Gine Cumhurbaşkanı: İran’ın Körfez’deki saldırıları, durdurulması gereken terör saldırılarıdır

Gine Cumhurbaşkanı Alpha Conde
Gine Cumhurbaşkanı Alpha Conde
TT

Gine Cumhurbaşkanı: İran’ın Körfez’deki saldırıları, durdurulması gereken terör saldırılarıdır

Gine Cumhurbaşkanı Alpha Conde
Gine Cumhurbaşkanı Alpha Conde

Alpha Conde; Suudi Arabistan’a verilen herhangi bir zararın İslam dinine yapılmış bir saldırı olduğunu vurguladı.
Gine Cumhurbaşkanı Alpha Conde, İran’ın Basra Körfezi’nde gerçekleştirdiği saldırıları, kararlılıkla engellenmesi gereken terör saldırıları olarak niteledi. Bu terör saldırıları karşısında Suudi Arabistan’ı destekleme ve arkasında durma çağrısında bulundu ve;” Suudi Arabistan’a verilen herhangi bir zarar, İslam dinine, bütün Müslümanların kalbinin attığı Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvre’ye yönelik bir saldırıdır” dedi.
Gine Cumhurbaşkanı, gazetemiz Şarkul Avsat’ı, anlamı “Sekou Toure’nin ikametgâhı” olan Sekhoutoureah Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda kabul etti. Sekou Toure Gine’nin ilk devlet başkanı ve Fransa’dan bağımsızlığın mimarıydı. Bizleri geniş bir toplantı salonunda kabul eden Conde’nin oturduğu yerin arkasında duvarı boydan boya kaplayan, altından bir tablo bulunuyordu. Cumhurbaşkanlığı görevlilerinden biri tablonun Gine’nin sahip olduğu birçok efsaneyi özetlediğini belirtti.
Alpha Conde, bu tablonun ve efsanelerin bir parçası gibi duruyordu. Conde devlet başkanı seçilmeden önce bir muhalifti ve yetmişli yıllarda gıyabında idam cezasına çarptırılmıştı. Uzun yıllar zorunlu olarak sürgünde yaşamıştı. Doksanlı yıllarda ülkesine döndüğünde de yıllarca cezaevinde kaldı. 2010 yılında Gine halkı onu devlet başkanı seçerek ödüllendirdi. Bu tarihten sonra başta ebola virüsü, düşük okur-yazarlık oranı, yoksulluk ve yüksek düzeydeki yolsuzluk olmak üzere karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara rağmen ülkesine bir siyasi istikrar ve ekonomik canlanma dönemi yaşattı.
2015 yılında bir kez daha cumhurbaşkanı seçilen Conde, ikinci dönemini tamamlamaya (2020) hazırlanıyor. Ülkenin mevcut anayasasına göre  Conde bir kez daha aday olamaz ama destekçileri arasında yönetimde kalabilmesi için anayasanın gözden geçirilmesi gerektiği yönünde sesler yükseliyor. Muhalefet ise buna şiddetle karşı çıkıyor. Röportajımız sırasında Cumhurbaşkanı Conde bu meseleden bahsetmeyi reddederek, olumlu olduğunun altını çizdiği 9 yıllık başkanlık döneminin sonuçlarını ortaya koymakla yetinip bu konudaki sorulara yanıt vermek istemedi.
Cumhurbaşkanı Alpha Conde ile gerçekleştirilen röportajın metni;
Basra Körfezi’nde son dönemde yaşanan gelişmeleri, İran’ın Körfez’in güvenliğini hedef almasını ve kendisine bağlı kolların Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını takip etmişsinizdir. Gine’nin bu gelişmeler karşısındaki tutumu nedir?

Suudi Arabistan ve Körfez bölgesini hedef alan terörün dünyanın geri kalanını hedef alan terör ile aynı olduğunu söyleyebilirim. Terör uluslararası bir olgu, kararlılık ve ciddiyetle yüzleşmemiz gereken büyük bir tehlikedir. Hepimiz Suudi Arabistan’ın yanında yer almalı ve bu teröre karşı mücadelesinde onunla dayanışma içinde olmalıyız. Çünkü Suudi Arabistan’a verilecek herhangi bir zararın İslam dinine ve bütün Müslümanların kalbinin attığı, her yıl milyonlarca insanın ziyaret ettiği Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvre’ye yapılmış bir saldırı olduğuna inanıyoruz. Bu ülkenin güvenliğini ve huzurunu hedef alan hiçbir saldırıyı kabul etmiyor ve Kral Selman bin Abdulaziz’in, Suudi Arabistan ve Körfez bölgesinde barış ve güvenliği korumak için yaptığı büyük çalışmaları övüyoruz. 
Suudi Arabistan terörle mücadele için bir cephe ve ittifak inşa etmek istediğinde Gine bu ittifaka katılan öncü ülkelerdendi. Suudi Arabistan’ın terör tehlikesi ile mücadelesini desteklediğini deklare eden ilk ülkeler arasında yer alıyordu. Bu tutumumuzun temelinde, Suudi Arabistan’ın, terörün bütün türleri ile mücadele gücüne ve İslam dünyasındaki merkezi konumuna olan inancımız vardır.
Diğer yandan Gine ile Suudi Arabistan arasındaki ilişki, tarihi nedenlerden dolayı oldukça güçlüdür. Birkaç yıl önce Suudi Arabistan bizden, İTT Genel Sekreterliği’nden onun lehine çekilmemizi talep ettiğinde bunu kabul ettik. Bu talebi kabul ettik çünkü İslam ve Arap dünyasındaki istikrarsız durum, Arap ülkeleri dışındaki güçler tarafından desteklenen terörist grupların güçlü yükselişi göz önüne alındığında, Suudi Arabistan’ın bu teşkilatın liderliğini üstlenmesi gerektiğine inanıyorduk. Bu hassas koşulların güçlü, kararlı bir liderlik gerektirdiği kanaatindeydik.
Suudi Arabistan buna karşılık bizlere başka bir pozisyon vermeye ve telafi etmeye hazırdı ama bizler bunu kesin bir şekilde reddettik. O zaman onlara, Suudi Arabistan’dan hiçbir karşılık beklemediğimizi, Hadimul Haremeyn Şerifeyn’in seçeceği ve Suudi Arabistan’ın desteklediği kişi lehine İTT Genel Sekreterlik makamından feragat etmeye hazır olduğumuzu belirtmiştim.
Suudi Aarbistan bizim için kutsal topraklardır. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere, bu iki beldenin bütün Müslümanların nezdinden sahip olduğu dini ve manevi sembolizmdir.
Gine olarak terörle mücadelede Suudi Arabistan’a tam destek veriyoruz. Bu savaşı kazanacağına, Ortadoğu bölgesine güvenliği ve istikrarı geri getireceğine inanıyoruz. Afrika’nın güvenliğine ne kadar önem veriyorsak dünyanın diğer bölgelerinin, özellikle de Ortadoğu ve Körfez bölgesinin güvenlik ve istikrarının güvence altına alınmasına o ölçüde önem veriyoruz.
“KADDAFİ ORTADAN KALKTIĞINDA HER LİDERİN BAĞIMSIZLIĞINI İLAN EDECEĞİ BİLİNİYORDU”
Belirttiğiniz gibi terörizm küresel bir olgu ama Afrika sahil bölgeleri ile Çad gölü havzasında terörist grupların yükselişi nedeniyle Afrika’nın batısında da durum karmaşık ve zor bir hal almış gibi görünüyor. Mevcut durum hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yaklaşık 8 yıl önce Nijer Cumhurbaşkanı Mahamadou Issoufou ile birlikte G-8 Zirvesi’ne katıldık ve büyük ülkelerin liderlerinden Libya’ya yönelik bir müdahalede bulunmaktan kaçınmalarını talep ettik. Libya’ya yönelik herhangi bir uluslararası müdahalenin bu ülkenin Somalileşmesine neden olacağını vurguladık. Bunun da bölgenin neredeyse tamamına yönelik tehlikeli sonuçları olacağını belirttik. Bu tehlikelerin başında da Afrika sahili ülkeleri ve Çad Gölü havzası bölgesine terörün ihraç edilmesi tehlikesinin yer aldığını söyledik. Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’nin kabile liderleri aracılığıyla ülkeyi yönettiğini ve Kaddafi ortadan kalktığında her liderin diğerlerinden bağımsızlığını ilan etmeye yöneleceğini herkes biliyordu. Nitekim gerçekten de böyle oldu ve Libya yeni bir Somali’ye dönüştü. 
Ne yazık ki dünya liderleri bu uyarılarımıza kulak asmadığı için gördüğünüz gibi bugün bu felaketi yaşıyoruz. Libya’da merkezi bir hükümet bulunmuyor ve Kaddafi’nin sahip olduğu dev cephane teröristlerin eline geçti. Bu da Mali, Burkino Faso ve Nijer gibi ülkeleri terör tehlikesi ve tehdidi ile karşı karşıya bıraktı. Çad ve Nijerya ise Boko Haram örgütünün tehdidi altında. Bugün bütün ülkelerimizin bu yakın tehlikenin tehdidi altında olduğunu ve hiçbir ülkenin bunun dışında olmadığını söyleyebiliriz.
Ancak Batı Afrika’daki terörle mücadele planları zeminde sonuç vermiyor gibi görünüyor. Sizce bunun nedenleri nedir?
Evet, gerçekten de böyle. Ancak asıl önemli olan, artık terörizm ile yüzleşmenin ve onunla savaşmanın temel ve zorunlu bir durum olduğuna ikna olmamızdır. Bu noktada Çad Cumhurbaşkanı Idriss Deby’i terörle mücadele konusunda oynadığı büyük rolden dolayı tebrik ve takdir ettiğimi belirtmeliyim. Çünkü Çad ordusu, Mali ve Nijer’den Nijerya ve Kamerun’a kadar bütün cephelerde savaşmaktadır. Aynı şekilde uluslararası toplumun da 5 kıyı ülkesinin (Moritanya, Mali, Nijer, Burkina Faso ve Çad) oluşturduğu ortak askeri gücü, güçlü ve ciddi bir şekilde desteklemeleri gerektiğine inanıyorum. Özellikle de terörle mücadelede ordusu her cephede savaşan Çad’ı desteklemelidir. 
“BİR TOPRAĞI EN İYİ ONUN ÇOCUKLARI SAVUNUR”
 Afrika ordularının teröre karşı savaşı yönetmekte başarılı olacaklarından emin misiniz?
Evet, terör ve radikalizm tehlikesi ile mücadele edebilmek için ilk önce birleşmeli ve el ele vermeliyiz. Çünkü bu önemli savaşın içinde doğrudan yer almadan terör ile savaşamayız. Bu nedenle Afrika ülkeleri olarak bizler, terör ile savaşma ve kıtanın her yerinde güvenliği ve istikrarı koruma görevini Afrika Gücü’nün yerine getirmesini istiyoruz. Yabancı güçler, bu savaşı yürütmek için gerçek bir motivasyona sahip değiller. Bu savaşı; varoluşları, aileleri ve kendileri için savaşanların yürütmesi gerekir. Uluslararası işbirliği çok önemli ancak örneğin; görev icabı burada bulunan, bunun için maaş alıp ailesi ile birlikte harcamak üzere ülkesine dönmek isteyen Bangladeşli bir askerden nasıl sizin için ölmesini isteyebilirsiniz ki? Bir toprağı en iyi onun çocukları savunur. Bu yüzden Afrika Gücü’nün BM Barış Gücü’nün yerini almasını istiyoruz. Güçlerimiz savaşmaya hazır ve bu görevi en iyi şekilde yerine getirecek olanlar da onladır. İhtiyaç duydukları tek şey, destektir.Örneğin; Kongo Cumhuriyeti’nde uzun yıllardır bir BM Barış Gücü görev yapıyor ama durumda hiçbir değişiklik yok. Bu nedenle bizler, elbette uluslararası toplumdan istihbarı ve askeri desteği ile birlikte Afrika Gücü’nün ülkelerimizi savunmasına izin verilmesini talep ediyoruz.
“YÖNETİME GELDİĞİMDE ATTIĞIM EN ÖNEMLİ ADIM ORDUNUN YENİDEN YAPILANDIRILMASI”
Batı Afrika’da güvenlik alanındaki sorunlara rağmen Gine, son yıllarda farklı komşu başkentlerde gerçekleşen terör saldırılarına hedef olmadı. Bunu nasıl başardınız?
Yönetime gelir gelmez (2010 yılında) attığım en önemli adımın, ordunun yeniden yapılandırılması olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu, o dönemde ülkenin içinde bulunduğu durum ve Gine ordusunun muzdarip olduğu büyük sorunlar göz önüne alındığında çözülmesi gereken an acil sorundu. Ne askeri rütbeler ile ilgili açık ve belirli bir sistem ne de askerler ve subaylar arasında olsun orduda bir disiplin vardı. Askerler silahları ile taksiye biniyor ve ordunun zırhlı araçları caddeleri işgal edip sivilleri korkutuyordu. Dengesiz bir ordumuz vardı. Ordunun %80’i subay ve general iken, sadece %20’si askerdi. Bu yüzden; ordunun yeniden düzenlenmesi ve reformdan geçirilmesi atılması gereken en önemli ve en acil adımdı. Çünkü ülkenin diğer sorunlarının çözümü buna bağlıydı. Zayıf, hasta bir ordu ile terör tehlikesine karşı koyamazdık.Diğer yandan sadece güvenlik ile yetinmedim. Halkın yaşam koşullarını iyileştirecek, dolayısıyla da radikal örgütlerin ülkemize yönelik herhangi bir sızma hareketini engelleyecek ekonomik reformları hayata geçirmeye çalıştım. İktidara geldiğimde (yaklaşık 9 yıll önce) Gine, büyük ekonomik sorunlardan muzdaripti ve IMF’nin önerdiği ekonomi programını tamamlamayı başaramamıştı. Bu nedenle IMF ve birçok uluslararası fon kuruluşu, Gine’deki projelere verdikleri finansal desteği durdurmuşlardı. Her şeyden önce bu durumu düzeltmemiz ve ülkeyi yakalanmış olduğu bu hastalıktan kurtarmamız gerekiyordu. Bütün bunlar, halkın yaşam koşullarını iyileştirmemizi sağlayacak fon ve kredilere ulaşmamız için gerekliydi.
Büyük sorunlar yaşayan enerji ve maden sektörlerinde büyük reformlar gerçekleştirdik. Geçtiğimiz yıllar içerisinde bu sektörlerde reformlar yapmayı ve yeniden düzenlemeyi başardık. Zengin ve büyük boksit rezervlerine sahip Gine,1 yıl içerisinde, dünyanın en büyük boksit ihracatçısı ve ikinci üreticisi olacak. Ama bizim için en önemli sektör; iyileştirilmesi ve geliştirilmesi için büyük ve önemli yatırımlar yapmaya çalıştığımız tarım sektörüydü. Çünkü bu sektör; halkın yaşamını doğrudan ilgilendiren ve yaşam koşullarını iyileştirecek olan sektördü. Dolayısıyla bizler Fas ile Japonya ve Çin gibi diğer ülkelerden bize verilen destekten çok mutluyuz. Halkımızın yaşamında köklü değişimler gerçekleştirme yolunda tarıma çok güveniyoruz. Bunun yanında elbette sağlık sektörüne de odaklandık. Çünkü bilindiği gibi bu alanda birçok sorundan muzdarip olan ülkemizin sorunları ebola virüsü ile daha da arttı. Ülkemizde sağlık sektörü istenilen düzeyde değildi ve etkisizdi. Bugün ise sağlık durumunun Gine’nin bütün illerinde önemli ölçüde iyileşmesinden ve sağlık ekiplerimizin her türlü acil durumlarla başa çıkacak bir duruma gelmesinden gurur duyuyoruz.
Gine’deki kalkınmanın asıl kaldıracı olan yollar, demiryolları ve limanlara gelince; bu alanda da büyük işler başardık. Sadece birkaç yıl içerisinde Gine’nin yüzünü değiştirdiğimiz için gurur duyuyoruz. Geçmişte Gine’yi ziyaret edip geceyi mütevazı otellerinden birinde geçirdiğinizde, ülkeden bir daha dönmemeye kararlı bir şekilde ayrılırdınız. Bugün ise durum değişti. Artık yatırımcılar, liderler, devlet başkanları, dost ve müttefikler gibi bütün misafirlerimizi ağırlayabileceğimiz yeterince lüks ve üst düzey otellerimiz var. Gine’yi şimdi ziyaret edecek olanların, durumun değiştiğini fark edeceklerini düşünüyorum. Ama yapmamız gereken daha çok şey var.
“BİRKAÇ YIL İÇERİSİNDE GİNE’DEKİ ARAP YATIRIMLARI 10 KAT ARTACAK”
Gine’deki Arap yatırımlarının seviyesinden memnun musunuz?

Kesinlikle. Birçok Arap ülkesi ve özellikle de Suudi Arabistan, BAE, Fas, Kuveyt ve başta İslam Kalkınma Bankası olmak üzere birçok Arap fon kuruluşu ile kaliteli bir işbirliğine sahibiz. Ancak önceki yıllarda Gine ekonomisinin yaşadığı kırılganlığın bu işbirliğine olumsuz etkileri olduğunu düşünüyorum. Özellikle de Arap ülkeleri ile aramızdaki tarihi bağlar göz önüne alındığında vaat edici imkanlara ve potansiyele sahip bu işbirliğinin maksimum düzeye ulaşmasını engellediği kanaatindeyim.Son olarak; Gine hükümetinden bir heyeti karşılayan ve 3 gün boyunca kendisi ile görüşmeler gerçekleştiren İslam Kalkınma Bankası Başkanının çabaları sayesinde ufukta vaat edici gelişmelerin görünmeye başladığını ve birkaç yıl içerisinde Gine’deki Arap yatırımlarının 10 kat artacağını söyleyebilirim. Çünkü bu ülke, Arap yatırımcıları ilgilendirecek ve iki taraf için de kazançlı ortaklıkların önünü açacak birçok imkâna sahiptir.
Arap ve özellikle de Körfez ülkelerinin Gine’ye karşı her zaman çok cömert olduklarını biliyoruz. Ama bizler de iş adamları ve sermayeleri ülkemize gelmeye teşvik etmek, hükümetler ile işbirliği yapmakla yetinme zihniyetinden kurtulup, özel sektöre daha çok yönelmek için ülkemizin sahip olduğu yatırım fırsatlarını tanıtmaya yönelik büyük bir çaba harcıyoruz. Bu nedenle hem Gine hem de Arap ülkelerinde ekonomik forumların düzenlenmesini teşvik eden bir planı hayata geçirdik.
Bizlere vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz...
Ben teşekkür ederim...



Vance’in mesajı ve İran’ın savaş hazırlığı… Askeri saldırı neyi değiştirebilir?

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)
TT

Vance’in mesajı ve İran’ın savaş hazırlığı… Askeri saldırı neyi değiştirebilir?

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai’ye gönderdiği mektup ile ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Brad Cooper’ın Başkan Donald Trump’a sunduğu brifing arasında, müzakereleri yeniden canlandırma girişimi ile İran’a karşı savaşı yeniden başlatma hazırlıkları arasındaki mesafe giderek daralıyor.

Ancak iki sürecin eş zamanlı ilerlemesi, en önemli soruya yanıt vermiyor: Washington, askerî üstünlüğünü İranlı liderliğin taviz verebileceği bir anlaşmaya dönüştürebilecek mi, yoksa her iki taraf da arabuluculuk fırsatları tükenene kadar karşı tarafın geri adım atmasını mı bekleyecek?

ABD’ye ait 10 askeri kargo uçağının İsrail’e ulaştığına ilişkin haberler ise tehditlere somut bir boyut kazandırıyor. Bununla birlikte, savaşa hazırlık yapılması kararın kesinleştiği anlamına gelmediği gibi, İran’daki sertlik yanlısı isimlerden biriyle iletişim kanalı açılması da onun bir uzlaşmaya varabilecek kapasiteye sahip olduğunu garanti etmiyor. Bu iki olasılık arasında bölge, bedelini ödemek zorunda kaldığı ancak sona erdirme kararını tek başına veremediği bir ‘ne savaş ne barış’ durumunda sıkışıp kalıyor.

Karar verme yetkisine sahip İranlı bir yetkili

Washington Post ve Wall Street Journal gazetelerine göre Vance’in Rızai’ye hitap etmesi, İran’da fiilî karar alma merkezine ulaşma girişimini yansıtıyor. Vance, Rızai ile şahsen görüşmeyi teklif ederken nükleer dosyayı ele almak üzere yetkili müzakereciler görevlendirilmesini istedi. Bu yaklaşım, ABD’nin eski Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Komutanı’nın güç odaklarını bir anlaşma etrafında bir araya getirebileceği yönündeki değerlendirmesine dayanıyor.

xcsdrgvt
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in Tahran’da gerçekleştirdikleri bir önceki görüşmeden (İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi)

Vance, mesajında ABD’nin çıkarını İran’ın nükleer silah edinmesini önlemekle, İran’ın çıkarını ise savaş ve yaptırımların yıprattığı ekonomiyi yeniden inşa etmek ve egemenliğini korumakla ilişkilendirdi. Rızai’nin tercih edilmesi, daha önce Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile yürütülen girişimin sonuçsuz kalmasının ardından geldi.

Ancak Washington Enstitüsü araştırmacısı Patrick Clawson, bu beklentiye temkinli yaklaşıyor. Clawson, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, sorunun Washington’ın İran’daki iktidar yapısını yanlış anlamakla suçlanmasının ötesine geçtiğini belirterek, bu yapının işleyişinin ‘İran içinde bile belirsiz ve yeterince anlaşılmamış olduğunu, ülke dışında ise durumun daha da karmaşıklaştığını’ söyledi.

Rızai’nin rolünün önemini kabul etmekle birlikte, onun yeni bir anlaşmaya bağlı kalınmasını sağlayabileceği düşüncesini ‘iyimser bir bakış açısı’ olarak değerlendiren Clawson, Rızai’nin haziran ayında imzalanan mutabakat zaptının ardından yaşanan gelişmeler üzerinde tam kontrole sahip olup olmadığının kesinlikle açık olmadığını belirtti. Clawson, sertlik yanlısı bazı çevrelerin Rızai’nin bilgisi, hatta onayı olmadan harekete geçmiş olabileceği ihtimalini de yüksek görüyor. Ona göre mevcut iktidar yapısı, bağımsız hareketlere geniş bir alan tanıyor. Bu da müzakere yürütebilme kapasitesi ile varılan anlaşmanın uygulanmasını garanti edebilme gücünün birbirinden farklı olduğu anlamına geliyor.

Bununla birlikte Clawson, söz konusu güç odaklarının kontrol altına alınabileceği ihtimalini de dışlamıyor. İran’ın aylardır İsrail’e saldırı düzenlememesini örnek gösteren Clawson, bunu yetkililerin belirli bir yol üzerinde uzlaşabildiğinin ve bu çizgiyi herkese kabul ettirebildiğinin göstergesi olarak değerlendiriyor. Aynı durumun Washington ile yapılacak bir anlaşma için de geçerli olabileceğini söylüyor. Bu değerlendirme, Rızai’nin nüfuzunun kesin bir güvenceye dönüşmediği, ancak yine de bir uzlaşma ihtimalinin bulunduğu sonucunu ortaya koyuyor.

Hava köprüsü

İsrail Yayın Kurumu, ABD’ye ait 10 askeri kargo uçağının Teksas eyaletinden gelerek Necef’teki Ovda ve Nevatim üslerine indiğini bildirdi. ABD’den resmi bir doğrulama gelmezken, uçakların taşıdığı yükün niteliği de açıklığa kavuşmadı. Kurumun aktardığı İsrailli bir yetkili, yakın koordinasyonun sürdüğünü ve Trump’ın verebileceği çeşitli kararlara karşı hazırlıklı olduklarını belirtti.

Bu hareketlilik, Wall Street Journal gazetesinin aktardığı daha kapsamlı hazırlıkların bir parçası. Söz konusu hazırlıklar arasında hava savunmasının güçlendirilmesi, mühimmat ve ikmal stoklarının artırılması, bazı askerlerin saldırılara açık bölgelerdeki mevzilerden uzaklaştırılması ve İsrail’e ek bir Patriot hava savunma bataryasının gönderilmesi yer alıyor.

Ayrıca bazı haberlerde, kasım ayında bölgeye ilave bir uçak gemisinin ulaşmasının beklendiği belirtildi. Savunma amaçlı takviyeler, İran’ın verebileceği olası bir karşılığa ve bu karşılığın ABD üsleriyle bölgedeki tesislere yayılma ihtimaline karşı hazırlık yapıldığını gösteriyor. Bu da saldırıyı başlatma kapasitesine sahip olmanın, savaşı sona erdirme kararını verme veya çatışmanın sınırlarını kontrol etme gücüne sahip olmak anlamına gelmediğini ortaya koyuyor.

cdsfrgth
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan fotoğrafta, Ortadoğu bölgesi üzerinde uçtuğu belirtilen bir F-16 savaş uçağı görülüyor.

Şarku'l Avsat'ın Axios'tan aktardığı habere göre Cooper’ın Trump’a verdiği brifingde askeri hazırlıkların yanı sıra deniz ablukasının etkinliğinin, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol tankerlerinin çıkışının engellenmesinin ve ABD Hazine Bakanlığı ile eş güdüm içinde yürütülen ekonomik baskının da ele alındığını bildirdi. Ancak toplantı, askeri alternatiflerin değerlendirilmesinin yanı sıra mevcut baskı araçlarının da gözden geçirildiği bir değerlendirme niteliği taşıyordu. Başka bir ifadeyle, abluka siyasi bir değişim sağlayabilir mi, yoksa anlaşmaya giden yolu açmadan yıpratma sürecini mi uzatır?

Washington Enstitüsü araştırmacısı Farzin Nadimi ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ablukanın süresiz olarak sürdürülebilmesi mümkün olsa da İran’ı bir noktada buna sert bir karşılık vermeye itebileceğini söyledi. Nadimi, Beyaz Saray’ın, yaptırımlara rağmen Tahran’ın füze kapasitesini ve nükleer programıyla bağlantılı yeteneklerini yeniden geliştirdiğini düşündüğünü belirtti. Bunun ve muhtemel diğer etkenlerin Trump’ı acil bir karar almaya yöneltebileceğini ifade etti. Nadimi’ye göre, taraflardan hiçbirinin istemediği büyük bir tırmanışı önlemek amacıyla arabuluculuk çabaları ilerliyor. Ancak ona göre böyle bir tırmanışın gerçekleşmesi giderek daha kaçınılmaz hale geliyor.

Stratejisiz saldırılar

Bu noktada Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Brian Katulis, ABD’nin yaklaşımının temelini sorguluyor. Katulis, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Trump yönetiminin İran politikasını ‘istikrarsız’ olarak nitelendirerek son gelişmelerin ‘çaresizlik koktuğunu’ söyledi. Bu gelişmelerin, Washington’ın kendi çıkarlarına ve bölgedeki ortaklarının menfaatlerine hizmet edecek tutarlı ve etkili bir diplomatik stratejiden yoksun biçimde hareket ettiğini bir kez daha ortaya koyduğunu belirtti.

Katulis’e göre, yeni bir dizi saldırı tehdidinin stratejik durumu köklü biçimde değiştirmesi ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki nüfuzu, nükleer programı ve balistik füze cephaneliği gibi temel sorunları çözmesi pek olası değil.

Yeni bir saldırı turunun büyük olasılıkla ‘stratejisiz saldırılar’ olacağı uyarısında bulunan Katulis, bunun hedefleri açık biçimde belirlenmemiş bir askerî harekât anlamına geleceğini ifade etti.

scdfgt
Ortadoğu sularındaki USS Rafael Peralta destroyerinin güvertesinden havalanan bir helikopter (CENTCOM)

Askerî açıdan değerlendirmelerde bulunan Nadimi ise kısa ve yoğun bir harekâtla arzu edilen tüm sonuçların elde edileceğine dair ‘hiçbir garanti bulunmadığını’ vurguladı. Ciddi askerî ve ardından siyasi hedeflere ulaşmak için genellikle kesin zaman sınırları belirlemekten ve bunları karşı tarafa açıklamaktan kaçınmak gerektiğini belirten Nadimi, resmen savaş ilan edilmeden yürütülen operasyonların süresine ilişkin anayasal kısıtlamaların da dikkate alınması gerektiğini ifade etti.

Nadimi, İran’a karşı gerçekleştirilecek herhangi bir ‘kısa ve yoğun’ askerî harekâtın başlı başına tehlikeli bir tırmanış anlamına geleceği ve büyük olasılıkla tüm bölgeyi çatışmanın içine çekeceği uyarısında bulundu. Böylece mesele, Washington’ın yalnızca saldırıyı gerçekleştirme kapasitesi değil, saldırının sonuçlarını kontrol altında tutup tutamayacağı sorusuna dönüşüyor.

ABD ile İsrail arasındaki görüş ayrılıkları da tabloyu daha karmaşık hale getiriyor. Haaretz gazetesinin haberine göre İsrail askerî kurumları, Washington’ın hızlı bir saldırı turunun ardından İsrail’in hedeflerini karşılamayan bir anlaşmayla süreci sonlandırmasından endişe ediyor.

İsrail tarafı, kısa süreli saldırıların ne rejimi devireceğini ne de İran’ın nükleer programını durduracağını düşünüyor. Bu kaygılar, iki ülke arasındaki yoğun askerî koordinasyonun yanıtlayamadığı bir soruyu gündeme getiriyor: Amaç, bir anlaşmanın şartlarını iyileştirmek mi, yoksa bu anlaşmayı imzalayacak rejimi değiştirmek mi? Bu soruya verilecek yanıtın farklı sonuçları bulunurken, ABD’deki ara seçimlere günler kala askerî hareketliliğin zamanlaması da her iki sürecin üzerindeki baskıyı artırıyor.

Haberlere göre seçimlerin ardından bir harekât düzenlenmesine yönelik hazırlıklar yapılıyor. Ancak bu hazırlıkların seçim takvimiyle ilişkilendirilmesi, harekâtın siyasi hedeflerini açıklığa kavuşturmadığı gibi Washington’ın öngördüğü sınırlar içinde kalacağını da garanti etmiyor.

Güven ve meydan okuma

Ancak Clawson, müzakerelerdeki çıkmazı İran’daki iktidar çevreleri arasındaki bölünmelerle sınırlı görmüyor. Taviz verilmesinin önündeki iki temel engel belirliyor: İranlıların krizleri iyi yönettiklerine, ABD’den daha uzun süre dayanabileceklerine ve bölge ülkelerini korkutmayı başardıklarına inanmaları; ayrıca ABD yönetimine, özellikle de Trump’a güven duymamaları.

Clawson, ikilemi şu soruyla özetliyor: Washington karşılıklı taahhütlerini yerine getirmeyecekse taviz vermenin ne anlamı var? Ona göre bu iki faktör, İranlı seçkinlerin yeni bir anlaşmaya destek vermesini iç bölünmelerden daha fazla sınırlıyor.

 dvfb
Tahran’daki Azadi Meydanı’nda İran füze sisteminin yanında Trump’ın resminin yer aldığı bir afiş (Reuters)

Üç uzmanın değerlendirmeleri, çıkmazın farklı boyutlarını ortaya koyuyor. Clawson, Tahran’ın bir anlaşmayı uygulayacağının garanti edilemeyeceğine dikkat çekerken İran’ın dayanma gücüne duyduğu güveni ve Washington’a yönelik güvensizliğini vurguluyor. Katulis, saldırıları siyasi kazanımlara dönüştürebilecek bir stratejinin varlığını sorguluyor. Nadimi ise harekâtın kısa tutulmasının tırmanışın genişlemesini engellemeyeceği uyarısında bulunuyor. Tüm bu değerlendirmelerin ortasında temel soru varlığını koruyor: Tahran’da uzlaşma kararını kim alabilir ve uygulayabilir? Washington savaş yoluyla neyi değiştirebilir ve ardından bu değişimi müzakereler yoluyla nasıl kalıcı hale getirebilir?


İsrail Büyükelçisi'nin Somaliland'a gelişi Afrika Boynuzu'ndaki gerilimi artırıyor

Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)
Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)
TT

İsrail Büyükelçisi'nin Somaliland'a gelişi Afrika Boynuzu'ndaki gerilimi artırıyor

Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)
Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)

Afrika Boynuzu'nda, İsrail'in Somaliland bölgesindeki fiilî varlığıyla birlikte yeni bir dönem başlıyor. İsrail'in ilk büyükelçisi Michael Lotem, görevini yürütmek ve Tel Aviv'in büyükelçiliğini açmak üzere Hargeisa'ya geldi.

İsrail'in bölgedeki fiilî varlığı, Somaliland'ın daha geniş uluslararası tanınma elde etme ihtimalini artırabilir. Ancak Afrika işleri uzmanlarına göre bu gelişme, İsrail'in bölgedeki nüfuzunu genişletme girişimleriyle birlikte Afrika Boynuzu'ndaki gerilimi de artırabilir. Somali, Mısır, Cibuti ve Türkiye'nin başını çektiği bölge ülkelerinden endişe ve itirazların gelmesi bekleniyor.

İsrail'den yeni hamle

Somaliland Today adlı internet haber sitesi, İsrail'in ilk büyükelçisi Michael Lotem'in Cuma günü Hargeisa'ya gelerek Somaliland Başkanı Abdurrahman Arro'ya güven mektubunu sunacağını bildirdi. Site, bu gelişmeyi “ikili ilişkiler açısından tarihî bir gün” olarak nitelendirdi.

Habere göre, güven mektubunun sunulmasının ardından yetkililer, Hargeisa'da yeni İsrail büyükelçiliğinin temel atma törenine ev sahipliği yapacak.

İsrail, ayrılıkçı Somaliland bölgesine ilk büyükelçisi olarak Michael Lotem'i nisan ayında atamıştı. Bu adım, Somaliland yönetiminin şubat ayında Muhammed Hacı'yı İsrail nezdinde büyükelçi olarak görevlendirmesinin ardından geldi.

İki ay sonra Somaliland Başkanı, Kudüs'te İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ile görüştü. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ofisinden yapılan açıklamaya göre Arro, ziyaretin önemine dikkat çekerek, “Bu ziyaret özel bir önem taşıyor. Somaliland Cumhurbaşkanı'nın başka bir ülkeye gerçekleştirdiği ilk resmî devlet ziyareti” ifadelerini kullandı.

Somalilandlı siyasi analist Abdülkerim Said Salih, Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmede, İsrail büyükelçisinin bölgeye gelişinin, Tel Aviv'in özellikle Aden Körfezi kıyılarında ve Babülmendeb Boğazı yakınlarında Afrika Boynuzu'ndaki nüfuzunu genişletme isteğini yansıttığını söyledi.

Salih'e göre İsrail, Somaliland'ı potansiyel bir stratejik ortak olarak görüyor. Somaliland açısından ise bu yakınlaşma, uluslararası ilişkilerini güçlendirmek ve daha geniş çaplı tanınma elde etme çabalarına destek sağlamak için bir fırsat oluşturuyor.

Afrika işleri uzmanı Abdülveli Cami Berri de Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, İsrail büyükelçisinin gelişinin Afrika Boynuzu'ndaki dengeler açısından önemli bir değişime işaret ettiğini belirtti. Berri, İsrail'in Aden Körfezi ve Kızıldeniz'deki siyasi ve güvenlik nüfuzunu genişletmeye yöneldiğini, bu bölgelerin Babülmendep Boğazı ve Yemen'e yakınlıkları nedeniyle stratejik önem taşıdığını ifade etti.

dfrgthyj
Somaliland Bölgesi Başkanı, geçtiğimiz eylül ayında ABD ziyareti sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Somaliland Başkanlığı'nın X hesabı)

Berri'ye göre bu yakınlaşma Somaliland'a uluslararası alandaki varlığını güçlendirme fırsatı sunarken, İsrail'e de coğrafi açıdan son derece önemli bir bölgede ortak kazandırıyor.

Endişelerin artması bekleniyor

Somali ve bölge ülkeleri söz konusu son gelişmeye ilişkin henüz açıklama yapmadı. Ancak İsrail'in Somaliland'ı tanıma kararından bu yana çok sayıda Arap ülkesi, Mogadişu yönetiminin bölgenin tanınmasına karşı çıkan tutumuna destek verdi ve İsrail'in kararını kınayan açıklamalar yayımladı.

Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Ürdün, Türkiye, Pakistan, Endonezya, Cibuti, Somali, Filistin, Umman, Sudan, Yemen, Lübnan ve Moritanya, ayrılıkçı Somaliland yönetiminin işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açma niyetini açıklamasını kınayan ülkeler arasında yer aldı. Arap Birliği de o dönemde bu adımın “Afrika Boynuzu'ndaki gerilim odaklarını derinleştirebileceği” uyarısında bulundu.

İsrail büyükelçisinin Somaliland'a gelişinin Mogadişu ve bölge ülkelerinin hesaplamalarına etkisini değerlendiren Salih, bu gelişmenin Somali hükümetinin toprak bütünlüğü ve egemenliğine ilişkin endişelerini artırabileceğini söyledi. Salih, bölgedeki rekabet halindeki siyasi, ekonomik ve güvenlik çıkarları nedeniyle Etiyopya, Mısır, Türkiye ve Cibuti'nin de hesaplarının etkilenebileceğini belirtti.

İsrail ile Somaliland arasındaki yakınlaşmanın yeni güvenlik ve askerî düzenlemelerin önünü açıp açmayacağına ilişkin ise Salih, istihbarat paylaşımı, askerî eğitim, deniz güvenliği ve gemi trafiğinin izlenmesini kapsayan bir iş birliğinin genişletilmesinin mümkün olduğunu ifade etti. Ancak güvenlik iş birliği ile askerî üs kurulması arasında ayrım yapılması gerektiğini vurgulayan Salih, Berbera Limanı'nda İsrail askerî üssü kurulacağına ilişkin resmî bir doğrulama bulunmadığını kaydetti.

Bu yakınlaşmanın Kızıldeniz güvenliğine olası etkilerine değinen Salih, Somaliland'ın deniz ulaşımının korunmasındaki stratejik önemini artırabileceğini, ancak bölgedeki askerî ve güvenlik rekabetini de yoğunlaştırabileceğini söyledi.

Salih, gelişmenin Afrika Boynuzu'ndaki jeopolitik dengelerde önemli bir değişimi yansıttığını belirterek, Somaliland'ın uluslararası görünürlüğünü artırmak için İsrail ile ilişkilerini değerlendirmeye çalıştığını, İsrail'in ise dünyanın en önemli deniz ticaret yollarından birinin yakınında nüfuzunu genişletmeyi hedeflediğini ifade etti. Yakınlaşmanın sonuçlarının, iki taraf arasındaki iş birliğinin niteliğine ve bölge ülkelerinin çıkarları ile Kızıldeniz güvenliği üzerindeki etkilerine bağlı olacağını dile getirdi.

Berri ise söz konusu hamlenin Somali açısından toprak bütünlüğü ve ulusal egemenliğe yönelik bir meydan okuma oluşturduğunu, federal hükümetin onayı olmadan yabancı güvenlik ve askerî düzenlemeler yapılması ihtimalinin endişe yarattığını belirtti.

Berri'ye göre Mısır, gelişmeleri Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nın güvenliği açısından değerlendiriyor. Eritre, Kızıldeniz'deki güvenlik dengesinin korunmasına odaklanırken Cibuti ise limanlar, deniz nüfuzu ve bölgesel ticaret alanlarında rekabetin doğuracağı sorunlarla karşı karşıya kalabilir.

Yakınlaşmanın özellikle Berbera Limanı ve Havalimanı çevresinde istihbarat iş birliği, askerî eğitim ve lojistik kolaylıklar şeklinde gelişebileceğini belirten Berri, olası bir İsrail askerî üssünün Husiler ve İran ile gerilimi artırabileceğini, Kızıldeniz ve Aden Körfezi'nde askerî hareketliliği yoğunlaştırabileceğini ve uluslararası deniz ulaşımının güvenliğini etkileyebileceğini savundu.


Rubio: Trump, İran'a yönelik hava saldırılarının yeniden başlatılması konusunda henüz karar vermedi

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)
TT

Rubio: Trump, İran'a yönelik hava saldırılarının yeniden başlatılması konusunda henüz karar vermedi

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a yönelik askerî operasyonların yeniden başlatılması konusunda henüz bir karar vermediğini belirtti.

Rubio, dün düzenlediği basın toplantısında, ABD ile İran arasındaki çatışmaları sona erdirmeyi amaçlayan ve Katar'ın öncülüğünde yürütülen görüşmeler için belirlenmiş bir takvim olup olmadığını bilmediğini söyledi.

Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre İranlı yetkililerin Doha'da Katarlı arabulucularla görüşmeler gerçekleştiriyor.

Rubio ayrıca, Georgiya eyaletinin Atlanta kentinde düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı sırasında Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile kısa bir görüşme yaptığını belirtti. Görüşmede, gelecek ay Çin'de düzenlenecek Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) Zirvesi kapsamında ABD Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında bir görüşme yapılması ihtimali ele alındı.

Rubio, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin de Trump'ın katılımının “olumlu bir sonuç doğurabileceğini” düşünmesi halinde, aralık ayında Miami'de düzenlenmesi planlanan G20 Liderler Zirvesi'ne davet edilebileceğini ifade etti.