Filistin ve zorlu yollar

Batı Şeria'daki Yahudi yerleşim birimleri (Reuters)
Batı Şeria'daki Yahudi yerleşim birimleri (Reuters)
TT

Filistin ve zorlu yollar

Batı Şeria'daki Yahudi yerleşim birimleri (Reuters)
Batı Şeria'daki Yahudi yerleşim birimleri (Reuters)

Muhammed Bedreddin Zayid
Filistin meselesi, daha önce belki de şimdiki sorunlar kadar büyük zorluklara tanık olmamıştır. Aslında gerileme ve kırılma eğrisi, Arafat'ın suikastının ardından yaşanan ve mevcut koşulların çoğunun kaynağı olan, en tehlikeli olumsuz gelişmelerden biri olarak kabul edilen Hamas’ın darbesinden bu yana yıllardır artarak devam ediyor. Filistin’in birçok içsel nedenden kaynaklı zayıflığıyla Binyamin Netanyahu liderliğindeki İsrail sağının yükselişi, konuyu karanlık bir tünele sokarken, bu duruma da ayak uyduruldu. Amerikan Yahudi cemaatinin yapısındaki militanlık ve dini hoşgörüsüzlüğe doğru giden tehlikeli kaymalar ve Amerikan Protestan tabanındaki, ülkesini taraflı ve dürüst olmayan bir arabulucu olarak yönlendiren, sorunun tavsiyesini dayatan ve İsrail toplumundaki aşırılık yanlılarını teşvik etmeye çalışan bir taraf haline getiren genişleme belki daha önceleri başlamıştı.
Netanyahu, üç kez yapılan seçimlerde hükümeti kurmasını sağlayacak çoğunluğu elde etmede başarısız oldu. Şimdi ise muhalefet lideri Benny Gantz ile bir ulusal birlik hükümeti kuracak. Demokrasiyle yönetildiği söylenen bir toplumun çoğunluğu, yolsuzlukla suçlanan ve yargılanmaktan kaçınmak için iktidarda kalmakta ısrar eden bir siyasi lidere zayıf olmasına rağmen nasıl destek vermeye devam edebilir? Bunun tek ve basit bir açıklaması var. O da toplumun içinde Amerikan toplumunun aşırılık yanlısı kesimlerini etkileyebildiği için aşırılık ve şiddeti kabul eden büyük bir kesimin olduğudur. İsrail toplumu içindeki bu kesim, kısa vadede dahi amaçlarına ve çıkarlarına ulaşmak için herhangi bir ahlaki değeri veya ideali çiğnemekten çekinmiyor.
Gantz’ın partisi Mavi-Beyaz İttifakı’nda karmaşa yaşanması, beklenmedik bir gelişme değildi. Gantz, ABD Başkanı Donald Trump ve Netanyahu'nun, ABD-İsrail iradesini dayatma planını tüm dünyaya açıkladıkları ortak basın toplantısında perde arkasında duruyordu.  Plan ise şuana kadar dünya ülkelerinin büyük bir bölümü tarafından reddedildi.
Ardından sahneye Gantz çıktı ve partisinin Netanyahu temsilcileri ile müzakere etmek için görevlendirdiği adamların girişimlerinde başarısız olduğunu açıkladıktan sonra Netanyahu ile koalisyon hükümeti kurmayı kabul etti. Çünkü önemli olan Netanyahu’nun iktidarda kalması ve yargılanmaktan kaçınmasıydı. Duyurdukları anlaşmazlıklar, bu iki faktörü ortaya koyuyor. Buna Netanyahu’nun lideri olduğu Likud Partisi’nin Yüksek Mahkeme’nin hakkında iddianame olan bir devlet bakanının görevinin askıya alınması konusunu tartışmaktan kaçındığı, hükümetin temel yasasını değiştirme arzusu da ekleniyor.
Likud Partisi, Netanyahu'nun başbakanlık görevini üstlenmesini veya kendisine karşı soruşturma açılmasını engellemek amacıyla İsrail parlamentosu Knesset'in feshedilmesi ve yeni bir seçime gidilmesini istedi. Likud'un Hakim Atama Komisyonu’ndan üç hakim talep etmesinden kaynaklanan bir başka anlaşmazlık daha söz konusu.  Gantz'ın delegeleri, Likud'un amacının yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle bir acil durum hükümeti kurmak yerine, Netanyahu'yu kendisini bekleyen davadan korumak olduğunu duyurdular. Seçim programının en önemli bileşeni olan Gantz’ın bloğu, Netanyahu'yu düşürmek için harekete geçtikten iki günden kısa bir süre sonra bir koalisyon hükümetinin oluşturduklarını, adının koronavirüs salgınına karşı acil durum hükümeti olmadığını, bunun yerine Batı Şeria'nın üçte birini ilhak etmeyi planladıklarını açıkladı.
İsrail’in bu açıklamalarının ardından ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, atılan adımı cesaretlendirici açıklamalar yapmakta gecikmedi. Bunun sonucunda konunun ciddi olduğu, herhangi bir test balonu olmadığı anlaşıldı. Aslında Trump’ın ABD yönetimine gelmesinden bu yana hiçbir şey test balonu değildi.
İsrail'de koronavirüs vaka sayısının yüksel olmasına rağmen ölüm oranlarının düşük olmasının bu ülkedeki sağlık sistemlerinin gelişimine işaret ederken bu durum, uluslararası kuruluşların ve ülkelerin Kovid-19 salgını karşısındaki kafa karışıklığına dahil oluyor. Bununla birlikte Netanyahu hükümetinin yıllardır Trump yönetimiyle arasındaki ortak düzenlemeler içinde planladığı yeni ihlaller için uygun bir atmosfer oluşmuş gibi görünüyor. Bu nedenle Pompeo'nun açıklamaları bu konuda hazırlanan planla da tutarlıdır.
Bu ihlaller, Arap ülkelerinin dışişleri bakanlarının video konferans şeklinde ilk kez yaptığı toplantıda temsil edilen Araplar tarafından reddedilirken İsrail'in adımları, Filistin halkına yönelik işlenen birer savaş suçu olduğu suçlaması yapıldı. Bununla birlikte Ortadoğu Dörtlüsü’ne bu konuyu ele almak üzere toplanması çağrısında bulunuldu. Öte yandan İngiltere başta olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri büyükelçileri aracılığıyla İsrail’in böyle bir adım atmasına karşı olduklarını belirtirken, bu adımı, uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, bölgesel istikrarın ve İsrail'in uluslararası statüsünün ciddi şekilde sarsılması anlamına geldiğini belirtiler.
Burada ABD’de Kasım ayında yapılması planlanan Başkanlık seçimlerinde yarışan Demokrat aday Joe Biden’ın uluslararası siyaset danışmanı Tom Blinky’nin Batı Şeria'nın tek taraflı ilhakına karşı olduğunu ve durumun etkisini azaltmak için Biden'ın ABD’nin Kudüs'teki büyükelçiliğini koruyacağını ve Trump’ın bu konudaki kararını iptal etmek istemeyeceğini açıkladığı belirtilmelidir.
Esasen ne Biden, ne de gelecekteki başka hiçbir ABD başkanı, önceki başkanlar tarafından askıya alınan bu kararı daha önce vermiş olan Kongre'den bu yasa tasarısı çıkmadan bunu yapamaz.  Bu da Trump'ın durumu, sadece başkanın değiştirmesiyle düzelecek şekilde değil, aynı zamanda Amerikan politikasında tam ve farklı bir rota çizilmesini gerektirecek şekilde karmaşıklaştırdığı anlamına geliyor. Bu yüzden kararın değişebileceği ihmaline karşı herhangi bir ışık görünmüyor.  Protestan kitlenin ve Amerikan Siyonist lobisinin tüm ağırlıklarını Biden'a karşı ortaya koyacakları açık.  Her halükarda, şu ana kadar bizi ilgilendiren durum ise uluslararası tepkilerin çoğunun yaklaşan İsrail kararlarına karşı rahatsız olmasıdır. Fakat hepimiz biliyoruz ki, tüm bunlar bu icraatları durdurmak için yeterli değil. Hatta tüm bu tepkiler, ne kadar etkisiz olduklarını da ortaya koymaktadır.
Netanyahu'nun açıklamalarına göre İsrail bu icraatları, Oslo anlaşmasını sona erdirecek olmasına rağmen, önümüzdeki Temmuz'dan itibaren yürürlüğe girecek. İsrail ırkçılığına dayanan bu eğilimleri, daha geniş bir perspektiften yeniden düşünmeliyiz. Bunu bugün Netanyahu'nun yargılanmaktan kaçınmasını sağlayan koşulların oluşmasına izin veren bu oluşumdaki illetler grubuna eklemeliyiz. Bu oluşum, bugün modern Yahudi propaganda makinesinin, ilerici ve aydınlatıcı düşünceyi formüle etmede Yahudi rolü konusunda uğraştığı değerlerden tamamen farklıdır. Yeniden olumsuz bir imaj çizilirken onlarca yılda ortaya konan entelektüel girişimlerle ilgili çabalar bir çırpıda silindi.
Öte yandan, bu ırkçı doğanın kutsanması, geçtiğimiz yıllarda Filistinlilerin modern çağın tüm araçlarıyla bu ırkçılığa karşı barışçıl mücadele yöntemleri geliştirmesini savunan seslere kulak verilmesini sağladı. Bu modern araçlarla kastedilen, İsrail'den ziyade dünyanın vicdanına karşı Filistin halkının hala adalete inananların olduğunu ve hiçbir şeyin sonsuza dek sürmeyeceğini hatırlatan barışçıl protestolarını vurgulayan ve boykot çağrılarına odaklanan sosyal medya kampanyalarıdır. Filistin topraklarının tarihini, peş peşe gelen krallıkları ve medeniyetleri hatırlamalıyız. Kötü bir zamandan geçiliyor olsa da birçok ders çıkarılmalıdır. Ancak tüm bunlar, bu zorluklarla başa çıkmak için yeni ve daha değerli bir Filistin formülü bulunmasını gerektiriyor. Herkes, bu ırkçı projeyle mücadele görevinin, Batı Şeria’daki Arapları desteklemede önemli bir rol oynayan 48 Araplarını da içereceğini unutmamalıdır. Gazze Şeridi'ne gelince, ‘Hamas liderlerinin davalarına ve Filistin halkının geleceğine verdikleri zararı fark etselerdi’ konusu, başka bir başlıkta değerlendirilmeli.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
TT

Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)

Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın öldürülmesinin ikinci yıl dönümünde örgüt, otuz yılı aşkın süre boyunca liderliğini üstlenen ve Genel Sekreterlik makamını siyasi, örgütsel, askeri ve kitlesel açıdan telafisi zor bir ağırlık merkezine dönüştüren Nasrallah’ın yokluğunu henüz gerçek manada aşabilmiş değil.

Hizbullah, Nasrallah ve halefi Haşim Safiyuddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünü yarın anıyor. Bu kapsamda, Nasrallah’ın Beyrut’un güney banliyölerindeki mezarı başında kitlesel bir tören düzenlenecek. Örgütün yeni Genel Sekreteri Naim Kasım’ın da törende konuşma yapması bekleniyor. Tören nedeniyle eski havalimanı yolu ve Ziyad Rahbani Otoyolu üzerinden mezarlık alanına ulaşan yolların kapatılması ve trafiğin alternatif güzergâhlara yönlendirilmesi de dahil olmak üzere çeşitli güvenlik önlemleri alındı.

Hizbullah’a yakın kaynaklar ve örgüte muhalif isimlere göre, mevcut Genel Sekreter Naim Kasım’ın selefinin bıraktığı boşluğu doldurmayı başardığı söylenemez. Buna karşılık örgüt içerisindeki karar merkezinde giderek daha belirgin bir dönüşüm yaşandığı, iç inisiyatif alanının daralırken, İran’dan doğrudan gelen kararların ağırlığının arttığı görülüyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)

Örgütün muhalifleri, meselenin yalnızca iki isim arasındaki karizma ve kitlesel görünürlük farkından ibaret olmadığını, aynı zamanda Nasrallah’ın örgüt içerisindeki rolünün niteliğiyle ilgili olduğunu belirtiyor. Nasrallah, siyasi, örgütsel ve askeri liderliği şahsında birleştiriyor; örgütün tabanı ile İran’daki müttefiki arasında temel bağlantı noktası işlevi görüyordu. Bugün ise örgütün daha kolektif ve kurumsal bir liderlik yapısına yöneldiği, ancak seçeneklerin ve kararların şekillendirilmesinde İran’ın daha doğrudan bir rol üstlendiği ifade ediliyor.

Hizbullah’a yakın isimler, örgütün aldığı ağır darbelere rağmen Naim Kasım liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardığını savunurken, muhalifleri Nasrallah sonrası dönemin bir liderlik krizini ve seferberlik kapasitesinde gerilemeyi ortaya çıkardığını, ayrıca Kasım’ın performansı nedeniyle örgüt içerisinde bölünmelerin belirginleştiğini ileri sürüyor.

Yeni koşullara karşı yeni bir performans

Hizbullah’ın tutumuna yakından vakıf siyasi yazar Dr. Kasım Kasir, Nasrallah sonrası dönemde örgütün “uzun süren merkezi liderlik döneminin ardından, iç ve dış birçok engelle karşı karşıya kaldığını” kabul ediyor. Nasrallah’ın 1992’den 2024’e kadar yaklaşık 33 yıl boyunca örgütün yönetimini elinde tuttuğunu ve son derece zor koşullarda öldürüldüğünü belirten Kasir, “İki genel sekreterini (Nasrallah ve Haşim Safiyuddin) ve çok sayıda kadro ve liderini kaybetmesine rağmen Hizbullah, Şeyh Naim Kasım’ın liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi, güvenlik ve örgütsel yapısını yeniden yapılandırmayı başardı” değerlendirmesinde bulunuyor.

Kasir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Hizbullah bugün yeni zorluklarla karşı karşıya ve bu durum onu hem iç hem de dış düzeyde farklı bir yaklaşım benimsemeye itti” ifadelerini kullandı. Kasir şöyle devam etti:

“Eğer Hizbullah geçmişte önemli bir bölgesel aktör idiyse, bugün büyük ölçüde iç durumuna, Lübnan’ın güneyine ve İsrail’le mücadeleye odaklanıyor. Doğru, artık iç siyasi sahnede geçmişte olduğu kadar güçlü bir siyasi aktör değil; ancak hâlâ önemli bir siyasi güç ve iç ve dış aktörler onu Lübnan denkleminde başlıca taraflardan biri olarak görmeye devam ediyor.”

Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)
Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)

Nasrallah’ın sahip olduğu ve birçok kişinin Naim Kasım’da bulunmadığını düşündüğü karizma hakkındaki soruya Kasir şu cevabı veriyor:

“Şüphesiz bu karizmanın kendine özgü bir niteliği vardı. Ancak Şeyh Naim, son derece önemli bir örgütsel ve idari kişilik. Çok zor bir dönemde örgütün saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardı. Zira örgüt, siyasi, askeri veya ‘cihatçı’ düzeyde yeni bir yaklaşımı gerektiren farklı bir dönemle karşı karşıya.”

Kayıp liderlik

Buna karşılık, Hizbullah’a muhalif Şii siyasetçi ve “Lübnanlı Demokratlar Koalisyonu” Başkanı Cad el-Ahavi, “Naim Kasım’ın şimdiye kadar Hasan Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurabildiğini söylemek zor” görüşünde.

Ahavi’ye göre mesele yalnızca karizma ile ilgili değil; Nasrallah’ın otuz yılı aşkın süre içerisinde inşa ettiği liderliğin niteliği ve örgütsel, siyasi ve askeri liderliği bir araya getirme ve Hizbullah tabanıyla iletişim kurma becerisiyle ilgili. Ahavi, Kasım’ın ise kitlelere hitap etmekten ziyade örgütsel ve ideolojik bir geçmişten geldiğini, onlarca yıl boyunca Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulunduğunu ve hiçbir zaman örgütün birincil ağırlık merkezi olmadığını belirtiyor.

Ahavi Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kasım’ın kamuoyuna yönelik görüntülü konuşmalarının niteliğine de dikkat çekiyor. Kasım’ın ekran üzerinden konuştuğunu ancak bunun Nasrallah’ın imajının temel unsurlarından biri olan halkla doğrudan temasın yerini tutmadığını belirten Ahavi, bazı görüntülü konuşmaların “son derece kontrollü ve kurgulanmış” olduğunu, bunun da zaman zaman izleyicide “doğrudan kitlesiyle etkileşim kuran siyasi bir liderden ziyade yapay zekâyla üretilmiş bir görüntü veya karakterle karşı karşıyaymışız” izlenimi oluşturduğunu belirtiyor.

Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)
Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)

Ahavi şöyle devam ediyor:

“Nasrallah yalnızca bir genel sekreter değildi; örgütün tabanı açısından seferberlik, ikna ve karar alma mekanizmasının bir parçasıydı. Naim Kasım ise şimdiye kadar bu işlevlerin tamamını devralabildiğini kanıtlayamadı. Dolayısıyla mesele artık yalnızca Kasım’ın Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurup dolduramayacağı değil; Hizbullah’ın kendisinin, eski liderlik yapısının önemli bir bölümünün çökmesinin ardından benzer bir liderlik üretebilip üretemeyeceğidir.”

Kararların adresi İran

Siyasi aktivist ve Lübnan Üniversitesi’nde psikoloji profesörü Dr. Mona Fayad ise Hizbullah’ın insanları seferber etme kapasitesine dikkat çekiyor. Fayad, Naim Kasım’ın Genel Sekreterliği döneminde bu kapasitenin büyük ölçüde gerilediğini belirterek, “Örgüt, Kasım’ı destekleyenlerle ona karşı çıkanlar arasında iç bölünmeler yaşıyor. Bu durum karar alma biçimini ve mevcut dönemin yönetilmesini etkiledi” diyor.

Mona Fayad, Kasım’ın mevcut performansının “İsrail’e hizmet ettiğini” ve bu nedenle İsrail’in onu hedef almasının kendi çıkarına olmayacağını savunuyor. Fayad ayrıca örgüt içerisindeki kararların artık doğrudan İran’dan geldiğini ve Lübnan’daki karar alma alanının asgari düzeye indiğini düşünüyor.

Bu bağlamda Fayad, İran’ın Beyrut’taki büyükelçisinin görevde kalması konusunda gösterdiği “ısrara” da dikkat çekiyor. Fayad’a göre büyükelçinin rolü diplomatik faaliyetlerin ötesine geçerek, güvenlik alanındaki görevlere uzanıyor. Büyükelçiyi “istihbarat görevlisi” olarak nitelendiren Fayad, Tahran’ın yürüttüğü görevleri tamamlayabilmesi için onun görevde kalmasını istediğini ileri sürüyor.


Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
TT

Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Suriye’nin El Sevre gazetesinden aktardığına göre, adının açıklanmasını istemeyen bir kaynak, telekomünikasyon şirketi MTN’nin yaklaşık 40 çalışanını işten çıkardı. Haberde, çalışanların, abonelere ait bilgiler, kayıtlı görüşmeler ve Suriye devlet yetkililerine ait telefon numaralarını dış kuruluşlara sızdırdıklarının tespit edildiği belirtildi.

Kaynak ayrıca, işten çıkarılan çalışanların “Suriye’de güvenliği istikrarsızlaştırmak için faaliyet gösteren unsurlarla bağlantılı olduklarının tespit edildiğini” ifade etti.


Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
TT

Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)

Sudanlı doktor S., savaşın ilk günlerinde meslektaşlarıyla birlikte mahsur kaldığı bir sağlık merkezinden çıkabilmek için ateşkes yapılmasını beklemek zorunda kaldı. Nil Caddesi’nden başlayarak Fetihab ve Halfaya köprülerinden geçen uzun bir yol kat eden S., sonunda Kober’deki ailesine ulaştı. Odasının duvarlarını kurşunların delik deşik ettiğini, kardeşlerinin ise birlikte ayrılmak üzere kendisini beklediğini anlatıyor. Aile yerinden edildi ve bugün hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Mayıs 2023’te çatışmaların kısa süreliğine durması S.’nin hayatta kalmasını sağladı, ancak ailenin evinde kalmasına yetecek kadar uzun sürmedi. Bu kısa ateşkesten bu yana çeşitli girişimler ve anlaşmalar peş peşe geldi. Ancak en zor soru değişmedi: Arabulucular, savaşın iki tarafını uygulanacak ve sürdürülebilecek bir ateşkes konusunda nasıl bir araya getirebilir?

Afrika Birliği (AfB) ve ABD’nin eş başkanlığında, 23 Eylül’de New York’ta düzenlenen Dörtlü ve Beşli Mekanizma’nın ilk toplantısı, bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Toplantıya katılanlar insani ateşkes ve çatışmaların durdurulması çağrısında bulunurken, sivillerin korunması için çabaların koordine edilmesi ve herhangi bir anlaşmanın izlenmesi ile uygulanmasının doğrulanmasına yönelik hazırlık yapılması konusunda mutabık kaldı. Ancak toplantı bildirisi, ordu veya Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile herhangi bir anlaşmaya varıldığını açıklamadı ve iki tarafı bir araya getirecek müzakereler için bir tarih belirlemedi.

Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)
Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)

Düğüm, ateşkesin şartlarında başlıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ordu tarafından yönetilen hükümet, 90 günlük ateşkese ilişkin ABD önerisinin maddelerinin çoğunu kabul etti ancak HDK’nin geri çekilmesinin belirli bölgelerle sınırlandırılmasını reddetti ve güçlerin kontrolünü ele geçirdiği tüm kentlerden çekilmesini talep etti. Sudan Dışişleri Bakanlığı da bu hafta, HDK’nin zor kullanarak oluşturduğu fiili duruma meşruiyet kazandıracağını düşündüğü herhangi bir müzakere sürecini reddettiğini açıkladı. Buna karşılık HDK ateşkes önerisini memnuniyetle karşıladığını duyurdu ancak bu açıklama çatışmaların durmasını sağlamadı. Taraflar bir anlaşma imzaladığında bile bunun uygulanması güvence altına alınamadı. Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ordu ile HDK, 11 Mayıs 2023’te Sivillerin Korunmasına İlişkin Taahhüt Bildirisi’ni, aynı ayın 20’sinde ise kısa süreli ateşkes ve insani düzenlemelere ilişkin bir anlaşmayı imzaladı.

Ancak çatışmaların durması kalıcı olmadı. Ordu, HDK’yi anlaşmayı ihlal etmekle suçlayarak haziran ayında müzakerelere katılımını askıya aldı.

Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)
Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)

Diğer girişimler de farklı engellerle karşılaştı. Afrika Boynuzu’nda barış çabalarını yürüten Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Aralık 2023’te Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu’nun (Hamideti) kendi himayesinde doğrudan görüşme yapmayı kabul ettiğini açıkladı. IGAD, ocak ayında görüşmenin gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısını yineledi ancak toplantı yapılamadı.

Manama’da 20 Ocak 2024’te, yayımlanan metne göre ordu adına Şemseddin el-Kebaşi, HDK adına ise Abdurrahim Daklu tarafından ‘Sudan Krizi İçin Kapsamlı Çözümün İlke ve Esasları Belgesi’ parafe edildi. Ancak ön anlaşmanın ardından nihai bir anlaşma veya sürdürülebilir bir müzakere süreci gelmedi. Daklu, Kebaşi’yi belgeye bağlı kalmamakla suçlarken Kebaşi, sürecin neden durduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

Ağustos 2024’te ise savaşın taraflarından birinin katılmaması, İsviçre’de ateşkese yönelik doğrudan görüşmelerin yapılmasını engelledi. Bunun üzerine odak noktası, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve sivillerin korunmasına kaydı.

Chatham House araştırmacısı Rosalind Marsden, enstitü tarafından 18 Eylül 2024’te yayımlanan analizinde, İsviçre’de Ağustos 2024’te yürütülen ateşkes görüşmelerinin başarısız olmasının temel nedeninin ordu ile HDK’nin askeri zafer elde etme arayışlarını sürdürmesi olduğunu belirtti. Marsden’e göre tarafların o dönemde askeri kazanımlar elde etme beklentisini koruması, Darfur’a insani yardım ulaştırılmasında sınırlı ilerleme sağlanmasına rağmen müzakerelerin tıkanmasının başlıca nedenlerinden biriydi.

Dörtlü Mekanizma ise Eylül 2025’te üç aylık bir insani ateşkesle başlayan bir yol haritası sundu. Bu süre içinde yardımların Sudan’ın çeşitli bölgelerine ulaştırılması, ardından kalıcı ateşkes ve siyasi geçiş sürecine geçilmesi öngörüldü.

Ancak Dörtlü Mekanizma’nın yol haritası arabulucuların önerisi olarak kaldı ve savaşan taraflar arasında bir anlaşmaya dönüşmedi. ABD’nin son ateşkes önerisindeki geri çekilme konusundaki anlaşmazlık da iki tarafın yeni bir ateşkesin test edilebileceği şartlar üzerinde henüz uzlaşamadığını gösteriyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)

Araştırmacı Ahmed Süleyman, arabuluculuk girişimlerinin çokluğu ve bunlar arasındaki koordinasyonun zayıf olmasının, ateşkes çabalarının sivil güçlerin öncülük edeceği Sudanlı bir siyasi süreçle ilişkilendirilmesini gerektirdiğini belirtiyor.

Chatham House araştırmacısı Hubert Kinkoh ise enstitü tarafından 13 Şubat 2026’da yayımlanan analizinde, Sudan konusunda çok sayıda arabuluculuk kanalının bulunmasının yanı sıra bunlar arasında açık bir liderlik ve etkin koordinasyonun olmamasının, ordu ile HDK’nin ciddi tavizler vermekten kaçınmasına imkân sağladığını ifade ediyor.

Bu noktadan hareketle New York toplantısı, arabulucuların çabalarındaki dağınıklığın giderilmesine katkı sağlayabilir. Ancak toplantının gerçek değeri, savaşan tarafları açık bir anlaşma üzerinde uzlaştırabilmesi, anlaşmaya uyulup uyulmadığını izleyecek bir mekanizma oluşturabilmesi ve ihlallerle nasıl başa çıkılacağını belirleyebilmesi halinde ortaya çıkacak.

S., kısa süreli bir ateşkes sayesinde ailesine ulaşabildi ancak aile daha sonra evini terk etmek zorunda kaldı. Bugün yerinden edilenlerin ve mültecilerin beklediği ateşkes ise onlar için yardımların ulaştırılmasına imkân sağlayacak ve çatışmaların kalıcı olarak sona ermesinin başlangıcı olacak bir fırsat anlamına geliyor. Böylece evlerine ve yaşadıkları bölgelere dönüşün mümkün ve güvenli hale gelmesini umuyorlar.