Sudanlıların Mısır sevgisi azalıyor mu?

Mısır-Sudan ilişkilerinin gerilmesinde dış etkenlerin rolü yadsınamaz. Geçmişte İngiltere’nin ‘ihtilafları kazıma’ yönteminin bugün Etiyopya tarafından kullanıldığına şahit oluyoruz.

Nahda Barajı, Mısırlılar ile Sudanlıların sosyal medya üzerinden tartışmalar yaşamasına neden oluyor. (Reuters)
Nahda Barajı, Mısırlılar ile Sudanlıların sosyal medya üzerinden tartışmalar yaşamasına neden oluyor. (Reuters)
TT

Sudanlıların Mısır sevgisi azalıyor mu?

Nahda Barajı, Mısırlılar ile Sudanlıların sosyal medya üzerinden tartışmalar yaşamasına neden oluyor. (Reuters)
Nahda Barajı, Mısırlılar ile Sudanlıların sosyal medya üzerinden tartışmalar yaşamasına neden oluyor. (Reuters)

Emani Tavil
Sudan gündemiyle yakından ilgili olmayan Mısırlılar, sosyal medya sitelerinde Mısır karşıtı düşmanca ifadeler kullanılmasından dolayı şaşkın. Nahda Barajı hususundaki politik çekişmenin şiddetlenmesine neden olan bu nefret dili, Sudanlıların Mısırlılara olan sevgisinin azaldığını düşündürüyor. Mısır bilindiği üzere milyonlarca Sudanlıyı kendi topraklarında barındırıyor. Nil Nehri’nin çocukları, tarihin farklı dönemlerde karşılıklı göç yapmıştı. Yani iki halk birbirine, kopması mümkün olmayan insani ilişkiler ağıyla bağlıdır.
Öyleyse Mısırlılar ve Sudanlılar arasındaki bu atışmaların sebebi nedir? İki ülke insanları arasındaki ‘yanlış anlamalar’ yeni midir yoksa tarihsel bir geçmişi var mıdır? Karşılıklı saldırganlığın politik ve kültürel arka planı nedir? İki ülke ilişkilerinin bu olumsuz seyrinde ‘dış güçlerin’ bir rolü var mıdır? İki kardeş ülkenin ‘uçuruma’ düşmesini engellemek için ne yapmak gerekir? En azından ekonomik anlamda iş birliği yapabilmeleri için nasıl adımlar atılmalıdır? Ki şu an Afrika’daki tüm ülkeler komşularıyla iş birliği yapmanın önemini kavramış durumda. Üstelik çoğu ülkenin koşulları Nil Vadisi’ndeki bu kardeş ülkelerin koşullardan daha zorludur.

Tarihe dönüş
Mısır, Sudan'ı 1899'dan 1956'ya kadar Büyük Britanya ile ortaklaşa olarak yönetti. Bu süreçte iki ülke ilişkileri oldukça karışıktı. Zira İngiltere, Sudan’la birlikte Mısır’ı da sömürüyordu. Mısır, Sudan’ı yönetirken aslında kendisi de başkaları tarafından yönetiliyordu. İngiltere, Mısır’ın birçok kaynağını Sudan’daki bazı yatırımlarında kullanıyordu. Bu yaklaşım Sudan’dan çok Mısır’a zarar veriyordu. Mısır en büyük zararı da 1950’lerde Afrika’nın ‘sömürgecilerden özgürleşmesi’ sürecine öncülük yaptığında gördü. İngiltere, Sudan’ın bağımsızlığının sınırlı olmasını istiyordu. Kuzey Sudan’a bağımsızlık önerilirken Güney Sudan’ın İngiliz Valisi’nin yönetiminde kalması planlanıyordu. Mısır’ın girişimleriyle bu plan çöktü ve Sudan’ın tümünün bağımsızlığına kavuşması sağlandı. Ancak İngilizler girişimlerini sürdürdüler ve Kuzey Sudan’daki siyasi erkin Londra yanlı bir ekipten oluşması için çaba gösterdiler. Sudan Özgürlük Hareketi, 1936 yılında ‘Mısırla ilişkilerimizin doğası ne olmalıdır?’ sorusu etrafında görüş ayrılığı yaşıyordu. Bir kısmı, yani Hatmiler, Mısır’ın tarafını tuttu. Diğer kısmı ise, yani ‘Ensar’, İngiltere’ye yakın bir tutum benimsedi. Her iki tarafı da temsil eden büyük birer parti bulunuyordu. Bu partiler Sudan siyasetinde halen aktif olarak yer alıyor.
İngiltere’nin Mısır karşıtı ‘kartları’ Nil Nehri suları ve milliyetçilikti. İngiltere bu iki kartı dâhice kullanmayı bildi. İngiltere arşivlerindeki açıklanan belgeler, 1954-1957 yılları arasında İngilizlerin su kanalları sistemiyle Nil Nehri sularını 800 bin pamuk fidanının sulanmasında kullandığını gösteriyor. İngiltere’deki tekstil fabrikaları söz konusu yıllarda pamuk hammaddesinin yüzde 49,2’sini Sudan’dan elde ediyordu. Ayrıca İngiltere’nin bu süreçte Mısır karşıtı ırkçı söylemlerin yayılmasını sağladığı anlaşılıyor. Mısırlı bir yetkiliye ait olduğu iddia edilen bir ses kaydının yaygınlık kazanması da bu bağlamda zikrediliyor. Ses kaydına göre Mısırlı yetkili Sudanlı bir yetkiliye “Daha çok su elde etseniz bile teninizin rengi beyazlamayacak” diyor. Ayrıca Güney Sudanlıları “Mısırlılar gelip topraklarınızı elinizden alacak ve mısır yerine pirinç ekecekler diye” korkuttukları da biliniyor. İngiltere’nin bu yalanları yıllar geçmesine rağmen halen bazı Sudanlıların hafızasında yankılanıyor. Doğrusu bu yalanları farklı bir şekilde yeniden duruma göre uyarlandığına şahit oluyoruz.

Dış etkenlerin rolü
Mısır-Sudan ilişkilerinin gerilmesindeki dış etkenlerin rolü yadsınamaz. Geçmişte İngiltere’nin ‘ihtilafları kazıma’ metodunun bugün Etiyopya tarafından kullanıldığına şahit oluyoruz. Etiyopya menşeli hesaplar, sosyal medya mecralarında Arapça yayın yapıyor. Başlıklarına baktığınızda Etiyopya’yı tanıtım amacı taşıyor gibiler. Ancak içeriklerini incelediğinizde Mısır-Sudan ilişkisini bozmayı hedeflediklerini görüyorsunuz. Şöyle ki; sürekli olarak Halayib, Şelatin gibi Mısır-Sudan arasındaki sorunlu meseleleri ele alıyorlar. Etiyopya-Sudan arasındaki sınır gerginliklerine ise hiç işaret etmiyorlar. Ayrıca Mısır’ın Afrika ve Nil Havzası’nda yayılımcı bir politika izlediğini ve bu politikanın kanıtının da Eritre ile olan ilişkilerinde açığa çıktığını vurguluyorlar. Sudanlılar ve Etiyopyalılar arasındaki etnik yakınlıkları ele alırken Sudanlılar ve Mısırlılar arasındaki kültürel-dini yakınlığı görmezden geliyorlar. Takdir ederseniz; bu yazılanların Etiyopya’yı Araplara tanıtmakla bir ilgisi olmadığı açıktır.

Mısır kaynaklı faktörler
Kahire ile Hartum arasındaki ilişkilerin gerilmesine Mısır kaynaklı bazı faktörlerin de katkı sağladığı söylenebilir. Şöyle ki Mısır devleti, Sudan ve Güney Sudan’la ilgili verileri direk olarak bu ülkelerin kurumlarından alıyor ve bu ülke yöneticileri ile muhatap oluyor. Bu ülkelerdeki muhalefet ya da siyasi partiler yerine devlet kurumlarını desteklemekle yetiniyor. Oysa çoğu zaman sivil toplum ile devlet aynı kanaati paylaşmıyor. Dolayısıyla haz etmedikleri devletle muhatap olan yönetimlerden de hoşlanmıyorlar. Bunun sebeplerinden biri de Sudanlı sivil toplum kuruluşlarının baskılar nedeniyle Mısır’da etkin olamamasıdır. Mısır’ın bu tutumu ilk cumhuriyetten Cemal Abdunnasır dönemine ve sonrasına kadar hiç değişmemiştir. Kahire yönetimi, Aralık 2019’da patlak veren Sudan Devrimi’ne ilk başlarda temkinli yaklaşmıştı. Bir süre gözlemci olmakla yetindi. 11 Nisan 2019’da Ömer el-Beşir’in azledilmesinden sonra ise Sudan ordusunu destekledi. Sonraki süreçte ise belirsiz bir tutum takındı. Sudan Devrimi’nde yer alan gençlerin Mısır yönetimine öfke duymasının nedenlerinden biri de Sudan sivil hareketlerinin kazanımlarını baltalamasından endişe duymaları olabilir. Oysa başka bölgesel güçler şu anda bu endişelerini haklı çıkaracak bir rol üstlenmiş durumda. Üstelik Sudan sivil toplum kuruluşları da devrime uygun bir şekilde üzerine düşen vazifeleri yerine getirmekte yetersiz kalıyor.
Meselenin kültürel boyutlarını ele alacak olursak…
Mısır’da eğitim seviyesinin, özellikle son yıllardaki çalkantılı süreçte düştüğü bir gerçektir. Okuma yazma bilmeyenlerin oranının yüksek olması da Mısır halkının bazı dışlanmış kesimlerinin Sudanlılar aleyhinde ırkçılığa varacak söylemleri benimsemesine olanak sağlamıştır. Sudanlılar gündelik yaşamda da ayrımcılığa maruz kalıyor. Her ne kadar Mısır yönetimi bu eylemleri tasvip etmese de önüne geçemiyor. Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi geçenlerde yaptığı bir konuşmaya, arkadaşları tarafından şiddete maruz kalmış Sudanlı bir çocuğu da davet etmiş ve yanına oturtmuştu. Sisi Sudanlılardan çok Mısırlılara bir mesaj vermeyi amaçlıyordu. Meselenin medya boyutuna işaret etmemiz gerekirse; şüphesiz Mısır medyasında kavramların kullanımı ile ilgili ciddi sorunlar var. Sadece Sudanlılarla ilgili olmasa da öteki halklara dair yer yer ırkçı, kışkırtıcı ve alaycı ifadelerin kullanıldığı görülüyor. Mısır-Sudan ilişkisi de bu sorundan nasibini alıyor. Yanlış yayın politikalarının Sudan kamuoyunda olumsuz yansımaları oluyor.

Sudan kaynaklı faktörler
Sudan’daki yönetici kadrolar yakın tarih boyunca maalesef Mısır karşıtlığının artmasında aktif rol oynadılar. Bu tutumlarının nedeni milliyetçilik ya da ‘iç sorunların’ dışa yönlendirilmesiydi. Ümmet Partisi’nin 1958 yılında Mısır düşmanlığıyla tanınan Abdullah Halil’e yönetimi teslim etmesi ya da eski Başbakan Sadık el-Mehdi’nin 1985’te ‘Mısırla Bütünleşme Anlaşması’nı ortadan kaldırması da bu tezimize örnek gösterilebilir. Tabii en dikkat çekici gerginlikler, 1989-2019 tarihleri arasında, İslami Milli Cephe iktidarı döneminde yaşandı. Turabi, 1. Körfez Savaşı sonrasında Mısır karşıtı gösterilere öncülük etti ve Nil Nehri’ni kesmekle tehdit etti. Sudan yönetimi ayrıca Mısır’a bağlı özel okulların ve üniversitelerin kamulaştırılması kararı aldı. Ayrıca Sudan yönetimi, siyasal İslam karşıtlığıyla suçladıkları Hüsnü Mübarek’e karşı da daima mesafeliydi. Bu süreçte, 1995 yılında Mübarek’e Etiyopya’da bir başarısız suikast girişimi oldu. Körfez Savaşı sonrasında Mısır-Sudan ilişkileri asla eskisine dönmedi. Ömer el-Beşir’in yönetimden ayrılmasıyla sonuçlanan iç kriz ortamında bazı Sudanlılar yeniden Mısır-Sudan sınırları meselesini gündeme getirdi. Sınırlar meselesi hem Sudan hem de Mısır tarafında şöhrete ulaşmak isteyen gazetecilerin sık sık dile getirdiği konu oldu. Buna karşılık gerek devrimci kadrolar içinde gerekse siyasal İslamcı çevrelerde Mısır’la ilişkilerin geliştirilmesini savunan ciddi kesimler de bulunuyor. Bu kesimler, Mısır ile kurulacak ilişkilerin, özellikle ekonomik iş birliğin ‘devrimi’ güçlendireceğini ve eski rejimin yeniden canlanmasının önüne geçeceğini savunuyor.

Ne yapılmalıdır?
Kişisel kanaatim, Sudan’daki Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri’nin iyi bir okuma yaparak Mısır’la ilişkilerine dair stratejik bir tutum benimsemesi yönündedir. Mısır’ı boykot etmek asla çözüm değildir. Ömer el-Beşir’in azledilmesinin üstünden bir yıl geçmesine rağmen henüz Kahire büyükelçisi atanmamıştır. Mısır’ın Sudan ordusunun rolünü güçlendirici bir etken olarak değerlendirilmesi de gerçekçi değildir. Bunu iki gerekçeyle açıklayabilirim. Birincisi; Sudan ordusu kendi içinde bölünmeler yaşıyor. Ordunun bir kısmı gayrı meşru işlere bulaşmış durumda. Resmi yönetimi ise birçok farklı siyasi tarafın baskısı altında. Sudanlılar ordunun ideolojik ve yapısal olarak dönüşümünü savunuyor. İkincisi; Batı dünyası ordunun yönetimde öne çıkmasını şiddetle reddediyor. Sudan’da devrimci güçler içinde yer alan ve Mısır karşıtlığıyla öne çıkan gençler iki konuya dikkat etmelidir. İlki, eski rejimin Mısır’la gerginliğin artmasından istifade ettiğidir. İkincisi de Mısır’la ilişkilerin düzeltilmesinin ülke ekonomisine ciddi katkılarının olacağıdır. Mısır tarafının yapması gereken şey ise ‘ırkçı ve ayrımcı’ söylemleri cezalandıran yasaları bir an önce medya alanında uygulamalıdır. Ayrıca Mısır’ın dış politikalarını sekteye uğratan medya dilinin iyileştirilmesi için de harekete geçilmelidir. Sorumsuz yayın anlayışı, Sudan-Mısır ilişkilerini sekteye uğratarak ‘bulanık suda balık avlamayı’ hedefleyenlere istedikleri örnekleri vermektedir.



Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
TT

Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)

Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın öldürülmesinin ikinci yıl dönümünde örgüt, otuz yılı aşkın süre boyunca liderliğini üstlenen ve Genel Sekreterlik makamını siyasi, örgütsel, askeri ve kitlesel açıdan telafisi zor bir ağırlık merkezine dönüştüren Nasrallah’ın yokluğunu henüz gerçek manada aşabilmiş değil.

Hizbullah, Nasrallah ve halefi Haşim Safiyuddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünü yarın anıyor. Bu kapsamda, Nasrallah’ın Beyrut’un güney banliyölerindeki mezarı başında kitlesel bir tören düzenlenecek. Örgütün yeni Genel Sekreteri Naim Kasım’ın da törende konuşma yapması bekleniyor. Tören nedeniyle eski havalimanı yolu ve Ziyad Rahbani Otoyolu üzerinden mezarlık alanına ulaşan yolların kapatılması ve trafiğin alternatif güzergâhlara yönlendirilmesi de dahil olmak üzere çeşitli güvenlik önlemleri alındı.

Hizbullah’a yakın kaynaklar ve örgüte muhalif isimlere göre, mevcut Genel Sekreter Naim Kasım’ın selefinin bıraktığı boşluğu doldurmayı başardığı söylenemez. Buna karşılık örgüt içerisindeki karar merkezinde giderek daha belirgin bir dönüşüm yaşandığı, iç inisiyatif alanının daralırken, İran’dan doğrudan gelen kararların ağırlığının arttığı görülüyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)

Örgütün muhalifleri, meselenin yalnızca iki isim arasındaki karizma ve kitlesel görünürlük farkından ibaret olmadığını, aynı zamanda Nasrallah’ın örgüt içerisindeki rolünün niteliğiyle ilgili olduğunu belirtiyor. Nasrallah, siyasi, örgütsel ve askeri liderliği şahsında birleştiriyor; örgütün tabanı ile İran’daki müttefiki arasında temel bağlantı noktası işlevi görüyordu. Bugün ise örgütün daha kolektif ve kurumsal bir liderlik yapısına yöneldiği, ancak seçeneklerin ve kararların şekillendirilmesinde İran’ın daha doğrudan bir rol üstlendiği ifade ediliyor.

Hizbullah’a yakın isimler, örgütün aldığı ağır darbelere rağmen Naim Kasım liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardığını savunurken, muhalifleri Nasrallah sonrası dönemin bir liderlik krizini ve seferberlik kapasitesinde gerilemeyi ortaya çıkardığını, ayrıca Kasım’ın performansı nedeniyle örgüt içerisinde bölünmelerin belirginleştiğini ileri sürüyor.

Yeni koşullara karşı yeni bir performans

Hizbullah’ın tutumuna yakından vakıf siyasi yazar Dr. Kasım Kasir, Nasrallah sonrası dönemde örgütün “uzun süren merkezi liderlik döneminin ardından, iç ve dış birçok engelle karşı karşıya kaldığını” kabul ediyor. Nasrallah’ın 1992’den 2024’e kadar yaklaşık 33 yıl boyunca örgütün yönetimini elinde tuttuğunu ve son derece zor koşullarda öldürüldüğünü belirten Kasir, “İki genel sekreterini (Nasrallah ve Haşim Safiyuddin) ve çok sayıda kadro ve liderini kaybetmesine rağmen Hizbullah, Şeyh Naim Kasım’ın liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi, güvenlik ve örgütsel yapısını yeniden yapılandırmayı başardı” değerlendirmesinde bulunuyor.

Kasir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Hizbullah bugün yeni zorluklarla karşı karşıya ve bu durum onu hem iç hem de dış düzeyde farklı bir yaklaşım benimsemeye itti” ifadelerini kullandı. Kasir şöyle devam etti:

“Eğer Hizbullah geçmişte önemli bir bölgesel aktör idiyse, bugün büyük ölçüde iç durumuna, Lübnan’ın güneyine ve İsrail’le mücadeleye odaklanıyor. Doğru, artık iç siyasi sahnede geçmişte olduğu kadar güçlü bir siyasi aktör değil; ancak hâlâ önemli bir siyasi güç ve iç ve dış aktörler onu Lübnan denkleminde başlıca taraflardan biri olarak görmeye devam ediyor.”

Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)
Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)

Nasrallah’ın sahip olduğu ve birçok kişinin Naim Kasım’da bulunmadığını düşündüğü karizma hakkındaki soruya Kasir şu cevabı veriyor:

“Şüphesiz bu karizmanın kendine özgü bir niteliği vardı. Ancak Şeyh Naim, son derece önemli bir örgütsel ve idari kişilik. Çok zor bir dönemde örgütün saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardı. Zira örgüt, siyasi, askeri veya ‘cihatçı’ düzeyde yeni bir yaklaşımı gerektiren farklı bir dönemle karşı karşıya.”

Kayıp liderlik

Buna karşılık, Hizbullah’a muhalif Şii siyasetçi ve “Lübnanlı Demokratlar Koalisyonu” Başkanı Cad el-Ahavi, “Naim Kasım’ın şimdiye kadar Hasan Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurabildiğini söylemek zor” görüşünde.

Ahavi’ye göre mesele yalnızca karizma ile ilgili değil; Nasrallah’ın otuz yılı aşkın süre içerisinde inşa ettiği liderliğin niteliği ve örgütsel, siyasi ve askeri liderliği bir araya getirme ve Hizbullah tabanıyla iletişim kurma becerisiyle ilgili. Ahavi, Kasım’ın ise kitlelere hitap etmekten ziyade örgütsel ve ideolojik bir geçmişten geldiğini, onlarca yıl boyunca Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulunduğunu ve hiçbir zaman örgütün birincil ağırlık merkezi olmadığını belirtiyor.

Ahavi Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kasım’ın kamuoyuna yönelik görüntülü konuşmalarının niteliğine de dikkat çekiyor. Kasım’ın ekran üzerinden konuştuğunu ancak bunun Nasrallah’ın imajının temel unsurlarından biri olan halkla doğrudan temasın yerini tutmadığını belirten Ahavi, bazı görüntülü konuşmaların “son derece kontrollü ve kurgulanmış” olduğunu, bunun da zaman zaman izleyicide “doğrudan kitlesiyle etkileşim kuran siyasi bir liderden ziyade yapay zekâyla üretilmiş bir görüntü veya karakterle karşı karşıyaymışız” izlenimi oluşturduğunu belirtiyor.

Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)
Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)

Ahavi şöyle devam ediyor:

“Nasrallah yalnızca bir genel sekreter değildi; örgütün tabanı açısından seferberlik, ikna ve karar alma mekanizmasının bir parçasıydı. Naim Kasım ise şimdiye kadar bu işlevlerin tamamını devralabildiğini kanıtlayamadı. Dolayısıyla mesele artık yalnızca Kasım’ın Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurup dolduramayacağı değil; Hizbullah’ın kendisinin, eski liderlik yapısının önemli bir bölümünün çökmesinin ardından benzer bir liderlik üretebilip üretemeyeceğidir.”

Kararların adresi İran

Siyasi aktivist ve Lübnan Üniversitesi’nde psikoloji profesörü Dr. Mona Fayad ise Hizbullah’ın insanları seferber etme kapasitesine dikkat çekiyor. Fayad, Naim Kasım’ın Genel Sekreterliği döneminde bu kapasitenin büyük ölçüde gerilediğini belirterek, “Örgüt, Kasım’ı destekleyenlerle ona karşı çıkanlar arasında iç bölünmeler yaşıyor. Bu durum karar alma biçimini ve mevcut dönemin yönetilmesini etkiledi” diyor.

Mona Fayad, Kasım’ın mevcut performansının “İsrail’e hizmet ettiğini” ve bu nedenle İsrail’in onu hedef almasının kendi çıkarına olmayacağını savunuyor. Fayad ayrıca örgüt içerisindeki kararların artık doğrudan İran’dan geldiğini ve Lübnan’daki karar alma alanının asgari düzeye indiğini düşünüyor.

Bu bağlamda Fayad, İran’ın Beyrut’taki büyükelçisinin görevde kalması konusunda gösterdiği “ısrara” da dikkat çekiyor. Fayad’a göre büyükelçinin rolü diplomatik faaliyetlerin ötesine geçerek, güvenlik alanındaki görevlere uzanıyor. Büyükelçiyi “istihbarat görevlisi” olarak nitelendiren Fayad, Tahran’ın yürüttüğü görevleri tamamlayabilmesi için onun görevde kalmasını istediğini ileri sürüyor.


Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
TT

Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Suriye’nin El Sevre gazetesinden aktardığına göre, adının açıklanmasını istemeyen bir kaynak, telekomünikasyon şirketi MTN’nin yaklaşık 40 çalışanını işten çıkardı. Haberde, çalışanların, abonelere ait bilgiler, kayıtlı görüşmeler ve Suriye devlet yetkililerine ait telefon numaralarını dış kuruluşlara sızdırdıklarının tespit edildiği belirtildi.

Kaynak ayrıca, işten çıkarılan çalışanların “Suriye’de güvenliği istikrarsızlaştırmak için faaliyet gösteren unsurlarla bağlantılı olduklarının tespit edildiğini” ifade etti.


Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
TT

Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)

Sudanlı doktor S., savaşın ilk günlerinde meslektaşlarıyla birlikte mahsur kaldığı bir sağlık merkezinden çıkabilmek için ateşkes yapılmasını beklemek zorunda kaldı. Nil Caddesi’nden başlayarak Fetihab ve Halfaya köprülerinden geçen uzun bir yol kat eden S., sonunda Kober’deki ailesine ulaştı. Odasının duvarlarını kurşunların delik deşik ettiğini, kardeşlerinin ise birlikte ayrılmak üzere kendisini beklediğini anlatıyor. Aile yerinden edildi ve bugün hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Mayıs 2023’te çatışmaların kısa süreliğine durması S.’nin hayatta kalmasını sağladı, ancak ailenin evinde kalmasına yetecek kadar uzun sürmedi. Bu kısa ateşkesten bu yana çeşitli girişimler ve anlaşmalar peş peşe geldi. Ancak en zor soru değişmedi: Arabulucular, savaşın iki tarafını uygulanacak ve sürdürülebilecek bir ateşkes konusunda nasıl bir araya getirebilir?

Afrika Birliği (AfB) ve ABD’nin eş başkanlığında, 23 Eylül’de New York’ta düzenlenen Dörtlü ve Beşli Mekanizma’nın ilk toplantısı, bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Toplantıya katılanlar insani ateşkes ve çatışmaların durdurulması çağrısında bulunurken, sivillerin korunması için çabaların koordine edilmesi ve herhangi bir anlaşmanın izlenmesi ile uygulanmasının doğrulanmasına yönelik hazırlık yapılması konusunda mutabık kaldı. Ancak toplantı bildirisi, ordu veya Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile herhangi bir anlaşmaya varıldığını açıklamadı ve iki tarafı bir araya getirecek müzakereler için bir tarih belirlemedi.

Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)
Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)

Düğüm, ateşkesin şartlarında başlıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ordu tarafından yönetilen hükümet, 90 günlük ateşkese ilişkin ABD önerisinin maddelerinin çoğunu kabul etti ancak HDK’nin geri çekilmesinin belirli bölgelerle sınırlandırılmasını reddetti ve güçlerin kontrolünü ele geçirdiği tüm kentlerden çekilmesini talep etti. Sudan Dışişleri Bakanlığı da bu hafta, HDK’nin zor kullanarak oluşturduğu fiili duruma meşruiyet kazandıracağını düşündüğü herhangi bir müzakere sürecini reddettiğini açıkladı. Buna karşılık HDK ateşkes önerisini memnuniyetle karşıladığını duyurdu ancak bu açıklama çatışmaların durmasını sağlamadı. Taraflar bir anlaşma imzaladığında bile bunun uygulanması güvence altına alınamadı. Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ordu ile HDK, 11 Mayıs 2023’te Sivillerin Korunmasına İlişkin Taahhüt Bildirisi’ni, aynı ayın 20’sinde ise kısa süreli ateşkes ve insani düzenlemelere ilişkin bir anlaşmayı imzaladı.

Ancak çatışmaların durması kalıcı olmadı. Ordu, HDK’yi anlaşmayı ihlal etmekle suçlayarak haziran ayında müzakerelere katılımını askıya aldı.

Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)
Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)

Diğer girişimler de farklı engellerle karşılaştı. Afrika Boynuzu’nda barış çabalarını yürüten Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Aralık 2023’te Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu’nun (Hamideti) kendi himayesinde doğrudan görüşme yapmayı kabul ettiğini açıkladı. IGAD, ocak ayında görüşmenin gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısını yineledi ancak toplantı yapılamadı.

Manama’da 20 Ocak 2024’te, yayımlanan metne göre ordu adına Şemseddin el-Kebaşi, HDK adına ise Abdurrahim Daklu tarafından ‘Sudan Krizi İçin Kapsamlı Çözümün İlke ve Esasları Belgesi’ parafe edildi. Ancak ön anlaşmanın ardından nihai bir anlaşma veya sürdürülebilir bir müzakere süreci gelmedi. Daklu, Kebaşi’yi belgeye bağlı kalmamakla suçlarken Kebaşi, sürecin neden durduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

Ağustos 2024’te ise savaşın taraflarından birinin katılmaması, İsviçre’de ateşkese yönelik doğrudan görüşmelerin yapılmasını engelledi. Bunun üzerine odak noktası, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve sivillerin korunmasına kaydı.

Chatham House araştırmacısı Rosalind Marsden, enstitü tarafından 18 Eylül 2024’te yayımlanan analizinde, İsviçre’de Ağustos 2024’te yürütülen ateşkes görüşmelerinin başarısız olmasının temel nedeninin ordu ile HDK’nin askeri zafer elde etme arayışlarını sürdürmesi olduğunu belirtti. Marsden’e göre tarafların o dönemde askeri kazanımlar elde etme beklentisini koruması, Darfur’a insani yardım ulaştırılmasında sınırlı ilerleme sağlanmasına rağmen müzakerelerin tıkanmasının başlıca nedenlerinden biriydi.

Dörtlü Mekanizma ise Eylül 2025’te üç aylık bir insani ateşkesle başlayan bir yol haritası sundu. Bu süre içinde yardımların Sudan’ın çeşitli bölgelerine ulaştırılması, ardından kalıcı ateşkes ve siyasi geçiş sürecine geçilmesi öngörüldü.

Ancak Dörtlü Mekanizma’nın yol haritası arabulucuların önerisi olarak kaldı ve savaşan taraflar arasında bir anlaşmaya dönüşmedi. ABD’nin son ateşkes önerisindeki geri çekilme konusundaki anlaşmazlık da iki tarafın yeni bir ateşkesin test edilebileceği şartlar üzerinde henüz uzlaşamadığını gösteriyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)

Araştırmacı Ahmed Süleyman, arabuluculuk girişimlerinin çokluğu ve bunlar arasındaki koordinasyonun zayıf olmasının, ateşkes çabalarının sivil güçlerin öncülük edeceği Sudanlı bir siyasi süreçle ilişkilendirilmesini gerektirdiğini belirtiyor.

Chatham House araştırmacısı Hubert Kinkoh ise enstitü tarafından 13 Şubat 2026’da yayımlanan analizinde, Sudan konusunda çok sayıda arabuluculuk kanalının bulunmasının yanı sıra bunlar arasında açık bir liderlik ve etkin koordinasyonun olmamasının, ordu ile HDK’nin ciddi tavizler vermekten kaçınmasına imkân sağladığını ifade ediyor.

Bu noktadan hareketle New York toplantısı, arabulucuların çabalarındaki dağınıklığın giderilmesine katkı sağlayabilir. Ancak toplantının gerçek değeri, savaşan tarafları açık bir anlaşma üzerinde uzlaştırabilmesi, anlaşmaya uyulup uyulmadığını izleyecek bir mekanizma oluşturabilmesi ve ihlallerle nasıl başa çıkılacağını belirleyebilmesi halinde ortaya çıkacak.

S., kısa süreli bir ateşkes sayesinde ailesine ulaşabildi ancak aile daha sonra evini terk etmek zorunda kaldı. Bugün yerinden edilenlerin ve mültecilerin beklediği ateşkes ise onlar için yardımların ulaştırılmasına imkân sağlayacak ve çatışmaların kalıcı olarak sona ermesinin başlangıcı olacak bir fırsat anlamına geliyor. Böylece evlerine ve yaşadıkları bölgelere dönüşün mümkün ve güvenli hale gelmesini umuyorlar.