Mısır’da Hür Subaylar Hareketi’nin mirasından geriye ne kaldı?

Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Necib ve Hür Subaylar Hareketi, coşkulu halk kitleleri arasında 23 Temmuz 1952 devrimini kutlarken (AFP)
Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Necib ve Hür Subaylar Hareketi, coşkulu halk kitleleri arasında 23 Temmuz 1952 devrimini kutlarken (AFP)
TT

Mısır’da Hür Subaylar Hareketi’nin mirasından geriye ne kaldı?

Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Necib ve Hür Subaylar Hareketi, coşkulu halk kitleleri arasında 23 Temmuz 1952 devrimini kutlarken (AFP)
Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Necib ve Hür Subaylar Hareketi, coşkulu halk kitleleri arasında 23 Temmuz 1952 devrimini kutlarken (AFP)

Her ne kadar birçokları; sadece Mısır içerisinde değil hem bölgesel hem de küresel boyutta bir ilham kaynağı olduğu konusunda hemfikir olsa da üzerinden 67 yıl geçmiş olmasına rağmen olayları ve karmaşık ayrıntıları ile 23 Temmuz 1952’de yaşananlar halen tartışma konusudur.
Mısır’ın Krallık rejiminden Cumhuriyet yönetimine geçmesine ve “tarihindeki dönüm noktaları”ndan birini yaşamasına neden olan bu “kutlu hareket” -kendisini gerçekleştiren Hür Subaylar’ın deyimiyle- planlama aşamasından gerçekleşme aşamasına kadar modern Mısır tarihinde hiçbir olayın karşı karşıya kalmadığı kadar bir ilgiye mazhar olmuş, araştırılmış, incelenmiş ve pek çok kitaba konu olmuştur.
Bu olaya katılanların hatıratlarından döneme tanıklık edenlerin kitaplarına, şahitlerin tanıklıklarına ve bu dönemi takip eden yıllar içerisinde tarihçilerin, araştırmacıların ve politikacıların yazdıkları hep bu olayı devrim mi yoksa darbe olduğu konusunda görüş ayrılığına düşmüş sonuçları ile Mısır’da 23 Temmuz 1952 yılındaki krallık yönetimi karşıtı Hür Subaylar Hareketi’nden geriye ne kaldığını tartışmış ve tartışmaya da devam etmektedir
23 Temmuz’da neler yaşandı?
Tarihçilerin ve yazarların anlattıklarına göre Temmuz 1952’den önce ülke, daha önce benzeri görülmemiş keskin bir çıkmaza girmişti. Bu yılın başında İngiliz subaylar İsmailiye’de bir polis karakolunu kuşatmış ve 25 Ocak katliamını gerçekleştirmişlerdi.
Ertesi gün de öfkeli protesto gösterilerinin arkasından Kahire yangını yaşanmıştı. Askeri Polis zabitleri Abidin Saray önünde gösteri yaparken başkentin sokaklarına kaos hakim olarak yüzlerce dükkan, mağaza ve bina yakılıp yıkılmış, onlarca kişi hayatını kaybetmişti. Bunun üzerine Kral Faruk, başbakan Mustafa Nehhas hükümetini görevden alarak Ali Mahir’i yeni hükümeti kurmakla görevlendirmiş ardından onu da uzaklaştırarak Ahmed Necip el-Hilali’yi hükümetin başına getirmişti.
Bütün bunlar yaşanırken silahlı kuvvetler içerisinde birkaç subaydan oluşan ve kendisine Hür Subaylar adını veren gizli bir grup, Kral’ı devirmek için fırsat bekliyordu.
Krallık yönetimine son verilmesinin ardından kurulan yeni cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı ve Hür Subaylar Hareketi’nin lideri olan Muhammed Necib “Mısır’ın Cumhurbaşkanıydım” adlı hatıratında şunları anlatıyor: "23 Temmuz gecesinde takip edilecek harekat planından sadece 10 subayın haberi vardı. Diğerlerine ise belirli görevler verilmişti. Örneğin; Abdullatif el-Bağdadi’nin görevi Almaza Havaalanı’ndaki üssü ele geçirmekti. Hüseyin el-Şafi ve Halid Muhyiddin’in görevleri süvari birliğinin, Abdulmunim Emin’in görevi ise topçu birliğinin silahlarına el koymaktı.
Salah Salim ve Cemal Salim’in görevleri el-Ariş’teki birliği kontrol altına almaktı. Benim ise genelkurmay başkanlığı ele geçirilene kadar evde beklemem gerekiyordu.”
Aynı plan ile ilgili Hür Subaylar'dan biri ve ünlü bir askeri tarihçi olan Cemal Hammad “23 Temmuz’un Sırları” adlı kitabında şöyle der: "Plan temel olarak, el-Kubbe köprüsündeki genelkurmay başkanlığını ele geçirerek tüm askeri birliklerin kontrolünün sağlanmasına odaklanıyordu. Bu görevi yerine getirecek birliklerin başında 3 kişi vardı. Cemal Abdunnasır, Abdulhakim Ammar ve Abdullatif Bağdadi vardı. Bu 3 kişi kendilerine karşı bir askeri birliğin harekete geçirilmesini önlemek için bazı üst rütbeli subayları da tutuklayacaklardı. Ardından da Abidin Sarayı kuşatılacak, Kahire’nin bütün girişleri kapatılacak ve başkentteki 3 ana hava üssü ele geçirilecekti (Almaza, Mısr el-Cedide ve Batı Kahire). Halkın güvenini kazanacak sivil bir hükümet kurulacak ve son aşamada Kral’ın kendisinden kurtulacaktık.”
Planın uygulama tarihi ile ilgili olarak da Hür Subaylar tarafından yazılan hatıratların çoğunda farklılıklar vardır. Ama hemen hemen hepsi  de başlama anının liderlerin takdirine bağlı olduğu konusunda hemfikirdir. 19 Temmuz akşamında Hür Subaylar, yönetimi nasıl en kısa sürede ele geçirecekleri ve Kral’ı nasıl devireceklerini görüşmek üzere olağan buluşma yerleri olan Halid Muhyiddin’in evinde bir araya geldiler.
Necib’in hatıratına göre; "Toplantıya katılanlar 20 Temmuz gecesi, darbe girişiminin başarılı olması için orduya bağlı birlikleri harekete geçirmekten başka bir yöntem olmadığı konusunda bir karara vardılar. Ama buna güçlerinin yetip yetmeyeceği ve başarılı olup olmayacakları bir soru işaretiydi. Bir sonraki gün 22 Temmuz’da öğlen saatlerinde, hareketin önde gelen isimlerinden 14 subay, planı son bir kez  gözden geçirmek için Halid Muhyiddin’in evinde bir kez daha bir araya geldi. Bu durumun, akşam saat 8’e kadar gizli tutulmasına karar verildi. Parolamız ise “zafer”di. 23 Temmuz günü sabah saat 3’te planın birinci aşaması başarıyla gerçekleştirilmişti. Genelkurmay başkanlığı ele geçirilmiş ve ordunun komuta kademesinden bazı subaylar, Harbiye Akademisi’ndeki cezaevinde tutulmaktaydı. Cemal Abdunnasır, beni telefonla arayarak son gelişmeleri aktardı.”
Muhammed Necib: "Devrimin ilk saatleri benim için yıllar kadar uzundu. Gözlerim telefona sabitlenmiş bir şekilde Kur’an okuyordum. Birçok kez askeri üniformamı giyerek genelkurmay başkanlığına gitmeyi düşündüm ama planı bozmaktan korkarak bundan vazgeçtim" diye de eklemektedir.
Ardından da sözlerini şöyle sürdürmekte: "Ama ondan önce İçişleri Bakanı Muhammed el-Meraği İskenderiye’den beni telefonla aradı. Yalvarır bir şekilde vatansever bir subay olarak benden bu hareketi durdurmamı istedi. Subayların bu girişimlerini durdurmamaları halinde İngilizlerin müdahale edeceklerini söyledi. Ticaret Bakanı ve Başbakan da beni arayarak benzer bir talepte bulundular. Sonunda Kurmay Yüzbaşı Cemal Hamad beni arayarak planın ilk aşamasının başarılı bir şekilde gerçekleştiği haberini verdi. Bunun üzerine hemen el-Kubbe köprüsüne yöneldim ve orada beni Yüzbaşı İsmail Ferid karşıladı.”
Nasır döneminin iktidara yakın gazetecilerinden biri olan ünlü yazar Muhammed Hasaneyn Heykel “Rejimin Düşüşü: 1952 Temmuz Devrimi Neden Gerekliydi?” adlı kitabında çok daha fazla ayrıntıya yer vermekte. Anlattığına göre; 22 Temmuz 1952 gecesi saat tam 10 buçukta, evinde oturmuş kendisine Binbaşı Cemal Abdunnasır’dan bir mesaj iletecek olan Kurmay Yüzbaşı Saad Tevfik’in telefonunu bekliyormuş. Mesajın ne olduğunu bilmiyormuş ama elbette Mısır’daki genel siyasi atmosfer ile ilgili olduğundan eminmiş. Saat 11:45’te telefon çalmış ama bu beklediği telefon değilmiş. Arayan Bakan Muhammed Ferid Za’luk imiş ve ona:”Ordunun sokağa indiğini ve (saray ile bakanlıkta) ordu içerisinde bir isyan hareketi olduğunu biliyor musun? diye sormuş.
Heykel sözlerine devam ederek:”Sabaha doğru saat 03:45’te Genelkurmay binasına ulaştım. Muhammed Necib benden önce gelmişti. Kendisini Abdulhakim Amir karşıladı ve kendisine Kahire’nin kontrolleri altında olduğunu iletti. Muhammed Necib el-Ariş’te bulunan Birinci Piyade Birliği’nin (o dönemde ordunun ana birliğiydi) tepkisinin ne olduğunu sorduğunda Abdulhakim kendisini rahatlatarak birliğin harekete destek verdiği ve yolda olduğu yanıtını verdi. Devrim Komuta Meclisi üyelerinin hepsi orada bulunuyordu. Saad Tevfik bana meclis üyeleri ile Muhammed Necib’in genelkurmay başkanının ofisinde toplantı yaptıklarını vurguladı. 10 dakika sonra Cemal Abdunnasır dışarı çıktığında yarı gülümser gibiydi ve bizlere toplantının devam ettiğini ama çok uzun sürmeyeceğini, yarım saat içinde geri döneceğini söyledi. Abdulhakim Amir de arkasında duruyordu.”
“Saat 06:05’te Saad Tevfik toplantı odasına çağrıldı. İçeride 1 dakikadan az bir süre kaldı. Döndüğünde elinde biraz sonra Kahire Radyosu’ndan (saat 7’de) okunacak olan bildirinin bir kopyası vardı. Ordu radyoya ait bütün stüdyoları ele geçirmiş olduğu için hazırlanmış olan 1 numaralı bildiri sorunsuz bir şekilde okundu.”
Sabahın ilk saatlerinde bir grup asker ile birlikte Enver Sedat, bildirinin okunacağı radyo binasına gitti. Bildiri de şu ifadelere yer verilmişti: "Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanı Muhammed Necib’ten Mısır halkına; ülkemiz son dönemlerde rüşvet, yolsuzluk ve istikrarsızlığın hakim olduğu zor bir dönem yaşadı. Bütün bunların orduya büyük bir etkisi oldu. Rüşvetçiler ve çıkarcılar Filistin savaşını kaybetmemize neden oldular. Bu savaştan sonraki dönemde de ordu içerisindeki yolsuzluk arttı. Cahil ya da hain veya yolsuz kimseler ordunun yönetimini ele geçirdi. Mısır’ın kendisini koruyacak bir ordusu kalmadı. Bu nedenle kendimizi temizledik ve ordu içerisinde yeteneklerine, ahlaklarına ve vatanseverliklerine güvendiğimiz kişileri başa getirdik. Bu müjdeli haber, Mısır’ın tamamında sevinç ve mutlulukla karşılanmalıdır. Eski ordu subaylarından tutuklamak zorunda kaldıklarımız ise güvendedir ve zamanı geldiğinde serbest bırakılacaklardır.”
Devrim mi darbe mi?
Bu olay, hem Mısır içinde hem de dışında birçokları için ilham kaynağı olsa da nasıl adlandırılması ve nitelendirilmesi, geçen yıllar içerisinde etkilerinin nasıl değerlendirilmesi gerektiği ile ilgili tartışma günümüze kadar sürmüştür. Darbe mi yoksa devrim mi olarak adlandırılması gerektiği konusundaki anlaşmazlık halen devam etmektedir. Yine Mısır’da bu hareketin meşruiyetini savunanlar ile karşı olanlar arasındaki bölünme günümüze kadar ulaşmıştır.
23 Temmuz’u destekleyenler onun sosyal adalet, sanayi, bağımsız ulusal karar  düzeyinde gerçekleştirdiklerine sıkı sıkıya bağlı kalarak ona yöneltilen bütün suçlamaları kınamaktadır. Devrimin tam anlamıyla başarılı olduğunu, ordunun krallık yönetiminin baskısından, yönetimin yolsuzluğundan muzdarip olan, yabancı sömürgeci güçleri memnun etmek için canını feda eden, saraya yakın toprak ağalarını hizmet etmek için Hürlüğünden ve onurundan vazgeçen halkın tarafında yer aldığını ve bu durumu değiştirmenin kaçınılmaz olduğunu gördüğünü vurgulamaktadır. Hür Subaylar’ın ordu içerisinde sadece bunun için harekete geçtiklerinin altını çizmektedir.
Buna karşılık muhalifler; 23 Temmuz’un lider kadrosunun açıkladığı bütün hedefleri gerçekleştiremediği için devrimin tam anlamıyla başarılı olmadığını düşünmektedir. Bu hedefler 6 tanedir: İşgali sona erdirmek, feodal sisteme son vermek, kapitalizme son vermek, sosyal adaleti sağlamak, güçlü bir ordu ve sağlıklı bir demokratik rejim kurmaktır.
Önde gelen destekçilerinden biri olan Mısırlı gazeteci Abdullah el-Sinnavi şöyle yazmaktadır: "Askeri darbeler için yapılacak herhangi bir klasik tanıma göre 23 Temmuz, modern Mısır tarihindeki tek darbedir. Ordu içerisindeki gizli bir grup, aniden harekete geçip krallık yönetimini devirdikten sonra yönetimi ele geçirmeden önce planlar yapmış ve örgütlenmiştir. Devrim ile ilgili herhangi bir klasik tanıma göre de 23 Temmuz, sınıflara ayrılmış bir toplumda gerçekleştirdiği köklü değişimler, benimsemiş olduğu ve 3’üncü dünya ülkelerinde güç ve nüfuz dengelerini değiştiren stratejik yönelimleri ile Mısır tarihindeki tek devrimdir.”
Abdullah el-Sinnavi her ne kadar Temmuz Devrimi’nin en önde gelen savunucularından biri olsa da devrimin meşruiyetinin; Mısır toplumunun yapısını ve sınıfsal bileşimini değiştiren, sosyal politikaları doğuran ve tarihindeki en geniş sosyal hareketlenmeye yol açan bağımsız ulusal karar düşüncesine dayandığını belirtmektedir. Ardından da şunu eklemektedir:”Temmuz Devrimi uyandırdığı ya da hayata geçirdiği hayaller kadar çok karşıt kampanyalar ile de mücadele etmek zorunda kalmıştır. Ama o rüzgarların ya da şiddetli fırtınaların kendisini söküp atacağı kadar zayıf bir deneyim değildi. 23 Temmuz’un asıl sorunu; sosyal ve Hürlükçü ilke ve gayelerini koruyacak anayasal bir yapı inşa etmemiş olmasıdır.”
Diğer yandan Mısırlı tarihçi Asım el-Dusuki’ye göre;tarih yaşanan hadiseleri yazar ve kaydeder ama yorumu nakledenin eğilimleri ve ideolojisini göre değişir. Olayı yaşandığı anda yorumlayan kimsenin yorumu eksiktir. Çünkü tablo daha tamamlanmamıştır. Üzerinden zamanın geçmesi ile kapalı kartlar açılır ve olayın değişkenleri ile tablo tamamlanır. İşte o zaman akla ve algıya uygun tam bir sonuca ulaşılabilir.
El-Dusuki 23 Temmuz hakkında ise şöyle der:”23 Temmuz, Mısır devletinin kuruluşunun, herkesten bağımsız kendi kararının sahibi olmasının başlangıç tarihi iken İngiliz sömürge döneminin de sona erdiği tarihtir. Bu devrimin tanık olduğu olayları Mısır tarihinin unutması mümkün değildir.”
Kahire Üniversitesi’nde siyasal bilimler profesörü olan Hasan Nafia devrim hakkında; "Devrim olup olmadığı konusundaki tartışma ve hakkındaki anlaşmazlık geniş ve büyüktür. Tarihçiler ve profesörler arasında belli bir olayı devrim diğer bir olayı ise ayaklanma ya da başka bir şekilde tasnif etmek konusunda bir fikir birliği yoktur. Bu anlaşmazlığın nedeni ise siyasi ya da ideolojik eğilimlerdir. Politikada bu tür tehlikeli ve toplumda büyük bir kutuplaşmaya yol açan siyasi olaylara yönelik tarafsız ve bilimsel bir tutum yoktur.”
1952 yılındaki Hür Subaylar Hareketi’ni nitelemek konusundaki bu tartışmayı ise Prof. Nafia şu şekilde açıklamaktadır:
"1952 Temmuz Devrimi daha sonra bir devrime dönüşen askeri bir darbedir. Ordu içerisinde kendilerine Hür adını veren bir grup subayın darbe yaparak yönetimi ele geçirmeye karar verdikleri 23 Temmuz gecesi yaşananları askeri bir darbeden başka bir şekilde tanımlayamayız. Ancak yeni yönetim, tarım reformu, ulusal bağımsızlık, sosyal adalet ve sanayi alanında devrimci kararlar almaya başladığında bu darbe bir devrime dönüştü. Dolayısıyla halk da 23 Temmuz’a büyük bir destek vermiş ve onu  bir devrim olarak kabullenmiştir. Yaşananların bir devrime dönüşen darbe olduğunu hiç kimse inkar edemez.”
Hür Subaylar arasında da benzer bir anlaşmazlık ve görüş ayrılılığı vardır. Muhammed Necib hatıratında 23 Temmuz’un bir darbe mi yoksa devrim mi olduğu sorusuna şu yanıtı verir:”Bizi destekleyenler ve yandaşlarımız sanki bize şeref ve saygnlık kazandırmak ister gibi devrim olduğunu söylüyorlar. Muhalif olanlar ise bizi kötülemek için yapmış olduğumuz şeye karşı çıkarak darbe olduğunu söylüyorlar. 23 Temmuz gecesi harekete geçip genelkurmay başkanlığı binasını ele geçirdiğimizde hepimiz darbe yaptığımızı biliyorduk. Aramızda kullandığımız ifade de darbeydi. Bu ifade bizi korkutmuyordu çünkü gerçeği ifade ediyordu. Daha sonra bunu halka açıklamak ve onu kendi safımıza çekmek ya da en azından karşı safta yer almamasını sağlamak istediğimizde hareket sözcüğünü kullandık. Bu sözcük darbenin daha yumuşak ve saygılı bir şekilde ifade bulmuş haliydi. Aynı zamanda da belirsiz ve esnek, siyasi kavramlar sözlüğünde açık ve net bir anlamı ve bir benzeri olmayan bir sözcüktü. Halkın bizleri desteklediğini, teşvik ettiğini hissetiğimizde ve lehimize sloganlar attığını gördüğümüzde hareket kelimesine bir de kutlu sıfatını ekledik. Yaptığımız açıklamalar, bildiriler ve verdiğimiz demeçlerde silahlı kuvvetlerin kutlu hareketi demeye başladık. Kitleler sokaklara dökülüp sevincini göstermeye, gazete ve radyoya destek telgrafları yağmaya başladığında bazılarımız darbenin devrim olması için eksik olan kitlesel desteğin de sağlandığını düşünerek darbe ve hareket yanında ara sıra devrim sözcüğünü de kullanmaya başladılar.”
Başlangıçta “kutlu hareket” olarak adlandırılan 23 Temmuz’u devrim olarak niteleyen ilk kişi ise Arap edebiyatının duayen ismi Taha Hüseyin’dir.
Mısırlılara ne kaldı?
23 Temmuz ile ilgili felsefi bölünmeler yanında Mısırlılar, merhum başkanlar Cemal Abdunnasır ile Enver Sedat’a nispeten Nasırcılar ile Sedatçılar arasında da bölünmüşlerdir. Hatta 67 yıl önce yaşananların bütün yaşam koşulları üzerindeki etkileri ve yankıları konusunda bile görüş ayrılığı vardır.
Onu savunanlar; devrimin –içeride ve dışarıda- bazı başarılara imza attığını ifade etmektedir. Bu başarılar arasında siyasi düzeyde Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi, monarşinin kaldırılıp cumhuriyet yönetiminin getirilmesi, 70 yıldan fazla bir süre devam eden işgalden sonra işgal güçlerinin çekilmesini sağlayan anlaşmanın imzalanması, Arap milliyetçi hareketin doğuşunu saymaktadır. Ayrıca kültür sarayları ve merkezleri, tarihi eserlerin ve müzelerin bakımı, kültür kurumlarının desteklenmesi için kurulan genel kurulun yarattığı ekonomik patlama, bedava eğitim, tarım reformu ve toprak ağalığını sona erdiren yasalar, ticaret ve üretimin millileştirilmesi ve Mısırlılaştırlması, Mısır halkı içerisindeki sınıfların ortadan kaldırılması, tarım ve sanayi üretimi alanlarında kapitalizmin hakimiyetine son verilmesi de bu başarılar arasındadır.
Buna karşılık muhalifler kendisini; 1967’deki büyük yenilginin, 1973 yılındaki Arap-İsrail savaşında tamamen kurtarılana kadar Sina yarımadasının İsrail’in işgali altında kalmasının nedeni olarak görmektedir.



Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

TT

Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

Yemen Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Dr. Şai Muhsin ez-Zindani, hükümetinin anayasal yeminin üzerinden 24 saat geçmeden ilk hareket sinyalini verdi. Bir sonraki duraklarının Aden olacağını ve bunun yakın zamanda gerçekleşeceğini söyledi.

Dışişleri portföyünü muhafaza etmesini, yarım kalan yapısal düzenlemeleri sonuçlandırma ihtiyacıyla ilişkilendiren Zindani, hükümetin ülke içine taşınmasının sembolik değil, icrai bir gereklilik olduğunu dile getirdi. Aden’de varlık göstermenin, karar alma ve uygulama kapasitesiyle desteklenmesi gerektiğini belirterek, önceliğin kurumsal disiplinin yeniden tesisi olduğunu kaydetti.

Riyad’daki Kral Abdullah Finans Merkezi (KAFD) içinde yer alan SRMG merkezindeki “Eş-Şark” televizyonu stüdyolarında ekonomik baskının arttığı ve siyasi beklentilerin yükseldiği bir dönemde Şarku’l Avsat Podcast özel açıklamalarda bulunan Zindani, “Bu aşama geniş söylemleri kaldırmaz; kademeli ve güveni yeniden inşa eden bir çalışmaya ihtiyaç var. Kurumsal ritmin istikrara kavuşturulmasının, hedeflerin genişletilmesinden önce geliyor” dedi.

Hükümetin oluşumu ve öncelikleri

Hükümetin oluşum süreci, öncelikleri, ortaklarla ilişkiler ve siyasi sürecin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Zindani,  yarım asrı aşan kamu hizmeti tecrübesine dair kişisel okumalarını paylaştı.

Hükümetin oluşumunun “salt mesleki kriterlere” dayandığını belirten Zindani, “tercihlerin liyakat, uzmanlık ve tecrübe arasında yapılan karşılaştırmaya göre belirlendiğini, parti dayatmalarından uzak durulduğunu” söyledi. Hükümete özgeçmişler ulaştığını ancak herhangi bir kota talebiyle karşılaşmadıklarını ifade ederek, “Siyasi arka planlardan ziyade dosyaları yönetme kapasitesine odaklandık” dedi.

Açıklanan bakan sayısının fiili portföy sayısını yansıtmadığını kaydeden Zindani, “gerçek bakanlık sayısının yaklaşık 26 olduğunu; devlet bakanlarının ise belirli görevler ve gençlerin sürece katılımını sağlamak amacıyla atandığını” belirtti. Coğrafi ve ulusal dengenin gözetildiğini vurgulayan Zindani, temsilin “kazanç paylaşımı için değil, devletin çeşitliliğini yansıtmak amacıyla” dikkate alındığını söyledi.

Hükümet programının merkezinde vatandaşların yer aldığını ifade eden Zindani “İnsan, hükümetin ilgi odağıdır… Yaşam koşullarının iyileştirilmesi, hizmetlerin geliştirilmesi ve ekonomik toparlanma önceliğimizdir” dedi.

Kurumsal yeniden inşa ve denetimin güçlendirilmesi üzerinde çalıştıklarını belirten Zindani, kurumsal yapının zayıflığının geçmişteki aksaklıkların temel nedeni olduğunu ifade etti. Özellikle elektrik hizmetlerinde Suudi Arabistan’ın desteğiyle nispi bir iyileşme sağlandığını, ancak asıl zorluğun ekonomik reformların sürdürülmesi ve kaynak yönetimi olduğunu kaydetti.

Hesap verebilirlik konusunda ise siyasi kararın birleşmesinin hukukun uygulanması için fırsat sunduğunu belirterek, “Yetki birleştiğinde ödül ve ceza mümkün olur” dedi.

Zindani, hükümetinin oluşumunu yalnızca icrai adımlar çerçevesinde değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması bağlamında değerlendirdi. Olağanüstü koşullarda kurulan hükümetin, günlük dosyaları yönetmenin yanı sıra “düzenli performans, güvenin yeniden tesisi ve kamu görevlerinde liyakat ölçütünün hâkim kılınması yoluyla devlet fikrini toplumsal bilinçte yeniden sabitlemeyi” hedeflediğini söyledi.

Bu yaklaşımın, Yemen krizinin yalnızca siyasi ya da güvenlik boyutuyla sınırlı olmadığını; “vatandaş ile yönetim kurumları arasında süregelen bir güven krizi” içerdiğini ortaya koyduğunu belirten Zindani, kalıcı istikrarın ancak bu güvenin yeniden inşasıyla mümkün olacağını vurguladı.

Ekonomi ve denetim

Ekonomi dosyasında hızlı vaatlerden kaçındığını belirten Zindani, kaynak yönetimi ve önceliklerin yeniden düzenlenmesi diliyle konuşmayı tercih ettiğini söyledi. Toparlanmanın parçalı kararlarla değil, mali yönetimin yeniden yapılandırılması, şeffaflığın güçlendirilmesi ve etkin denetimle mümkün olacağını ifade etti.

Kaynakların disipline edilmesi ve verimli kullanılması, iç güvenin yeniden kazanılması ve dış desteğin çekilmesi için ilk adım olarak görülüyor. Zindani’ye göre mali istikrar, vatandaşların hayatında somut iyileşmenin temelini oluşturuyor.

Hükümetin Aden’e geçişi de bu bağlamda hem pratik hem de ulusal bir gereklilik olarak değerlendiriliyor. Yürütme organının ülke içinde bulunmasının idari bir tercih değil, kararın etkinliği ve sahayla temas kapasitesi için zorunlu bir şart olduğunu belirtti.

İçeriden çalışmanın hükümete toplumun önceliklerini daha iyi anlama ve onlarla etkileşim kurma imkânı sunduğunu kaydeden Zindani, devletin kamusal alandaki varlığının çatışma yıllarında gerilediğini hatırlattı. Riyad’da yemin edilmesini ise dönemin anayasal ve güvenlik koşullarının dayattığı bir durum olarak nitelendirdi; odaklanılması gerekenin sembolik mekân değil, hükümetin icraatı olduğunu söyledi.

Güvenlik ve askeri yapı

Güvenlik alanında temkinli ama gerçekçi bir dil kullanan Zindani, geçmiş yılların birikiminin kısa sürede silinemeyeceğini belirtti. Ancak güvenlik birimleri arasındaki koordinasyonun ve siyasi kararın birleşmesinin sahada nispi bir iyileşme sağladığını ifade etti.

Protestoların geçiş dönemlerinde kamusal hayatın bir parçası olduğunu kabul eden Zindani, bununla birlikte eylemlerin yasal çerçeve içinde kalmasının istikrarın korunması ve toparlanma sürecinin sekteye uğramaması açısından hayati olduğunu vurguladı.

Askeri güçlerin yeniden düzenlenmesine ilişkin olarak ise komuta birliğinin sağlanması ve birliklerin şehir dışına konuşlandırılmasının devlet otoritesinin pekiştirilmesi ve güvenlik-askerî roller arasındaki örtüşmenin azaltılması açısından gerekli olduğunu söyledi.

Geçmiş dönemdeki çoklu sadakat yapısının kurumların işlevselliğini zayıflattığını belirten Zindani, bunun aşılmasının istikrarın yeniden inşası ve hükümetin icra kapasitesinin güçlendirilmesi için temel teşkil ettiğini kaydetti.

Dış politika ve bölgesel ilişkiler

Zindani’nin açıklamaları, siyasi temsilin netliğinin Yemen’in uluslararası konumunu güçlendirmedeki önemine işaret etti. Birleşik karara sahip bir hükümetin diplomatik etkileşimi kolaylaştıracağını ve Yemen’e daha güçlü ve tutarlı bir hukuki temsil sağlayacağını belirtti.

Dışişleri portföyünü muhafaza etmesini, bakanlık ve dış temsilciliklerin yeniden düzenlenmesiyle başlayan reform sürecini tamamlama ihtiyacıyla gerekçelendiren Zindani, diplomatik işleyişin düzenli hâle getirilmesini devlet kurumlarının yeniden inşasının doğal uzantısı olarak gördüğünü söyledi.

Suudi Arabistan ile ilişkileri “geleneksel desteğin ötesine geçen, çok boyutlu bir ortaklık” olarak tanımlayan Zindani, son yıllarda sağlanan desteğin hayati sektörlere yansıdığını ve mevcut aşamada iş birliğinin kalkınma ve ekonomik istikrar alanlarında genişletilmesinin hedeflendiğini belirtti. Bu ortaklığın, bölgesel karmaşıklıklar içinde istikrarın temel dayanaklarından biri olduğunu ifade etti.

Husilere ilişkin olarak ise hükümetin barış sürecine esneklikle yaklaştığını ancak anlaşmalara bağlılık konusunda sorun yaşandığını söyledi. Son askerî ve ekonomik gelişmelerin grubun pozisyonunu zayıflattığını öne süren Zindani, gelecekteki müzakerelerin açık referanslara dayanması gerektiğini vurguladı. Husilere karşı güçlerin birleşmesinin, hızlı bölgesel ve uluslararası değişimler ışığında hükümete daha güçlü ve tutarlı bir müzakere konumu sağladığını belirtti.

Yarım asırlık kamu hizmeti

Mesleki kariyerine değinen Zindani, elli yılı aşkın bir tecrübeye sahip olduğunu; genç yaşta eğitim alanında başlayan kariyerinin diplomatik görevlerle devam ettiğini anlattı.

Yemen’in derin dönüşümler yaşadığını, bunun kurumsal yapının kırılganlığını ortaya çıkardığını ve devlet istikrarını etkilediğini söyledi. Buna rağmen geleceğin geçmişten ders çıkararak okunması gerektiğini belirten Zindani, nihayetinde kalıcı olanın makamlar değil, vatandaşın çıkarı olduğunu vurguladı.

Mevcut aşamadaki iyimserliğin siyasi bir söylem değil, karmaşık koşullar karşısında pratik bir tercih olduğunu ifade eden Zindani, asıl bahsin devlet ile toplum arasındaki güveni yeniden inşa etmek ve bölgesel ile uluslararası ortaklarla ortak çalışmayı güçlendirmek olduğunu söyledi. Bunun, Yemen’i istikrar ve toparlanma rotasına yeniden yerleştirecek bir aşamanın kapısını aralayabileceğini sözlerine ekledi.


Somali Cumhurbaşkanı: Suudi Arabistan önderliğindeki ortaklarımızla, İsrail’in Somaliland’ı tanımasını geçersiz kılmak için çalışıyoruz

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
TT

Somali Cumhurbaşkanı: Suudi Arabistan önderliğindeki ortaklarımızla, İsrail’in Somaliland’ı tanımasını geçersiz kılmak için çalışıyoruz

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, ülkesinin İsrail’in Somaliland bölgesini tanıma kararını geçersiz kılmak amacıyla üç siyasi ve hukuki adımdan oluşan bir paket uygulamaya koyduğunu açıkladı. Mahmud, Suudi Arabistan öncülüğündeki ortaklarla yakın koordinasyon içinde olduklarını, bölgesel istikrarın korunması ve Afrika Boynuzu’nun ‘hesaplanmamış bir tırmanıştan’ uzak tutulması için çalıştıklarını söyledi.

Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Mahmud, İsrail’in söz konusu tanıma kararından çıkar sağlayabilecek bölge ülkeleri bulunduğunu, ancak isim vermek istemediğini belirtti. Mahmud, “Belirli bir ülke ya da ülkeleri anmak istemem. Ancak bazı tarafların, bu tanımayı Somali’nin birliği ve bölgenin istikrarı pahasına dar ve kısa vadeli çıkarlar için bir fırsat olarak gördüğü açık” dedi.

Somali’nin egemenliğinin ‘kırmızı çizgi’ olduğunu vurgulayan Mahmud, ülkesinin ulusal birliği ve egemenliği korumak için gerekli tutumu takındığını ifade etti. Mahmud, “Herkese mesajımız net: İsrail’in sorumsuz maceralarına aldanılmamalı” ifadesini kullandı.

Mahmud, Somali ile dayanışmanın önemine dikkat çekerek, bölgeyi ‘sonu olmayan bir kaosa’ sürüklemeyi amaçlayan planlara karşı uyanık olunması çağrısında bulundu. Suudi Arabistan’ı ülkesinin istikrar ve birliğinin desteklenmesinde, yeniden imar ve kalkınma çabalarında ve Kızıldeniz ile hayati deniz geçiş yollarının güvenliğinin sağlanmasında kilit bir stratejik ortak olarak nitelendirdi.

Üç adım

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanımasına ilişkin olarak, hükümetinin attığı adımlara dair açıklamalarda bulundu. Mahmud, “En açık ve kararlı ifadelerle vurguluyorum ki Somaliland’ın bağımsız bir devlet olarak tanınması, Somali Federal Cumhuriyeti’nin egemenliği ve birliğine yönelik açık bir ihlaldir” dedi.

Mahmud, söz konusu tanımanın uluslararası hukuk ilkeleri, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı ve Afrika ülkelerinin sömürge döneminden kalan sınırlarının korunmasını öngören Afrika Birliği (AfB) kararlarına da aykırı olduğunu belirtti. Bu çerçevede Somali’nin bir dizi eş zamanlı adım attığını ve atmaya devam edeceğini ifade etti.

Mahmud, bu kapsamda ilk olarak BM, AfB ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) nezdinde derhal diplomatik girişimlerde bulunulduğunu, söz konusu tanımanın hukuki ve siyasi olarak reddedilmesi için harekete geçildiğini söyledi.

Mahmud, ülkesinin ‘İsrail’in egemenliğe ve ulusal birliğe yönelik açık ihlali’ konusunda BM Güvenlik Konseyi’nde resmi bir oturum talep ettiğini ve söz konusu oturumun gerçekleştirildiğini belirtti. Mahmud, Somali’nin hâlihazırda BM Güvenlik Konseyi üyesi olmasının da katkısıyla bu sürecin önemli bir diplomatik kazanım olduğunu ifade etti.

Somali lideri, AfB, Arap Birliği, İİT, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Avrupa Birliği (AB) başta olmak üzere uluslararası ortaklardan gelen dayanışma ve kınama mesajları için ‘derin minnettarlık’ duyduklarını dile getirdi.

Mahmud’a göre, İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararını geçersiz kılmaya yönelik planın ikinci adımı, Arap, İslam ve Afrika ülkeleri arasında ortak ve koordineli bir tutum oluşturmayı hedefliyor. Mahmud, “Suudi Arabistan’ın Somali’nin birliğine yönelik herhangi bir müdahaleyi açık ve net bir şekilde kınayan ilk ülkelerden olmasını büyük takdirle karşılıyoruz” dedi.

Mahmud, Suudi Arabistan’ın tutumunun, ülkelerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygı konusundaki kararlı yaklaşımını yansıttığını belirterek, Suudi Arabistan Bakanlar Kurulu’nun Somali’ye yönelik ‘sabit ve ilkesel destek’ mesajının bu zor dönemde önemli bir anlam taşıdığını ifade etti.

Somali Cumhurbaşkanı, birçok Arap, İslam ve Afrika ülkesinin yanı sıra Latin Amerika ve Asya’dan da çeşitli ülkelerin dayanışma ve kınama mesajları yayımladığını kaydetti. Mahmud, “Saygın gazeteniz aracılığıyla hepsine teşekkür ediyoruz. Somali ulusal hafızası bu tarihi dayanışmayı unutmayacaktır” şeklinde konuştu.

Mahmud’a göre planın üçüncü adımı ise tüm siyasi meselelerin tek ve birleşik Somali devleti çerçevesinde, dış müdahale ve dayatmalardan uzak biçimde ele alınması amacıyla iç ulusal diyaloğun güçlendirilmesini öngörüyor.

Bölgesel ve uluslararası barış

Hasan Şeyh Mahmud, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının bölgesel dengeleri yeniden şekillendirebileceği ve Kızıldeniz ile Afrika Boynuzu’nun güvenliğini tehdit edebileceği yönündeki kaygılarla ilgili olarak, “Bu tanıma, kararlı bir tutumla karşılanmazsa, bölgesel ve uluslararası barış ile güvenliği sarsacak tehlikeli bir emsal oluşturabilir” dedi.

Mahmud, söz konusu adımın yalnızca Afrika Boynuzu’nda değil, Afrika genelinde ve Arap dünyasında da ayrılıkçı eğilimleri teşvik edebileceğini, bunun da bölgesel istikrarı tehdit edeceğini belirtti. Sudan ve Yemen gibi ‘kardeş ülkelerde’ yaşanan gelişmelerin, devletlerin parçalanmasının ve ulusal yapılarının çökmesinin maliyetini açıkça gösterdiğini ifade etti.

Kızıldeniz’in güvenliğine olası etkiler konusunda ise Mahmud, “Küresel bir deniz ticaret hattından ve Arap ulusal güvenliğinin temel unsurlarından söz ediyoruz. Somali kıyılarında yaşanacak herhangi bir siyasi ya da güvenlik gerilimi, doğrudan uluslararası ticaretin ve enerji güvenliğinin güvenliğini etkileyecektir” değerlendirmesinde bulundu.

Bu etkinin, başta Suudi Arabistan, Mısır, Sudan, Eritre, Yemen ve Ürdün olmak üzere kıyıdaş ülkelerin istikrarına da yansıyacağını belirten Mahmud, Somali’nin birliğinin korunmasının Kızıldeniz’in kolektif güvenliğinin temel dayanaklarından biri olduğunu vurguladı.

Bölgesel hakimiyete giriş

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının ardındaki gerçek amacını ve bu adımın Somali’nin tarihsel ayrılık karşıtı duruşunu nasıl test ettiğini şu cümlelerle açıkladı: “Gördüğümüz üzere amaç, yalnızca siyasi bir tanımanın ötesine geçiyor… Amaç siyasi hedefin ötesine geçiyor; İsrail’in Afrika Boynuzu’nda, Kızıldeniz’e doğrudan yakın bir stratejik üs edinmesini sağlamak ve Babu’l Mendeb Boğazı üzerinde etkili olarak Kızıldeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin ulusal güvenliğini tehdit etmek.”

Bu hamlenin Somali, Arap ve Afrika duruşunun egemenlik ve devlet birliği konusundaki kararlılığını test etmeye yönelik bir girişim olduğunu vurgulayan Mahmud sözlerini şöyle sürdürdü: “Burada açıkça belirtmek isterim ki, Somali’nin ayrılık karşıtı tutumu geçici veya taktiksel bir yaklaşım değildir. Bu, köklü bir ulusal ilke olup, geniş Arap ve Afrika desteğine sahiptir, ön saflarında ise Suudi Arabistan’ın desteği vardır.”

Mahmud, İsrail’in bu tanıma girişiminin Ortadoğu’daki çatışmayı Somali topraklarına taşıma amacı taşıdığını belirterek, “Açıkça söylüyorum, Somali’nin ulusal çıkarları ve bölgesel güvenliği için ülkemizi uluslararası veya bölgesel çatışmaların sahası haline getirmeye izin vermeyeceğiz” ifadesini kullandı.

Somali’nin barış, yeniden inşa ve sürdürülebilir kalkınma hedeflediğini, Ortadoğu’nun krizlerini ithal etmek veya kıyılarını ve bölgesel sularını askerileştirmek istemediğini vurgulayan Mahmud, “Başta Suudi Arabistan olmak üzere ortağımız olan Arap ülkeleri ile sıkı koordinasyon içinde çalışıyoruz; amacımız bölgenin istikrarını korumak ve Afrika Boynuzu’nu herhangi bir kontrolsüz tırmanıştan uzak tutmak” dedi.

cdvfgrth
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (Riyad’daki Somali Büyükelçiliği)

Mahmud, tecrübelerin, devletlerin parçalanmasının istikrar yaratmadığını, aksine ciddi güvenlik boşlukları oluşturduğunu ve etkilerinin yalnızca tek bir ülkeyle sınırlı kalmayıp tüm bölgeyi etkilediğini gösterdiğini vurguladı. “Bu nedenle, İsrail’in boş ve tehlikeli maceralarına kanmamalarını tavsiye ediyoruz” dedi.

Mahmud ayrıca, Arap ülkelerine, özellikle Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ne kıyısı olan devletlere Somali’nin ulusal güvenlikleri için güney kapısı niteliğinde olduğunu anlamaları çağrısında bulundu. Afrika’daki komşu ülkeleri ise Somali ile dayanışma içinde olmaya ve bölgeyi sonsuz bir kaosa sürüklemeye yönelik planlara karşı dikkatli olmaya çağırdı.

Suudi Arabistan-Somali ilişkileri

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, Suudi Arabistan ile Somali arasındaki ilişkilerin stratejik önemini ve Kızıldeniz’in güvenliğine katkısını vurguladı. Mahmud, “İkili ilişkilerimiz tarihî ve derin köklere sahip stratejik bir ilişkidir; bu ilişki kardeşlik, din ve ortak kader temellerine dayanır. Suudi Arabistan, Somali’nin istikrarını ve birliğini desteklemede, yeniden imar ve kalkınma çabalarında, ayrıca Kızıldeniz ve kritik deniz yollarının güvenliğinin sağlanmasında merkezi bir stratejik ortaktır” ifadelerini kullandı.

Mahmud, Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 stratejisine ve Kral Selman bin Abdulaziz ile Veliaht Prens Muhammed bin Selman liderliğinde elde edilen ekonomik başarılara büyük hayranlık duyduklarını belirtti. “Somali, bu alanlarda Suudi deneyiminden yararlanmayı hedefliyor” dedi.

Mahmud, mevcut şartlar altında Suudi liderliğinin bilgeliği, gücü ve bölgesel ve uluslararası ağırlığı sayesinde Somali’nin yeniden güçlü, birleşik ve onurlu bir şekilde kalkınmasında merkezi bir rol oynayabileceğine inandıklarını söyledi.

Suudi diplomasisinin Somali’ye uluslararası destek ve dayanışmayı sağlamakta kilit bir rol oynayacağını vurgulayan Mahmud, “Somali zorlu dönemlerden geçti, ancak bugün hızla toparlanıyor” şeklinde konuştu.

Mahmud, Somali’nin deneyimlerinden hareketle, günümüzde benzer zorluklarla karşı karşıya olan halklara karşı içten bir dayanışma hissettiklerini ve Suudi Arabistan’ın Yemen, Sudan ve Suriye’deki samimi ve kararlı rolünü takdir ettiklerini belirtti.

Son olarak, Suudi Arabistan Bakanlar Kurulu’nun, Kral Selman bin Abdulaziz başkanlığında, Somali’nin toprak bütünlüğüne yönelik herhangi bir bölünme girişimini reddetme kararını büyük memnuniyetle karşıladıklarını ifade etti.

Mahmud sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Bu tutum, Suudi Arabistan’ın Somali toprak bütünlüğü ve egemenliğine tarihî desteğinin bir uzantısıdır. Suudi liderliğinin açıkça Somali’nin birliğine yönelik girişimleri reddetmesi, ülkelerimiz arasındaki kardeşlik ilişkilerini güçlendiriyor, bölgesel istikrarı pekiştiriyor ve uluslararası topluma devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesinin önemini vurgulayan güçlü bir mesaj gönderiyor.”


Mısır'ın Somali'deki askeri varlığı İsrail'in endişelerini artırıyor

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Mısır'ın Somali'deki askeri varlığı İsrail'in endişelerini artırıyor

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

İsrail basını, İsrail’in Mısır ordusunun Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki hareketlerinden duyduğu endişeyi dile getirirken, Mısırlı eski askeri yetkililer, Mısır'ın Somali'deki askeri varlığını ‘meşru ve uluslararası hukuk ve uluslararası sözleşmelere uygun’ olarak değerlendirdi ve bunun bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yardımcı olmayı amaçladığını belirttiler.

İsrail gazetesi Yisrael Hayom, Mısır'ın ordusuna Somali üzerinden İsrail'e yanıt vermesini emrettiğini ve bu konuda onu destekleyen Arap ülkeleri olduğunu yazdı. Gazete, “Afrika Boynuzu'nda güç mücadelesi alevleniyor: Mısır, İsrail'in 'Somaliland'ı tanımasına yanıt veriyor” başlıklı haberinde, bu tanımaya karşı çıkan Kahire'nin, İsrail'in hamlesine yanıt olarak Somali'deki güçlerini yeniden konuşlandırdığını kaydetti. Gazeteye göre buraya yaklaşık 10 bin Mısırlı askerin konuşlandırıldığı tahmin ediliyor.

Ancak, Mısır ordusunun eski kimyasal savaş şefi Tümgeneral Muhammed eş-Şehavi, Mısır askerlerinin ‘dünyanın en büyük sekizinci barış gücü olduğunu ve Somali'deki Mısır güçlerinin Afrika Birliği (AfB) barış güçlerinin komutası altında olduğunu ve Somali'de barışı korumak için çalıştıklarını’ söyledi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Şehavi, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mısır, Somali'nin stratejik konumu nedeniyle birçok ülke tarafından, özellikle de İsrail tarafından arzulandığının farkında. İsrail, Somali'nin güvenliğini istikrarsızlaştırmak ve Etiyopya'nın Kızıldeniz'e ulaşma ve bir deniz gücü kurma planı gibi belirli planları kabul etmeye zorlamak amacıyla Somaliland bölgesini Somali'den ayrılmak isteyen bir devlet olarak tanıdı. Ayrıca Etiyopya, İsrail'in desteğiyle Sudan'da istikrarın yeniden sağlanmasını engellemek ve çatışmanın devamını sağlamak gibi başka faaliyetlerde de bulunuyor.”

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, İsrail'in ayrılıkçı bölgeyi tanıması ve Kızıldeniz'de bir yer edinme çabaları sonrasında Somali ve Kızıldeniz'in güvenliği konusunda defalarca kez uyardı.

grfbgfr
AfB'nin Somali'deki barış gücü misyonunda Mısır askerleri de yer alıyor (AFP)

İsrail, geçtiğimiz aralık ayında Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyine bakan Somaliland bölgesinin bağımsızlığını tanıdı. Etiyopya, bu bölgenin bağımsızlığını tanımak karşılığında bir deniz ve askeri liman elde etmek istiyordu.

Mısırlı ulusal güvenlik uzmanı Tümgeneral Muhammed Abdulvahid, Mısır askerlerinin Somali'deki rolünün Afrika Birliği ve barış gücü çatısı altında güvenlik ve istikrarı sağlamak olduğunu vurgulayarak “Bu nedenle Mısır güçlerinin varlığı, Afrika Birliği ve Somali Devleti'nin talebi üzerine meşrudur. Somali Devleti'nin cumhurbaşkanı kısa süre önce Mısır'ı ziyaret ederek bunu tüm dünyaya teyit etmiştir” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Tümgeneral Abdulvahid, şunları söyledi:

“Bu bakımdan, İsrail'in Somaliland'ı bir devlet olarak tanıyarak ve Somali devletini bölmeye çalışarak yasadışı bir hamleye başvurup uluslararası hukuku hiçe saydığı halde, diğer tarafların Mısır'ın meşru varlığından endişe duyduklarını iddia etmeleri anlaşılabilir değil. Etiyopya'nın Somali'ye yönelik tacizleri ve kendi topraklarında bir Etiyopya deniz üssü kurulmasını kabul etmesi için yaptığı baskı, Addis Ababa tarafından gerçekleştirilen ve İsrail tarafından desteklenen, Sudan'daki Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) milis, teçhizat ve silah sağlamak gibi Afrika Boynuzu bölgesinde genel olarak gerçekleştirilen diğer şüpheli hamleler, İsrail'in bölgeyi istikrarsızlaştırmaya yönelik hamleleri bağlamında değerlendirilmeli.”

Tümgeneral Abdulvahid, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mısır ve AfB, bu gelişmelerin farkındadır ve bu nedenle Mısır'ın buradaki askeri varlığı, tüm bu tehditlere karşı koymak ve uluslararası yasal yükümlülükler ve uluslararası meşruiyet çerçevesinde hareket etmek için.”

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi pazar günü, Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud ile Mısır ziyareti sırasında düzenledikleri ortak basın toplantısında, Somali'deki barış gücü misyonuna, ülkenin güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü destekleme taahhüdünün bir parçası olarak asker göndermeye devam edeceğini açıkladı. Sisi ve Mahmud, ikili bir toplantı düzenledikten sonra, her iki ülkenin heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda, Mısır'ın Somali'nin birliği ve toprak bütünlüğünü destekleyen tutumunu vurgulayan Sisi, ülkenin egemenliğini zedeleyecek veya istikrarını tehdit edecek her türlü önlemi reddetti.

Sisi, düzenlenen ortak asın toplantısında, ‘devletlerin güvenliğini ve egemenliğini tehlikeye atabilecek adımlara’ karşı uyarıda bulunarak, bunları ‘Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın ihlali’ olarak nitelendirdi. Mısır, 2024 yılının aralık ayı sonlarında, Somali'deki AfB barış gücü misyonuna asker göndereceğini duyurmuştu. Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, bu kararın ‘Somali hükümetinin talebi ve AfB Barış ve Güvenlik Konseyi'nin (AUSSOM) onayıyla’ alındığını söyledi. AUSSOM, 2024 yılı sonlarında sona eren terörle mücadele misyonunun yerini aldı.