Salgın diplomasisi: İnsani bir girişim mi jeopolitik aşağılama mı?

Çin ve Rusya’nın uyguladığı ‘salgın diplomasisi’, karar verme mekanizmaları arasındaki güven boşluğunun derinleştiğini ortaya çıkardı

Salgın diplomasisi: İnsani bir girişim mi jeopolitik aşağılama mı?
TT

Salgın diplomasisi: İnsani bir girişim mi jeopolitik aşağılama mı?

Salgın diplomasisi: İnsani bir girişim mi jeopolitik aşağılama mı?

İmil Emin
Diplomasi ne anlama geliyor?  Başlıca ansiklopedilere göre diplomasi, devletlerarasında barışçıl yöntemler ve müzakereler yoluyla iletişim kurulması olarak tanımlanır. Diplomasi, uluslararası ilişkileri düzenleyen antlaşmalar bütünüdür. Devletler hukukuna dayanır. Amacı anlaşmazlıkları zora başvurmadan, barışçıl yollarla çözmektir. Devletlerin birbirlerinin ülkesinde bulundurdukları diplomatlar aracılığıyla yürütülür. Latince (resmi belge anlamına gelen) ‘diploma’ kelimesinden türetilmiştir. Antik Yunancada ‘diploma’ ‘ikiye katlanmış şey, özellikle parşömen, katlanmış belge’ anlamına gelir. Nitekim Ortaçağ’daki kütüphanelerde eski belgelerin katlanarak muhafaza edildiği biliniyor.
Dünyada diplomasi zaman zaman güncellendi ve şekil değiştirdi. ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 1973 yılı Dördüncü Arap-İsrail Savaşı (Yom Kippur Savaşı) ve akabinde bölgedeki devletlerle yürüttüğü barış görüşmelerinde ‘Mekik Diplomasisi’ yöntemine başvurdu. (Bu terim; üçüncü tarafın ihtilafa taraf ülkeler arasında mekik dokuması eyleminden alıntılanarak oluşturulmuştur.) Kaderin garip bir cilvesi olarak Kissinger aynı zamanda Soğuk Savaş sürecinde de ABD ile Çin Komünist Cumhuriyeti arasındaki buzları eritme amacıyla yürütülen ‘pingpong diplomasisinin’ de arkasındaki isimdir. 
Şu an entelektüel gündemde yer alan soru şudur: Acaba ‘salgın diplomasisi’ çağı mı başladı? Malum olduğu üzere, koronavirüs salgını dünya gündeminde yer alan birçok dosyayı ötelemiş ve adeta gündemi tek başına işgal etmiş durumda. Bir tarafta Çin ve Rusya, diğer tarafta Avrupa Birliği ve ABD olmak üzere yeni gerginlikler ‘korona salgını’ çerçevesinde şekillendiği gibi Rusya ve Çin ‘salgın diplomasisi’ yürüterek ‘rakiplerine ve düşmanlarına’ destek olmaktadır. Acaba ‘salgın diplomasisi’ kavramı (eğer olumlu anlamlar barındırıyorsa) çatışan ve rekabet halindeki bu güçlerin yakınlaşmasına ve uzlaşmasına neden olacak mıdır? Yoksa ‘jeopolitik aşağılama’ içeren bir propagandadan mı ibarettir? Nitekim bu güçler arasında yaşanan ‘kavgalar’ henüz unutulmuş değildir. Özellikle de Ruslar ve Batı arasındaki kadim ‘kan davasının’ devam ettiği düşünülmektedir.

Korona öncesinde NATO ve Asya
‘Salgın sahnesi’, Avrupa Birliği, Rusya ve Çin arasındaki ilişkilerin biçiminden ve ABD ile iki büyük Asya ekseni arasındaki ilişkiden bağımsız olarak değerlendirilemez. Yani NATO ve Avrasya ilişkilerinin salgın öncesi durumuna göz atmakta fayda var.
İlk olarak geçen aralık ayından önce, yani Londra’da düzenlenen NATO Zirvesi’nde Washington’ı endişelendiren gelişmeler oldu. Yaşlı Kıta Avrupa’nın kalbi addedilen Fransa ile Avrupa ekonomisinin lokomotifi Almanya ile Çin ve Rusya arasında yakınlaşma adımları atıldı. İtalya daha da ileri giderek Çin ile Avrupa Birliği’nin diğer üyelerini rahatsız eden antlaşmalar gerçekleştirdi. Bazıları İtalya’nın yatırım çekmek amacıyla attığı bu adımları AB’yi yok saymak olarak yorumladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin ve Rusya’ya karşı sert yaklaşımları yeniden AB’yi kendi tarafına çekmesiyle sonuçlandı. Ancak o zamanlar kimse AB’nin ‘korona salgını’ gibi ağır bir sınavdan geçeceğini ve dağılmaya yüz tutacağını öngörmüyordu. 

Virüs Avrupa'yı vurdu
Koronavirüs salgını ansızın İtalya'yı vurdu. İtalyan hükümetinin salgınla mücadelede başarısız olması ve Avrupa Birliği’nin bu süreçte yeterli desteği sağlamaması İtalyanlar arasında öfkeye neden oldu. Herkes AB dayanışmasını beklerken sınırların ve belki de ‘kalplerin’ kapatıldığına şahit oldu. ‘Schengen Ortaklığı’ gereği Almanya ve Fransa’nın gerek İtalya gerekse diğer üye ülkelere destek olma noktasında öncü olması bekleniyordu. Üye ülkelere sağlık malzemelerinin temin edilmesi, solunum cihazı desteği verilmesi ve kapsamlı bir olağanüstü sağlık politikası uygulanması umuluyordu.
AB üyesi ülkelerini bu sorumsuz davranış biçimine yönlendiren sebepler ne olursa olsun anlaşılabilir değildi. İtalya’dan sonra İspanya ve Sırbistan da oldukça zor durumda kaldı. Bu ‘dayanışmama’ durumu kasıtlı mıydı yoksa yaşlı Kıta’nın boyutlarını tahmin edemediği bir salgınla karşılaşmasından doğan ‘kargaşa’ nedeniyle mi böyle olmuştu? 
Nihayetinde salgının büyümeye devam ettiği bu günlerde, ‘’hacet sahibi kendini kaybeder’’ diyen Arap atasözünü hatırlatan sahneler yaşanıyor. Aynı şekilde “denize düşen yılana sarılır” deyimi de Rusya ve Çin’in Avrupa sahnesinde ortaya çıkmasını açıklıyor.

Pekin’den Roma’ya
Almanlar, Avrupa'nın ekonomik sıralamasında üçüncü ülke olan İtalya'ya maske, eldiven ve diğer malzemelerin ihracatını yasakladığında Roma zorunlu bir seçim yapmak zorunda kaldı ve yüzünü Uzakdoğu’ya çevirdi. 12 Mart’ta Çin Komünist Hükümeti, Çin Kızılhaç’ına bağlı 9 kişilik sağlık uzmanı ve 30 ton kadar tıbbi malzemeyi İtalya’ya gönderdi. İtalyanlar Çin yardımlarını memnuniyetle karşıladı. İtalya Kızılhaç Başkanı Francesco Rocca, söz konusu yardımların “uluslararası dayanışmanın gücünü gösterdiğini” söyledi. Bu ifadeler iki yönlü okunabilir. Bir yandan Asya’nın dayanışmasına işaret edilirken diğer yandan da muhalif olarak Avrupa’nın kusuruna gönderme yapılmaktadır. Çin yardımları İtalya’ya akmaya devam etmektedir.
Çin’in yardımları İtalya ile sınırlı değildi. Pekin yönetimi daha sonra 8 ton sağlık malzemesi taşıyan bir kargo uçağını Yunanistan’a gönderdi. Çin’in Atina Büyükelçisi’nin sözlerini takip edenler Çin diplomasisin bir yere adım atmadan iki kere düşündüğünü ve öyle hareket ettiğini fark edecektir. Büyükelçi yardımları sunarken ünlü filozof Aristo’dan alıntı yaptı ve “Dost iki bedende yaşayan tek ruhtur” dedi. Aynı zamanda ‘gerçek dostun zor zamanlarda ortaya çıktığına’ vurgu yaptı. Çin aynı destekleri Sırbistan, İspanya ve Çek Cumhuriyeti’ne de gönderdi.
Çin’in yardımlarının Avrupa’nın ikincil üyeleriyle sınırlı olmaması dikkati çekiyordu. Tabiri caizse İtalya, Fransa, İspanya, Belçika gibi birinci sınıfta yer alan ülkelere de yardımlar ulaştırdı. İşin ilginç tarafı, Rusya ve Çin’e karşı ABD ‘füze kalkanını’ topraklarına konuşlandıran Polonya’nın Çin’den başka kendisine destek verecek bir ülke bulamamasıydı. Çaresiz Çin’den yardım talep ettiler. Çin Polonya’ya on binlerce koruyucu malzeme ve 10 bin adet virüs test kiti gönderdi.
Çin, yolda gördüğü yaralıları iyileştiren Samiri gibi bu hibeleri karşılıksız olarak mı sunmuştu yoksa ‘salgın diplomasisini’ imparatorluk düşlerine aracı mı kılmaktaydı?   

Maskeler ve jeopolitik nüfuz silahı
Elbette diplomasi dünyasında hiçbir şeyin karşılıksız olmadığı bilinir. Kissinger,İsrail ve Araplar arasında yaşanan Ekim 1973 Savaşı’nın ardından ateşkes girişiminde bulunduğunda Mısır tarafından hırpalanan İsrail’e mümkün olan en yüksek korumayı sağlamayı amaçlıyordu. Çin’e pingpong takımı aracılığıyla giderken Sovyetler Birliği ile ilişkilerini zayıflatmayı hedefliyordu.
Polonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nden analist Martin Brzejhodnik, ‘salgın diplomasisi’ denilen şeyin Pekin’in adımlarının arkasındaki politik ve ekonomik güdülerden bağımsız değerlendirilemeyeceğini yazdı. Çin’in sadece hasta Kıta’ya insani yardım yapmaktan fazlasını amaçlıyor olabileceğine işaret eden Brzejhodnik, Pekin’in bu yardımlarıyla ABD’yi saf dışı bırakıp Avrupa hükümetleri ile doğrudan çalışmanın yollarını arıyor olabileceğine değindi.
Çin'in Avrupa'ya ‘yardım sahnesi’ temel şu soruyu gündeme getiriyor:  Çin lideri Şi Çinping hükümeti gelecek yıllarda küresel liderlik hedeflerine karşı bir tehlike hissettiği için mi bugün yaşlı Kıta Avrupa’ya ve ABD’ye yakınlaşmak istiyor?
Ayrıca Çin’in acil bir şekilde Avrupa’ya tıbbi ve lojistik yardım sağlamasının arkasında ‘suçluluk psikolojisinin’ yattığı da söyleniyor. Çin’in bu yardımlarıyla dikkatleri koronavirüs salgınını erken duyurmayarak, birkaç hafta içinde tüm dünyaya yayılmasındaki sorumluluğundan bir başka alana çekmek için çaba sarf ettiği ifade ediliyor.
‘Salgın diplomasisine’ dair yapabileceğimiz bir diğer okuma da Çin’in güçlü Brüksel-ABD ilişkilerini zayıflatma çabası içinde olduğu yönündedir. Çin böylelikle Avrupa ile olan ilişkilerini derinleştirmeyi hedeflemektedir. Yani Çin’in yardımlarını tabiri caizse “Truva yardımları” olarak nitelendirebilir miyiz?

Rusya’nın İtalya’yı affetmesi
İtalya, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Kırımı ilhak ettiğini açıklamasının ardından Avrupa Birliği’nin Rusya’ya uyguladığı yaptırımlara katılmıştı. Şimdilerde Rusya’nın İtalya’ya salgınla mücadelede destek vermesi, her şeyin unutulduğu ve Rusya’nın İtalya’yı affettiği anlamına mı geliyor?
Rusya, geçen mart ayının sonlarında İtalya’ya salgınla mücadelesine katkı kapsamında çok sayıda uzmanı ve malzemeyi taşıyan dev kargo uçakları gönderdi. Bazıları bunu Rusya’nın ‘yumuşak güç’ gösterisi olarak niteledi. Rusya’nın İtalya’ya gönderdiği 100 uzmanın çoğu (eğer tümü değilse) daha önce Afrika’daki salgınlarla mücadelede istihdam ettiği kişilerden oluşuyordu. Bu uzmanlar Rus Savunma Bakanlığı’nın duyurduğu üzere ebola aşısının geliştirilmesine de ciddi katkılar sunmuştu.
Elbette Rus ‘salgın diplomasisi’ Rusya’nın stratejik hedeflerinden bağımsız değerlendirilemezdi. Medeniyetler Diyalogu Enstitüsü’ndeki bilimsel çalışmaları yöneten Alexei Malashenko, bu yardımlarıyla Putin’in bir zafer kazandığını söylüyor. Malashenko konuya dair şu ifadeleri kullanıyor:
“Putin öncelikle insani bir tavır sergilemiş oldu. İkinci olarak da Rusya’ya uygulanan yaptırımların uygunsuz olduğunu göz önüne serdi. Rusya, Batı ile karmaşık ilişkisine rağmen Sovyetler Birliği döneminden beri takip ettiği küresel dayanışma geleneği ile uyumlu hareket etmiş oldu.”
Bu yeni diplomasi biçimi Rusların İtalya'ya yardımı hakkında şüpheler doğuruyor. Rus medyasının, özellikle de Putin taraftarlarının vurguladığı gibi mesele sadece insani boyuttan mı ibaret yoksa dağın ardında gizli bir gündem mi var?
Rus Vzglyad gazetesinde yer alan haberde Rus yetkililerin, devletlerin mevcut ihtilaflarını bir kenara bırakarak salgınla mücadeleye odaklanması gerektiğini vurguladıkları yer aldı. Nitekim salgın sınır ya da coğrafya tanımıyordu ve korku tüm insanları birleştirmeliydi.
Vzglyad gazetesi, korona salgını ile İkinci Dünya Savaşı’nı ve teröre karşı küresel savaşı kıyasladı. Hitler tehlikesinin, aralarında düşmanlık olan Anglosaksonları ve Rusları bir araya getirdiğini, bunun nedeninin ise Hitler’in ‘mutlak kötülük’ olması değil, zafer kazanmasının hem İngiliz İmparatorluğu’nun hem de Sovyetler Birliği’nin sonu anlamına gelmesi olduğunu hatırlattı.
İtalya'ya gönderilen Rus uçaklarının büyüklüğü, taşıdıkları ekipmanın niceliği ve Rus uzmanların yüksek niteliği, zahirde salgınla mücadele çerçevesinde yorumlandı. Nitekim süreç içinde salgına karşı aktif bir mücadele verdikleri ve son derece faydalı oldukları görüldü. Ancak bazıları Rusların gizli bir gündeminin olmasından şüphelendi ve ortaya bir takım teoriler attı. Acaba Rusya (aralarındaki husumet dolayısıyla) muhtemel bir çatışma öncesinde Avrupa Birliği’nin askeri gücünü mü test etmeyi amaçlıyordu? Zira NATO’nun en gelişmiş üsleri İtalya’da bulunuyor.
Çağdaş Rusya uzmanı olan Alman gazeteci-yazar Boris Reitschuster “Putin’in gizli savaşı: Moskova Batı’yı nasıl istikrarsızlaştırıyor?” kitabında, ‘Kremlin’in Efendisi’nin’ Avrupa ülkeleri ve özellikle de Almanya aleyhinde nasıl gizli bir savaş yürüttüğünü ve Birliğin istikrarını ve demokratik sistemini sarsmak için ne tür faaliyetlerde bulunduğunu geniş ve derin bir şekilde ele alıyor. Reitschuster kitabında, Rus propaganda araçlarının Avrupa Birliği üyesi ülkelerindeki muhafazakâr partilerin üzerindeki etkilerini açıklıyor. ‘Beşinci Kremlin Taburu’ diye adlandırdığı bir yapının Alman devlet kurumlarında çöreklendiği üzerinde duruyor. Yakın gelecekte ülke istikrarını sarsabilecek ne tür hamleler planlandığına ayrıntılarıyla yer veriyor.
Bu durumda şu soru akıllara geliyor: ‘Salgın diplomasisi’ Rusların Avrupa dokusundaki çatlakları derinleştirmek için çağdaş bir aracı mıdır?
Putin’in zihniyeti ve düşüncelerini yakından takip edenler, kendisinin eskilerde sürekli değindiği üzere Sovyetler Birliği’nin aşağılama içeren bir şekilde dağılmasını asla unutmadığını bilir. Bu dönemde ABD’lilerin ve Avrupalıların Ruslara hakaret edercesine davrandığı da bilinen bir gerçektir. Acaba şimdi Rusların tarihi intikam amacıyla Avrupa Birliği içine ‘Truva Atı’ yerleştirmesinin zamanı mı gelmiştir? 

Rus ayısı Sam Amca'nın ülkesinde
Rus Çarı, avını nasıl ve ne zaman kovalayacağını bilen gerçekten yetenekli bir avcıdır. Başka bir avcı tarafından yorulmuş avını uzaktan seyreder ve doğru an geldiğinde hamlesini yapar.
Ünlü Amerikalı Karayip korsanı kaptan Morgan asla küçük ticari gemilere saldırmazdı. Deniz baskınlarından dönen korsan gemilerine pusu kurar ve onları soyardı. Böylelikle daha az kayıp vererek daha çok kazanıyordu. Putin, Morgan’ın yaklaşımını tersten okuyan bir hamle yapıyor.
Acaba Rus ‘salgın diplomasisi’ normalde yükseklerden uçan ancak korona dolayısıyla çaresiz kalan Amerikan Kartalı’nın yuvasına sızmak için bir yöntem mi? Beyaz Saray’da korkunç bir baskı altında olan Başkan Trump, 2 Nisan'da Rusya'nın ülkesine büyük bir uçakla çok sayıda tıbbi malzeme ve ekipman içeren yardım desteği gönderdiğini duyurdu. Trump Rus desteğini ‘hoş bir jest’ olarak niteledi. Ancak Trump’ın açıklaması muğlaktı. Ruslar tam olarak ne göndermişti? Kremlin mi bu girişimde bulunmuştu yokasa Beyaz Saray mı yardım talep etmişti? Trump sessiz kaldı ancak Rus Vzglyad gazetesi yazarları Natalia Makarova ve Mikhail Mushkin, Putin’in destek teklifinde bulunduğunu, Donald Trump'ın da bunu kabul ettiğini yazdı.
İyimserler genelde tarihi ‘iyilerin cenneti’ olarak okumaya eğilimlidir. Bu isimlerden biri de Moskova Devlet Üniversitesi Felsefe Fakültesi'nden Yardımcı Doçent Boris Megoyev olmalı... Zira Megoyev “Dünya bu salgın günlerinde bencil tutumlara yönelmeyecektir. Zira bu gibi durumlarda bencillik tüm kötülüklerin ve felaketlerin kaynağı olarak değerlendirilir” diyor.
Tarihin süreğen bir komplodan ibaret olduğu görüşünde olanlar da var. Rusya Bilimler Akademisi Güvenlik Sorunları Araştırma Merkezi'nden uzman Konstantin Blohin, Putin’in bu tavrıyla ABD’liler arasındaki mevcut bölünmeyi derinleştirdiğini savunuyor. Yani Putin bunu kasıtlı olarak mı yaptı? Eğer amacı buysa ‘salgın diplomasisinin’ saf insani güdülerle icra edilmediği ve Rusların iyiliksever olmalarıyla bir ilgisinin olmadığı görülecektir.
ABD’liler ülkelerinde bir ‘tıbbi kriz’ yaşandığının farkında. Eğer Başkan Trump Rus yardımlarını reddetseydi suçlu addedilecekti. Muhalifleri, Başkan Trump’ın bu kriz anında dahi politikayı bir kenara bırakmayıp Rus yardımlarını reddettiği için üzerine geleceklerdi. Nitekim dış yardımları reddetmek demek, salgınla savaşı önemsememek anlamına gelebilirdi.
Diğer yandan Trump bu yardımları kabul ettiğinde de, özellikle Demokrat kesimden ‘Russia-gate’ dosyası kapsamında eleştirilere maruz kalacak ve eski seçim iddiaları yeniden gündeme gelecekti. Üstelik Rus yardımlarının kabulü, ABD’yi ‘kendisine yetemeyen’ İtalya pozisyonuna sokacağı için dünyadaki ‘süper güç’ imajı zedelenecekti.
Her halükarda Çar'ın’ ABD'yle ilgili niyetleri hakkında yargıda bulunmak oldukça zordur. Latinlerin deyimiyle; hakikat iki karşıt görüşün ortasında gizli olabilir. ‘Salgın diplomasisi’ şu anda iyimser ya da kötümser okumalara açıktı, salgının sona ermesinin ardından birçok mesele açıklığa kavuşacaktır.

Korona Ruslardan daha merhametli
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, yaklaşık iki hafta önce Çin ve Rusya karşıtı sert açıklamalarda bulundu. Macron, koronavirüse yakalanmanın Rusya ve Çin’in Avrupalılara destek verme noktasında iyi niyetler taşıdığına inanmaktan daha az tehlikeli olduğunu ima etti.
Macron ve Almanya Başbakanı Angela Merkel, AB Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in Çin karşısında eğilmek zorunda kalmasından son derece rahatsız oldu. Leyen, Çin’in 2 milyon tıbbi maske ve 50 bin virüs test kiti göndermesini istemişti. Oysa Avrupa Birliği geçen ocak ayında Çin’e 50 ton N-95 maskesi ve 20 bin tıbbi malzeme bağışlamıştı.
Macron, İtalyan basınına yaptığı açıklamada, ‘’Herkes Çin ve Rusya yardımlarından bahsediyor. Fransa ve Almanya İtalya’nın yanındadır. Niçin bizim 2 milyon maske ve on binlerce koruyucu kıyafet gönderdiğimizden bahsetmiyorsunuz’’ diye tepki gösterdi.‘Salgın diplomasisi’ Avrupa’da farklı şekillerde aksediyor. İtalya Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio, Rusya’ya yardımlarından ötürü teşekkür etti. Kremlin’den yapılan açıklamada üzerinde bir kalp şeklinde İtalya ve Rusya bayraklarının yapıştırıldığı yardımların karşılığında İtalya’dan herhangi bir ayrıcalık talep edilmediği vurgulandı. Ancak bu iki bayrağın bir arada yer alması, NATO yetkilileri tarafından, Rusya’nın nüfuz alanını genişletme hamlesi olarak değerlendirildi.
‘Salgın diplomasisi’, dünyadaki karar verme mekanizmaları arasındaki güven boşluğunun derinleştiğini ortaya çıkardı. İtalyan jeopolitikçi Manlio Dinucci, “Avrupa Birliği ve ABD arasında zaman zaman gerginlikler yaşanabilir. Ancak sonuçta Çin ve Rusya’ya karşı birleşeceklerdir” öngörüsünde bulundu.
Washington ve Brüksel, Moskova ve Pekin'in nüfuzlarını artırmak için çok kutuplu bir dünya tasarlamaya çalıştığının farkında. Nitekim bu doğrultuda yeni ‘ipek yolunu’ ortaklaşa geliştirmekteler. Asya, Afrika ve Avrupa’dan 70 ülke bu devasa projenin içinde yer alıyor. Avrupa Birliği ise bu adımı ‘serbest ticarete’ aykırı kabul ediyor.
‘Salgın diplomasisi’ mevcut krizin sadece G7 veya G20 ülkelerinin gücüne etki etmeyeceğini, sınırları aşan karmaşık bir ‘küresel sistem’ tasarlandığını göstermektedir. Bunu daha iyi anlamak isteyenler, ABD siyasetinin ‘tilkisi’ Henry Kissinger’ın Wall Street Journal için yazdığı makaleye göz atabilir.
*Bu yazı Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.