Arap dünyasında dost-düşman algısı değişiyor mu?

İsrail güçleri tarafından Gazze Şeridi’ndeki Büyük Geri Dönüş Yürüyüşleri sırasında Filistinli göstericilere atılan göz yaşartıcı gaz bombaları (AFP)
İsrail güçleri tarafından Gazze Şeridi’ndeki Büyük Geri Dönüş Yürüyüşleri sırasında Filistinli göstericilere atılan göz yaşartıcı gaz bombaları (AFP)
TT

Arap dünyasında dost-düşman algısı değişiyor mu?

İsrail güçleri tarafından Gazze Şeridi’ndeki Büyük Geri Dönüş Yürüyüşleri sırasında Filistinli göstericilere atılan göz yaşartıcı gaz bombaları (AFP)
İsrail güçleri tarafından Gazze Şeridi’ndeki Büyük Geri Dönüş Yürüyüşleri sırasında Filistinli göstericilere atılan göz yaşartıcı gaz bombaları (AFP)

Emine Hayri
Ortadoğu’daki düşman ve dost konumları yeniden belirleniyor. Kardeşlik dengeleri ve dostluk terazileri, kimin yanında kimin karşısında olunacağına dair yeni listeler ve yeni kurallar oluşturmak için kızgın bir kabın içinde eritiliyor. Artık haber bültenleri ‘İsrail’in saldırganlıklarına’ ya da ‘Yahudi devletinin davranışlarına’ veya ‘yerleşimcilerin tacizleri ve yerinden edilmişlerin çığlıklarına’ değil, İran’ın Irak’ta yaptıklarına, Lübnan'daki siyasi hareketler, politikacılar ve vatandaşlar arasında yaşananlara Türkiye’nin Libya’daki hareketlerine ve ABD’nin tüm bunlara karşı ne gibi tutumlar sergilediğine değiniyor.
Kafelerdeki akşam oturmaları, internet üzerindeki halk tabanlı analizler, dikkat çeken dedikodular ve bölgede karşı karşıya gelenler arasındaki rekabet, halk arenasında korkunç bir karışıklığa yol açtı.
Otobüse bindiğinizde kiminin Türkiye’nin Libya’ya müdahalesine övgüde bulunduğunu, kiminin ise bu müdahaleyi sömürgecilik olarak tanımladığını duyuyorsunuz.
Otobüsten iniyorsunuz, bir seyyar satıcının Kasım Süleymani’nin bir ‘gerilla kahramanı’ hatta ‘Bölgenin Che Gueverası’ olduğu şeklindeki sözlerini işitirken bir müşterisinin, ülkesinin mezhepsel ve siyasi kontrolünü genişletmeye çalışırken başka bir ülkede suikasta uğrayan birine ‘kahraman’ demesinin ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştığına tanık oluyorsunuz. Bankada oturup sıranızı beklerken haber bülteninde bölgedeki düşmanlıklardan bahsedildiğini ve bunlar arasında İsrail'in adının geçmediğini görüyorsunuz. Daha düne kadar ‘kardeş’ olanlar bugün bir birinin ipini çeken ‘düşmanlara’ dönüşmüşlerdi.

Sosyal medya kardeşler için bir savaş alanı haline geldi (Reuters)

Kardeşlik ve düşmanlık
Kardeşlik ve düşmanlık arasında, yeni yıla girilirken yeni rotalar çiziliyor, onlarca ve belki de yüzlerce yıldır kullanılan kavramlar yeniden tanımlanıyordu. Gündem, bazen Türkiye'nin Libya’daki savaş alanına girme kararıyla bazen ABD’nin gerçekleştirdiği Kasım Süleymani suikastıyla ısınırken önceden belirlenmiş eğilimler ve kutuplaşmış ideolojilere sahip medya platformları da bu gündemleri canlı tutuyorlar. Tüm bunlar da Arap toplumunda kafa karışıklığı yaratıyor.
Sokaktaki bu kafa karışıklığı aslında anlaşılabilir bir durum. Filistin davası ve Arap-İsrail çatışması onlarca yıldır Arap toplumun zihnindeki ‘düşmanlık’ kavramının neredeyse tam karşılığıydı.
Bunu anlamak için İsrail’in 2004 yılında İslami Direniş Hareketi’nin Hamas'ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin’e düzenlediği suikastın ardından Arap medyasının ve halkının verdiği tepkiyi hatırlamak yeterli olacaktır. O dönem Arap ülkelerinde insanlar sokağa dökülüp İsrail işgalini kınayan protesto gösterileri düzenlediler. Sokağa çıkan bu protestocular, ne İslamcı ne İhvancı şeklinde ayrıştırılmadılar. Sadece tek düşman; İsrail’e duydukları öfkeyi haykırıyorlardı. Bugün ise Uluslararası Siyaset Konseyi'nde uluslararası ilişkiler araştırmacısı olan Amr Abdulati’nin de dediği gibi Arap Baharı’nın patlak vermesinden bu yana manzara tamamen değişti.
Amr Abdulati konuya ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi;
“2011’den bu yana, Arap toplumunun algısında ve temel kavramlarında bir değişiklik oldu. Artık devlet, olayların, sonuçlara verilen tepkilerin ve öncelik listelerinin ana itici gücü haline geldi. 2011 yılından bu yana, Arap halklarının çoğunluğu endişe içinde ve değişen iç meselelerine dalmış durumda. Filistin sorunu artık Arap dünyasındaki tek değişken değil. Ya milyonlarca Arap artık bir takım konulara dikkat etmeye başladı ya da peş peşe yaşanan olaylar onları çıkarları için demokratikleşme, gerileyen kalkınma oranları, ülkelerindeki dini-siyasi grupların ortaya çıkışı ve komşu ülkelerden gelen tehditler gibi diğer konulara bakmaya zorluyor. Örneğin milyonlarca Mısırlı, Müslüman Kardeşler’in ve onun arkasında duran, onu destekleyen bölge ülkelerinin Mısır’ın ulusal güvenliğine yönelik tehditlerine maruz kaldı.”
Mısır'ın düşmanları
Mısır’ın başkenti Kahire’nin doğusunda bulunan Nasr City’de özel bir dershane önünde lise öğrencilerine kimi ‘Mısır’ın düşmanı’ olarak gördükleri soruldu. Cevap verenler arasında ‘hiçbir düşmanımız yok’ diyen de oldu, ‘Türkiye’, ‘İran’, ‘Müslüman Kardeşler’, ‘yolsuzluk’, ‘adam kayırma’ ve ‘İsrail’ diyen de oldu.
Amr Abdulati bu tabloyla ilgili olarak şu yorumda bulundu;
“Genç kuşaklar, bölgeyi etkileyen en büyük tehditlerin hiçbirine tanıklık etmedi. Bunların başında 1948, 1956, 1967 ve 1973 savaşları geliyor. Bu savaşları belki okuldaki derslerde görmüş olabilirler. Ancak o duyguları, tehlikeleri, farkındalığı ve milli duygular üzerindeki etkisini yaşamadılar. Yeni nesil, İsrail’in düşman bir ülke olduğunu okuyabilir veya duyabilir. Fakat bölgedeki birçok ülke arasındaki ilişkilerin doğasını ve gelişimini kendi gözleriyle görüyorlar. Bu nesil İran'ın bölge ülkelerine yönelik tehditleri, nükleer silah yarışı ve bölgedeki birbirini tehdit eden diğer ülkeleri görerek büyüdüler. Öyle veya böyle bu bir gerçek.”

Mısır'da turistleri taşıyan ve terör saldırısına uğrayan otobüs (AFP)

İçerideki terör
Prestijli radyo kanalı ‘Savtu’l-Arab’ın (Arapların Sesi) yayın müdürü Dr. Lamia Mahmud, medyadaki mevcut düşmanın kimliği sorusuna zorlanarak cevap verirken şunları sorguladı; “Askerlerimize veya güvenlik güçlerimize bombalı saldırı düzenleyen, güvenliğimize ve  ekonomimize en büyük zararı vermek için terör eylemleri gerçekleştiren bir terörist nasıl düşman olamaz?! Bir Arap vatandaşı başka bir Arap vatandaşını havaya uçurduğunda, gençleri onun bir düşman olmadığına ya da İsrail'den daha az düşmanlık içinde olduğuna nasıl ikna ederim? Şuan en büyük sorun düşmanın kim olduğunu bilmek. Sadece İsrail mi? Yoksa Türkiye Libya'yı işgal etmeyi planlayan bir ülke olarak mı görülüyor? Arap Dünyasında bazı kesimler Erdoğan yönetiminin Osmanlı Hilafeti'ni yeniden tesis etmek için Arap rejimlerini yıkmaya çalıştığını iddia ediyor. Bu algının Arap halklarında ne kadar kabul göreceğini ise zaman gösterecek.
Gerçek düşman kim? Arap ülkelerine nüfuz etmeye çalışan İran mı? Yahut Filistin halkını bölmekten ve gerçek davayı boşa harcamaktan utanmayan gruplar mı?”
Dr. Mahmud'un soruları, düşmanı tanımlamadaki büyük endişeye işaret etse de bu soruların cevaplarını kendisi de veremiyor. Aksine sadece cevabın ne kadar aciz kaldığını ortaya koyuyor. Dr. Mahmud, “Bizim, yöneticileri anlaşmazlık tohumları eken bölge halklarına karşı bir düşmanlığımız yok. Kavgamız bunu yapan yönetimlerle. Yönetimler geçicidir, ancak halklar kalıcıdır” ifadelerini kullanıyor.
İlişkilerin ve komşulukların devam etmesi, Arap izleyicinin bilgi edinmesinin, analiz ve yorumda bulunmasının, bilgilerin taraflı ve belli bir ideolojiye sahip medya platformlarınca yönlendirilmediğinden emin olmasının uzun süreceği anlamına gelmiyor.
Geleneksel medya kuruluşların çoğunun artık ‘Take Away media’ (paket servis medya çn.) olduğunu söyleyen Dr. Lamia Mahmud onları şöyle tanımlıyor, “İçerikleri sığdır. Verilen bilgiler belgelendirilmez veya derinlemesine bir analiz yapılmaz. İçeriğin bir kısmı doğrulama veya belgelendirmeye ihtiyaç duyulmadan elektronik ortamlardan ve sosyal medya platformlarından kırpılıyor. Arap izleyicisini eğitmek için bilgili, bilgilendirici, analitik ve profesyonel haber programlarına ihtiyacımız var. Türkiye'nin rolünü analiz eden, İran politikalarını açıklayan, bilgiyi manipüle etmeden veya gizlemeden çevremizde gerçekleşen eylemleri açıklayan programlar nerede? Arap izleyicisi artık dinleme ya da okuma sabrına sahip değil. Değerine ya da geçerliliğine bakmaksızın önüne gelen bilgiyle yetiniyor” şeklinde konuştu.
Araştırmacı Amr Abdulati de benzer söylemlerde bulunarak, Arapların yaklaşık yarısını oluşturan genç nesillerin doğasına dikkat çekti ve onları ‘sosyal medya kuşağı’ olarak tanımladı. Sosyal medya sitelerinin her şeyi barındırdığını vurgulayan Abdulati, İsrailli yetkililerin örneğin Twitter üzerinden Arap dünyasına yönelik iletişim biçimini onları derinden etkileyebilecek ve onlara ulaşabilecek şekilde düzenlediklerine işaret etti.
Doğru yöntem ve ağır gölgeler
Neyse ki doğru yöntem, tüm ağırlığına rağmen gölgelerin Arap dünyasında tedavi edilemez yaralar açmasını engelledi. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da araştırmalar yapan Arap Barometre Ağı tarafından sokaktaki Arap insanının İsrail ve İran’la ilgili düşüncelerine dair yapılan ve sonuçları birkaç gün önce açıklanan anket, İran’la yakın oranlara sahip olsalar da İsrail’in halen en büyük tehdit olarak görüldüğünü ortaya koydu. Anket, Mısır, Filistin, Lübnan, Ürdün, Sudan, Yemen, Libya, Irak, Cezayir ve Kuveyt gibi 10 ayrı Arap ülkesinde gerçekleştirildi.
Anket sonuçlarına göre, ankete katılanların dörtte üçü İsrail'i bölgenin istikrarına yönelik İran'dan daha büyük bir tehdit olarak görüyor.  Sadece Kuveyt’te 10 kişiden 4’ü (yüzde 42) İran'dan diğer ülkelerden daha fazla korktuklarını söyledi. Bununla birlikte İran, doğrudan müdahale ettiği iki ülke; Yemen (yüzde 33) ve Irak'ta (yüzde 31) ılımlı bir tehdit olarak görülüyor. Ürdünlülerin sadece yüzde 11'i, Lübnanlıların yüzde 7’si, Mısırlıların yüzde 6’sı, Sudanlıların yüzde 4’ü, Filistinlilerin yüzde 3’ü, Fas’ın yüzde 2’si, Cezayir ve Libya’nın yüzde 1’i ve Tunus'un yüzde 1'den azı İran'ın bölgenin istikrarı için birincil tehdit olarak gördüğünü belirtti.
En büyük düşman İsrail
Buna karşın Arapların büyük çoğunluğu İsrail'in bölge için en büyük tehdit olmaya devam ettiğini söylüyor. Anketin yapıldığı ülkelerde her 10 kişiden en az biri İsrail'i bölgesel istikrara yönelik ana tehdit olarak gördüğünü belirtti.
İsrail’in en büyük düşman olduğu görüşü en fazla Lübnan (yüzde 79), Filistin (yüzde 63) ve Mısır (yüzde 54) tarafından desteklenirken, Ürdün (yüzde 42) ve Sudan’da (yüzde 36) ankete katılanların üçte birinden fazlası bu görüşü onayladı. Ayrıca, Fas (yüzde 27), Yemen (yüzde 24), Libya (yüzde 24), Cezayir (yüzde 21) ve Irak'ta (yüzde 21) her beş kişiden biri İsrail'i en büyük tehdit olarak görüyor. İsrail'i bir tehdit kaynağı olarak görenlerin sayısının en düşük olduğu ülkeler ise Tunus (yüzde 14) ve Kuveyt (yüzde 13) oldu.
Bununla birlikte anketin Süleymani suikastı ve sonrasında gelişen olaylar öncesinde gerçekleştiğini belirtmekte fayda var. Ayrıca ankette, katılımcıların Türkiye’nin Libya'daki son hareketlerine ilişkin görüşleri de sorulmadı.
Bununla birlikte anketin kameraya alınması ve cevapların belgelenmesinin katılımcıların cevapları üzerindeki etkili olduğunu belirtmekte fayda var.
*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.