İlyas Huri, Siyonist söylemlere Filistinli karakterlerle karşı çıkıyor

Lübnanlı roman yazarı İlyas Huri (YouTube)
Lübnanlı roman yazarı İlyas Huri (YouTube)
TT

İlyas Huri, Siyonist söylemlere Filistinli karakterlerle karşı çıkıyor

Lübnanlı roman yazarı İlyas Huri (YouTube)
Lübnanlı roman yazarı İlyas Huri (YouTube)

Lübnanlı roman yazarı İlyas Huri ilk olarak 1998 yılında kaleme aldığı “Güneşin Kapısı” adlı kitabıyla tanındı. Ardından 2002 yılında çıkan “Yalo” ve 2016’da çıkan “Getto’nun Çocukları: Benim Adım Adem” yayımlandı. Son olarak ise yazarın 2019’da Dar Al Adab yayın evinden çıkan “Getto’nun Çocukları 2: Deniz Yıldızı” adlı kitabı okuyucularıyla buluştu. Eserlerinin tümünde Filistinlilere yönelik hassasiyetlerini kaybetmediği görülen yazar, Filistinlilerin olası veya imkansız hikâyelerini kaleme almaya çalışıyor. Bunu yaparken de romanlarında büyük ölçüde doğruluk payı olan, bazı siyasi düşüncelerle (ilerici) karakterize bir gerçeklikle ve yerli olaylardan ya da efsanelerden türetilen ana temayla tutarlı bir takım dini ve şiirsel miraslarla bezeli ana hatlar çiziyor. Buna karşılık kitabındaki yaklaşımda yer alan şiirsel anlatımın, tarihten alıntılanmış ve modern anlatımla bütünleşmiş sembol ve figürlerle yapılan kurguya engel olmadığını gösteriyor.
İlyas Huri’nin birçok edebiyat ödülü kazanmasını sağlayan ve birçoğu yabancı dillere de çevrilen 15’i aşkın romanında - siyasi ve ahlaki olarak - kendi dönemine halen sadık olduğu dikkat çekiyor.
Belki de Huri’yi, siyasetle olan göbek bağlarını kesen diğer Lübnanlı yazarlardan ayıran da budur. Yaklaşık 40 yıl önce bu ağır yükü sırtlanmayı kabul eden Huri, bunu yeni şekillerde somut olarak ortaya koyma konusunda başarılı oldu. Bunu da sadece hikaye düzeyinde değil, sürekli kendisini aşan bir romancılıkla gerçekleştirdi. Aynı zamanda iki taraftan da (ABD - Filistin) bakarak duygusal sorunlara dokunmayı, hikayeyi -anlatıcının kaderi de dahil- hem içeriden hem de dışarıdan aktarmayı başardı.
Getto’nun Çocukları 2: Deniz Yıldızı romanının hikayesine başlamadan önce bir önceki romana kısaca göz atmak gerekiyor. Yazar “Getto’nun Çocukları” adlı roman serisine, “Benim adım Adem” isimli romanıyla başladı. Okuyucu romanı okurken İsrail’in 1948 yılında Filistin topraklarındaki Arap nüfusu kovmak için başlattığı savaş sırasında babası öldürülen, o yıllarda henüz bir bebek olan, şimdi ise New York’ta yaşayan Filistinli bir gurbetçi olan Adem’in  (Annesinin adı Newal, babasının adı ise Hassan bin Ali Denun olan Adem’in) hikayesini okuduğunu biliyor. Adem, İsrail işgal ordusu ve çetelerinin Celile'deki köy ve şehirlerden sürülen Filistinlilere uyguladığı getto döneminin bitmesini beklerken Memun adında kör bir adam tarafından evlat edinilmiş ve aynı adam annesinin de bakımını üstlenmişti. İsrailliler adeta Avrupalılar ve Nazilerin Yahudilere uyguladığı zulümlerin intikamını Filistinlilerden alırcasına onları gettolara (toplama kamplarına) kapatmıştı.
Yazar kitabın ikinci bölümünde (getto günleri) İsrail askerlerinin Filistin şehirlerini işgal ederken insanları rastgele öldürmeleri, keyfi infazları, ailelerin parçalanmaları ve anlatım boyunca devam eden katliamlardan geriye kalanların önlerinin kesilmesini betimleyen felaket sahnelerini okuyucunun gözünde canlandırıyor. 1980’lerde yaşanan Sabra ve Şatilla katliamlarını ise neredeyse tüm boyutlarıyla (katliam anındaki çılgın danslar ve ölü bedenlerin toplaması gibi) birbirine bağlamayı başarıyor.
Roman, 1949 yılında gettoların çevrelerine dikenli tellerin çekilmesiyle biterken yazar “başkalarının hatıralarını arama” niyetiyle kitabını sonlandırıyor.


Deniz Yıldızı adlı romanın kapağı (Dar Al Adab)

Deniz Yıldızı
Getto’nun çocukları serisinin ikinci kitabı, yani bu yıl piyasaya çıkan “Deniz Yıldızı” adlı kitap, 1963 yılında Adem Denun’un 15 yaşında genç bir çocukken annesi Newal’in işgalci İsrail makamlarıyla iş birliği yapan üçüncü kocası Abdullah el-Eşhel’in zorlamasıyla evini terk ederek tek başına çıktığı yolculukla başlıyor. Adem, hem kendi kaderinin hem de bu yolculukta karşısına çıkan diğer Yahudilerle tanışarak, kendini ve kimliğini tanıyarak ve işgal altındaki toprakları vatanı yapan insanları aklına getirerek karakterini şekillendiren zorluklarla karşı karşıya kalıyor.
Hikayenin anlatıcısı tüm bunları yaşayan ve artık New York’ta hayatını sürdüren Filistin asıllı ABD vatandaşı olan Adem’in ta kendisidir. Yaşadıkları ve geçtiği duraklardan birinde Adem, Yafa en-Nasriyye ile el-Muceydil arasındaki yol üzerinde Gabriel Tandrov adında Yahudi bir adamla karşılaşır (s. 35). Bu karşılaşmanın asıl can alıcı noktası ise Adem’in Gebriel’in Arap isyancılara (!) karşı yapılan savaşlarda ölen erkek kardeşine çok benziyor olmasıdır. Söz konusu benzerlik, Adem’in bir Yahudi’nin evine girebilmesini ve diğer Arap işçilerle birlikte onun tamirci dükkanında çalışabilmesini sağlar. Adem yersiz yurtsuz bir evsizken Gabriel ona Vadi es-Salib’teki Yahudi yerleşimlerinden birindeki evinde yer açar. Bu arada Adem ile Gabriel’in 16 yaşındaki lise öğrencisi olan kızı Rebeka arasındaki dostluk aşka dönüşür ve onunla arasındaki ilişki ortaya çıkana kadar bu sevgi günden güne büyür. Rebeka ile ilişkisi ortaya çıkan Adem, 16 yaşındayken yerleşim bölgesinden kovulur. Ancak bu arada lise eğitimini bir İsrail işgal okulunda tamamlamıştır.
Ardından hayatının üçüncü aşamasına giren Adem, eşi tarafından terk edilmiş fırıncı bir ablanın yanında her sabah hamur yoğurmak karşılığında geçici olarak kalmaya başlar. Böylece 17 yaşındaki Adem, İbrani dili ve edebiyatı üzerine üniversite eğitimine başlar ve 1930’da Berlin’de doğan, Aramice ve eski Mısır dillerinde uzman bir Yahudi olan Prof. Jakob Ebenhauser ile tanışır. Anlatıcı, Araplar tarafından sevilen bu kişinin Tevrat’ı Yahudi halkının tarihi değil, edebiyatı olarak okuduğunu vurguluyor. Adem ve profesör arasındaki ilişki günden güne güçlenirken, profesör önceki nesil Yahudilerin çektiği acıları anlaması için Adem’e Varşova ve Auschwitz'e seyahat etmesini önerir. İşte burada Lod gettosunda büyüyen Adem’le kendisi gibi gettolarda kalan Yahudiler arasındaki tezatlık ve Adem’in uzun zamandır ruhunun derinliklerine gömdüğü düşünceleri ortaya çıkar.
Adem, tavsiyesi üzerine profesöre şunları söyler;
“Dinle profesör! Ben üniversiteye ve bu eğitime gettoyu unutmak için başladım. Ancak siz benim bunları hatırlamamda ısrarcısınız. Evet, Lod, Ramle, Hayfa ve Yafa'da etrafı dikenli tellerle çevrilmiş gettolar var ve oralarda Yahudiler değil, sizin oraya koyduğunuz biz Filistinliler yaşıyor. Ben de bu gettoların oğluyum. Bir gettoda doğdum ve dikenli teller halen gözlerime bakıyor...” (s. 302)
Independent Araiba’dan Anton Ebu Zeyd’in haberine göre üniversiteyi tamamlayan ve diplomasını alan Adem, İbrani edebiyatı hocası olarak genç bir diş doktoru olan Kerma Samaan ile tanışıp, ona aşık olur.
Fakat tesadüfler bununla sınırlı kalmaz. Kerma’nın babası, annesi ve kız kardeşini onun gözleri önünde öldürmüştür. Katil tutuklandığında ise ihanet eden ve kızlarını ondan kaçırmak isteyen karısını öldüren kişinin Adem’in annesinin üçüncü kocası olan Abdullah el-Eşhel olduğu anlaşılır. Ardından cinayet soruşturması başka şeyleri de orta çıkarır. Suç aleti bir rahibededir ve bu rahibe kocasının kötülüklerinden kaçıp bir manastıra sığınan Newal’den başkası değildir.
Muhteşem özellikler
İlyas Huri’nin kitabının 476’ıncı sayfasında söylenildiği gibi kendinden öncekilerin en büyüğü olan Deniz Yıldızı’ndan adını alan yeni romanının ana ve yeni özelliklerinden şu şekilde bahsedebiliriz:
Öncelikle kitabın ana karakteri Adem ile işgal altındaki Filistin’deki yeri arasında olan bağ harika bir şekilde örüldüğünü söylemeliyiz.
İkincisi, romancı en büyük argümanını tamamlamaya, Siyonist ırkçı söylemlere, Filistin halkına yapılan zulümlere ve gettolara karşı tutumunu anlatmaya ve insanların mülklerinin gasp edilmesinin ırkçı ayrımcılıktan öte bir şey olmadığını ve aydın Yahudi çoğunluğun bunun farkında olduğunu ortaya koymaya çalışıyor.
Üçüncüsü, yazar şiirsel anlatımı pürüzsüz bir şekilde hikayeye uyarlarken anlatı, ana karakterin biyografisinin temposu eşliğinde sık sık biyografinin dışına çıkıyor.
Dördüncü ve son olarak da yazar hikayesini kayıp bir Yahudi karşılığında, kayıp bir Filistinli modeli oluşturmak yerine Filistin hikayesini destansılaştırmaya ve dünyanın en karmaşık ve en temel trajedisi olan Filistin trajedisini savunmaya çalışıyor.



307 milyon yıllık fosil, otçul beslenmenin tarihine ışık tuttu

Tyrannoroter heberti'nin yuva kazan hayvanlardan olduğu düşünülüyor (Hannah Fredd)
Tyrannoroter heberti'nin yuva kazan hayvanlardan olduğu düşünülüyor (Hannah Fredd)
TT

307 milyon yıllık fosil, otçul beslenmenin tarihine ışık tuttu

Tyrannoroter heberti'nin yuva kazan hayvanlardan olduğu düşünülüyor (Hannah Fredd)
Tyrannoroter heberti'nin yuva kazan hayvanlardan olduğu düşünülüyor (Hannah Fredd)

307 milyon yıllık kafatası fosilini inceleyen bilim insanları, karada yaşayan ve bitkiyle beslenen en eski omurgalı hayvanlardan birini keşfetti.

İlk omurgalılar yaklaşık 370 milyon yıl önce sudan çıktığında, bitkiler yaklaşık 100 milyon yıldır karada yaşıyordu.

Milyonlarca yıl etle beslenen bu hayvanlar, zamanla bitkilere yöneldi. 

Şikago'daki Field Müzesi'nden evrimsel biyolog Arjan Mann ve ekibi, Tyrannoroter heberti adını verdikleri yeni bir türün bu geçişi yapan ilk hayvanlardan biri olduğunu tespit etti.

Yaklaşık 358 milyon yıl önce başlayıp 299 milyon yıl önce sona eren Karbonifer Dönemi'nde yaşayan bu tür, karada yaşayan 4 ayaklı tetrapodların ilk üyelerindendi. Tetrapodlar, bugünkü amfibiler, sürüngenler, memeliler ve kuşların atasıydı.

Bilim insanları, T. heberti'nin kafatasını Kanada'nın Yeni İskoçya (Nova Scotia) eyaletindeki fosilleşmiş bir ağaç kütüğünün içinde buldu. 

Kafatası sadece 10 santimetre olan hayvanın boyunun 25 santimetreyi aşmadığı tahmin ediliyor.

Araştırmacılar bilgisayarlı tomografiyle T. heberti'nin kafatasını ve dişlerini inceleyerek nasıl beslendiğini saptadı.

Bulguları hakemli dergi Nature Ecology & Evolution'da dün (10 Şubat) yayımlanan çalışmaya göre T. heberti'nin dişleri, böcek ve eklembacaklılarla beslenen hayvanlarla benzerlik gösteriyordu.

Ayrıca damağında ve alt çenesinde, daha sonraki dinozor gibi otçullarda da görülen ve sert bitki parçalarını öğütmeye yarayan plakalar vardı.

Mann "Bu, bitkilerle beslendiği bilinen en eski 4 ayaklı hayvanlardan biri" diyerek ekliyor: 

Bu son derece önemli çünkü bugün karşılaştığımız (otoburların hakimiyetindeki) karasal ekosistemlerin temel bileşenlerinin Karbonifer Dönemi'nden beri var olduğunu ve korunduğunu gösteriyor.

Araştırmacılar T. heberti'nin ilk başta böcekleri yediğini ve daha sonra bitkileri tüketmeye başladığını düşünüyor. Bitkilerle ilk beslenenler böceklerdi. Bu böceklerle beslenen tetrapodlar da, zamanla bitkileri sindirmeye yarayan bağırsak florasını kazanmış olmalı.

Ekip aynı dönemde yaşayan Melanedaphodon adlı bir hayvanın da yumuşak bitkilerle ve böceklerle beslendiğini tespit etti.

T. heberti'nin de bitkilerin yanı sıra karşısına çıkan böcekleri ve eklembacaklıları yediği tahmin ediliyor ancak kafatası, daha sert bitkileri işlemeye Melanedaphodon'dan daha iyi uyum sağladığını gösteriyor.

Mann "Tyrannoroter, yüksek lifli bitki materyalini işleyebilecek adaptasyonlar gösteren en eski ve en eksiksiz omurgalı kara otçulu" diye açıklıyor.

T. heberti'nin keşfi, tetrapodların sanılandan daha uzun zaman önce bitkilerle beslenmeye başladığını göstererek Karbonifer Dönemi'ndeki ekosistemi yeniden şekillendiriyor.

Makalenin yazarlarından Hillary Maddin "Bu keşif, omurgalı hayvanların modern hayvanlara benzer yaşam alanlarına düşündüğümüzden çok daha hızlı yayıldığını ortaya koyuyor" ifadelerini kullanıyor.

Independent Türkçe, Science Alert, Reuters, IFLScience, Nature Ecology & Evolution


Uzmanlardan uzun Kovid uyarısı: Alzheimer'a benziyor

Dr. Monika Brunner-Weinzierl, uzun süreli Kovid-19 örneği işleme sırasında Kovid-19 hücre kültürleri içeren test tüplerini tutuyor. Yeni araştırmalar, uzun süreli Kovid-19 geçiren bazı hastaların, beyin sisi ve bilişsel gerileme de dahil Alzheimer hastalarında görülenlere benzer semptomlar yaşayabileceğini öne sürüyor (AFP)
Dr. Monika Brunner-Weinzierl, uzun süreli Kovid-19 örneği işleme sırasında Kovid-19 hücre kültürleri içeren test tüplerini tutuyor. Yeni araştırmalar, uzun süreli Kovid-19 geçiren bazı hastaların, beyin sisi ve bilişsel gerileme de dahil Alzheimer hastalarında görülenlere benzer semptomlar yaşayabileceğini öne sürüyor (AFP)
TT

Uzmanlardan uzun Kovid uyarısı: Alzheimer'a benziyor

Dr. Monika Brunner-Weinzierl, uzun süreli Kovid-19 örneği işleme sırasında Kovid-19 hücre kültürleri içeren test tüplerini tutuyor. Yeni araştırmalar, uzun süreli Kovid-19 geçiren bazı hastaların, beyin sisi ve bilişsel gerileme de dahil Alzheimer hastalarında görülenlere benzer semptomlar yaşayabileceğini öne sürüyor (AFP)
Dr. Monika Brunner-Weinzierl, uzun süreli Kovid-19 örneği işleme sırasında Kovid-19 hücre kültürleri içeren test tüplerini tutuyor. Yeni araştırmalar, uzun süreli Kovid-19 geçiren bazı hastaların, beyin sisi ve bilişsel gerileme de dahil Alzheimer hastalarında görülenlere benzer semptomlar yaşayabileceğini öne sürüyor (AFP)

Yeni araştırmaya göre uzun süreli Kovid geçiren kişilerden bazılarında Alzheimer olan bireylerde görülenlere benzer semptomlar ortaya çıkabiliyor.

New York Üniversitesi Langone Sağlık Merkezi'nin son bulguları, uzun süreli Kovid'in (ABD Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezleri'ne göre semptomların üç aydan fazla sürmesi) beyinde yol açtığı değişikliklerin uzun süreli yorgunluk, beyin sisi, baş dönmesi, koku veya tat kaybı, depresyon ve diğer semptomlara yol açabileceğini gösteriyor.

Yale Medicine'a göre yaklaşık 20 milyon Amerikalıya uzun Kovid teşhisi kondu.

New York Üniversitesi Grossman Tıp Fakültesi Radyoloji Bölümü'nde profesör olan, çalışmanın kıdemli yazarı Dr. Yulin Ge yaptığı açıklamada, "Çalışmamız, ilk Kovid enfeksiyonundan sonra bazı vakalarda ortaya çıkan uzun süreli bağışıklık reaksiyonlarının, koroid pleksustaki kritik bir beyin bariyerine zarar veren şişmeyi beraberinde getirebileceğini gösteriyor" dedi.

ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri'ne göre koroid pleksus, beynin ventriküllerinde beyin-omurilik sıvısı üreten ve bariyer işlevi gören kan damarlarından oluşan bir yapı. Beyin-omurilik sıvısı, beyin ve omurilik için tampon görevi görüyor ve onları yaralanmalardan koruyor. Ayrıca atıkları uzaklaştırıp besinleri beyin ve omuriliğin hayati bölgelerine taşıyor.

Dr. Ge, araştırmada "fiziksel, moleküler ve klinik kanıtların, daha büyük bir koroid pleksusun gelecekteki Alzheimer benzeri bilişsel gerilemenin erken uyarı işareti olabileceğini gösterdiğini" belirtti.

Alzheimer Derneği'nin Alzheimer's & Dementia adlı akademik dergisinde yayımlanan çalışmada nörolojik semptomlar gösteren 86 uzun süreli Kovid-19 hastası, Kovid-19'u kalıcı semptomlar yaşamadan tamamen atlatan 67 kişi ve hiç enfekte olmamış 26 sağlıklı birey izlendi.

Araştırmacılar, uzun Kovid-19 geçiren katılımcıların, uzun süreli semptomlar yaşamadan iyileşenlere göre yüzde 10 daha büyük bir koroid pleksusa sahip olduğunu buldu.

Araştırmaya göre, daha büyük bir koroid pleksus, kronik nöroinflamasyon ve nörodejenerasyonun göstergesi. Ayrıca, ilerleyen Alzheimer hastalarında görülen kandaki biyobelirteçlerle de ilişkili olabilir.

Araştırma ayrıca, daha büyük bir koroid pleksusa sahip hastaların 30 puanlık bilişsel testte yüzde 2 daha düşük skor aldığını da gösterdi.

Araştırmacılar, uzun süreli Kovid'in, koroid pleksustaki kan damarlarının kalınlaşmasına yol açan kronik inflamasyona neden olabileceğini öne sürdü.

Dr. Ge, New York Post'a, "Bu değişikliklerin geri döndürülebilir olup olmadığı halihazırda bilinmiyor. Bu soruyu ele almak için takip verilerini aktif olarak analiz ediyoruz" diye konuştu.

New York Üniversitesi Grossman Tıp Fakültesi'nden, çalışmanın kıdemli yazarı Dr. Thomas Wisniewski yaptığı açıklamada, ekibin bir sonraki adımlarının, "belirlediğimiz beyin değişikliklerinin uzun vadeli bilişsel sorunlar geliştirecek kişileri tahmin edip edemeyeceğini" görmek için hastaları izlemek olacağını söyledi.

Independent Türkçe


Orman yangınlarının çocuk sağlığına etkisi solunumla sınırlı değil

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Orman yangınlarının çocuk sağlığına etkisi solunumla sınırlı değil

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Avustralyalı araştırmacılar yeni bir çalışmada, orman yangını dumanının çocuklarda ruh sağlığı krizleri riskini artırabileceği uyarısında bulundu.

Araştırmacılar, orman yangınlarından kaynaklanan kirliliğe maruz kaldıktan sonraki 6 gün içinde çocukların ruh sağlığıyla ilgili başvuruların arttığını ve bunun, diğer kaynaklardan hava kirliliğine maruz kaldıktan sonra görülen etkiden daha güçlü olduğunu tespit etti.

Bulgular, özellikle de yangınlar daha sık ve şiddetli hale gelirken, orman yangınlarının sağlık üzerindeki etkisinin solunum hastalıklarının çok ötesine uzandığına dair artan kanıtlara bir yenisini ekliyor.

Araştırmada orman yangınlarının ardından havadaki partikül kirliliği seviyeleri incelenerek bunlar, trafik ve endüstriyel faaliyetler gibi yangın dışı kaynaklarla ortaya çıkan kirlilikle karşılaştırıldı. Orman yangınları kaynaklı kirliliğin, benzer yoğunluklardaki diğer hava kirliliği türlerine kıyasla, çocuk ve ergenlerin ruh sağlığı sorunları nedeniyle acil servise başvurma sayısının artmasıyla bağlantılı olduğu saptandı.

Monash Üniversitesi'nden araştırmacıların yürüttüğü analiz, geçen çarşamba Nature Mental Health'te yayımlandı.

Araştırmacılar orman yangınlarından kaynaklanan ince partikül madde bileşimlerinin, kentsel kirlilikten farklı olabileceğini ve genellikle tahliye, okulların kapatılması ve uzun süre kapalı mekanlarda kalma gibi diğer stres faktörleriyle birlikte deneyimlendiği için genç nüfustaki psikolojik tahribatı artırabileceğini belirtiyor.

Önceki çalışmalar hava kirliliğini yetişkinlerdeki ruh sağlığı sonuçlarıyla ilişkilendirse de çocuklarla ilgili kanıtlar daha az.

Bu analiz, çocuk ve ergenlerin duman olayları esnasında ve sonrasında bilhassa savunmasız olabileceğini ve etkilerin maruz kaldıktan sonra birkaç haftada değil, birkaç gün içinde hızla ortaya çıktığını gösteriyor.

Bulgular, iklim krizinin etkisiyle Avustralya'nın daha uzun ve şiddetli orman yangını sezonları yaşadığı, aşırı sıcaklıkların daha sık kaydedildiği bir dönemde yayımlandı. Büyük grupların haftalarca süren uzun süreli duman olaylarına giderek daha çok maruz kalmasıyla çocuk gelişimi ve sağlığı üzerindeki kümülatif etkilere dair endişeler artıyor.

Araştırmacılar bu sonuçların, evde kalma çağrısı yapan kısa vadeli tavsiyelerin ötesine geçen halk sağlığı önlemlerinin alınması gerektiğini vurguladığını söylüyor. Orman yangını dumanına müdahale eden yetkililerin, özellikle daha az savunma mekanizmasına sahip olan ve maruziyetten kaçınma becerisi daha düşük çocuklar için fiziksel sağlığın yanı sıra ruh sağlığı risklerini de dikkate alması gerektiğini savunuyorlar.

Bilim insanları şöyle yazıyor:

Orman yangınlarının yol açtığı hava kirliliğinin ruh sağlığı üzerindeki etkilerini azaltmak ve artan orman yangınları karşısında gelecek nesillerin sağlığını korumak için acil önlem alınması gerekiyor.

Çalışma ayrıca hazırlık sürecindeki bir eksikliğin de altını çiziyor. Hava kalitesi uyarıları genellikle solunum ve kardiyovasküler risklere odaklanırken araştırmacılar, özellikle iklim değişikliği tekrar maruz kalma olasılığını artırdığı için, orman yangını kirliliğinin ruh sağlığı üzerindeki etkilerini daha iyi tanıyıp azaltmaya acil ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor.

Independent Türkçe