Irak’ta hükümet kurma görevinin Kazımi’ye verilmesi: ABD-İran normalleşmesinin işareti mi?

Kazımi’yi önümüzdeki süreçte zor duruma düşürmesi beklenen gündemlerin başında ekonomik kriz geliyor (Getty Images)
Kazımi’yi önümüzdeki süreçte zor duruma düşürmesi beklenen gündemlerin başında ekonomik kriz geliyor (Getty Images)
TT

Irak’ta hükümet kurma görevinin Kazımi’ye verilmesi: ABD-İran normalleşmesinin işareti mi?

Kazımi’yi önümüzdeki süreçte zor duruma düşürmesi beklenen gündemlerin başında ekonomik kriz geliyor (Getty Images)
Kazımi’yi önümüzdeki süreçte zor duruma düşürmesi beklenen gündemlerin başında ekonomik kriz geliyor (Getty Images)

Ahmed es-Suheyl
Irak’ta hükümet kurma yetkisi verilen Mustafa el-Kazımi, ülke ekonomisinin giderek kötüye gittiği ve koronavirüs salgının olduğu bir ortamda çözüm bekleyen bir dizi meselelerle yüzleşmeye hazır olmalıdır. Bu meseleler arasında Ekim ayaklanması sonrasında göstericilerin dile getirdiği taleplerin karşılanması, göstericilerin katillerinin yargıya teslim edilmesi, yolsuzluk yapan isimlerin hesap vermesi, Irak siyaset kurumu üzerindeki dış müdahalelere son verilmesi ve ülkenin ABD-İran çekişmesinden uzak tutulması yer alıyor.
İran’ın ülke üzerindeki etkisine son verilmesi talebi, Iraklı gösterici grupların en çok öne çıkardığı talepler arasında bulunuyor. Nitekim Adil Abdulmehdi hükümeti döneminde İran yanlısı grupların devlet yönetimi üzerinde sahip olduğu etki halk düzeyinde ciddi bir rahatsızlığa neden oldu. Ancak gözlemciler, Kazımi’nin bu meseleyi çözüme kavuşturabilecek güce sahip olmadığı değerlendirmesinde bulunuyorlar.
Kazımi halihazırda Iraklı siyasi grupların büyük bir bölümü tarafından destekleniyor. Ancak Kazımi’nin İran’a yakınlığıyla bilinen siyasi cephe tarafından başbakanlık makamına aday gösterilmesi, bu makama aday gösterilmesi yolunda Kazımi ile söz konusu cephe arasında hangi taahhütlerin verildiği hususunda soru işaretlerine yol açtı.
 
İran destekli siyasi cephenin geri adım atması
Irak’ta İran’a yakın siyasi ve askeri gruplar, geçen aylarda Kazımi’ye ‘ABD’nin adamı’ ve ‘İranlı General Kasım Süleymani ile Haşdi Şabi Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Muhendis suikastında parmağı bulunuyor’ şeklinde suçlamalar yöneltmişti. Fakat aynı gruplar bu sefer Kazımi’yi başbakanlık makamına aday gösterdi. Bir kısım gözlemci, bu manevra hareketini, Kazımi ile İran’a yakın gruplar arasında kapalı kapılar ardında birtakım anlaşmaların yapılmasının sonucu olabileceğine işaret ederken, diğer bir kısım gözlemciler ise söz konusu grupların bu adımla Washington’a güven mesajı verme amacı güttüğünü belirtiyor.
Bu arada, ABD, Irak’taki Hizbullah yapılanmasının üst düzey askeri komutanı Muhammed el-Kevserani hakkında bilgi verene 10 milyon dolar ödül vereceğini duyurdu.
ABD Dışişleri Bakanlığı ödülle ilgili yaptığı açıklamada, “Kevserani, daha önce İran destekli yarı askeri grupların siyasi koordinasyon sorumluluğunu üstlenmişti” ifadelerine yer verdi. Açıklamada ayrıca Kevserani’nin Irak hükümetinin kontrolü dışında faaliyet gösteren, Irak’taki protesto gösterilerini şiddet kullanarak bastıran, yabancı ülkelere ait diplomatik misyonlar saldırı düzenleye ve geniş çaplı organize suç eylemlerine katılan grupların hareketini kolaylaştırdığı bilgisine yer verildi.
Washington’un Kevserani ile ilgili adımı, ABD yönetiminin Irak’taki muhtemel tüm siyasi uzlaşmalardan uzak bir biçimde İran sınırları dışındaki Tahran müttefiklerini hedef almayı sürdüreceği izlenimi veriyor.

Kritik gündemler
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Kazımi’yi önümüzdeki süreçte zor duruma düşürmesi beklenen gündemlerin başında ekonomik kriz geliyor. Zira bütçe açığı 45 milyar doları aşmış durumda. Gidişatın bu yönde devam etmesi halinde, ülkede gün geçtikçe artan işsizlik ve yoksulluğa ilave olarak devletin artık memur maaşlarını ödeme gücü kalmayacağı yönünde değerlendirmeler yapılıyor.
Güvenlik konusuna gelince, Irak’taki ABD-İran çekişmesi halen devam ediyor. Gelecek hükümetin güvenlik gündemiyle ilgili olarak ABD’nin askeri varlığı ve Patriot hava savunma sistemiyle ilgili yapacağı tercihler önemli olacak. Hükümetin ayrıca koronavirüs krizinin bitmesinin ardından protestoların kaldığı yerden devam etme ihtimalinin olduğu bir ortamda göstericilerin taleplerine nasıl yaklaşacağı merak edilen konular arasında yer alıyor.

Değişkenler ve muhtemel krizler
Irak Siyasi Düşünce Merkezi Başkanı İhsan eş-Şammari, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Hükümet kurma yetkisinin verilmesi, bütün siyasi grupların Kazımi’yi desteklediği anlamına gelmiyor. Kazımi hükümetine güvenoyu verilmesi halinde, devlet çalışma düzeninde (İran’a yakın) bu grupların çıkarlarıyla çelişen değişkenler hayata geçecektir. Elbette bu da yeni krizlere yol açacak” dedi.
Şammari, konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı;
“Gelecek hükümetin karşılaşacağı zorluklar aynı zamanda hükümetin öncelikleri olacaktır. Bunlar arasında koronavirüs krizi, ekonomik sorunlar, maaşların güvence altına alınması, silahların devlet elinde toplanması, göstericilerin katillerinin yargıya teslim edilmesi ve yeniden denge unsurunun hâkim kılınması yer alıyor. Bu sorunların çözümü Irak’taki İran yanlısı grupların çıkarlarıyla çatışabilir ve ayrıca Kazımi ile bu grupların iç meselelerin çözümü noktasında uzlaşmasını engelleyebilir.”
Şammari, İran’a yakın grupların daha önce dile getirdiği suçlamalara rağmen Kazımi’yi aday göstermesiyle ilgili olarak, “İran’a yakın gruplar bu adımla, Adnan ez-Zurfi’yi başbakanlık makamından uzaklaştırabilecek güce sahip olduğunu ispatlamak istedi. Kazımi kararı, Irak’taki iç ve dış dengeleri sağlayacak ve Washington’a güven mesajı verecek bir aday arayışı kapsamında geldi. Ancak Washington’un Muhammed Kevserani’nin başına ödül koyması, ABD’nin Irak politikasının Kazımi’nin seçilmesinden ayrı ele alındığına işaret ediyor. Halbuki Kazımi, Washington ve Tahran arasında denge unsuru olarak nitelendiriliyordu. Kazımi’nin karşılaşacağı en büyük zorluk Washington’un İran’ın ülkedeki müttefiklerini hedef almayı sürdürmesidir. Bunun gerçekleşmesi, Irak’ın açık çatışma sahasına dönüşmesi anlamına gelir ve bu durumda diğer önceliklerin bir önemi kalmaz” ifadelerini kullandı.
Göstericilerin taleplerine de değinen Şammari, “Göstericilerin en büyük arzusu erken seçimlerin düzenlenmesi ve katillerin hesap vermesidir. Bu taleplerin göz ardı edilmesi, protestoların öncekilerden daha kapsamlı bir şekilde kaldığı yerden devam etmesi demek olur. Kazımi bu taleplerin karşılanmasına destek verebilir” dedi.
 
Silahların devlet elinde toplanması
Gelecek hükümeti bekleyen en büyük sorunlardan biri de silahların devlet elinde toplanması ve İran destekli silahlı milis örgütlere karşı nasıl bir pozisyon benimseneceği meselesidir. Gözlemciler, hükümet kurma yetkisi için Ulusal İstihbarat Dairesi Başkanı Mustafa el-Kazımi seçilmesinin söz konusu sorunun çözümüne katkı sunacağını belirtiyor.
Iraklı araştırmacı ve akademisyen Diyari el-Feyli, Independent Arabia’ya verdiği demeçte, “Ulusal İstihbarat Dairesi’nin başındaki isim olan Kazımi’nin bu göreve seçilmesi önemli bir mesaj taşıyor; Irak’ın devlet kontrolünün dışında kalan silahlara ve silahlı gruplara odaklanma ihtiyacı var. Nitekim silahlı gruplar güvenliği sağlama görevini devlet kontrolünün dışında icra etmektedir. Bu dosyanın kapatılmasına ihtiyaç var” dedi.
Kazımi kararını, Washington ve Tahran’ın Irak’ta uzlaşma çabası olarak değerlendiren Feyli, “Kazımi hükümeti, 2003 sonrası ABD ve İran arasındaki siyasi oyunların sonucu çıkan kurallara dönüş anlamı ifade ediyor” diye konuştu.
Feyli, “Merkezi Şii gruplar yakınlaşmaya ve başbakanlık meselesini çözmeye mecburdur. Çünkü aralarındaki anlaşmazlıkların birçok krize neden olduğunu idrak ettiler. Kazımi’nin beklentisi, siyasi grupların içindeki uzlaşı arzusunu yönetmektir” ifadesini kullandı.

Siyasette yeniden uzlaşı atmosferi
Siyaset Bilimi Profesörü Halid Abdulileh, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Iraklı siyasi grupların Kazımi isminde karar kılması birkaç şeye işaret ediyor. Bunların başında da bütün siyasi grupların önümüzdeki süreçte uzlaşı atmosferine girmek istemesidir. Özellikle de protestoların kendilerine zarar vermesinden korkan siyasi gruplar” dedi.
Abdulileh, açıklamasının devamında şunları kaydetti;
“Yeni kabinenin oluşturulmasında, bütün siyasi gruplar rol alabilir. Bu da siyasi grupların yeni hükümette temsil edilebileceği anlamına geliyor. Bu senaryonun gerçekleşmesi halinde, hükümet yapısının geçici olmaktan çıkması ve erken seçim yerine daha önce belirlenen tarihinde seçimlerin düzenlenmesi mümkün olabilir. Tüm bu işaretler Kazımi’nin güvenoyu alabileceğini gösteriyor. Kazımi’nin karşılaşacağı en büyük zorluk yolsuzlukla mücadele ve silahların devlet elinde toplanmasıdır. Bu iki sorun 17 yıldır çözülebilmiş değil. Kazımi’nin silahları devlet elinde toplama yönünde taahhüdü bulunsa da bu amaçla atacağı adımlar anayasa ve hukuk çerçevesinde kalmalıdır. Bu sorunların üstesinden gelme hususunda siyasi gruplar taviz vermeze, Kazımi görevinde başarılı olamaz.”
Abdulileh, Kazımi’nin İran’a yakın siyasi gruplar tarafından aday gösterilmesi hakkında, “Şii partiler artık ABD-İran dengelerine yeniden dönmenin gerekliliğini fark etti. Bu da söz konusu partileri başbakanlık meselesini çözmeye itti. Özellikle bu noktada Irak ve ABD’nin Haziran ayında düzenleyeceği görüşmeler önem arz ediyor” dedi.



İran-Hizbullah hattında değişmeyen denklem: Kasım’a gönderilen Hamaney mesajında tek cephe vurgusu

Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
TT

İran-Hizbullah hattında değişmeyen denklem: Kasım’a gönderilen Hamaney mesajında tek cephe vurgusu

Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)

İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a gönderdiği ve ‘babasının İslam Devrimi lideri olarak hayatını kaybetmesi dolayısıyla ilettiği taziye için teşekkür’ içeren mesaj, bölgesel gerilimin kritik bir aşamasında geldi. Bu durum, mesajın hem iç hem de dış kamuoyuna doğrudan siyasi mesajlar taşıdığı şeklinde yorumlandı. Mesajın, İran ile Hizbullah arasındaki ilişkinin sürekliliğini teyit ettiği ve örgütün Tahran’ın yürüttüğü strateji içindeki yerini pekiştirdiği değerlendirilirken, aynı zamanda açık çatışmanın sürdürülmesine yönelik bir teşvik içerdiği ifade edildi.

Hamaney’in mesajında Lübnan devletine yer verilmemesi dikkat çekerken, söz konusu mesajın, Lübnanlı yetkililerin İran ile ‘bağları koparma’ yönünde adımlar attığı bir döneme denk gelmesi öne çıktı. Bu kapsamda, Hizbullah’ın güney cephesinde İran’a destek amacıyla başlattığı çatışmaların ardından Lübnan’da İran büyükelçisinin sınır dışı edilmesi ve örgütün askeri kanadının yasaklanması gibi çeşitli adımların atıldığı belirtildi.

Kesin olanın teyidi

Bu çerçevede Lübnanlı bakanlık kaynakları, İran’ın yeni Dini Lideri’nin mesajına ilişkin değerlendirmelerini ‘kesin olanın teyidi’ şeklinde özetledi. Kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, “Mesaj herhangi bir yenilik içermiyor; aksine önceden bilinen ve var olan bir durumu pekiştirme bağlamında geliyor. İran ile Hizbullah arasındaki ilişkide hiçbir aşamada kopuş yaşanmadı; karşılıklı destek ve sürekli koordinasyon çerçevesinde sabit kaldı. Devam eden savaşta gerçekleşen ortak operasyonlar bunun en açık göstergesidir” ifadelerini kullandı.

dfbfd
İran’ın yeni Dini Lideri Mücteba Hamaney’in Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a gönderdiği mesaj (Sosyal medya)

Kaynaklar, “Mesajın içeriği her iki tarafın da kamuoyuna açıkladığı söylemle tamamen örtüşüyor, bu da onu mevcut tutumların yeniden teyidi haline getiriyor. Dolayısıyla tartışma artık kullanılan ifadelerle ilgili değil; ilişkinin özü açık ve görünür hale gelmiş, geleneksel devlet anlayışını aşan bir yaklaşımı yansıtan kalıcı bir siyasi tablonun parçası olmuştur” dedi.

Savaş birliği ve ABD’nin düşman olarak kabul edilmesi

İran mesajının satır aralarına ilişkin değerlendirmesinde siyasi analist Ali el-Emin, metnin İran ile Hizbullah’ın yürüttüğü mücadelenin ‘tek bir savaş’ olduğunu açık şekilde yansıttığını belirtti. El-Emin, Mücteba Hamaney’in ifadelerinde yer alan ‘ABD ve İsrail’e karşı direniş ve sebat’ vurgusuna dikkat çekerek, bunun iki tarafın aynı cephede konumlandığını ortaya koyduğunu ifade etti. El-Emin, “Hizbullah ve İran’a ait, İsrail tarafından hedef alınan isimlere ilişkin sunulan anlatı, iki tarafın izlediği yol ve yöntemin ortak olduğunu teyit etmeye yönelik bir çabadır. Bu durum takipçiler açısından yeni olmasa da, aynı çizginin, yakın ilişkinin ve bu savaş bağlamında ortak kaderin altını çizme girişimidir” değerlendirmesinde bulundu.

fv
Sana’da bir Husi, babasının öldürülmesinin ardından İran’ın yeni Dini Lideri olan Mücteba Hamaney’in fotoğrafını kaldırıyor. (EPA)

Analist, mesajda dikkat çeken unsurlardan birinin de ABD’nin İsrail ile aynı düzeyde ‘düşman’ olarak konumlandırılması olduğunu belirterek, bunun metnin sonunda yer alan ‘Amerikan-Siyonist düşmanın yenilgisi’ vurgusunda açıkça görüldüğünü söyledi.

Öte yandan Hamaney, mesajında Kasım’a hitaben, ‘direniş tarihinin bu kritik anında hareketi yönettiğini’ ifade ederek, ‘düşmanın planlarını boşa çıkarma ve Lübnan halkına yeniden onur ve refah kazandırma konusunda onun tecrübesine, zekâsına ve cesaretine güvendiğini’ dile getirdi.

Mesajın sonunda ise İran’ın politikasının, ‘merhum Dini Lider ve şehit komutanın izlediği çizgi doğrultusunda sabit olduğu’ vurgulanarak, ‘İsrail ve ABD’ye karşı direnişe desteğin süreceği’ ifade edildi.

Lübnan devletinin yokluğu ve Hizbullah çevresinin çilesi

El-Emin, mesajda Lübnan devletinin yok sayılması noktasına da dikkat çekerek, “Metinde Lübnan devletiyle ilgili herhangi bir ifadeye yer verilmediği açıkça görülüyor” dedi. “Halktan söz ediliyor ancak egemenliği ve saygınlığı olan devletten bahsedilmiyor” ifadesini kullanan el-Emin, mesajda yalnızca ‘Lübnan halkına’ atıf yapıldığını, devlete ise hiçbir şekilde değinilmediğini belirtti. El-Emin, mesajın doğrudan Hizbullah’a yönelik olduğunu vurgulayarak, bunun Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a hitaben kullanılan “Direniş tarihinin bu kritik anında hareketi bugün o yönetiyor” ifadesinde de açıkça görüldüğünü kaydetti.

dvdsv
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım (Reuters)

El-Emin, mesajın odağının tamamen ‘çatışma’, Hizbullah’ın rolü ve ‘direniş’ olarak tanımlanan çizgi üzerinde yoğunlaştığını belirterek, “Metinde Lübnan devletinin varlığına, resmi otoriteye ya da karar alma yetkisine sahip bir yapıya dair hiçbir unsurun dikkate alınmadığı açıkça görülüyor” dedi.

Bu çerçevede el-Emin, mesajın Lübnan’ın yaşadığı yıkım, yerinden edilme ve insani kayıplara da değinmediğini vurgulayarak, “Bir milyondan fazla yerinden edilmiş kişinin bulunduğu, büyük kısmının Şii topluluğa mensup olduğu ve önemli bir bölümünün Hizbullah destekçilerinden oluştuğu bir tabloda, bu acılara özellikle değinilmesi gerekirdi. Evlerini terk etmek zorunda kalan ve ülkenin farklı bölgelerine dağılan bu insanların yaşadıkları göz ardı ediliyor” ifadelerini kullandı.


Husilerin bölgesel düzeydeki faaliyetleri Hudeyde Limanı’nın kurtarılmasına yol açacak mı?

Sana’da İran bayrağını taşıyan Husiler (EPA)
Sana’da İran bayrağını taşıyan Husiler (EPA)
TT

Husilerin bölgesel düzeydeki faaliyetleri Hudeyde Limanı’nın kurtarılmasına yol açacak mı?

Sana’da İran bayrağını taşıyan Husiler (EPA)
Sana’da İran bayrağını taşıyan Husiler (EPA)

İran ile ABD-İsrail arasında süren savaşın ilk ayının sona ermesiyle birlikte, Husiler de çatışmalara dahil oldu. Örgüt, Tahran’a destek amacıyla İsrail’e karşı roket saldırıları başlattığını duyurdu.

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ile bağları bilinen Husilerin bu müdahalesi, Yemen’deki dengelerde derin değişimlerin kapısını aralıyor. Analistler, bu adımın çatışma haritasının yeniden şekillenmesini hızlandırabileceğini ve Kızıldeniz kıyısındaki Hudeyde vilayeti ile limanının kurtarılması amacıyla olası askeri operasyonların yeniden başlamasına yol açabileceğini, hatta daha geniş kapsamlı etkiler doğurabileceğini belirtiyor.

Bu gelişmeler, Birleşmiş Milletler’in (BM) Hudeyde Anlaşmasını Destekleme Misyonu’nu mart sonu itibarıyla sona erdirme kararıyla aynı döneme denk geliyor. Uzmanlar, bunun Batı sahili cephesinin yeniden silahlı çatışma alanına dönme ihtimalini güçlendirdiğini, bölgesel gerilimlerin tırmanması ve barış süreçlerinin yavaşlamasıyla bu riskin arttığını vurguluyor.

Bölgesel ve uluslararası endişeler, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı’nı kapatma ihtimaline de odaklanıyor. Bu adımın, Tahran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki hareketlerinin bir devamı niteliğinde olabileceği ve stratejik deniz geçitlerine baskıyı artıracağı değerlendiriliyor.

Askeri uzman Adnan el-Ceberni, “BM misyonunun çekilmesi ile Husilerin İran lehine yeni bir savaşa girmesi ve bunun Yemen ile bölge üzerindeki muhtemel etkileri, tüm olasılıkları açık bırakıyor” dedi.

El-Ceberni Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Husilerin müdahalesinin, örgütün önceliklerinin ve hareket noktalarının esas olarak İran ve müttefikleriyle bağlantılı olduğunu gösterdiğini belirterek, bunun Yemen halkı ve çıkarları için ciddi bir tehdit oluşturduğunu, ayrıca bölge genelinde de riskleri artırdığını vurguladı.

efdvf
Husilerin bölgesel savaşa dahil olması, Hudeyde vilayetinin ve limanının kurtarılmasına yönelik olası bir operasyona yol açabilir. (Haber ajansları)

El-Ceberni, Husilerin iç politikada ciddi bir tıkanma ve izolasyon yaşadığını belirterek, “Halkın öfkesi ve toplumsal izolasyonları benzeri görülmemiş düzeylere ulaştı. Bu durum, onları dış çatışmalara daha fazla katılmaya zorluyor; bu da örgütün geleceği için yüksek maliyetli olabilir” dedi.

Avrupa Birliği (AB) misyonu ise Husilerin Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde gemilere yönelik saldırılar düzenleme ihtimalini dışlamayarak, bu bölgeden geçen deniz taşımacılığı için dikkatli olunması uyarısında bulundu.

Öte yandan, BM çatısı altındaki Washington Yemen Araştırmaları Merkezi araştırmacısı Mervan Numan, Hudeyde şehrinin Husilerin elinden alınmasının zamanı geldiğini belirtti. Numan, 2022’de kurulan Başkanlık Konseyi’nin, Yemen krizinin çözümünün ya barış ya da savaş yoluyla olacağını ortaya koyduğunu vurguladı.

Numan, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi’nin yakın zamanda Kızıldeniz’de Husilerin tehditlerine karşı uluslararası bir koalisyon kurulmasını talep ettiğini ve bölgedeki yeni gelişmelerin Hudeyde’nin özgürleştirilmesini zorunlu kıldığını ifade etti.

Numan, Husilerin DMO’nun yönlendirmesiyle İran’ın bölgesel istikrarı bozma ve genişleme hedeflerine hizmet etmesinin, örgütün sonunu hazırlayan adım olduğunu bildirdi.

dvde
Analistlere göre Husiler en kötü dönemini yaşıyor. (EPA)

Yemenli siyaset yazarı Hemdan el-Aliy, Stockholm Anlaşması’nın sona ermesi ve BM misyonunun çekilmesini, Yemenliler, bölge ve uluslararası toplum için Hudeyde’de devlet kurumlarını yeniden tesis etme ve nihayetinde Sana’ya ulaşma açısından gerçek bir fırsat olarak değerlendirdi.

El-Aliy, Hudeyde ve limanının kurtarılmasının, Babu’l Mendeb Boğazı’ndaki deniz geçitlerini Husilerin saldırılarından korumaya katkı sağlayacağını belirterek, “Görünüşe göre yeni bir karşılaşma söz konusu… Husilerin herhangi bir yeni ihlali, bu stratejik bölgenin kurtarılmasına yol açabilecek farklı bir aşamayı başlatabilir” dedi.

Yemenli siyaset analisti Abdullah İsmail ise Hudeyde ve Yemen’in diğer bölgelerinin kurtarılması mücadelesinin kaçınılmaz olduğuna dair çok sayıda gösterge olduğunu belirtti, ancak zamanlamanın kritik olduğunu vurguladı. İsmail, “Bana göre Hudeyde ve diğer bölgelerin kurtarılması savaşı gelecekte yaşanacak. Bunun zamanlaması, Husilerin güç toplamasından veya Yemenlileri manipüle etmesinden fayda sağlamalarını önleyecek bir dizi kriter ve düzenlemeye bağlı” ifadelerini kullandı.

İsmail, “Karşı karşıya olduğumuz değişkenler açık; belki de Yemen içindeki ayaklanma belirleyici olacak. Zira birçok kişi grubun kendi eliyle mezarını kazdığını düşünüyor” dedi.

Askerî açıdan ise Yemen Ortak Operasyonlar Komutanı Danışmanı Albay Muhammed Cabir, mevcut yerel ve bölgesel verilerin, ‘İran rejiminin projesiyle sert bir çatışmaya doğru gidildiğini’ gösterdiğini belirtti.

Cabir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Stockholm Anlaşması’nın siyasi ve askerî açıdan çökmesinin ardından Hudeyde ve Batı sahili cephesinin önümüzdeki günlerde açık çatışma alanına dönüşmesine dair net göstergelerin ortaya çıktığını ifade etti.

ervfe
 Batı sahilindeki Ulusal Direniş Güçleri’ne bağlı birlikler (Yemen ordusu)

Cabir, Husilerin 2026 başından itibaren benzeri görülmemiş bir askeri seferberlikle Batı sahilini İran rejiminin bölgesel çatışmalarında kullanılacak bir füze üssüne dönüştürmeyi ve Babu’l Mendeb’i siyasi pazarlık kartı olarak kullanmayı amaçladığını söyledi.

Yemen Enformasyon Bakanı Muammer el-İryani’ye göre, son tırmanışla eş zamanlı olarak, geçtiğimiz hafta DMO liderleri ve uzmanları Sana’ya geldi.

Cabir, meşru hükümet ve askeri komite tarafından, Suudi Arabistan denetiminde yürütülen son hareketlerin, cepheleri ortak bir komuta altında birleştirmek, Husileri caydırmak ve limanları geri almak için ciddi hazırlıklar yapıldığını gösterdiğini belirtti.

Cabir, Husilerin kendi iradeleriyle bölgesel çatışmaya dahil olduklarını, kendilerini DMO ile bağlantılı operasyon odasının bir yürütme aracı olarak sunduklarını ve bölgesel çatışma önceliklerini Yemen’in ve Yemenlilerin çıkarlarının önüne koyduklarını vurguladı. Cabir, bu kararın Husileri hem Yemen halkıyla iç çatışmaya hem de bölgesel ve uluslararası çevreyle doğrudan karşı karşıya bırakacağını, bu durumun örgüt için sonu hızlandırabileceğini ifade etti.


Katar, İran Büyükelçiliği’ndeki askeri ve güvenlik ataşelerini sınır dışı etti

Katar, İran Büyükelçiliği’ndeki askeri ve güvenlik ataşelerini sınır dışı etti
TT

Katar, İran Büyükelçiliği’ndeki askeri ve güvenlik ataşelerini sınır dışı etti

Katar, İran Büyükelçiliği’ndeki askeri ve güvenlik ataşelerini sınır dışı etti

Katar Dışişleri Bakanlığı, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, İran Büyükelçiliği’nde görevli askeri ve güvenlik ataşeleri ile ataşeliklerde çalışan personelin Persona non grata (istenmeyen kişi) ilan edildiğini ve 24 saat içinde ülkeyi terk etmelerinin talep edildiğini duyurdu.

Katar Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, söz konusu kişilere resmi bir nota teslim edildiği belirtilerek, “Katar Devleti, askeri ve güvenlik ataşesi ile ataşeliklerde görevli çalışanları istenmeyen kişiler olarak kabul etmekte ve en geç 24 saat içinde ülke topraklarını terk etmelerini istemektedir” denildi.

Bakanlık, bu kararın İran tarafına, Dışişleri Bakanlığı Törenler Müdürü İbrahim Yusuf Fakhro ile  İran'ın Doha Büyükelçisi Ali Salih Abadi arasında Çarşamba günü yapılan görüşmede iletildiğini açıkladı.

Kararın Gerekçesi: İran’ın tekrarlayan saldırıları

Bakanlık, kararın “Katar’ı hedef alan İran saldırıları ve saldırgan eylemlerinin, Katar’ın egemenliği ve güvenliğini ihlal etmesi” gerekçesiyle alındığını belirtti. Açıklamada, bu eylemlerin uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2817 sayılı kararına aykırı olduğu vurgulandı.

Bakanlık ayrıca, İran’ın saldırgan tutumunu sürdürmesi durumunda Katar’ın egemenlik, güvenlik ve ulusal çıkarlarını korumak için ek önlemler alacağını bildirdi. “Katar, uluslararası hukuka uygun şekilde gerekli tüm adımları atma hakkını saklı tutmaktadır” ifadeleri kullanıldı.

Doha, gaz tesislerine yapılan saldırıyı kınadı

Katar, İran’ın Ras Laffan Endüstri Bölgesi’ni hedef alan saldırısını da kınayarak, tesiste çıkan yangınlar nedeniyle ciddi maddi hasar oluştuğunu belirtti. Dışişleri Bakanlığı, bu saldırıyı “ciddi bir tırmanış ve ülke egemenliğine açık bir ihlal” olarak nitelendirdi.

Bakanlık, Katar’ın savaşın başından itibaren çatışmalardan uzak durduğunu ve tırmanışa katılmadığını vurgularken, İran’ın kendisini ve komşu ülkeleri hedef almaya devam ettiğini ifade etti. Bu tutumun bölgesel güvenliği zayıflattığı ve uluslararası barışı tehdit ettiği kaydedildi.

Bakanlık, İran’a defalarca sivil ve enerji tesislerine saldırılmaması çağrısında bulunduklarını belirterek, “İran tarafı bölgeyi uçuruma sürükleyen ve bu krizin tarafı olmayan ülkeleri çatışma içine çeken tırmanmacı politikalarına devam ediyor” dedi.

Saldırının, BM Güvenlik Konseyi’nin 2817 sayılı kararının ihlali olduğu vurgulandı ve Katar, Konsey’i uluslararası barış ve güvenliği koruma sorumluluğunu yerine getirmeye çağırdı.

Bakanlık, Katar’ın BM Antlaşması’nın 51. Maddesi uyarınca meşru müdafaa hakkını saklı tuttuğunu ve egemenliğini, güvenliğini ve vatandaşlarının korunmasını sağlamak için gerekli tüm adımları atacağını vurguladı.