Erdoğan, Serrac ile imzaladığı mutabakatı 'egemenlik hakkı' olarak niteledi

(Reuters-arşiv)
(Reuters-arşiv)
TT

Erdoğan, Serrac ile imzaladığı mutabakatı 'egemenlik hakkı' olarak niteledi

(Reuters-arşiv)
(Reuters-arşiv)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fayiz es-Serrac başkanlığındaki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile geçen çarşamba günü İstanbul’da imzalanan deniz yetki alanı ile güvenlik ve askeri alanlarda iş birliği anlaşmalarını ‘egemenlik hakkı’ olarak niteledi. Bu konunun kimseyle tartışmaya açık olmadığını vurguladı. Mısır ise mutabakat zaptının ‘Libyalılar arasındaki anlaşmazlığı derinleştireceği ve siyasi süreci istikrarsızlaştıracağı’ konusunda uyardı.
Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri dün ülkesinin UMH Başkanı Serrac ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında imzalanan mutabakat zaptına yönelik eleştirisini yineledi. Serrac’ın mutabakat zaptını imzalamak için gerekli yetkilere sahip olmadığına dikkati çeken Şukri, söz konusu mutabakatların Libyalılar arasındaki anlaşmazlığı derinleştireceği ve ardından siyasi süreci istikrarsızlaştıracağını öne sürdü. Şukri, Birleşmiş Milletler (BM) Libya Özel Temsilcisi Gassan Salame ile dün yaptığı telefon görüşmesinde bir sonraki adımda siyasi süreci engelleyecek her türlü girişimi önlemenin önemini vurguladı.
Şukri ayrıca dün UMH Başkanlık Konseyi üyesi Fethi el-Mecberi ile Kahire'de bir araya geldi. Görüşmede Libya’daki son durum, UMH içerisindeki mevcut bölünme ve UMH Başkanı’nın Suheyrat Anlaşması’na yönelik ihlalleri gündeme geldi.
Mısır Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ahmed Hafız’ın yaptığı açıklamaya göre Şukri, ülkesinin Libya'nın birliğini ve toprak bütünlüğünü koruma konusundaki kararlılığını vurguladı.
Erdoğan'dan Libya açıklaması
Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün NATO liderleri zirvesine katılmak üzere Londra’ya gitmeden önce Ankara’da düzenlenen basın toplantısında Yunanistan, Mısır ve Güney Kıbrıs Rus Yönetimi’nin (GKRY) Türkiye-Libya anlaşmasına karşı çıkmalarının ‘iki ülke arasındaki anlaşmayı asla etkilemeyeceğini’ söyledi.
Erdoğan açıklamasına şöyle devam etti;
“Şu anda Fransa'yı Doğu Akdeniz olayı ciddi manada rahatsız ediyor olabilir. Libya ile yaptığımız anlaşma rahatsız ediyor olabilir. Gündeme getirdikleri halde bu, Libya ve Türkiye'nin egemenlik haklarıdır. Bunu sizinle tartışmayacağız.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan ayrıca Fransa’nın Türkiye ile Libya arasındaki anlaşmayla ilgili memnuniyetsizliğini dile getirmesi halinde kendilerine, egemenlik hakkını tartışmayacaklarını ve bu konuda pazarlık etmeyeceklerini söyleyeceklerini de belirtti.
Libya’nın anlaşma nedeniyle Yunanistan’daki büyükelçisini geri çekebileceğini belirten Erdoğan, Yunanistan Başbakanı'nın NATO zirvesi oturum aralarında görüşmek istediğine dair haberler aldığını aktardı. Bununla birlikte Erdoğan, Türkiye-Libya anlaşmasının, milletvekilleri tarafından büyük destek göreceğinden ve meclisin onaylanmasının ardından yürürlüğe gireceğinden emin olduğunun da altını çizdi.
Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias pazartesi günü yaptığı açıklamada, Libya’nın Atina Büyükelçisi'nin Türkiye ile yapılan iki anlaşmanın ayrıntılarını cuma gününe kadar açıklamaması halinde sınır dışı edileceğini söyledi.
Alman hükümeti ise Uluslararası Libya Konferansı'na ev sahipliği yapacağı tarihi henüz belirleyemedi. Gözlemciler, konferansın aralık ayında gerçekleştirilmesinin de güç olduğu görüşünde.
Her ne kadar Berlin, Libya dosyasıyla ilgilenen ülkeler ile BM arasında bir dizi hazırlık toplantısına ev sahipliği yapsa da toplantıların hiç birinde konferansın yapılacağı tarihle ilgili uzlaşı sağlanamadı. Berlin önümüzdeki birkaç gün içinde yeni bir hazırlık toplantısına ev sahipliği yapacak. Ancak konferansın yakın bir tarihte yapılabileceğine dair umutlar oldukça azalmış durumda. Almanya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Rainer Breul, yakında yapılması planlanan hazırlık toplantısının Uluslararası Libya Konferansı’nın düzenleneceği tarih konusunda bir anlaşmaya varılıp varılamayacağını belirleyemeyeceğini söyledi. Breul, devam eden görüşmelerde ‘konferans tarihinin’ uzmanlar ve yetkililer tarafından kaydedilen ilerlemeye bağlı olduğunu da sözlerine ekledi.
Almanya, BM’nin yanında arabuluculuk yapmak için Libya dosyasındaki ‘tarafsızlığından’ yararlanmaya çalışırken Fransa, Halife Hafter güçlerini, İtalya ise Serrac güçlerini destekleyerek tam tersi yönde bir tutum sergiliyorlar. Berlin, Avrupalı müttefikleriyle Libya dosyasında ortak bir pozisyona ulaşmak için sürekli iletişim halinde olduğunu açıkladı. Ancak İtalyan yaklaşımından çok farklı olan Fransız yaklaşımı, Almanya’nın Libya dosyasında ortak bir Avrupa pozisyonu oluşturma konusundaki çabalarını zorlaştırıyor. Paris, Halife Hafter’i Libya’daki aşırılık yanlılarının önünde aşılmaz bir duvar olarak görürken İtalya, Serrac’ın daha fazla düzensiz göçmenin gelişini engelleyecek bir ortak olduğu görüşünde.
Gözlemciler, Alman arabuluculuğunun İtalyan yaklaşımından çok farklı hedefleri olmadığını düşünüyor. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in geçen mayıs ayında gerçekleştirdiği Afrika turu sırasında Sahel ülkeleri (Moritanya, Mali, Nijer, Çad ve Burkina Faso) Libya’daki kaosa son verilmesini istediler. Libya’nın terörün yayılması ve ülkelerine silah kaçakçılığı yapılması konusunda büyük bir kaynak haline geldiğini vurguladılar. Merkel'in Afrika turu, Hafter güçlerinin Trablus'u aşırılık yanlılarından kurtarmak için başlattığı geniş çaplı askeri operasyonla aynı döneme denk geldi. Merkel Berlin’e döndüğünde BM ve BM’nin Libya Özel Temsilcisi Salame’nin Libya’daki çatışmaları durdurmak için 5 yıldır gösterdikleri çabaları desteklemek üzere bir Alman girişimi başlatılmasına karar verdi. Avrupa, Libya’da devam eden kaosun yol açtığı göç dalgasına son vermek istiyor.
Berlin’in Libya dosyasında tarafsız kalmakta ısrar etmesine rağmen Türkiye’nin UMH ile Doğu Akdeniz’de doğalgaz arama hakkını güvence altına alan son anlaşmasının Almanya’yı tarafsız konumundan uzaklaştırabileceği belirtiliyor. Özellikle anlaşmanın Türkiye'nin deniz sınırlarını tanımadığı GKRY’de büyük bir öfke yaratmış olmasının Almanya’nın bu konumunu etkileyebileceği belirtiliyor. Türkiye aylar önce Akdeniz’de Kıbrıs kıyılarında doğalgaz arama çalışmalarına başladı. Bu durum Avrupa Birliği (AB) yaptırımlarını da beraberinde getirdi. Bununla birlikte Ankara’nın Libya ile geçtiğimiz günlerde imzaladığı anlaşmaların Ankara'nın daha da izole olmasına neden olabileceği belirtiliyor. Bu durumun aynı zamanda AB ve Avrupa ülkelerini, özellikle Türkiye’ye karşı artan öfkeleri nedeniyle daha net bir pozisyon almak için Serrac hükümetine karşı ortak bir tutum sergilemeye zorlayabileceği kaydediliyor.



Anlaşmayla ve anlaşmasız İran-Amerikan çatışmasının doğasını yeniden tanımlamak

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İstanbul'da Türk mevkidaşıyla düzenlediği ortak basın toplantısında, 30 Ocak 2026 (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İstanbul'da Türk mevkidaşıyla düzenlediği ortak basın toplantısında, 30 Ocak 2026 (AFP)
TT

Anlaşmayla ve anlaşmasız İran-Amerikan çatışmasının doğasını yeniden tanımlamak

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İstanbul'da Türk mevkidaşıyla düzenlediği ortak basın toplantısında, 30 Ocak 2026 (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İstanbul'da Türk mevkidaşıyla düzenlediği ortak basın toplantısında, 30 Ocak 2026 (AFP)

Hüda Rauf

Washington ve Tahran'ın tehlikeli bir askeri çatışmayı sona erdirebilecek ve nükleer program ve bölgesel güvenliğin geleceği konusunda daha kapsamlı müzakere sürecinin önünü açabilecek bir ön mutabakata yaklaştığına dair artan işaretler var. Batılı çevrelerden sızan bilgilere göre, Donald Trump yönetimi, nihai bir anlaşmadan ziyade çatışmayı sona erdirmek için “bir ön çerçeve” olarak tanımlanan mutabakat zaptına ulaşmaya yakın.

Bu belge, imzalanıp kesinleşirse, ABD-İran çatışmasını sona erdirmeye yönelik bir adım sayılmıyor. Bunun yerine, Tahran'ı kısıtlamaktan ziyade önünü açan çok sayıda belirsiz nokta içeriyor. Önerilen düzenleme, “dondurma karşılığında hafifletme” denklemine dayanıyor; yani İran, 12 yıl boyunca uranyum zenginleştirmeyi askıya alacak, ardından uranyumu yüzde 3,76 oranında zenginleştirmeye başlayacak. Savaştan önce de İran'ın, yüzde 3,67'den daha düşük bir seviyede bile olsa uranyum zenginleştirme hakkını korumayı talep ettiğini belirtmekte fayda var.

Belge ayrıca, Washington'un yaptırımları hafifletmesini ve dondurulmuş milyarlarca dolarlık İran varlığını serbest bırakmasını, İran'ın da deniz ablukasının kaldırılması karşılığında Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer üzerindeki karşılıklı kısıtlamaları hafifletmesini öngörüyor. Ancak bu uzlaşı, daha sonraki bir nihai anlaşmaya bağlı olmayı sürdürüyor ve bu da onu barış ve gerilimi tırmandırma arasında gri bir alana yerleştiriyor. Müzakerelerin tamamlanamaması, basitçe başa dönmek veya daha yoğun bir çatışma anlamına gelecektir.

ABD Başkanı Donald Trump ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'ten gelen olumlu sinyallere rağmen, İranlı yetkililer beklenen İran yanıtına ilişkin olumlu veya olumsuz işaretler taşıyan herhangi bir açıklama yapmadılar. Ancak, önerilen anlaşma bazı konularda belirsizliklerle dolu ve ertelenmiş anlaşmazlıklar barındırıyor. Dahası, nihai hale gelirse, birçok konuda İran için bir kısıtlamadan ziyade bir kazanç olacaktır. İçerdiği en önemli belirsizlik Hürmüz Boğazı'nın kaderiyle ilgili. Savaş bittikten hemen sonra boğazda seyrüsefer özgürlüğünden ne kastedildiği belirsiz. Savaş öncesindeki durumuna geri dönüş mü kastediliyor? Yoksa İranlı yetkililerin savaş sonrasında da devam edeceğini defalarca belirttiği, “boğazda yeni yönetim ve oluşan denklem” olarak tanımlanan yeni bir durumla mı karşı karşıyayız?

Daha önce bu köşede “Washington-Tahran Görüşmeleri Monroe Doktrini'ni Hürmüz'e Taşıyacak mı?” başlığı altında bundan ve Trump'ın boğazda İran ile ortak yönetim istediğine dair imaları göz önüne alındığında, Monroe Doktrini'ni Batı Yarımküre'de Körfez bölgesine de uygulama olasılığından bahsetmiştim. İran'dan gelen bazı haberler, Trump'ın gerçekten de bunu talep ettiğini, ancak İran'ın bunu reddederek Washington ile değil, Çin ile ortak yönetim önerdiğini doğruluyor. Haberler ayrıca, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin Çin ziyaretinin, bölgesel ve uluslararası iş birliği öneren bir İran girişimini koordine etmek amacıyla yapıldığına işaret ediyor. Bu girişim, Çin'in Hürmüz Boğazı'nın yönetimi için bölgesel bir plan geliştirme girişiminde bulunmasını içeriyor; bu plan Amerika Birleşik Devletleri ile sınırlı olmayan daha geniş bir bölgesel çerçeveye giriyor. Dahası, İran, Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasından en olumsuz etkilenen tarafın Çin olduğu kozundan yararlanmaya çalışarak Çin'in uluslararası garantör olmasını istiyor.

Öte yandan, zenginleştirme sorunu anlaşmazlığın özü ve en önemli çıkmaz noktası olmaya devam ediyor. Nükleer zenginleştirmenin askıya alınma süresi hâlâ çözüme kavuşturulmuş değil. İran, dondurulmuş varlıklarını geri alması ve tüm yaptırımların kaldırılması, dahası süre sona erdikten yüzde 3,67 oranında zenginleştirmeye geri dönmesi şartıyla, 12 yıl veya daha kısa bir süre için zenginleştirmeyi askıya almayı kabul edebilir. Ancak, Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre asıl anlaşmazlık noktası, Tahran'ın Washington'a teslim etmeyi reddettiği yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti etrafında dönüyor. Trump'ın İran’ın elindeki yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumu kendisine teslim edeceği konusundaki tekrarlanan ve gösterişli açıklamalarına rağmen, Tahran Washington'a teslim etmeyi reddedebilir. Ama İran’ın uranyumu Rusya'ya veya başka güvenilir bir tarafa teslim etmeye bir itirazı yok. İran, böylelikle Trump'ın herhangi bir şekilde zafer kazanmasını ve Barack Obama'dan daha güçlü bir anlaşma yapmakla övünmesini engellemek istiyor. Ancak kesin olan husus, uranyumun akıbetinin tartışmalı bir konu olmaya devam ettiğidir.

Her iki tarafın da açıklamadığı birçok belirsiz konu var ve görünüşe göre temel endişeleri, savaşı derhal sona erdirmek ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması karşılığında İran'a uygulanan ablukayı kaldırmaktır. İki taraf arasında bir anlaşmaya varılsın ya da varılmasın, Trump'ın başlattığı savaş, bölgedeki çatışmanın dinamiklerini temelden şu şekilde değiştirdi:

Askerî harekâtın açıklanan hedefleri İran'da rejim değişikliği ve nükleer programının ortadan kaldırılması iken, müzakerelerin asıl odağı artık Hürmüz Boğazı'nın savaştan önce olduğu gibi seyrüsefere açılması haline geldi.

İran, çatışmayı yeniden tanımlamaya çalışıyor. Askeri olan çatışmayı jeopolitik ve ekonomik bir mücadeleye dönüştürdü. Bu konudaki en önemli kozları Hürmüz Boğazı, enerji ve uluslararası su yolları üzerindeki etkisiydi. Böylece anlaşmayı nükleer müzakerelerden çatışmanın doğasını yeniden şekillendirmeye kaydırdı. Dolayısıyla bir anlaşmaya varılırsa, bu sadece nükleer bir çözüm değil, çatışmanın kendisinin temelden yeniden yapılandırılması olacaktır. Doğrudan askeri çatışma yerine rekabet ekonomi, jeopolitik ve bölgesel etkiyle ilgili diğer alanlara kayabilir.

Enerji bu çatışmada belirleyici faktör olduğundan, Arap Körfezi'nden petrol ve doğalgaz akışında herhangi bir aksama küresel ekonomiyi anında etkilemektedir. Bu nedenle, bölgesel istikrar sadece siyasi hedef değil, küresel bir ekonomik zorunluluk ve aynı zamanda İran'ın gelecekte herhangi bir gerilim karşısında oynayabileceği bir koz.

İran, deniz ablukasını kırmak veya deniz yollarına olan yoğun bağımlılığını azaltarak etkilerini hafifletmek istiyor. Bu durum baskıyı daha da artırabilir ve İran'ı sadece ablukayla doğrudan yüzleşmeye değil, aynı zamanda Kuzey-Güney Koridoru ile Kuşak ve Yol Girişimi gibi kara koridorları geliştirerek oyunun kurallarını değiştirmeye de zorlayabilir. Ayrıca, deniz taşımacılığına bağımlılığı azaltacak, ticaret yollarını çeşitlendirecek ve baskıya karşı kendisini daha dirençli hale getirecek yeni kara yolları ve güzergahlar aramaya itebilir. Bu nedenle, İran Dışişleri Bakanlığı komşu ülkelerle istişareleri yoğunlaştırmaya başladı.

Tahran, çatışma ve anlaşma yoluyla Ortadoğu'yu tek bir gücün egemen olduğu bölgesel bir sistemden çok taraflı bir düzene dönüştürmeye çalışıyor. Bugün yaşananlar sadece nükleer program üzerine müzakereler değil, aynı zamanda İran'ın kendisini çok taraflı uluslararası sisteme katkıda bulunan bir ülke olarak yeniden konumlandırma çabasının bir parçası. Dahası, İran, güvenlik tehditlerini stratejik fırsatlara dönüştürme fırsatını değerlendirerek, Körfez’in güvenliğine dair vizyonunu dayatma ve yeni pazarlık kozları elde etme olanağı bulurken, savunma stratejisinin en önemli sütunları olan milis güçlerini ve balistik füze programını da tehlikeye atmıyor. Soru, anlaşmanın imzalanıp imzalanmayacağı değil, çatışmanın bu aşaması sona erdikten sonra İran'ın Ortadoğu'daki stratejisinin nasıl olacağıdır.

*Bu analiz Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Hürmüz'de bin 500 gemi ve 22 bin denizci mahsur kalmış durumda

Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş bir konteyner gemisi (AFP)
Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş bir konteyner gemisi (AFP)
TT

Hürmüz'de bin 500 gemi ve 22 bin denizci mahsur kalmış durumda

Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş bir konteyner gemisi (AFP)
Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş bir konteyner gemisi (AFP)

ABD tarafından hazırlanan raporlar, Hürmüz Boğazı'nda mahsur kalan ticari gemi sayısının bin 550 ile bin 600 arasında olduğunu ve ABD Genelkurmay Başkanı General Dan Caine'e göre bu gemilerde ciddi tehlikelerle karşı karşıya kalan 22 binden fazla denizci ve teknisyenin bulunduğunu ortaya koydu.

28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in İran'a karşı askeri operasyonları başlamasından bu yana, İran'ın füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşılık vermesi üzerine, dünya ekonomisinin bu hayati damarı neredeyse tamamen kapalı durumda. İran Devrim Muhafızları, boğazdan geçişi yasaklayan uyarılar yayınlayarak ticari gemilere saldırı düzenleyeceğini duyurdu. ABD güçleri, İran güçlerinin boğaza mayın döşediğini bildirdi.

ABD Başkanı Donald Trump, gemileri boğazdan geçirmek amacıyla ‘insani nitelik taşıdığını’ söylediği ‘Özgürlük Projesi’ adlı bir operasyon başlattı. Ancak yalnızca 48 saat süren ve sadece iki geminin çıkışına yardımcı olan bu operasyondan kısa sürede geri adım attı. Trump, Pakistan’ın arabuluculuğuyla sürdürülen ABD-İran müzakerelerine ilave süre tanımak istediğini açıkladı.

Danimarkalı dev nakliye şirketi Maersk, ABD ordusunun boğazdan çıkış için yönlendirdiği iki gemiden birinin kendisine ait olduğunu teyit etti. Şirket, söz konusu geminin ‘savaşın başlamasından bu yana’ Körfez'den çıkamadığını da kaydetti.

Bir gemi takip sitesinde, Hürmüz Boğazı'ndaki gemi hareketlerini gösteren büyük bir ekran (AFP)Bir gemi takip sitesinde, Hürmüz Boğazı'ndaki gemi hareketlerini gösteren büyük bir ekran (AFP)

İran “saldırganlığı”

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, Özgürlük Projesi’nin Hürmüz Boğazı'nı ticari gemilere yeniden açmayı hedeflediğini ve ‘Destansı Öfke Operasyonu’ndan bağımsız olduğunu açıkladı.

Hegseth, yaptığı açıklamada, "İran'ın masum ülkelerin ve mallarının uluslararası bir su yoluna erişmesini engellemesine izin verilemez" ifadelerini kullandı. ABD’li Bakan, İran'ın ‘sivil gemileri taciz eden, tüm ülkelerden denizcileri ayrım gözetmeksizin tehdit eden ve hayati öneme sahip bir geçiş noktasını kendi mali çıkarları için kullanan saldırgan bir ülke’ olduğunu vurguladı.

ABD'nin planına rağmen, «Lloyd's List Intelligence» tarafından yapılan bir analiz, boğazdan geçen gemi sayısının geçen hafta 44'ten 36'ya düştüğünü ortaya koydu. Normal günlerde bu koridordan 120'den fazla gemi geçiyor ve bunların çoğu küresel petrol arzının yüzde 20'sini taşıyor. Yetkililer, 21 mil (33 kilometre) uzunluğundaki su yolunun üzerinde füzelerin varlığının devam etmesi nedeniyle nakliye şirketlerinin geçiş riskini üstlenmek istememelerini bu durumun nedeni olarak gösterdi. Uzmanlar, uzun vadeli istikrar sağlanana kadar Hürmüz'deki nakliye trafiğinin tam olarak yeniden başlamayacağını belirterek, güvencelerle desteklenen uzun vadeli bir anlaşma olmadan tıkanıklık sorununun çözülemeyeceğini vurguladılar.

Dünyanın önde gelen nakliye şirketlerinden biri olan Hapag-Lloyd'un İletişim Direktörü Nils Haupt, şirketin Özgürlük Projesi askıya alınmadan önce boğazda mahsur kalan dört gemisini çıkarmak için ABD ordusundan yardım almayı değerlendirdiğini söyledi. Haupt, açıklamasında “Durum yeniden değiştiğine göre bu adımın fizibilitesini ve nasıl hayata geçirileceğini yeniden incelememiz gerekiyor” ifadelerini kullandı.

ABD Genelkurmay Başkanı General Caine ise şu an Körfez'de yaklaşık 22 bin 500 denizciyle birlikte bin 500'den fazla geminin mahsur kaldığını teyit etti.

General Caine, açıklamasında şunları söyledi:

“Son yedi hafta boyunca İran, ticari deniz ulaşımını kesmek ve küresel ekonomiye zarar vermek amacıyla boğazdaki ticari gemileri defalarca tehdit etti ve saldırıya geçti. Dünya petrol tüketiminin yaklaşık beşte birinin geçtiği dünyanın en önemli deniz geçitlerinden birini tıkayarak İran, küresel tedarik zincirini bir silaha dönüştürüyor.”

Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) Genel Sekreteri Arsenio Dominguez, Panama'da yaptığı konuşmada, ‘şu an yaklaşık bin 500 gemi ve 20 bin mürettebatın Hürmüz Boğazı’nda mahsur kalmış durumda olduğunu’ belirterek deniz taşımacılığının dünyada tüketilen toplam ürünlerin yüzde 80'inden fazlasını taşıdığını hatırlattı.

Hürmüz Boğazı'na bakan İran kıyıları ve Kiş Adası'nın havadan görünümü. (Reuters)Hürmüz Boğazı'na bakan İran kıyıları ve Kiş Adası'nın havadan görünümü. (Reuters)

10 kişi öldü

Savaşın doruk noktasında 32 gemi füze saldırısına uğradı. Şarku’l Avsat’ın IMO’dan aktardığına göre bu saldırılarda en az 10 kişi hayatını kaybetti ve 12 kişi de yaralandı. IMO, gemileri azami dikkat göstermeye çağırmayı sürdürürken, askeri refakatle sağlanan deniz korumasının uzun vadede sürdürülebilir bir çözüm olmadığını vurguladı.

Los Angeles Limanı Genel Direktörü Gene Seroka, yaptığı açıklamada, "Ticari nakliye topluluğunun güvenini ancak hayata geçirilip etkinliği kanıtlanmış gerçek bir barış anlaşması sağlayabilir” değerlendirmesinde bulundu.

Seroka, ABD ordusu bölgede konuşluyken dahi yüklerini ve personelini nakletmeye hazır tek bir nakliye yöneticisiyle görüşemediğini ifade etti. ABD ordusu gemilere eşlik etse bile nakliye şirketlerinin ‘son derece dikkatli bir değerlendirme’ yapması gerektiğinin altını çizen Seroka, “Bu adımı atmadan önce boğazdan geçişin güvenliğine daha fazla güvenmeleri gerekecek” dedi.

Seroka, Ortadoğu'nun en büyük nakliye şirketlerinden American President Lines bünyesinde 5 yıl çalışmıştı.

İki ayı aşkın bir süredir nakliye şirketleri boğazdan çıkış için fırsat kolluyor. Fakat artık gemilerin boğazdan ayrılmasına izin vermek yük ve personeli tehlikeye atmak anlamına geliyor. Milyonlarca dolarlık değer biçilen bir geminin uğrayacağı her türlü hasarın şirketlere ağır mali ve lojistik kayıplar yaşatacağına şüphe yok. Sigorta şirketlerinin sözleşmelerinde, savaş dönemlerine ilişkin özel maddeler bulunuyor ve bu maddeler, şirketleri savaşın ortasında mahsur kalan gemileri sigortalama yükümlülüğünden muaf tutuyor. Dolayısıyla söz konusu mali güvence olmadan gemilerin boğazdan çıkışı son derece yüksek maliyetler doğurma riskini de beraberinde getiriyor.


Hackerlar, ABD'deki binlerce eğitim kurumunun kullandığı bir platforma erişimi engelledi

Paris'te korsanlıkla mücadele tatbikatı sırasında bir mühendislik öğrencisi (AFP)
Paris'te korsanlıkla mücadele tatbikatı sırasında bir mühendislik öğrencisi (AFP)
TT

Hackerlar, ABD'deki binlerce eğitim kurumunun kullandığı bir platforma erişimi engelledi

Paris'te korsanlıkla mücadele tatbikatı sırasında bir mühendislik öğrencisi (AFP)
Paris'te korsanlıkla mücadele tatbikatı sırasında bir mühendislik öğrencisi (AFP)

Harvard Universitesi ve Stanford Universitesi dahil olmak üzere bazı ABD üniversiteleri, daha önce gerçekleşen veri ihlalinin ardından dün büyük çaplı bir siber saldırının hedefi oldu.

En az 2019’dan bu yana faaliyet gösterdiği belirtilen fidye yazılımı ve siber şantaj grubu ShinyHunters tarafından üstlenilen saldırı nedeniyle eğitim platformu “Canvas”a erişim kesildi.

Öğrenci gazetesi The Harvard Crimson ve sosyal medya paylaşımlarına göre, dün platforma giriş yapmaya çalışan öğrenciler, “Canvas”ın çatı şirketi olan Instructure sunucularının “yeniden” hacklendiğini belirten bir mesajla karşılaştı.

Siber korsanlar mesajlarında, “Sorunu çözmek için bizimle iletişime geçmek yerine bizi görmezden geldiler ve bazı güvenlik güncellemeleri yaptılar” ifadelerini kullandı.

Açıklamada ayrıca, “Listede yer alan eğitim kurumlarından herhangi biri verilerinin yayımlanmasını önlemek istiyorsa, bir siber güvenlik danışmanlık şirketiyle görüşmeli ve bizimle özel olarak iletişime geçerek anlaşma müzakeresi yürütmelidir” denildi.

Grup, eğitim kurumlarının 12 Mayıs’a kadar iletişime geçmemesi halinde çalınan tüm verilerin yayımlanacağı uyarısında bulundu.

Stanford Universitesi, yaptığı açıklamada “Canvas” platformunun “tedarikçi kaynaklı bir sorun” nedeniyle şu anda kullanılamadığını bildirdi. Üniversite ayrıca Instructure şirketinin kısa süre önce ülke genelinde etkili olan bir güvenlik sorununu tespit ettiğini ve bunun kontrol altına alındığını duyurduğunu belirtti.

Bununla birlikte Stanford, yeni kesintinin yalnızca kendi sistemlerini değil, ülke çapında birçok eğitim kurumunu da etkilediğini ifade etti.

Instructure, ilk veri ihlalinde çalınan bilgiler arasında isimler, e-posta adresleri, öğrenci kimlik numaraları ve kullanıcılar arasında paylaşılan özel mesajların da bulunduğunu açıkladı.