İki savaş ve iki İntifada: İsrail yerleşim yerleri altında gömülü Filistin haritası

İsrailliler 1967’den sonraki süreçte Filistinlilerin topraklarının yüzde 78’ine el koydu.

Kudüs yakınlarında ayrım duvarı, Sağda Şufat mülteci kampı, solda Pisgat Zeev Yahudi yerleşim yeri (AFP)
Kudüs yakınlarında ayrım duvarı, Sağda Şufat mülteci kampı, solda Pisgat Zeev Yahudi yerleşim yeri (AFP)
TT

İki savaş ve iki İntifada: İsrail yerleşim yerleri altında gömülü Filistin haritası

Kudüs yakınlarında ayrım duvarı, Sağda Şufat mülteci kampı, solda Pisgat Zeev Yahudi yerleşim yeri (AFP)
Kudüs yakınlarında ayrım duvarı, Sağda Şufat mülteci kampı, solda Pisgat Zeev Yahudi yerleşim yeri (AFP)

Ahmed Abdulhakim
Filistin toprakları iki büyük savaş ve iki İntifada (topyekûn halk başkaldırısı) ile sarsıldı. BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) ‘iki devletli çözüm’ esasına dayanan 242 sayılı kararı, uluslararası girişimlere rağmen uygulanamadı.
Bu dosyada, Haziran 1967'de başlayan Altı Gün Savaşı’ndan, Ekim 1973'teki Yom Kippur Savaşı’na kadar olan süreçleri ele alacağız.
Filistin haritası Altı Gün Savaşı sonrasında büyük değişimler yaşadı. BMGK’nın 242 sayılı kararı: İsrail’in 4 Haziran 1967’deki sınırlarına çekilmesini öngörüyordu. İsrail’in savaş sonrasındaki işgalci pozisyonu bugün bile birçok devlet tarafından gayrı meşru olarak değerlendiriliyor. Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre İsrail ayrıca bu iki savaşın ardından, neredeyse kesintisiz bir şekilde uyguladığı yasadışı ‘yerleşim politikalarıyla’ Filistin haritasını değiştirmeye devam ediyor.
İki savaş ve toprak ilhakları
İsrail kimsenin beklemediği bir şekilde, 5 Haziran 1967'de başlayan Altı Gün Savaşı'nda, Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze Şeridi, Suriye’deki Golan Tepeleri ve Mısır’ın Sina Yarımadası’nı işgal etti.
Bu gelişmeler üzerinde BMGK 22 Kasım 1967'de 242 sayılı kararı aldı. Bu karar uyarınca İsrail’e, ‘’son savaşta işgal ettiği tüm topraklardan çekilmesi" ve "bölgedeki tüm devletlerin güvenli ve tanınmış sınırlar dâhilinde var olma hakkına saygı duyması" çağrısı yapıldı.
Söz konusu karar, İsrail-Filistin çatışmasına çözüm bulunmasına dair tüm Arap ve uluslararası müzakerelerin ‘çekirdeğini’ oluşturdu. Ekim 1973 Savaşının durdurulması da bu karar uyarınca gerçekleşti. 1979’daki Mısır’la barış anlaşması, 1993’te Filistin Otoritesi’nin kurulması ve İsrail ile Ürdün arasında 1994’te gerçekleşen Vadi Araba Anlaşması’nın temelini de bu karar oluşturdu.
Her ne kadar BMGK’nın bu kararı, ‘iki devletli çözüm’ için uluslararası meşruiyet çerçevesini belirlemiş olsa da, İsrail tarafı bir kavram kargaşası yarattı. Tel Aviv yönetimi, kararın İngilizce metninde yer alan İsrail’in ‘işgal ettiği topraklardan çekilmesi’ ibaresinin, ‘işgal edilen tüm topraklardan çekilmek’ anlamını taşımadığını ileri sürdü. Buna karşın Arap müzakereciler, İsrail tarafını ciddiyetsizlikle suçlayarak, kararın gayet açık olduğunu ve ‘işgal edilen tüm topraklardan’ çekilmeyi içerdiğini savunuyordu.
Birleşmiş Milletlerin resmi sitesine göre: 242 sayılı karar BM Sözleşmesinin altıncı bölümüne göre alınmıştı. Yani tavsiye niteliği taşıyordu. Eğer sözleşmenin yedinci bölümüne göre alınmış olsaydı, ‘uygulanması gereken bir emir’ anlamına gelecekti.
Mısır ve Suriye’nin İsrail’e karşı başlattığı 6 Ekim Savaşı ya da İsraillilerin adlandırmasıyla Yom Kippur Savaşı’nın ardından, BMGK 22 Ekim 1973 tarihinde 338 sayılı kararı aldı.
Güvenlik Konseyi, çatışmaların tüm taraflarına şu anda bulundukları konumlarda, kararın kabul edildiği andan itibaren, acilen ateşkes yapmaları ve tüm askeri etkinliğe son vermeleri çağrısında bulundu. 338 sayılı kararda ayrıca, 242 sayılı kararın tüm bölümlerinin uygulanması çağrısı yapıldı. Yani İsrail’in 1967’de işgal ettiği bölgelerden çekilerek, Filistinli mülteciler meselesinde ‘adil bir çözüm’ yaklaşımında bulunması isteniyordu.


Yom Kippur Savaşı sırasında Golan cephesinde Suriye kuvvetleri tarafından esir alınmış İsrailli subaylar (AFP)

BM’nin resmi sitesinde yer alan söz konusu karara göre, İsrail, Sina Yarımadası, Golan Tepeleri, Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ten çekilmeliydi. Buna ek olarak karar, uluslararası denetim dâhilinde Ortadoğu’da kapsamlı adil ve sürekli bir barışın ikame edilmesi için taraflar arasında müzakerelerin başlatılmasını içeriyordu. 
Edward Said "Filistin Sorunu" kitabında şöyle diyor:
"Araplar ile İsrail arasında yaşanan ilk savaşın ardından, İsrail, İngiliz Manda yönetiminin sona ermesine müteakip ‘paylaşım planına’ göre kendisine ayrılan bölümlerden yüzde 56’dan daha fazlasını işgal etmişti. İsrail, tüm Celil bölgesini ve Kudüs’ün büyük bölümlerini kendi topraklarına katmıştı. İsrail 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın ardından Filistinlilere kalan yüzde 22’lik bölümü ve Doğu Kudüs’ü de kanunsuz bir şekilde kendi topraklarına kattı. Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki 1 milyonu aşkın Filistinli üzerinde sıkı bir askeri yönetim uyguladı. Bu süreçte sistematik bir şekilde Filistinlilerin özel mülkiyetlerine el konuldu. Filistinlilerin binlerce evi yıkıldı. Köyler haritadan silindi, Kudüs ve Nasıriye’de çok sayıda Yahudi yerleşim yeri inşa edildi."


ABD Başkanı Carter, İsrail Başbakanı Menahem Begin ve Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat Camp David barış görüşmelerinden bir kare (Getty Images)

Kudüs Uygulamalı Araştırma Enstitüsü'nün çalışmasına göre: İsrail’in ‘yerleşim yerlerinin’ yüzde 51’i İsrail’in kamu arazisi olarak addettiği topraklarda inşa edildi. Yerleşim yerlerinin yüzde 49’u ise, özel Filistin mülkiyetleri üzerine kuruldu. O dönemlerde sadece Kudüs’teki yerleşim alanı 40868 dönümdü. Bu toprakların yüzde 73’ü Filistinlilerin özel mülkiyetindeydi. İsrail ayrıca Kudüs belediyesi sınırları dâhilinde geri kalan bölgeleri de kamulaştırdı.


İsrail Başbakanı Menahem Begin, Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın katıldığı Knesset toplantısında konuşurken 20 Kasım 1977 (AFP) 

Mısır-İsrail barış anlaşmasında Filistin’in konumu
1973 savaşından beş yıl sonra, ABD Başkanı Jimmy Carter, İsrail Başbakanı Menahem Begin ve Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ı, barış görüşmeleri için Maryland'deki Camp David başkanlık tesisine davet etti. Bu görüşmelerden önce 1977 yılında Enver Sedat Kudüs’ü ziyaret etmiş ve İsrail parlamentosu Knesset'te bir konuşma yapmıştı.
Washington DC yakınlarındaki Camp David başkanlık tesisinde, 12 gün süren görüşmelerin ardından taraflar arasında ABD yönetiminin gözetiminde bir dizi anlaşma gerçekleşti. O zamanlar Mısır’ın Dışişleri bakanı olan Butros Gali, ‘Mısır’ın Kudüs yolu’ adlı kitabında, "Enver Sedat ve Begin, uzun müzakerelerin ardından Ortadoğu’da barış taslağı üzerinde anlaşmaya vardı. Bu anlaşmaya göre İsrail, aşamalı olarak işgal ettiği Sina Yarımadası’ndan çekilecek ve geçici olarak Batı Şeria ve Gazze’de Filistinlilere ‘özerklik’ verilecekti" diye yazdı.
Mısır Dışişleri Bakanlığı web sitesine göre, Sedat ve Begin arasında ‘Ortadoğu Barış Çerçevesi Taslağı’ adı verilen 1978’deki ilk görüşmelerde, BMGK’nın 242 sayılı kararının kapsamının genişleterek barışın temellerinin atılması hedefleniyordu. Bu görüşme Mısır-İsrail ile sınırlı kalmayıp, İsrail’in komşularıyla da barışmasını içeriyordu. Her ne kadar Filistinliler anlaşmanın içinde yer almamışsa da, Filistinliler için Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde ‘özerk’ bir yönetim kurulması planlanıyordu.
‘İkinci anlaşma’ olarak bilinen Camp David Anlaşması 26 Mart 1979'da sonuçlandı. Bu anlaşmaya göre İsrail üç yıl içinde tamamıyla Sina Yarımadası’ndan çekilmeyi kabul etmiş oluyordu. Bu sözleşme ile ilk kez bir Arap ülkesi İsrail'i resmen tanımış ve ele geçirdiği topraklar üzerindeki varlığını meşru olarak kabul etmiş oluyordu. Böylelikle otuz yıl süregelen düşmanlık sona ermiş oldu. İsrail Başbakanı Menaham Begin, söz konusu anlaşmanın uygulanma sürecinde, Filistin’deki ‘yerleşim politikalarına’ ara verdi.
Camp David’deki Ortadoğu Barış Çerçevesi Taslağı uyarınca, Ürdün, Mısır ve İsrail ile Filistin halkı temsilcilerinin Filistin sorunun çözümü için ‘barış müzakerelerini’ başlatması öngörülüyordu. Mısır ve İsrail, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin İsrail’in askeri yönetiminden, beş yıl içinde ‘tam özerkliğe’ geçiş sürecini birlikte organize etmesi üzerinde uzlaşılmıştı. Özerk yönetiminin mahiyetinin ise, Ürdün, Mısır ve İsrail arasında, Filistin halkı temsilcilerinin de görüşlerine başvurularak kararlaştırılması hedefleniyordu. 1967 yılından sonra Filistin’den göç edenlerin bireysel olarak geri dönebileceği hususunda da uzlaşılmıştı. Mısır ve İsrail diğer taraflarla birlikte ‘mülteci meselesinin’ çözümü için çaba göstereceklerini taahhüt etmişti. Ancak daha sonra bu anlaşmalara uyulmadı.
1948’deki kuruluşundan bu yana Arap ülkeleriyle savaş halinde olan İsrail ile Mısır’ın ‘barış anlaşması’ gerçekleştirmesi ve İsrail’in Sina Yarımadası’ndan çekilmesi Arap kamuoyunda öfkeye neden oldu. Mısır’ı Arapların birliğini sarsmak ve İsrail’le mücadeleden çekilerek, Arap tutumunu zayıflatmakla suçladılar.


Filistinli bir mülteci, Batı Şeria'daki bir atölyede 10 metrelik devasa bir anahtarın yanında duruyor (AFP) 

Birinci Filistin İntifadası
1982'de İsrail'in Lübnan’ı işgal etmesi, Filistin meselesini yeniden dünya gündemine getirdi. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) unsurlarının bu işgal sonucu komşu ülkelere çekilmesi, 1987’deki Birinci İntifadaya yol açan süreci başlatmış oldu. 8 Aralık 1987'de Gazze’yi diğer Filistin topraklarından ayıran bir kontrol noktasında, bir İsraillinin kamyonetini Filistinli işçilerin üzerine sürerek 4 kişiyi öldürmesi Filistin kamuoyunun öfkesine neden oldu. Filistinliler bu olayın kasıtlı gerçekleştirildiğini belirterek, ülke genelinde protesto gösterileri düzenledi.
İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki Cibaliya askeri kampına taşlarla saldırılması üzerine, İsrail güvenlik güçleri göstericilere müdahale etti ve böylelikle Birinci İntifada başlamış oldu. Bazıları bu kamyonet olayının, bardağı taşıran son damla olduğunu savunuyor. Nitekim İntifadanın İsrail’in işgalini tanımamak başta olmak üzere birçok haklı gerekçesi vardı. Filistinliler zorla yerlerinden ediliyordu ve ekonomik durumları da oldukça kötüydü.


Isaac Shamir ve İsrail heyeti Madrid Barış Konferansı'nda. 30 Ekim 1991 (Getty Images)

Birinci İntifada (halk ayaklanması) sürecinde Filistinliler, ‘ulusal haklar ve talepler’ doğrultusunda bir dizi hedef belirlemişti. Başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulması bu hedeflerin başında yer alıyordu. Ayrıca Filistinlilerin kendi geleceklerini tayin etme hakkı, yasadışı yerleşim yerlerinin kaldırılması, mültecilerin kayıtsız şartsız geri dönüş haklarının verilmesi ve Filistin ekonomisinin canlandırılması, bu hedefler arasındaydı. İntifada bir sivil itaatsizlik olarak tüm Filistin sathına yayıldı. 1991’de İspanya’nın ev sahipliğinde gerçekleşen ve Oslo Anlaşması sürecine giden yolu başlatan Madrid Konferansı’na eş zamanlı olarak intifadanın dozu düşürüldü.
Filistin Enformasyon Merkezi’nin verilerine göre; Birinci İntifada da 1300 Filistinli ile 160 İsrailli hayatını kaybetti. İntifadaya 1991’de katılım azaldı ve 1993’te Oslo Anlaşması’nın ardından tamamıyla sona erdi.


BM’nin Filistin Paylaşım Planı’na dair bir harita (Wikimedia)

Tamamlanamayan müzakere süreci
Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde patlak veren Filistin İntifadasının üzerinden 4 yıl geçtikten sonra İspanya’nın ev sahipliğinde, Uluslararası Madrid Barış Konferansı düzenlendi. İsrail ile FKÖ yetkilileri tarihte ilk defa bir toplantıya birlikte iştirak etti. Bu konferansta herhangi bir çözüm sağlanamasa da, ortam İsrailliler ile Filistinlilerin temasına hazırlanmış oldu.
ABD’li müzakerecilerden Dennis Ross'un 2004 yılında yayınlanan ‘Kayıp Barış’ adlı kitabında yazdığı gibi, ABD ve Sovyetler Birliği'nin gözetiminde gerçekleşen Madrid Konferansı’nın amacı, Mısır-İsrail barış anlaşmasının bir benzerinin diğer Arap ülkeleriyle İsrail arasında yapılmasını teşvik etmekti.  
30 Ekim 1991 yılında başlayan ve üç gün süren Madrid Konferansı’nın iki hedefi vardı: İsrail ile Arap ülkelerinin barışması, İsrail ile Filistinlilerin BMGK’nın 242 (1967) ve 338 (1973) sayılı kararları çerçevesinde doğrudan müzakerelere başlaması. Görüşmelerde ayrıca, silahlanmanın kısıtlanması, mülteci meselesi, su ve ekonomi meselelerini ele alan çok taraflı müzakereler gerçekleştirildi. Bu konferans Araplar ile İsrail arasında gerçekleştirilen geniş kapsamlı ilk toplantı olma özelliğini taşıyordu.
Birleşmiş Milletler'e göre Madrid Konferansı’na müteakip süreçte 1993’te İsrail hükümeti ile Filistin tarafını temsilen FKÖ karşılıklı olarak birbirini tanıdı. Ayrıca Filistinlilere ‘özerk yönetim’ vadeden Oslo Anlaşması’na giden süreçte bir dizi ön anlaşma yapıldı. Bu anlaşmalar uyarınca İsrail askeri güçleri bazı bölgelerden çekildi, bazı mahkûmlar serbest bırakıldı, Filistin Otoritesi’nin bölgelerinde kurumsal faaliyetler başlatıldı. BM’nin bu süreçteki katılımı uluslararası meşruiyetin takipçisi olarak önemliydi.
13 Eylül 1993'te FKÖ Başkanı Yaser Arafat ile İsrail Başbakanı İzak Rabin’in ABD Başkanı Bill Clinton'un himayesinde el sıkışması, İsrailliler ile Filistinliler arasındaki çatışmayı sonlandıracak müzakerelerin başarılı olacağına dair bir umut yaratmak için yeterliydi.


BM Filistin temsilcisi Ralph Bunch , 14 Ekim 1948'de BM Genel Merkezi'nde (AFP)

Resmi adıyla, Geçici Yönetim Düzenleme İlkelerinin Bildirgesi, Oslo Anlaşması’nda Filistin ve İsrail tarafı birbirini karşılıklı olarak tanıdı. Anlaşmanın ilk bendinde, Filistin İsrail’in var olma hakkını, İsrail’de Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) Filistin halkının meşru temsilcisi olarak tanıdı. Anlaşmanın ikinci bölümünde, ‘barışın gerçekleştirilmesi’ için temel ilkelerin belirlenmesi, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’den aşamalı olarak çekilmesi ve sınırlı yetkilerle bir Filistin Otoritesi’nin seçilmesi kararlaştırıldı. İki tarafın mülteciler ve yerleşim yerleri gibi tartışmaları hususların en fazla üç yıl içinde çözüme kavuşturması üzerinde anlaşmaya varıldı. Bu kararlara istinaden geçiş süreci için beş yıllığına Filistin Otoritesi oluşturuldu. Beş yılın ardından BMGK’nın 242 ve 338 sayılı kararları çerçevesinde nihai bir çözüme varılması hedefleniyordu.
1994’teki Gazze-Eriha Anlaşması, Oslo Anlaşması’nın uygulanması amacıyla yapılmıştı. Bu karara göre İsrail Gazze ve Eriha’dan çekilecek, Filistin Otoritesi’nin kurumları bu bölgelerde yapılandırılacaktı. 1995 yılında Taba Anlaşması ya da İkinci Oslo Anlaşması çerçevesinde işgal altındaki Batı Şeria, A, B ve C bölgelerine ayrıldı. Yüzde 18'i kapsayan "A bölgesi"nin yönetimi idari ve güvenlik olarak Filistin'e, yüzde 21'lik "B bölgesi"nin idari yönetimi Filistin'e, güvenliği İsrail'e, yüzde 61'ini kapsayan "C bölgesi"nin idare ve güvenliği ise İsrail'e bırakıldı. C bölgesindeki her projenin İsrail tarafından onaylanması gerekiyordu. Bu anlaşmaya göre İsrail, 1996’da 6 Arap kentinden ve 400 Arap köyünden çekilecekti. İsrail hapishanelerindeki tutukluları serbest bırakacak ve Yasama Meclisi’ne 82 Arap üyenin seçilmesine izin verecekti.
Wye River-1 Bildirisi
Ancak bu ve önceki anlaşmaların çoğu bendinin uygulamada karşılık bulmaması nedeniyle iki taraf bir kez daha 1998’de ABD’nin gözetiminde bir araya geldi. ABD’nin Maryland eyaletinin Wye River şehrinde  sekiz gün süren görüşmeler sonrasında, İsrail ve FKÖ Wye River-1 Bildirisi'ni imzaladılar. Bu bildiriye göre İsrail güvenlik güçleri daha önce terk ettikleri bazı bölgelere yeniden girdi. Filistin Otoritesi de, ‘terör örgütlerinin faaliyetlerini kısıtlayacak’ bir dizi önlem alma taahhüdünde bulundu. Aynı zamanda İsrail ile Filistin yönetimi arasında güvenlik koordinasyonunu sağlayacak bir komite oluşturulması konusunda uzlaşıldı. ABD’nin de içinde yer aldığı terörizmle mücadele kapsamında ikinci bir güvenlik komisyonun kurulması da kararlaştırıldı. 1999 Haziran’ından önce nihai uzlaşma sağlanması üzerinde duruldu. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Wye River Bildirisi’ndeki bazı bentleri uygulayıp bazılarını uygulamaması üzerine, 1999 yılında Wye River-2 toplantısı düzenlendi. Bu toplantıda İsrail’den, birinci bildiride söz verildiği gibi, tutukluları serbest bırakması, Gazze’ye güvenli bir koridor açılmasına izin vermesi, Gazze limanının inşasına engel olmaması istendi.


Fransa ve İngiltere arasındaki bölge paylaşımını gösteren Sykes-Picot haritası (AFP)

Ancak taraflar arasındaki derin görüş ayrılıkları nedeniyle, söz konusu görüşmeler başarısız oldu. Özellikle ‘mültecilerin dönüş hakkı’, Kudüs ve kutsal bölgelere dair uzlaşma sağlanamıyordu.  11 Temmuz Camp David görüşmelerinden de uzlaşma çıkmayınca, 28 Eylül 2000 tarihinde İkinci İntifada başlatıldı. Mart 2001'de eski ABD Senatörü George Mitchell başkanlığında uluslararası bir komisyon oluşturuldu. Bu komisyon, İsrail yerleşim yerlerinin durdurulması ve iki taraflı şiddet olaylarının sonlandırılması çağrısında bulundu. Ancak Likud Partisi lideri Ariel Şaron’un 7 Şubat 2001’de seçimleri kazanmasıyla bu girişim de sonuçsuz kaldı.


İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres 13 Eylül 1993'te Washington'da Oslo Anlaşması’nı imzalarken (AFP) 

Eski ABD Başkanı Bill Clinton'un ifadesine göre, 2000 yılında Camp David’de gerçekleşen görüşmelerde, İsrail tarafı Gazze Şeridi’nden çekilmeyi, Batı Şeria’daki bazı bölgeler ile Negev Çölündeki bazı kısımları Filistinlilere vermeyi önerdi. İsrail ayrıca Eski Kudüs’teki ‘kutsal mekânların’ denetimini Filistin tarafına bırakmayı ve Filistinli mülteciler için oluşturulacak özel bir fona mali destek vermeyi teklif etti. İsrail’in ön koşulu ise Filistinlilerin, İsrail’in Doğu Kudüs’teki egemenliğini ve ‘yerleşim yerlerinin meşruluğunu’ kabullenmesiydi. Filistin tarafı ise, 1967 sınırları çerçevesinde, ‘mültecilerin geri dönüş hakkının’ tanınmasını ve İsraillilere Doğu Kudüs’teki Yahudi yerleşim yerlerine ulaşım hakkı verilmesini önerdi.  Ancak Dennis Ross, ‘Kayıp Barış’ adlı kitabında, ABD'nin Camp David'de ortaya koydukları uzlaşma teklifini yansıttığını ileri sürdüğü bir haritaya yer verdi. Bu haritaya göre Batı Şeria'nın yaklaşık yüzde 97'si Filistinlilerin kontrolünde görünüyordu. Taraflar İsrail’in Gazze Şeridi’nden tamamen çekilmesi hususunda uzlaştı.


13 Eylül 1993'te Oslo Anlaşması'nın ardından Filistin lideri Yaser Arafat ve ABD Başkanı Bill Clinton (AFP)

Dennis Ross, kitabında Aralık 2000’de Washington’da yapılan görüşmelerin, herhangi bir anlaşmayla sonuçlanmadığını aktarıyor. Başkan Clinton’ın, iki tarafın görüşlerini yakınlaştırmak için önerilerde bulunduğunu ve taraflara 22 Aralık tarihine kadar uzlaşmaları için süre tanıdığını yazan Ross, Clinton’ın batı Şeria’nın yüzde 97’sini ve hava sahası egemenliğini Filistinlilere teklif ettiğini ileri sürüyordu.
İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un, 2000 yılının eylül ayında, kalabalık bir işgal gücü eşliğinde Mescid-i Aksa’ya girmesi ve burada saldırgan ifadeler kullandığı bir konuşma yapması,  İkinci İntifadanın fitilini ateşledi. Camide ibadet eden Filistinlilerle güvenlik güçleri arasında çatışmalar yaşandı. İkinci İntifada, Birinci İntifadan, çatışma dozunun daha yüksek olmasıyla temeyyüz etti. Filistinli silahlı direniş grupları, askeri olarak İsrail ordusuna karşı çatışmalara girdi. Filistin Enformasyon Merkezi’ne göre: İkinci İntifada sürecinde 4412 Filistinli hayatını kaybetti, 48322 Filistinli yaralandı. Öte yandan 1069 İsrailli yaşamını yitirirken, 4500 İsrailli yaralandı.
İkinci İntifada, Mısır’ın ev sahipliğinde düzenlenen Şarm eş-Şeyh Zirvesi’nde, Filistin Otoritesi’nin yeni seçilmiş başkanı Mahmud Abbas ile İsrail Başbakanı Ariel Şaron arasındaki ateşkes anlaşmasıyla, 8 Şubat 2005’te sona erdi.
ARAFAT'IN KEFİYESİ ABBAS'IN KRAVATI VE FİLİSTİN DEVLETİ DÜŞÜNÜN MİRASI -1-



Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

TT

Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

Yemen Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Dr. Şai Muhsin ez-Zindani, hükümetinin anayasal yeminin üzerinden 24 saat geçmeden ilk hareket sinyalini verdi. Bir sonraki duraklarının Aden olacağını ve bunun yakın zamanda gerçekleşeceğini söyledi.

Dışişleri portföyünü muhafaza etmesini, yarım kalan yapısal düzenlemeleri sonuçlandırma ihtiyacıyla ilişkilendiren Zindani, hükümetin ülke içine taşınmasının sembolik değil, icrai bir gereklilik olduğunu dile getirdi. Aden’de varlık göstermenin, karar alma ve uygulama kapasitesiyle desteklenmesi gerektiğini belirterek, önceliğin kurumsal disiplinin yeniden tesisi olduğunu kaydetti.

Riyad’daki Kral Abdullah Finans Merkezi (KAFD) içinde yer alan SRMG merkezindeki “Eş-Şark” televizyonu stüdyolarında ekonomik baskının arttığı ve siyasi beklentilerin yükseldiği bir dönemde Şarku’l Avsat Podcast özel açıklamalarda bulunan Zindani, “Bu aşama geniş söylemleri kaldırmaz; kademeli ve güveni yeniden inşa eden bir çalışmaya ihtiyaç var. Kurumsal ritmin istikrara kavuşturulmasının, hedeflerin genişletilmesinden önce geliyor” dedi.

Hükümetin oluşumu ve öncelikleri

Hükümetin oluşum süreci, öncelikleri, ortaklarla ilişkiler ve siyasi sürecin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Zindani,  yarım asrı aşan kamu hizmeti tecrübesine dair kişisel okumalarını paylaştı.

Hükümetin oluşumunun “salt mesleki kriterlere” dayandığını belirten Zindani, “tercihlerin liyakat, uzmanlık ve tecrübe arasında yapılan karşılaştırmaya göre belirlendiğini, parti dayatmalarından uzak durulduğunu” söyledi. Hükümete özgeçmişler ulaştığını ancak herhangi bir kota talebiyle karşılaşmadıklarını ifade ederek, “Siyasi arka planlardan ziyade dosyaları yönetme kapasitesine odaklandık” dedi.

Açıklanan bakan sayısının fiili portföy sayısını yansıtmadığını kaydeden Zindani, “gerçek bakanlık sayısının yaklaşık 26 olduğunu; devlet bakanlarının ise belirli görevler ve gençlerin sürece katılımını sağlamak amacıyla atandığını” belirtti. Coğrafi ve ulusal dengenin gözetildiğini vurgulayan Zindani, temsilin “kazanç paylaşımı için değil, devletin çeşitliliğini yansıtmak amacıyla” dikkate alındığını söyledi.

Hükümet programının merkezinde vatandaşların yer aldığını ifade eden Zindani “İnsan, hükümetin ilgi odağıdır… Yaşam koşullarının iyileştirilmesi, hizmetlerin geliştirilmesi ve ekonomik toparlanma önceliğimizdir” dedi.

Kurumsal yeniden inşa ve denetimin güçlendirilmesi üzerinde çalıştıklarını belirten Zindani, kurumsal yapının zayıflığının geçmişteki aksaklıkların temel nedeni olduğunu ifade etti. Özellikle elektrik hizmetlerinde Suudi Arabistan’ın desteğiyle nispi bir iyileşme sağlandığını, ancak asıl zorluğun ekonomik reformların sürdürülmesi ve kaynak yönetimi olduğunu kaydetti.

Hesap verebilirlik konusunda ise siyasi kararın birleşmesinin hukukun uygulanması için fırsat sunduğunu belirterek, “Yetki birleştiğinde ödül ve ceza mümkün olur” dedi.

Zindani, hükümetinin oluşumunu yalnızca icrai adımlar çerçevesinde değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması bağlamında değerlendirdi. Olağanüstü koşullarda kurulan hükümetin, günlük dosyaları yönetmenin yanı sıra “düzenli performans, güvenin yeniden tesisi ve kamu görevlerinde liyakat ölçütünün hâkim kılınması yoluyla devlet fikrini toplumsal bilinçte yeniden sabitlemeyi” hedeflediğini söyledi.

Bu yaklaşımın, Yemen krizinin yalnızca siyasi ya da güvenlik boyutuyla sınırlı olmadığını; “vatandaş ile yönetim kurumları arasında süregelen bir güven krizi” içerdiğini ortaya koyduğunu belirten Zindani, kalıcı istikrarın ancak bu güvenin yeniden inşasıyla mümkün olacağını vurguladı.

Ekonomi ve denetim

Ekonomi dosyasında hızlı vaatlerden kaçındığını belirten Zindani, kaynak yönetimi ve önceliklerin yeniden düzenlenmesi diliyle konuşmayı tercih ettiğini söyledi. Toparlanmanın parçalı kararlarla değil, mali yönetimin yeniden yapılandırılması, şeffaflığın güçlendirilmesi ve etkin denetimle mümkün olacağını ifade etti.

Kaynakların disipline edilmesi ve verimli kullanılması, iç güvenin yeniden kazanılması ve dış desteğin çekilmesi için ilk adım olarak görülüyor. Zindani’ye göre mali istikrar, vatandaşların hayatında somut iyileşmenin temelini oluşturuyor.

Hükümetin Aden’e geçişi de bu bağlamda hem pratik hem de ulusal bir gereklilik olarak değerlendiriliyor. Yürütme organının ülke içinde bulunmasının idari bir tercih değil, kararın etkinliği ve sahayla temas kapasitesi için zorunlu bir şart olduğunu belirtti.

İçeriden çalışmanın hükümete toplumun önceliklerini daha iyi anlama ve onlarla etkileşim kurma imkânı sunduğunu kaydeden Zindani, devletin kamusal alandaki varlığının çatışma yıllarında gerilediğini hatırlattı. Riyad’da yemin edilmesini ise dönemin anayasal ve güvenlik koşullarının dayattığı bir durum olarak nitelendirdi; odaklanılması gerekenin sembolik mekân değil, hükümetin icraatı olduğunu söyledi.

Güvenlik ve askeri yapı

Güvenlik alanında temkinli ama gerçekçi bir dil kullanan Zindani, geçmiş yılların birikiminin kısa sürede silinemeyeceğini belirtti. Ancak güvenlik birimleri arasındaki koordinasyonun ve siyasi kararın birleşmesinin sahada nispi bir iyileşme sağladığını ifade etti.

Protestoların geçiş dönemlerinde kamusal hayatın bir parçası olduğunu kabul eden Zindani, bununla birlikte eylemlerin yasal çerçeve içinde kalmasının istikrarın korunması ve toparlanma sürecinin sekteye uğramaması açısından hayati olduğunu vurguladı.

Askeri güçlerin yeniden düzenlenmesine ilişkin olarak ise komuta birliğinin sağlanması ve birliklerin şehir dışına konuşlandırılmasının devlet otoritesinin pekiştirilmesi ve güvenlik-askerî roller arasındaki örtüşmenin azaltılması açısından gerekli olduğunu söyledi.

Geçmiş dönemdeki çoklu sadakat yapısının kurumların işlevselliğini zayıflattığını belirten Zindani, bunun aşılmasının istikrarın yeniden inşası ve hükümetin icra kapasitesinin güçlendirilmesi için temel teşkil ettiğini kaydetti.

Dış politika ve bölgesel ilişkiler

Zindani’nin açıklamaları, siyasi temsilin netliğinin Yemen’in uluslararası konumunu güçlendirmedeki önemine işaret etti. Birleşik karara sahip bir hükümetin diplomatik etkileşimi kolaylaştıracağını ve Yemen’e daha güçlü ve tutarlı bir hukuki temsil sağlayacağını belirtti.

Dışişleri portföyünü muhafaza etmesini, bakanlık ve dış temsilciliklerin yeniden düzenlenmesiyle başlayan reform sürecini tamamlama ihtiyacıyla gerekçelendiren Zindani, diplomatik işleyişin düzenli hâle getirilmesini devlet kurumlarının yeniden inşasının doğal uzantısı olarak gördüğünü söyledi.

Suudi Arabistan ile ilişkileri “geleneksel desteğin ötesine geçen, çok boyutlu bir ortaklık” olarak tanımlayan Zindani, son yıllarda sağlanan desteğin hayati sektörlere yansıdığını ve mevcut aşamada iş birliğinin kalkınma ve ekonomik istikrar alanlarında genişletilmesinin hedeflendiğini belirtti. Bu ortaklığın, bölgesel karmaşıklıklar içinde istikrarın temel dayanaklarından biri olduğunu ifade etti.

Husilere ilişkin olarak ise hükümetin barış sürecine esneklikle yaklaştığını ancak anlaşmalara bağlılık konusunda sorun yaşandığını söyledi. Son askerî ve ekonomik gelişmelerin grubun pozisyonunu zayıflattığını öne süren Zindani, gelecekteki müzakerelerin açık referanslara dayanması gerektiğini vurguladı. Husilere karşı güçlerin birleşmesinin, hızlı bölgesel ve uluslararası değişimler ışığında hükümete daha güçlü ve tutarlı bir müzakere konumu sağladığını belirtti.

Yarım asırlık kamu hizmeti

Mesleki kariyerine değinen Zindani, elli yılı aşkın bir tecrübeye sahip olduğunu; genç yaşta eğitim alanında başlayan kariyerinin diplomatik görevlerle devam ettiğini anlattı.

Yemen’in derin dönüşümler yaşadığını, bunun kurumsal yapının kırılganlığını ortaya çıkardığını ve devlet istikrarını etkilediğini söyledi. Buna rağmen geleceğin geçmişten ders çıkararak okunması gerektiğini belirten Zindani, nihayetinde kalıcı olanın makamlar değil, vatandaşın çıkarı olduğunu vurguladı.

Mevcut aşamadaki iyimserliğin siyasi bir söylem değil, karmaşık koşullar karşısında pratik bir tercih olduğunu ifade eden Zindani, asıl bahsin devlet ile toplum arasındaki güveni yeniden inşa etmek ve bölgesel ile uluslararası ortaklarla ortak çalışmayı güçlendirmek olduğunu söyledi. Bunun, Yemen’i istikrar ve toparlanma rotasına yeniden yerleştirecek bir aşamanın kapısını aralayabileceğini sözlerine ekledi.


Somali Cumhurbaşkanı: Suudi Arabistan önderliğindeki ortaklarımızla, İsrail’in Somaliland’ı tanımasını geçersiz kılmak için çalışıyoruz

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
TT

Somali Cumhurbaşkanı: Suudi Arabistan önderliğindeki ortaklarımızla, İsrail’in Somaliland’ı tanımasını geçersiz kılmak için çalışıyoruz

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, ülkesinin İsrail’in Somaliland bölgesini tanıma kararını geçersiz kılmak amacıyla üç siyasi ve hukuki adımdan oluşan bir paket uygulamaya koyduğunu açıkladı. Mahmud, Suudi Arabistan öncülüğündeki ortaklarla yakın koordinasyon içinde olduklarını, bölgesel istikrarın korunması ve Afrika Boynuzu’nun ‘hesaplanmamış bir tırmanıştan’ uzak tutulması için çalıştıklarını söyledi.

Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Mahmud, İsrail’in söz konusu tanıma kararından çıkar sağlayabilecek bölge ülkeleri bulunduğunu, ancak isim vermek istemediğini belirtti. Mahmud, “Belirli bir ülke ya da ülkeleri anmak istemem. Ancak bazı tarafların, bu tanımayı Somali’nin birliği ve bölgenin istikrarı pahasına dar ve kısa vadeli çıkarlar için bir fırsat olarak gördüğü açık” dedi.

Somali’nin egemenliğinin ‘kırmızı çizgi’ olduğunu vurgulayan Mahmud, ülkesinin ulusal birliği ve egemenliği korumak için gerekli tutumu takındığını ifade etti. Mahmud, “Herkese mesajımız net: İsrail’in sorumsuz maceralarına aldanılmamalı” ifadesini kullandı.

Mahmud, Somali ile dayanışmanın önemine dikkat çekerek, bölgeyi ‘sonu olmayan bir kaosa’ sürüklemeyi amaçlayan planlara karşı uyanık olunması çağrısında bulundu. Suudi Arabistan’ı ülkesinin istikrar ve birliğinin desteklenmesinde, yeniden imar ve kalkınma çabalarında ve Kızıldeniz ile hayati deniz geçiş yollarının güvenliğinin sağlanmasında kilit bir stratejik ortak olarak nitelendirdi.

Üç adım

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanımasına ilişkin olarak, hükümetinin attığı adımlara dair açıklamalarda bulundu. Mahmud, “En açık ve kararlı ifadelerle vurguluyorum ki Somaliland’ın bağımsız bir devlet olarak tanınması, Somali Federal Cumhuriyeti’nin egemenliği ve birliğine yönelik açık bir ihlaldir” dedi.

Mahmud, söz konusu tanımanın uluslararası hukuk ilkeleri, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı ve Afrika ülkelerinin sömürge döneminden kalan sınırlarının korunmasını öngören Afrika Birliği (AfB) kararlarına da aykırı olduğunu belirtti. Bu çerçevede Somali’nin bir dizi eş zamanlı adım attığını ve atmaya devam edeceğini ifade etti.

Mahmud, bu kapsamda ilk olarak BM, AfB ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) nezdinde derhal diplomatik girişimlerde bulunulduğunu, söz konusu tanımanın hukuki ve siyasi olarak reddedilmesi için harekete geçildiğini söyledi.

Mahmud, ülkesinin ‘İsrail’in egemenliğe ve ulusal birliğe yönelik açık ihlali’ konusunda BM Güvenlik Konseyi’nde resmi bir oturum talep ettiğini ve söz konusu oturumun gerçekleştirildiğini belirtti. Mahmud, Somali’nin hâlihazırda BM Güvenlik Konseyi üyesi olmasının da katkısıyla bu sürecin önemli bir diplomatik kazanım olduğunu ifade etti.

Somali lideri, AfB, Arap Birliği, İİT, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Avrupa Birliği (AB) başta olmak üzere uluslararası ortaklardan gelen dayanışma ve kınama mesajları için ‘derin minnettarlık’ duyduklarını dile getirdi.

Mahmud’a göre, İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararını geçersiz kılmaya yönelik planın ikinci adımı, Arap, İslam ve Afrika ülkeleri arasında ortak ve koordineli bir tutum oluşturmayı hedefliyor. Mahmud, “Suudi Arabistan’ın Somali’nin birliğine yönelik herhangi bir müdahaleyi açık ve net bir şekilde kınayan ilk ülkelerden olmasını büyük takdirle karşılıyoruz” dedi.

Mahmud, Suudi Arabistan’ın tutumunun, ülkelerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygı konusundaki kararlı yaklaşımını yansıttığını belirterek, Suudi Arabistan Bakanlar Kurulu’nun Somali’ye yönelik ‘sabit ve ilkesel destek’ mesajının bu zor dönemde önemli bir anlam taşıdığını ifade etti.

Somali Cumhurbaşkanı, birçok Arap, İslam ve Afrika ülkesinin yanı sıra Latin Amerika ve Asya’dan da çeşitli ülkelerin dayanışma ve kınama mesajları yayımladığını kaydetti. Mahmud, “Saygın gazeteniz aracılığıyla hepsine teşekkür ediyoruz. Somali ulusal hafızası bu tarihi dayanışmayı unutmayacaktır” şeklinde konuştu.

Mahmud’a göre planın üçüncü adımı ise tüm siyasi meselelerin tek ve birleşik Somali devleti çerçevesinde, dış müdahale ve dayatmalardan uzak biçimde ele alınması amacıyla iç ulusal diyaloğun güçlendirilmesini öngörüyor.

Bölgesel ve uluslararası barış

Hasan Şeyh Mahmud, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının bölgesel dengeleri yeniden şekillendirebileceği ve Kızıldeniz ile Afrika Boynuzu’nun güvenliğini tehdit edebileceği yönündeki kaygılarla ilgili olarak, “Bu tanıma, kararlı bir tutumla karşılanmazsa, bölgesel ve uluslararası barış ile güvenliği sarsacak tehlikeli bir emsal oluşturabilir” dedi.

Mahmud, söz konusu adımın yalnızca Afrika Boynuzu’nda değil, Afrika genelinde ve Arap dünyasında da ayrılıkçı eğilimleri teşvik edebileceğini, bunun da bölgesel istikrarı tehdit edeceğini belirtti. Sudan ve Yemen gibi ‘kardeş ülkelerde’ yaşanan gelişmelerin, devletlerin parçalanmasının ve ulusal yapılarının çökmesinin maliyetini açıkça gösterdiğini ifade etti.

Kızıldeniz’in güvenliğine olası etkiler konusunda ise Mahmud, “Küresel bir deniz ticaret hattından ve Arap ulusal güvenliğinin temel unsurlarından söz ediyoruz. Somali kıyılarında yaşanacak herhangi bir siyasi ya da güvenlik gerilimi, doğrudan uluslararası ticaretin ve enerji güvenliğinin güvenliğini etkileyecektir” değerlendirmesinde bulundu.

Bu etkinin, başta Suudi Arabistan, Mısır, Sudan, Eritre, Yemen ve Ürdün olmak üzere kıyıdaş ülkelerin istikrarına da yansıyacağını belirten Mahmud, Somali’nin birliğinin korunmasının Kızıldeniz’in kolektif güvenliğinin temel dayanaklarından biri olduğunu vurguladı.

Bölgesel hakimiyete giriş

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının ardındaki gerçek amacını ve bu adımın Somali’nin tarihsel ayrılık karşıtı duruşunu nasıl test ettiğini şu cümlelerle açıkladı: “Gördüğümüz üzere amaç, yalnızca siyasi bir tanımanın ötesine geçiyor… Amaç siyasi hedefin ötesine geçiyor; İsrail’in Afrika Boynuzu’nda, Kızıldeniz’e doğrudan yakın bir stratejik üs edinmesini sağlamak ve Babu’l Mendeb Boğazı üzerinde etkili olarak Kızıldeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin ulusal güvenliğini tehdit etmek.”

Bu hamlenin Somali, Arap ve Afrika duruşunun egemenlik ve devlet birliği konusundaki kararlılığını test etmeye yönelik bir girişim olduğunu vurgulayan Mahmud sözlerini şöyle sürdürdü: “Burada açıkça belirtmek isterim ki, Somali’nin ayrılık karşıtı tutumu geçici veya taktiksel bir yaklaşım değildir. Bu, köklü bir ulusal ilke olup, geniş Arap ve Afrika desteğine sahiptir, ön saflarında ise Suudi Arabistan’ın desteği vardır.”

Mahmud, İsrail’in bu tanıma girişiminin Ortadoğu’daki çatışmayı Somali topraklarına taşıma amacı taşıdığını belirterek, “Açıkça söylüyorum, Somali’nin ulusal çıkarları ve bölgesel güvenliği için ülkemizi uluslararası veya bölgesel çatışmaların sahası haline getirmeye izin vermeyeceğiz” ifadesini kullandı.

Somali’nin barış, yeniden inşa ve sürdürülebilir kalkınma hedeflediğini, Ortadoğu’nun krizlerini ithal etmek veya kıyılarını ve bölgesel sularını askerileştirmek istemediğini vurgulayan Mahmud, “Başta Suudi Arabistan olmak üzere ortağımız olan Arap ülkeleri ile sıkı koordinasyon içinde çalışıyoruz; amacımız bölgenin istikrarını korumak ve Afrika Boynuzu’nu herhangi bir kontrolsüz tırmanıştan uzak tutmak” dedi.

cdvfgrth
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (Riyad’daki Somali Büyükelçiliği)

Mahmud, tecrübelerin, devletlerin parçalanmasının istikrar yaratmadığını, aksine ciddi güvenlik boşlukları oluşturduğunu ve etkilerinin yalnızca tek bir ülkeyle sınırlı kalmayıp tüm bölgeyi etkilediğini gösterdiğini vurguladı. “Bu nedenle, İsrail’in boş ve tehlikeli maceralarına kanmamalarını tavsiye ediyoruz” dedi.

Mahmud ayrıca, Arap ülkelerine, özellikle Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ne kıyısı olan devletlere Somali’nin ulusal güvenlikleri için güney kapısı niteliğinde olduğunu anlamaları çağrısında bulundu. Afrika’daki komşu ülkeleri ise Somali ile dayanışma içinde olmaya ve bölgeyi sonsuz bir kaosa sürüklemeye yönelik planlara karşı dikkatli olmaya çağırdı.

Suudi Arabistan-Somali ilişkileri

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, Suudi Arabistan ile Somali arasındaki ilişkilerin stratejik önemini ve Kızıldeniz’in güvenliğine katkısını vurguladı. Mahmud, “İkili ilişkilerimiz tarihî ve derin köklere sahip stratejik bir ilişkidir; bu ilişki kardeşlik, din ve ortak kader temellerine dayanır. Suudi Arabistan, Somali’nin istikrarını ve birliğini desteklemede, yeniden imar ve kalkınma çabalarında, ayrıca Kızıldeniz ve kritik deniz yollarının güvenliğinin sağlanmasında merkezi bir stratejik ortaktır” ifadelerini kullandı.

Mahmud, Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 stratejisine ve Kral Selman bin Abdulaziz ile Veliaht Prens Muhammed bin Selman liderliğinde elde edilen ekonomik başarılara büyük hayranlık duyduklarını belirtti. “Somali, bu alanlarda Suudi deneyiminden yararlanmayı hedefliyor” dedi.

Mahmud, mevcut şartlar altında Suudi liderliğinin bilgeliği, gücü ve bölgesel ve uluslararası ağırlığı sayesinde Somali’nin yeniden güçlü, birleşik ve onurlu bir şekilde kalkınmasında merkezi bir rol oynayabileceğine inandıklarını söyledi.

Suudi diplomasisinin Somali’ye uluslararası destek ve dayanışmayı sağlamakta kilit bir rol oynayacağını vurgulayan Mahmud, “Somali zorlu dönemlerden geçti, ancak bugün hızla toparlanıyor” şeklinde konuştu.

Mahmud, Somali’nin deneyimlerinden hareketle, günümüzde benzer zorluklarla karşı karşıya olan halklara karşı içten bir dayanışma hissettiklerini ve Suudi Arabistan’ın Yemen, Sudan ve Suriye’deki samimi ve kararlı rolünü takdir ettiklerini belirtti.

Son olarak, Suudi Arabistan Bakanlar Kurulu’nun, Kral Selman bin Abdulaziz başkanlığında, Somali’nin toprak bütünlüğüne yönelik herhangi bir bölünme girişimini reddetme kararını büyük memnuniyetle karşıladıklarını ifade etti.

Mahmud sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Bu tutum, Suudi Arabistan’ın Somali toprak bütünlüğü ve egemenliğine tarihî desteğinin bir uzantısıdır. Suudi liderliğinin açıkça Somali’nin birliğine yönelik girişimleri reddetmesi, ülkelerimiz arasındaki kardeşlik ilişkilerini güçlendiriyor, bölgesel istikrarı pekiştiriyor ve uluslararası topluma devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesinin önemini vurgulayan güçlü bir mesaj gönderiyor.”


Mısır'ın Somali'deki askeri varlığı İsrail'in endişelerini artırıyor

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Mısır'ın Somali'deki askeri varlığı İsrail'in endişelerini artırıyor

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

İsrail basını, İsrail’in Mısır ordusunun Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki hareketlerinden duyduğu endişeyi dile getirirken, Mısırlı eski askeri yetkililer, Mısır'ın Somali'deki askeri varlığını ‘meşru ve uluslararası hukuk ve uluslararası sözleşmelere uygun’ olarak değerlendirdi ve bunun bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yardımcı olmayı amaçladığını belirttiler.

İsrail gazetesi Yisrael Hayom, Mısır'ın ordusuna Somali üzerinden İsrail'e yanıt vermesini emrettiğini ve bu konuda onu destekleyen Arap ülkeleri olduğunu yazdı. Gazete, “Afrika Boynuzu'nda güç mücadelesi alevleniyor: Mısır, İsrail'in 'Somaliland'ı tanımasına yanıt veriyor” başlıklı haberinde, bu tanımaya karşı çıkan Kahire'nin, İsrail'in hamlesine yanıt olarak Somali'deki güçlerini yeniden konuşlandırdığını kaydetti. Gazeteye göre buraya yaklaşık 10 bin Mısırlı askerin konuşlandırıldığı tahmin ediliyor.

Ancak, Mısır ordusunun eski kimyasal savaş şefi Tümgeneral Muhammed eş-Şehavi, Mısır askerlerinin ‘dünyanın en büyük sekizinci barış gücü olduğunu ve Somali'deki Mısır güçlerinin Afrika Birliği (AfB) barış güçlerinin komutası altında olduğunu ve Somali'de barışı korumak için çalıştıklarını’ söyledi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Şehavi, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mısır, Somali'nin stratejik konumu nedeniyle birçok ülke tarafından, özellikle de İsrail tarafından arzulandığının farkında. İsrail, Somali'nin güvenliğini istikrarsızlaştırmak ve Etiyopya'nın Kızıldeniz'e ulaşma ve bir deniz gücü kurma planı gibi belirli planları kabul etmeye zorlamak amacıyla Somaliland bölgesini Somali'den ayrılmak isteyen bir devlet olarak tanıdı. Ayrıca Etiyopya, İsrail'in desteğiyle Sudan'da istikrarın yeniden sağlanmasını engellemek ve çatışmanın devamını sağlamak gibi başka faaliyetlerde de bulunuyor.”

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, İsrail'in ayrılıkçı bölgeyi tanıması ve Kızıldeniz'de bir yer edinme çabaları sonrasında Somali ve Kızıldeniz'in güvenliği konusunda defalarca kez uyardı.

grfbgfr
AfB'nin Somali'deki barış gücü misyonunda Mısır askerleri de yer alıyor (AFP)

İsrail, geçtiğimiz aralık ayında Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyine bakan Somaliland bölgesinin bağımsızlığını tanıdı. Etiyopya, bu bölgenin bağımsızlığını tanımak karşılığında bir deniz ve askeri liman elde etmek istiyordu.

Mısırlı ulusal güvenlik uzmanı Tümgeneral Muhammed Abdulvahid, Mısır askerlerinin Somali'deki rolünün Afrika Birliği ve barış gücü çatısı altında güvenlik ve istikrarı sağlamak olduğunu vurgulayarak “Bu nedenle Mısır güçlerinin varlığı, Afrika Birliği ve Somali Devleti'nin talebi üzerine meşrudur. Somali Devleti'nin cumhurbaşkanı kısa süre önce Mısır'ı ziyaret ederek bunu tüm dünyaya teyit etmiştir” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Tümgeneral Abdulvahid, şunları söyledi:

“Bu bakımdan, İsrail'in Somaliland'ı bir devlet olarak tanıyarak ve Somali devletini bölmeye çalışarak yasadışı bir hamleye başvurup uluslararası hukuku hiçe saydığı halde, diğer tarafların Mısır'ın meşru varlığından endişe duyduklarını iddia etmeleri anlaşılabilir değil. Etiyopya'nın Somali'ye yönelik tacizleri ve kendi topraklarında bir Etiyopya deniz üssü kurulmasını kabul etmesi için yaptığı baskı, Addis Ababa tarafından gerçekleştirilen ve İsrail tarafından desteklenen, Sudan'daki Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) milis, teçhizat ve silah sağlamak gibi Afrika Boynuzu bölgesinde genel olarak gerçekleştirilen diğer şüpheli hamleler, İsrail'in bölgeyi istikrarsızlaştırmaya yönelik hamleleri bağlamında değerlendirilmeli.”

Tümgeneral Abdulvahid, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mısır ve AfB, bu gelişmelerin farkındadır ve bu nedenle Mısır'ın buradaki askeri varlığı, tüm bu tehditlere karşı koymak ve uluslararası yasal yükümlülükler ve uluslararası meşruiyet çerçevesinde hareket etmek için.”

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi pazar günü, Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud ile Mısır ziyareti sırasında düzenledikleri ortak basın toplantısında, Somali'deki barış gücü misyonuna, ülkenin güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü destekleme taahhüdünün bir parçası olarak asker göndermeye devam edeceğini açıkladı. Sisi ve Mahmud, ikili bir toplantı düzenledikten sonra, her iki ülkenin heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda, Mısır'ın Somali'nin birliği ve toprak bütünlüğünü destekleyen tutumunu vurgulayan Sisi, ülkenin egemenliğini zedeleyecek veya istikrarını tehdit edecek her türlü önlemi reddetti.

Sisi, düzenlenen ortak asın toplantısında, ‘devletlerin güvenliğini ve egemenliğini tehlikeye atabilecek adımlara’ karşı uyarıda bulunarak, bunları ‘Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın ihlali’ olarak nitelendirdi. Mısır, 2024 yılının aralık ayı sonlarında, Somali'deki AfB barış gücü misyonuna asker göndereceğini duyurmuştu. Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, bu kararın ‘Somali hükümetinin talebi ve AfB Barış ve Güvenlik Konseyi'nin (AUSSOM) onayıyla’ alındığını söyledi. AUSSOM, 2024 yılı sonlarında sona eren terörle mücadele misyonunun yerini aldı.