ayrıştı. Dış müdahaleler ve arzular, emellerine ulaşmak için bunu fırsat bildi. Irak ve İran arasındaki terazi, bölgede İran lehine ağırlaştı. El Kaide gibi örgütler, 11 Eylül saldırısında doruk noktasına varan terör eylemlerini Körfez’deki Amerikan varlığına direnmek iddiasıyla gerçekleştirdi. Daha sonra 2003 yılında Irak işgal edildi ve bu, bölgedeki sıkıntıları artırdı. Nihayetinde Hamas, Gazze’de iktidarı ele geçirdi ve bugüne dek kapanmayan derin bir Filistin yarası açıldı. 2011 olaylarının etkisi tüm Arap bölgesine sıçradı ve bölge, modern tarihinde hiç tanık olmadığı terör eylemlerine ve parçalanmalara sahne oldu. Maalesef ki bu sorun ve sıkıntıların birçoğunun kaynağı bizim Arap ellerimizdir.
-Bu Filistin ayrışmasının gölgesinde Filistin meselesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Filistin meselesini ben zayi edilmiş fırsatlar olarak adlandırıyorum. Başkan Enver Sedat, işe koyulup bu meseleye bir çözüm bulmak uğruna sunulan tüm fırsatları işletmede, Arapların ne tür haklara sahip olduğunu müzakere etmek için Arapları ve Filistinlileri Mena House Konferansı’na davet ettiği o günlerden beri… Mevcut Filistin ayrışması, 2007’de müzakere edilecek bir Filistinli ortak olmadığını söyleyerek, bu durumu haklı gösteren İsrail ve dünya sayesinde, Hamas’ın Gazze’deki iktidarı ele geçirmesiyle başladı. Tabi bu, Gazze’deki Filistin halkının karşılaştığı sıkıntılara ek oldu.
İsrail, bir Filistin devletinin kurulmasının yolunu kapatmak için hep Gazze ve Şerit arasında bir ayrılık çıkarmaya çalıştı. Oslo Anlaşması ve sonrasında 1993 ve 1994 yıllarındaki Kahire Anlaşması ile sonuçlanan görüşmeler başladığında ortaya atılan ilk görüş, sadece Gazze’nin güvence altına alınmasıydı. Biz anlaşmanın en azından Batı Şeria’yı kapsamına alması konusunda ısrarcı olmaları için Filistinlileri teşvik ettik ki böylece İsrail, Gazze’yi Şeria’dan ayırma düşüncesine odaklanamasın. Bu noktada Gazze-Eriha Anlaşması yapıldı. Ben Arafat’a bizzat eşlik ettim ve 1994 yılındaki Kahire Anlaşması’ndan sonra onu Gazze’ye soktum. Oslo Anlaşması’nın sonucunda, Filistin meselesinin tarihinde ilk defa olarak ulusal iktidarda Tahrir Örgütü (FKÖ) liderleri varlık gösteriyordu ve yetkilileri işgal edilmiş Filistin topraklarında faaliyet yürütüyorlardı. Tüm dünya daha sonra onu bir terör örgütü olarak tanıdı. Çok iyi hatırlıyorum, biz her ileriye adım atmak istediğimizde, İsrail’de Arafat’a muhalif olan bazı Filistinli gruplar tarafından desteklenen bir intihar bombacısı eylemi yaşanıyordu. Amaç, ilerlemeyi baltalamak ve kamuoyu baskısı altında İsrail’i Filistin topraklarından çekilme işlemini durdurmaya zorlamaktı.
Bu doğrultuda önce Rabin suikasta uğrayınca, ardından Peres ve sonra da Netanyahu iktidara geldi. Rabin’in liderliğinde süreç, umut ve iyimserlik aşılıyordu. Nitekim Araplar ve İsrailliler, Fas, Kahire ve Ürdün’de Davos Ekonomik Forumu’nda buluşmaya başladılar. Hatta Peres, Başbakan olduğunda Fas ve Amman’ı ziyaret etti. Demem o ki bir sıçrama, bir umut ve işbirliği başlangıcı vardı. Neden? Çünkü nihai bir çözüm için siyasi bir yol, bir barış süreci, müzakere ve gelecek vardı.
Netenyahu karşılıksız bir barış istedi
Gelgelelim 1996 yılında Netanyahu geldi ve ‘barış karşılığında toprak yok’ dedi. İstediği, bedava bir barıştı. Rabin ile yapılan anlaşmaları uygulamaktan vazgeçti. Clinton, 1996-97 yıllarında Washington’da Mısır, Kral Hüseyin ve Netanyahu’nun yer alacağı bir toplantı çağrısı yaptı. Ben bu toplantıya katılmayı reddettim ve Başkan Clinton’a mazeretimi bildirerek, Netanyahu, müzakere sürecine geri dönme sözü verip de üzerinde anlaşmaya varılan Filistin bölgelerinden çekilmeyi tamamlamadığı sürece bunun bir faydası olmayacağını belirttim. Bu toplantının ardından Clinton, benimle konuşarak, benim yokluğumu Netanyahu’ya karşı baskı unsuru olarak kullandığını söyledi. Daha sonra İsrail’de başbakanlık koltuğuna Barak oturdu.
Mübarek: Kudüs’ü gözden çıkarabilecek bir Arap lideri yok
Clinton, nihai bir çözüme varmak için hareketsizliği bitirmeye çalışarak, Camp David’de onunla Arafat arasında bir görüşme ayarladı. Clinton, Camp David’de iken benimle iletişime geçerek, bana, Arafat’ın önemli bir konuda bir karar almak için benimle istişare etmek istediğini iletti. Bunun üzerine Arafat, Camp David’de benimle konuşarak, Kudüs’ten vazgeçmesi için kendisine baskı yaptıklarını söyledi. Dedim, “Mümkün değil; Kudüs’ü gözden çıkarmayı kabul etmen imkânsız.” Sonrasında Amerikalılar, benim Arafat’a baskı yaptığımı ve görüşmelerin bu yüzden başarısız olduğunu söylediler. Ben daha sonra Clinton’a Camp David’deki görüşmelerin detayları hakkında bir bilgiye sahip olmadığımızı, zira heyetlerin hiç kimseyle iletişime geçmediğini ve Amerikalıların medya karartması yaptıklarını söyledim. Ardından Kudüs’ü gözden çıkarabilecek bir Arap lideri olmadığını açıkça ifade ettim. İsrailliler ve Filistinliler, Taba’da bizimle bir araya gelerek Kudüs konusundaki görüşmeleri tamamladılar. İsrail heyeti, görüşmelere gelerek, bana yol haritalarından bahsetti. Buna göre Kudüs’te bazı noktaların İsraillilere, bazılarının ise Filistinlilere verilmesi konusunda müzakere yürütülüyor, ancak sorun kutsal mekânlarda düğümleniyordu. Harem bölgesinde toprağın altında ve üstünde egemenlik hakkında görüşmeler başladı. Demek istiyorum ki tüm sıkıntı ve zorluklara rağmen bir çözüme varmak için bir gelecek ve müzakere umudu vardı.
Suriyeliler bizi bilgilendirmedi ama Rabin, bize her şeyi anlattı
İsrailli ve Suriyeliler arasındaki meselede de Rabin’i onlarla müzakere yürütmesi konusunda teşvik ettim. Gerçekten de Amerika’da müzakere masasında bir araya geldiler. Suriyeliler, müzakerenin detayları hakkında bizi bilgilendirme konusunda çekimser davrandılar. Ama Rabin, bize her şeyi anlattı. Ertesi gün Kahire’de sabah 07.00’de bana, “Suriyelilerle her konuda anlaştık; topraklarını geri alacaklar. Ama bizim elçilik açmamızı ve ilişki kurmamızı kabul etmediler. Halbuki bu, Knesset’in onayını alabileceğim tek noktaydı” dedi. Bundan sonra Rabin suikasta uğradı ve onun yerine Netanyahu gelerek, Suriye ve Suriyelilerin yolunu kapadı. Rabin’in emanetini yerine getirmemiz gerekir, dediler ama tabi fırsat elden gitti ve sahne kapandı.
-Peki şu an çözüm için bir umut var mı?
Şimon Peres, 1996 yılında Kahire’ye gelerek, bana bölge ülkeleri arasında geniş bir işbirliği kurmak istediklerini söyleyince ona, “Bunun için bir engel yok, ama siyasi bir yol izlemeniz gerekir” karşılığını verdim. Ancak o söylemek istediklerini daha net bir şekilde ifade ederek, “Biz İsrail’in de dahil olduğu tüm bölge ülkelerini içine alacak kapsamlı bir oluşum için faaliyet yürütmek istiyoruz” dedi. Ona hemen, “Tam olarak ne istiyorsunuz? Arap Birliği’ni korkutmak mı? Bunu unut. Arap Birliği, Arap evine sahiptir” dedim. Bununla birlikte 2002 yılında merhum Suudi Kralı Abdullah, daha sonra Arap girişimi haline gelen cesur girişiminde bulundu ve bu girişim 2002 yılında Beyrut Zirvesi’nde onaylandı. Bu girişim, Arap ülkelerinin bir Filistin devletinin kurulmasını ve İsrail’in işgal topraklarından geri çekilmesini güvence altına alacak adil ve kapsamlı bir barış gerçekleştirmek şartıyla, İsrail ile normal ilişkileri ve işbirliğini memnuniyetle karşılaşacağını dile getiriyordu. Nitekim 2002 yılından bu yana Arap ülkeleri adil bir çözümle eş zamanlı olarak bunun gerçekleşmesini diliyor. Bu girişime ve bileşenlerine dayanma noktasında mevcut Arap tutumu ortada. Adil ve sürekli bir çözüm, bu çekişmenin sona ermesi için temel güvence. Güç dengesini bozmak için bölgeye dayatılan herhangi bir çözüm kalıcı olmayacak ve her an patlamaya hazır bir bomba gibi duran geçici bir çözüm olacak.
-Yüzyılın Anlaşması’nı mı kastediyorsunuz?
ABD’nin masaya sürmesi beklenen barış planından mı bahsediyorsunuz?
-Evet. Şu anda hakkında çok konuşuluyor.
Gazetelerin sözleri ve sızıntı haberler, belli belirsiz. Bununla birlikte tatmin edici olmayan bazı noktalar var.
-Ne gibi?
ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması, İsrail’in Golan Tepeleri’ni ilhak ettiğini duyurması ve ABD’nin bunu tanıması, işgal edilmiş topraklardaki yerleşimlerde süregelen yayılma… Hem sonra ben Netanyahu’yu iyi tanırım. Aynı şekilde o da beni ve ne kadar net olduğumu gayet iyi bilir. O iki devletli çözüm istemiyor, ‘barış karşılığında toprak’ ilkesine inanmıyor. O, Gazze’yi Şeria’dan ayırmak istiyor. 2010 yılının sonlarında beni ziyaret ettiğinde bu konu hakkında benimle konuşmuştu. Bana, eğer mümkünse Gazze’deki Filistinlilerin Sina’daki sınır şeridinin bir kısmına yerleşmelerini söyledi. Ona, “Bunu unut. Bu konuyu bana bir daha açma. Bir sonrakinde savaş çıkar” dedim. Bana, “Hayır, tamam” dedi ve konuşma sona erdi. Bugün bu topraklardaki her şey iki devletli çözümü baltalıyorsa, öyleyse alternatif ne? Siyasi gelecek ne? Projeler, yatırımlar ve işbirliği çok güzel tamam da, siyasi süreç hani? Tüm Arapların, resmi bir şekilde açıklandığında ABD’nin önerisine karşı harekete geçip cevap vermeye hazır olmaları gerekir.
-Yani siz iyimser değil misiniz?
Ben özünde iyimser bir insanımdır. Ama bu konudaki genel görünüm pek iyimserlik vaat etmiyor. Ancak Arap dünyasının bu konuda öne sürülebilecek veya duyurulabilecek her şeyle başa çıkmaya hazır olması lazım.
-Şu anda İran’ın İsrail için değil de Araplar ve Körfez için bir tehdit oluşturduğu söyleniyor
Ben İran’ın bölgeyi karıştırmak için çabaladığına ve bunun Arap ulusal güvenliğini tehdit ettiğine katılıyorum. Tam olarak 2011’den sonra bölgemize dair arzuları olan tüm güçler, bu çıkarlarına erişmek için bu tarihi koşulu değerlendirmek istediler. Mısır, İran’a karşı savaşında, Irak’ın arkasında durdu. Mısır, herhangi bir İran tehdidine karşı Körfez’deki kardeşlerinin yanındaydı. İran’ın bölgedeki arzularına karşı koymak için Suudi Kralı Abdullah ile birlikte ortak bir vizyonumuz ve bir açılım, yani onlarla anlaşma teşebbüsümüz vardı. Ben Cumhurbaşkanı Hatemi döneminde, İran ile ilişkileri iyileştirme çabası ile onunla Cenevre’de bir araya geldim. Ama onlar sabit fikirli oldukları için ilişkileri iyileştirmeye dönük her fırsatı baltaladılar. Ocak 2011’deki Mısır olayları esnasında İran Devrim Rehberi bir cuma günü çıkıp, alışılmadık bir şekilde Arapça hutbe verdi. Hutbesinde, Mısır’da bir İslam devrimi yapılmasını teşvik ediyordu. İran’ın hırsları ve çabaları aşikâr ve Körfez’e yönelik tehditleri karşısında susmak mümkün değil. İsrail’in de özellikle mevcut hükümet döneminde hedefleri açık. İki meselenin birbirine karıştırılmadan ele alınması gerekir. Kanaatimce Filistin meselesi, mevcut bölgesel ve küresel koşullardan ötürü gizli görünebilir. Ancak söylediğim gibi güç dengesini bozmak üzere adil olmayan çözümler dayatma teşebbüsü, kalıcı bir barış ve işbirliği sonuç vermez ve durum, herhangi bir zamanda patlak verebilir.
67 savaşında neler yaşandı
-Mısır, birkaç gün önce Sina’nın kurtuluş gününü kutladı. Hüsnü Mübarek için ne anlam ifade ediyor?
Benim tüm hayatım askeri ve siyasi anlamda ülkeye hizmet yolunda geçti. Benim ordudaki neslim, İsrail’e karşı tüm çağdaş savaşlara katıldı. Başta 1967’de olmak üzere, yenilginin acısını tattık. Ben o gün eğitim uçuşundaydım. 15 Mayıs 1967’den beri tam hazırlık hali vardı. Yemen savaşındaki son bombardıman uçuşundan dönen tek kişi bendim. Bölüğün komutanı, General Muhammed Eyyub adlı bir pilottu. 2 Haziran’da Kahire’nin batısındaki bir havalimanına geldi. Bazı subaylar şikâyetlerini dile getirince, 20 gün tatil ilan etti. Bize, “Yeter, bu sadece bir gösteriydi. İkaz durumunuzu düşürün” dedi. Ona, “Nasıl olur? İsrail önlem almamızı gerektiriyor. Hayır, ben talimatları Hava Kuvvetleri Komutanı’ndan alırım” dedim. 20 gün uçuşsuz geçti ve hazırlık için eğitim uçuşlarına başladık. 5 Haziran sabahı saat 09.15’te eğitim uçuşunu başlattık. Biz 3 ‘Tu’ ağır bombardıman uçağıydık. Ben havalandıktan birkaç dakika sonra kule bana havalimanının saldırıya uğradığını, çöktüğünü ve oraya bir daha iniş yapamayacağımı bildirdi. Daha sonra harekât komutanlığının Fahd planını uygulama talimatını iletti. Bu plan, düşmana yönelik bir saldırı planıydı. Onlara, “Siz planı uygulayın, benim iniş yapıp pilotları operasyona hazırlamam lazım” dedim.
Bir kargaşa vardı. İsrail, 08.45’te saldırıya başlamış, ancak kimse bizi bilgilendirmemişti. Daha sonra merkezi operasyon biriminden nereye iniş yapacağım konusunda beni yönlendirmelerini istedim. Vadi el-Cedid Havalimanı kısa bir geçitti. Ancak yanıt alamadım. Onlara, “Hızım çok yüksek. Güneye yaklaştım, ancak yakıtım yeterli değil” dedim. Kararımı aldım ve el-Uksur’a indim. Zira Asvan’da yüksek barajı koruma füzeleri vardı ve bizi vurabilirdi. El-Uksur’a iniş yaptık ve bir saat sonra İsrail uçakları oradaki ordumuzun uçaklarını vurdu. Kahire’ye trenle döndük. Moral, sıfırdı. Yenilgiyi hazmetmek çok zordu. Ama Allah’a şükürler olsun silahlı güçler, 6 sene sonra hazırlandı ve yenilgiyi yaşayan aynı nesil, zaferi de tattı. 6 Ekim’de güçlerimizin komutanlığı makamında olmaktan şeref duyuyordum.
1967 yılında el-Uksur’da iken gözlerimin önünde vurdukları, ‘Tu’ ağır bombardıman uçakları, Ekim Savaşı’nda saldırıyı başlattıklarımın aynısıydı. 6 Ekim günü saat 1.30 gibi ‘Tu’ uçağı, her biri 3 ton ağırlığında, iki füze yüklü olarak Beni Süveyf Havalimanı’ndan havalandı. Saat 1.55 gibi hedeften 70 kilometre uzağa, İsmailiye yakınlarındaki Ebu Suveyr Havalimanı semalarına ulaştı. Hedef, İsrail’in radar istasyonları ve İsrail ile Sina arasında bağlantıyı sağlayan iletişim merkezleri idi. İsrail’in Sina’daki güçleri ile iletişimi tam anlamıyla felce uğradı. Eğitimliydik ve güneydeki Asyut’u hedefleyerek, benzer saldırıyı denedik. Saat tam 2’de 220 uçak Süveyş Kanalı’ndan geçti ve savaş başladı.
Ordudaki herhangi bir subay veya asker için gurur kaynağı olan bu askeri zaferden sonra kader, benim son karışına kadar topraklarımızın geri alınması için ülkenin en üst düzey sorumluluğunu üstlenmemi istedi. İsrailliler, son çekiliş tarihi olan 25 Nisan 1982’den önce sorun çıkarmaya çalışarak, Taba sorununu ortaya koydular. Geri çekilmeyi durdurmak istiyorlardı. Bana karşı her şeyi denediler ve fırsatı kaçırdılar. Geri çekilmenin 25 Nisan’da tamamlanmasını, ondan sonra bizim yasal bir mücadele olan Taba savaşını sonlandıracağımızı söyledim. Nitekim bu savaş Taba’yı bize geri veren kararla sona ermişti. Bu karardan önce benden taviz ve yardım istediklerini söylemeye çalıştılar. Ancak ben, “Toprak, topraktır. Ülkemin toprağının herhangi bir karışını gözden çıkaramam” karşılığını verdim. Söylemeliyim ki benim hayatımın en değerli günü, 19 Mart 1989’da Taba’da bayrağın dalgalandırıldığı gündür. Bu ordudaki tüm neslin savaşıydı. Çünkü onurumuzu ve toprağımızın son karışını geri alıyorduk. Kader, bu bayrağı hepsinin ve onurunu ve topraklarını geri almak için birçok kurban veren tüm Mısır halkının yerine benim kaldırmamı nasip etti.
-Ekim Savaşı’nın tarihi ne zaman belirlendi? Eşref Mervan hakkında kaleme alınan bir kitap üzerine İsrail’de söylenenler doğru mu? Savaşın zamanını onlara o mu haber verdi?
Bu kitabı okudum. Ben ancak tanık olduğum olaylar hakkında yorum yapabilirim. Ben Nisan 1975’te Silahlı Kuvvetler bünyesindeydim. Sedat, beni vekil olarak seçtiğini bildirmek için Kanatir’de benimle görüştüğünde, aramızda uzun bir konuşma geçti. Bana Temmuz 1952 tarihini anlattı. Sonra da Ekim Savaşı hakkında konuştuk. Bu noktada Sedat, Eşref Mervan’ı İsrailliler ile görüşmek üzere Londra’ya göndereceğini, ellerinde çarpıtılmış bilgiler olduğunu söyledi. Öyleyse Sedat, Eşref Mervan’ın Londra’da onlarla gerçekleştirdiği tüm görüşmelerden haberdardı. O, bizzat Sedat tarafından görevlendirilmişti. Tarih mezunuydu. Onu Başkan Sedat’tan şahsen dinledim.
Ancak savaşın tarihi ile alakalı bu kitapta yer alan bilgiler mantıklı değil. Bir örnek vereyim. Savaşın tarihinin 1973 yıllarının başında olduğunu, Sedat’ın ordu komutanlarını ile Kasım 1972’de bir toplantı yaptığını, Savaş Bakanı ile anlaşmazlığa düştüğünü ve bunun da savaşın 1973 başlarında olacağı şeklinde onlara ulaşan bir bilgi ve işaret olduğunu söylüyorlar. Ben o toplantıda bulunuyordum. Söz konusu anlaşmazlık da silah imkânlarının sınırlı olduğu bir durumda, kapsamlı bir savaş başlatmaya ilişkindi. Sedat, Rusların istenen silahların tümünü vermeyeceklerini düşünüyordu. Savaş Bakanı ise yeterli bir silahlanma ile bir savaş başlatabilmek için beklememiz gerektiği fikrindeydi.
Sedat, dönemin Savaş Bakanı Muhammed Sadık’ı görevden alarak yerine Korgeneral Ahmed İsmail’i getirdi. Böyle birkaç komutan değişikliği daha yaptı. Ancak o zaman savaş planı ya da hazırlıkları henüz başlamamıştı. Yani bu toplantının sonucunu, savaşın başlangıcının yakın olduğuna bir işaret olarak almak ya da söylemek söz konusu olamaz. Çünkü biz ne savaş planı yapmıştık ne de eğitim.
Savaşın tarihi İskenderiye’de Suriyelilerle toplantıda belirlendi
Savaş için sürekli eğitim ve hazırlık vardı ancak savaş için belirli bir planın yapılıp hazırlığın başlaması Mart 1973’te oldu. Tarih ise 6 Ağustos 1973’te İskenderiye’de biz ve Suriyeliler arasındaki bir toplantıda belirlendi. Suriye Savaş Bakanı Tılas’ın beraberinde sınırlı sayıda asker vardı. Bu bilgiye ise sadece Savaş Bakanı Ahmed İsmail, Genelkurmay Başkanı, Harekât Başkanı, Hava Savunma Komutanı, Hava Kuvvetleri Komutanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanı sahipti. Sedat, benden bu toplantıdan sonra doğruca onun yanına gitmemi istedi. İskenderiye’de el-Mamure’ye gittim. Bana hava kuvvetlerinin hazır olup olmadığını sordu. Ben de eğitimin devam ettiğini, Eylül’de haber vereceğimi söyledim. Hava kuvvetleri tam anlamıyla hazır olduğu sürece savaştan korkmayacağını, 1956 ve 1967’de Hava Kuvvetleri vurulduğunda savaşı kaybettiğimizi ve daha uzun bir süreye ihtiyacı varsa Hava Kuvvetleri hazır olana kadar savaşı erteleyeceğini söyledi. Eylül sonlarında el-Kanatir yardım tesisinde ikinci kez yanına giderek, “Efendim, hava kuvvetlerinin eğitim durumu oldukça iyi ve savaşa hazırlığı tam” dedim. 6 Ekim sabahı Genelkurmay Başkanı da dahil olmak üzere Hava Kuvvetleri komutanları bile savaşın tarihini bilmiyordu. Herkes hazır bir şekilde kararı bekliyordu. Saldırı anından önce tüm birimlere kapalı zarflar içinde görevlerini bildirdim.
Saat 1.55 gibi Sina’daki iletişim merkezine ilk darbe gerçekleştirildiğinde, merkez operasyon odasındaki işaret subayı benimle konuşarak, “Sina’daki iletişim koptu. Siz mi bir şey yaptınız?” diye sordu. Öğrendiğimde kendisine bildireceğimi söyledim. Hava Kuvvetleri Operasyon Komitesi Başkanı bana, “Biz operasyon odasındayız. Sina’da iletişim merkezini vuran 'Tu' uçağının hareketlerinden haberdarız. Efendi, burada gerçekten savaşıyoruz, değil mi?” dedi. Ben de ona, “Ah elbette, biz de burada eğlenmiyoruz” dedim. Ondan birkaç dakika sonra 220 uçak Süveyş Kanalı’ndan geçiş yaptı ve savaş başladı. Yani demem o ki savaşın zamanını bilen birkaç üst düzey komutan haricindekilerin görüşleri kehanetten ibaretti. Sedat ve Silahlı Kuvvetler olarak biz, hile ve çarpıtma operasyonu yaptık ve bu düşmanı şaşırttı. Zaferi getiren sebeplerden biri de budur.
-Bugün Ortadoğu ve Arap bölgesini ilgilendiren konularda sizce Rusların ve Amerikalıların rolü nedir?
Başkan Putin’i iyi tanırım. Cumhurbaşkanı iken de Başbakan iken de birçok kez görüştük. O, Rusya’nın Ortadoğu ve dünyadaki rolünü geri kazanmaya çabalıyor. Bu rolü bölgesel ve küresel tüm konularda etkin bir şekilde geri almayı başardı da. ABD Başkanı’nı şahsen tanımıyorum. Mevcut ABD yönetimi ne Amerika içinde ne de uluslararası düzlemde geleneksel bir yönetim. Amerikan halkı bu yüzden onu seçti. Ancak umarım yönetimi, Ortadoğu’nun özel durumunun ve Arap-İsrail barış süreci başta olmak üzere bölgenin sorunlarının tarihi mirasının bilincindedir. ABD’nin bu çerçevedeki girişimleri, ancak bu şekilde başarılı olacaktır. Bununla birlikte ben, ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınmasının, İsrail’in Suriye’nin Golan Tepeleri’ni ilhak etmesinin ve işgal edilmiş topraklarda devam eden yerleşim yayılmacılığının bölgedeki barış fırsatlarını büyük oranda baltaladığını düşünüyorum. Mevcut ABD yönetimi, görevi devralmadan önce ve Obama yönetiminin son zamanlarında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden (BMGK) işgal edilmiş topraklardaki yerleşimleri kınayan bir kararın çıkmasını engellemek için çalıştı ve son iki senedir bu yayılmanın devam etmesi karşısında hiçbir şey yapmadı. ABD Dışişleri Bakanı yakın zamanda önceki ABD yönetiminin, bu meselenin çözüme kavuşturulması için gösterdiği çabaların herhangi bir başarı gerçekleştiremediğini, dolayısıyla kendilerinin yeni ve farklı bir yol izlemeleri gerektiğini açıkladı. Ancak Başkan Sedat’ın vekili olduğumdan itibaren, tecrübelerim ve tanıklıklarım yolun önemli olmadığını söylüyor. Önemli olan biçimi ne olursa olsun bu yolun başlangıç noktası olan temeldir. Bu ABD yönetiminin ortaya attığı planlanmış yeni yol, çekişmenin temelini oluşturan özlü meseleleri ele almayacaksa bölgede adil ve kalıcı bir barışa varma başarısı göstermek biraz zor olur.
-Kuveyt halkına vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
Kuveyt ve halkı, benim nazarımda özel bir değere sahiptir. Kuveyt halkından birçoğu ile bugünlere uzanan kardeşlik ilişkilerim mevcut. Emir Şeyh Sabah el-Ahmed ile iletişim halindeyim. Kuveyt’in işgali ve kurtarılması bağlamında birlikte çok çalıştık. Kendisi o zaman dışişleri bakanıydı. Kuveyt, bugün, Arap dünyası ve Körfez bölgesinde etkin ve dengeleyici bir role sahip. Kuveyt halkı ve emiri için Allah’tan iyilik dilerim.



Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
TT

Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Massad Boulos, Sudan’daki sahadaki karmaşık tabloya rağmen Washington’ın gerilimi düşürme sürecinin başarı şansına hâlâ inandığını belirterek, yıllardır süren çatışmada “askeri bir çözüm olmadığını” söyledi. Boulos, çatışan taraflara yönelik dış mali ve askeri desteğin durdurulmasının önemini vurguladı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a verdiği özel demeçte Sudan’daki gelişmelerin yanı sıra bölgesel dosyalar ve Etiyopya’nın Hedasi (Rönesans) Barajı anlaşmazlığına da değinerek, “Gerilimin azaltılması ve kalıcı bir çözüme ulaşılması için uygulanabilir bir yol var. Bu süreç, tarafların kendilerine sunulan insani ateşkesi ön koşulsuz kabul etmesiyle başlıyor” dedi.

Sudan’daki tüm tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini ifade eden Boulos, “Düşmanlıkların sona erdirilmesi, insani yardımların tam, güvenli ve engelsiz şekilde ulaştırılması gerekiyor. İnsani yardımlar konusunda hiçbir ön koşul veya siyasallaştırma olmamalı” diye konuştu.

Gerçek bir ateşkes ilerlemesinin neden geciktiğine ilişkin soruya ise Boulos, “Sorumluluk Hem Hızlı Destek Kuvvetleri’nin hem de Sudan ordusunun omuzlarında. Tarafların insani ateşkese ulaşması ve buna bağlı kalması, vahşetin sona ermesi ve Sudan halkının yaşadığı büyük acıların hafifletilmesi için gerekli” yanıtını verdi.

Boulos, Suudi Arabistan, Mısır, ABD ve BAE’den oluşan dörtlü grubun müzakere edilmiş bir çözüm ve uygulanabilir bir siyasi yol konusunda hemfikir olduğunu belirterek, “Herkes Sudan’daki bu vahşetin sona ermesini ve istikrarın sağlanmasını istiyor. Çünkü sürdürülebilir bir askeri çözüm yok” ifadelerini kullandı.

dscfdebfd
Boulos’un, geçtiğimiz Nisan ayının ortasında Berlin’de Sudan’daki insani krizi ele almak üzere düzenlenen konferansa katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD’li yetkili ayrıca, çatışan taraflara sağlanan dış mali ve askeri desteğin kesilmesinin önemini yineleyerek, “Hem Hızlı Destek Kuvvetleri hem de Sudan ordusu çatışmaları durdurmalı, insani yardımların ülkenin tüm bölgelerine engelsiz ulaşmasına izin vermeli, sivilleri korumalı ve kapsayıcı bir diyaloga dayalı kalıcı müzakere edilmiş barış için adım atmalı” dedi.

Hedasi Barajı

Boulos, 20 Nisan’da Kahire’ye giderek Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü. Görüşmede Etiyopya’nın Hedasi Barajı krizi de ele alındı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başkan Trump’ın Ocak 2026’da ABD’nin Mısır ile Etiyopya arasında Hedasi Barajı konusunda “sorumlu ve nihai bir çözüme ulaşılması” için yeniden arabuluculuğa hazır olduğunu dile getirdiğini söyledi.

ervfrbvf
Mısır Cumhurbaşkanı’nın, geçtiğimiz 20 Nisan’da Trump’ın kıdemli danışmanı ile gerçekleştirdiği görüşme sırasında (Boulos’un X hesabı üzerinden)

ABD’nin Nil Nehri konusunda tüm tarafların ihtiyaçlarını dikkate alan diplomatik bir çözümü desteklediğini belirten Boulos, “Kapsamlı bir anlaşmaya ulaşmanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Bunun müzakere edilmesi ve sonuçlandırılması için destek vermeye hazırız” dedi.

Mısır, 2024 yılında Etiyopya ile yıllardır süren Hedasi Barajı müzakerelerini, Kahire’nin açıklamasına göre “Etiyopya tarafında siyasi irade eksikliği” nedeniyle durdurmuştu. Addis Ababa ise barajın “kalkınma amacı taşıdığını ve aşağı kıyıdaş ülkelere zarar vermeyi hedeflemediğini” savunuyor.

Doğu Kongo krizi

Sudan ve Etiyopya dosyalarının yanı sıra üçüncü yılına giren Doğu Kongo’daki gerilim de gündemde yer aldı. Washington bölgede tansiyonu düşürmek için önemli bir rol oynuyor.

Boulos, “Şiddetli çatışmayı sona erdirme imkânı var” diyerek, Trump’ın Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Ruanda arasında “tarihi bir barış anlaşması” imzalandığını açıkladığını hatırlattı.

“Bu anlaşma, 30 yıldır süren inanılmaz derecede şiddetli çatışmayı sona erdirecek bir barış yolu sunuyor. Hiçbir şey kolay değil” diyen Boulos, Katar’ın ABD ve diğer taraflarla birlikte çatışmanın sona erdirilmesinde oynadığı role teşekkür ettiklerini ifade etti.

Afrika Birliği, Togo ve İsviçre’nin de müzakereleri destekleme konusunda önemli roller üstlendiğini belirten Boulos, ABD’nin Doğu Kongo’daki devam eden şiddetten büyük endişe duyduğunu ve bölgesel ortaklarla ateşkesi güçlendirmek için yakın çalıştığını söyledi.

Boulos, “Ruanda’nın M23 hareketine verdiği desteği sona erdirmesi ve Washington anlaşmaları uyarınca Doğu Kongo’dan çekilmesi gerekiyor” dedi.

Diplomatik çabaların sürdüğünü belirten ABD’li yetkili, “Tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesini sağlamak için elimizdeki tüm araçları kullanmayı sürdüreceğiz. Devam eden diplomatik görüşmelere ilişkin başka yorumumuz yok” ifadelerini kullandı.

İran savaşı

Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Boulos, İran’a yönelik sert eleştirilerde bulunarak Washington’ın tutumunda geri adım olmadığını, özellikle de İran’ın nükleer silah edinmesine karşı olduklarını vurguladı.

Boulos, “İran, dünyada devlet düzeyinde terörizmin bir numaralı destekçisidir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Taliban, El Kaide ve diğer terör ağlarını destekliyor” dedi.

İran Devrim Muhafızları’nın ABD ve Avrupa Birliği dâhil birçok ülke tarafından yabancı terör örgütü olarak sınıflandırıldığını belirten Boulos, İran rejimindeki bazı isimlerin de terörist olarak tanımlandığını söyledi.

ABD’nin Tahran konusundaki pozisyonunun değişmediğini ifade eden Boulos, “Amerikan tutumu açık ve nettir: İran’ın nükleer silah sahibi olmasına izin verilemez” diye konuştu.

Şubat ayının sonunda İsrail ve ABD, İran’a karşı savaş başlatmış, ardından Washington 8 Nisan’da yürürlüğe giren bir ateşkes ilan etmişti. Pakistan’ın arabuluculuğunda yürütülen süreç, dünya ekonomilerini etkileyen çatışmanın tamamen sona erdirilmesini hedefliyor.


İtalya Savunma Bakanı’ndan Şarku’l Avsat’a konuştu: Aspides misyonunu Hürmüz Boğazı’nı kapsayacak şekilde genişletme tartışmaları var

Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)
Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)
TT

İtalya Savunma Bakanı’ndan Şarku’l Avsat’a konuştu: Aspides misyonunu Hürmüz Boğazı’nı kapsayacak şekilde genişletme tartışmaları var

Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)
Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)

Roma’da gökyüzü, Ortadoğu’daki gerilimin ritmini andırır şekilde sürekli değişiyordu; güneş bir anda bulutların ardına çekiliyor, ardından sert bir yağmurla şehri kaplıyordu. Aynı gün içinde bile yön değiştiren ABD ve İran açıklamalarıyla bu hava arasında dikkat çekici bir paralellik oluşuyordu.

Bu dalgalı süreç eşliğinde İtalya Savunma Bakanı Guido Crosetto, Şarku’l Avsat’a verdiği kapsamlı röportajda, Avrupa Birliği’nin deniz operasyonlarını ve seyrüsefer güvenliğini genişletmesini sağlayacak şekilde Aspides Avrupa misyonunun kapsamının Hürmüz Boğazı’nı da içerecek biçimde genişletilmesine yönelik görüşmelerin sürdüğünü açıkladı. Crosetto ayrıca, Asya’nın boğazın hayati önemi nedeniyle daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini vurguladı.

Bakan Crosetto, Suudi Arabistan’ın “kışkırtıcı” olarak nitelendirdiği İran saldırılarına karşı tutumunu “son derece ciddi ve önemli” olarak değerlendirdi. Riyad’ın savaşın tırmanmasını engellemeye çalıştığını, kendini savunurken provokasyonlara yanıt vermekten kaçındığını ve bugün savaşın sona ermiş olabileceği yönündeki koşulların oluşmasına katkı sağladığını söyledi.

Crosetto ayrıca Roma ile Riyad arasındaki savunma sanayii ilişkilerinin hızla derinleştiğini belirterek, İtalya’nın yalnızca satış yapan bir ülke olmadığını, ortak üretim ve geliştirmeye dayalı stratejik ortaklıklar kurmayı hedeflediğini ifade etti. Bu yaklaşımın Suudi Arabistan’ın “Vizyon 2030” hedefleriyle uyumlu olduğunu ifade etti.

dfvfdv
Guido Crosetto, ülkesinin son savaş sırasında füze ve insansız hava araçlarına karşı kullanılan sistemler de dâhil olmak üzere savunma kabiliyetleri gönderdiğini açıkladı. (Şarku’l Avsat)

İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçişe ücret uygulaması fikrini kesin bir dille reddeden Crosetto, “İran’ın Hürmüz Boğazı’na herhangi bir ücret ya da kısıtlama getirmesi kesinlikle kabul edilemez. Bu boğaz serbest bir geçiş yolu olarak kalmalıdır” dedi.

Suudi Arabistan ve Körfez’in İran saldırılarına yaklaşımı

Crosetto, Suudi Arabistan’ın İran saldırılarına karşı tutumunu övgüyle değerlendirerek, Riyad’ın çatışmanın tırmanmasını önlemeye çalıştığını, kendini savunmakla yetindiğini ve Körfez’de normalleşme koşullarının oluşmasına katkı sunduğunu söyledi.

“Barış, savunma ve caydırıcılık üzerine inşa edilir”

Crosetto’ya göre Körfez ülkeleri bu savaştan önemli bir ders çıkardı: Barışın yalnızca savunma ve caydırıcılık temelinde mümkün olduğu. İran’ın saldırıları, bu ülkelerin herhangi bir saldırganlık göstermemiş olmasına rağmen gerçekleşti.

Bakan, enerji tesisleri ve su arıtma tesislerinin hedef alınmasının beklenmedik olduğunu, bu durumun Körfez ülkelerine hem sivil hem askeri altyapıyı koruma ihtiyacını gösterdiğini belirtti.

İtalya’nın rolü

Crosetto, İtalya’nın Körfez ülkelerine savunma desteği sağladığını, hava savunma sistemleri ve insansız hava araçlarına karşı teknolojiler gönderdiğini, bunun satış değil “yardım” niteliğinde olduğunu ifade etti.

Savunma ilişkilerinde hızlı büyüme

İtalya ile Suudi Arabistan arasındaki savunma ilişkilerinin hızla geliştiğini belirten Crosetto, yakın zamanda uydu alanında anlaşma imzalandığını, hava savunma, deniz ve havacılık alanlarında müzakerelerin sürdüğünü söyledi.

“Farklı türde bir ortaklık”

Crosetto, İtalya’nın Suudi Arabistan ile yalnızca ticari değil, ortak geliştirme ve teknoloji transferine dayalı stratejik bir ortaklık kurmak istediğini vurguladı. Bu yaklaşımın “Vizyon 2030” ile uyumlu olduğunu belirtti.

Avrupa’da caydırıcılığın yeniden şekillenmesi

Bakan, son savaşın Avrupa’daki caydırıcılık anlayışını değiştirdiğini, savunmanın ülkeler arasında ne kadar entegre olursa o kadar güçlü hale geldiğini söyledi. NATO’ya güvenin sürdüğünü ancak Avrupa’nın daha etkin bir rol üstlenmesi gerektiğini ifade etti.

İran’da fiili yönetim Devrim Muhafızları’nda

Crosetto, İran ile ilişkilerin sınırlı olduğunu belirterek, ülkede fiili gücün Devrim Muhafızları’nda olduğunu ve bunun diplomatik diyaloğu zorlaştırdığını söyledi.

Hürmüz Boğazı’nda serbest geçiş vurgusu

İran’ın boğazı kontrol ederek savaş aracı haline getirmesinin kabul edilemez olduğunu belirten Crosetto, benzer uygulamaların başka boğazlara da yayılabileceği uyarısında bulundu.

NATO’nun geleceği

Crosetto, NATO’nun uzun vadede varlığını sürdüreceğini ve hem Avrupa hem ABD için değerli bir yapı olduğunu ifade etti.

Hürmüz Boğazı için yeni güvenlik modeli

Bakan, “Aspides” misyonunun Hürmüz Boğazı’nı da kapsayacak şekilde genişletilmesinin tartışıldığını, ancak bunun yalnızca Avrupa değil, Asya ülkelerinin de sorumluluk üstleneceği daha geniş bir uluslararası yapıyı gerektirdiğini söyledi.

İran’ın füze kapasitesi ve küresel tehdit

Crosetto, İran’ın nükleer ve uzun menzilli füze kapasitesinin yalnızca İsrail için değil, Avrupa şehirleri için de tehdit oluşturduğunu belirtti.

İnsansız hava araçları savaşın doğasını değiştiriyor

Bakan, Ukrayna ve Körfez savaşlarının modern savaşların doğasını değiştirdiğini, özellikle insansız hava araçlarının ve yapay zekâ destekli sistemlerin savaş alanında belirleyici hale geldiğini ifade etti.


Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.