Afrika Birliği, Afrikalıların hayallerini gerçekleştirdi mi?

Addis Ababa'da düzenlenen Afrika Devlet Başkanları Konferansı; 25 Mayıs 1963, (AFP)
Addis Ababa'da düzenlenen Afrika Devlet Başkanları Konferansı; 25 Mayıs 1963, (AFP)
TT

Afrika Birliği, Afrikalıların hayallerini gerçekleştirdi mi?

Addis Ababa'da düzenlenen Afrika Devlet Başkanları Konferansı; 25 Mayıs 1963, (AFP)
Addis Ababa'da düzenlenen Afrika Devlet Başkanları Konferansı; 25 Mayıs 1963, (AFP)

Amani el-Tavil
Afrikalılar kölelik, istismar ve sömürgecilik nedeniyle bir asırdan fazla bir süredir birçok platformda iş birliği yapmaya, dayanışmaya ve yükselmeye çalıştılar. Bu kapsamda 25 Mayıs gününü beyaz adamın neden olduğu uzun süreli acı ve ıstıraplarını hatırladıkları ve Afrika Birliği’nin kuruluşunu andıkları Afrika Günü olarak belirlediler. Afrika Birliği’nin 1963 yılındaki kuruluşu, klasik sömürgeciliğe karşı savaşlarının zaferinin sembolüydü. Afrika’da güç ve nüfuz arayışında olan ülkelerin, genç ve bakir Kıta’nın doğal ve beşeri kaynaklarının peşinde olan şirketlerin sömürgeciliğine karşı savaşları ise devam ediyor.
Köleliğe karşı savaşlarına gelince… Bunlar, 20’inci yüzyılın başından itibaren kendisine “Afrikalı” kavramlarının inşasının eşlik ettiği entelektüel bir doğaya sahip savaşlardır. Bu savaşlar aynı zamanda ortak bir kimlik ve ortak çıkarlar düşüncesini de tesis etmeye çalışmıştır. İstismar karşıtı savaş ise devam etmektedir. Zaferi, Kıta’nın doğal zenginliklerinden haksız gelirler elde eden çok uluslu şirketlerin adil olmayan şartlarından kurtulma yeteneğine bağlıdır.
2.jpg
 Afrika Birliği Örgütü’nün Addis Ababa’daki ilk toplantısı; 25 Mayıs 1963. (AFP)
Bu bağlamda, Afrika Birliği Örgütü kurulduğunda Batı sömürgeciliğinden kurtulmuş 22 üyesi kendilerine iddialı hedefler belirlediler. Örgüt, daha sonra peyderpey katılan 21 üyesi ile kuruluşundan 2002 yılına kadarki süreç içerisinde toplam üye sayısını 53’e yükseltti. 9 Temmuz 2011 yılında da Güney Sudan Cumhuriyeti, Afrika Birliği’nin 54’üncü üyesi oldu.
Soğuk Savaş’ın ardından küresel ve bölgesel konjonktürün değişmesiyle, yeni dönemin zorluklarına karşı gelişim ihtiyacı doğdu. Geçen yüzyılın 1990’lı yıllarının sonu boyunca Afrikalı liderler, Cezayir’de düzenlenen 35’inci zirvede olduğu gibi örgütün yapılarını değişen dünyanın zorluklarını yansıtacak şekilde yeniden düzenlemenin gerekliliğini tartıştılar. Bunun sonucunda iki yönelim öne çıktı. Bunlardan ilki kademeli ekonomik entegrasyon fikirlerini benimserken ikincisi, ki fikir babası eski Libya devlet başkanı Muammer Kaddafi’ydi, ABD gibi bir Afrika Birleşik Devletleri kurma çağrısında bulundu. Kaddafi ayrıca her ülkenin ulusal ordularının yerine tek bir Afrika ordusu oluşturulmasını da önerdi.
Tabii ki bu romantik düşünce Mısır, Nijerya ve Güney Afrika gibi büyük bölgesel ülkelerin kendisine karşı çıkan pozisyonlarıyla çarpıştı. Ancak bu ülkeler, Afrika Birliği’nin örgütsel olarak geliştirilmesi çabalarına olumlu karşılık verdiler. Nitekim devlet ve hükümet başkanları, 1999 yılında yeni bir Afrika Birliği kurulması çağrısında bulunan Sirte Deklarasyonu’nu yayınladılar. Söz konusu deklarasyon yeni yapıyı, Kıta’daki entegrasyon sürecini hızlandırabilecek bir organ yaratarak, Afrika ülkelerini küresel ekonomide destekleyip güçlendirerek, çok yönlü sosyal, ekonomik ve politik sorunlarla mücadele ederek Afrika Birliği’nin örgütsel seyri üzerine inşa etmeyi amaçlıyordu. Bu kapsamda, yeni birliğin kuruluşunun resmi olarak deklare edildiği Sirte Zirvesi’nden (1999) sonra hazırlıkların tamamlanması için dört toplantı düzenlendi. Bunlar Sirte Deklarasyonu, yeni Afrika Birliği’nin kurulması çağrısının yapıldığı Sirte Zirvesi, birliğin anayasasının kabul edildiği Lomé Zirvesi (2000) ve hayata geçirilmesi için yol haritasının çizildiği Lusaka Zirvesi (2001) ve resmi olarak kendisini başlatan Durban Zirvesi’ydi (2002).
Bu kıtasal birlik yaklaşık 20 yıldır Afrika halklarının yaşamlarını iyileştirme, Afrika ülkelerinin iyi yönetişim şartlarını karşılamaları, devlet sistemlerini geliştirerek modern ve istikrarlı ülkeler kulübüne girmeleri yolunda adımlar atmaya çalıştı.
4.jpg
1999 Sirte Zirvesi’ne katılan Afrika ülkeleri devlet başkanları. (AFP)
Afrika Birliği ve kalkınma şartları

Kıtasal bir örgüt olarak Afrika Birliği şu anda hedeflerine ulaşma konusunda doğal olarak iki büyük sorun paketi ile karşı karşıya bulunuyor. Birinci paket, küresel sistem ve kendisini yönlendiren, Afrika’yı istedikleri gibi at koşturabilecekleri boş bir alan olarak gören büyük devletlerin etkileşimleri ile bağlantılıdır. Bugün de Kıta üzerinde Afrika'nın çıkarlarını ve Afrika Birliği’nin hedeflerini tehdit eden bu uluslararası çekişmeye tanıklık ediyoruz.
İkinci paket, kısmen Kıta’daki bölünmüşlük ve parçalanmışlık faktörlerinin mühendisi sayılan sömürgeci güçlerin kaleminin sınırlarını çizdiği koşullar altında bağımsızlığını elde eden Afrika ülkelerinin çoğunda görülen noksanlıklar ile bağlantılıdır. Bunlar, Kıta’nın yükselişini engellemeye devam eden iç savaşların ve silahlı çatışmaların ardındaki faktörlerdir.
Son yarım yüzyıl boyunca bu iki paket arasındaki karmaşık ve entegre etkileşimlerin, Afrika Birliği’nin takdir edilesi çabaları ile Afrikalıların kurtulmaya çalıştıkları rahatsız edici olgular ürettikleri söylenebilir. Anılan olguların belki de en önemlisi, üye ülkelerin Afrika Birliği’ni finanse edememeleri ve bunun için uluslararası topluma başvurmalarıdır. Uluslararası toplumun birliğe sağladığı finansmanın boyutuna bir bakış – aşağıdaki açıklayıcı grafiğin gösterdiği gibi-  uluslararası aktörün, Afrika Birliği’nin kararlarının bağımsızlığını ne ölçüde etkileyebileceğini ve gerçekten Afrika’nın menfaatine olan politikalara ne kadar hizmet edeceğini ortaya koymaktadır. Örneğin; 2014 ve 2015 yıllarındaki uluslararası finansman, Afrika ülkelerinin Afrika Birliği’ni finanse etme ve ihtiyaçlarını karşılama kapasitelerinin iki veya üç katı idi.
11.png
 Uluslararası toplumun Afrika Birliği Örgütü’ne sağladığı finansmanın boyutunu gösteren grafik.
Birlik, 2016 yılında düzenlenen Kigali Zirvesi’nden bu yana bu temel sorunun üstesinden gelmeye çalışıyor. Bu amaçla üye ülkelerin ithalata yüzde 1,6 vergi uygulaması kararı alındı. Böylece Kıta için belirlenmiş entegrasyon ve kalkınma programlarının uygulanması konusunda ortakların finansal kaynaklarına bağımlılıktan kurtulmaya ve ulusal bütçeler üzerindeki baskıyı azaltarak ülkelerin kararlaştırılmış katkı paylarını ödemelerini sağlamaya çalışıldı. Etiyopya, Kenya, Çad, Ruanda ve Kongo Cumhuriyeti gibi daha önce mali yükümlülüklerinin yerine getiremeyen birçok ülke bu vergiyi hayata geçirdi.
Üye ülkelerini katkı paylarını ödemeye teşvik etme adımı, Afrika kararının bağımsızlığını ve politik yönelimlerini güvence altına almak konusunda yetersiz kalmış görünüyor. BM ile Afrika Birliği arasında yakın bir zamanda Kıta’daki barış operasyonlarının maliyetinin yüzde 75’ini finanse etmek konusunda imzalanan anlaşma, Kıta’nın sorunları ve çözüm yöntemleri üzerindeki uluslararası hegemonyaya açıkça işaret ediyor. Bu aşılması gereken bir aşamadır. Özellikle de merkezi Addis Ababa’da olduğu için Etiyopya’nın nüfuzu nedeniyle Afrika Birliği’nin Nahda Barajı, Somali ve Darfur gibi büyük Afrika meselelerini çözmekte ve kendi iradesini dayatmakta başarısız olmasından sonra…
Tünelin ucundaki ışık
Afrika Birliği’nin mali açığının ortaya çıkardığı zorluklara karşın, örneğin terör veya iç silahlı çatışmalardan muzdarip ülkeleri destekleme kapasitesi gibi, ekonomik entegrasyonun önemini kavrama yolunda önemli adımlar attığı inkar edilemez. Bu kapsamda, Doğu Afrika’daki Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı (COMESA), Kıta’nın güneyindeki Güney Afrika Kalkınma Topluluğu, batısındaki Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu (ECOWASA) gibi karşılıklı ticareti kolaylaştıran bölgesel oluşumlar kuruldu. Belki de bu ticaret platformları, ekonomilerin 2013-2063 Afrika Kalkınma Planı’nı finanse etme kapasitesini desteklemeye yönelik önemli bir adım olarak 2019'un ortasında Afrika Serbest Bölgesi'nin temellerinin atılmasını kolaylaştırmıştır. Zira bu planın, altyapı, tarım ve sanayi sektörlerinin geliştirilmesi gibi dev projelerinin hayata geçirilmesi için yüz milyarlarca dolar gerekiyor.
Afrika Birliği ayrıca Kıta’da iktidarı devretme araçları konusunda da gelişme kaydetti. Yeni bin yılın başlangıcına kadar Kıta’daki siyasi geçiş süreçlerine damga vuran askeri darbelerden kurtuldu. Afrika Kıtası’nda ülkelerin bağımsızlığından bu yana 176 askeri darbe yaşandı. Bu sorun, 2002 yılında imzalanan ve ulusal orduların darbe ile iktidara el koymayı amaçlayan askeri girişimlerini kuşatmak ve baskı yapmak için Afrika Birliği’ne gerekli mekanizmaları sağlayan Lome Anlaşması’nın temelini atmıştır. 
3.jpg
Afrika Birliği'nin Kuruluşu (AFP)
Bu anlaşma aynı zamanda şu ana kadar başarılı görevler yerine getiren iki mekanizmanın da temelini atmıştır. Bunlar; 2007’de kurulan ve iç siyasi çatışma durumunda müdahalede bulunma yetkisi bulunan Akiller Komitesi ile iyi yönetişimin şartlarını yerine getirme konusunda Afrika devletlerinin performansını takip etmek ve gözden geçirmekle görevli Gözlemciler Mekanizması’dır.
Akiller Komitesi’nin 2013 yılının mayıs ayında Afrika’yı kapsayan Bilge Ağını (PanWise) kurarak kıtasal ve yerel düzeyde barış ve güvenliğin Afrika’ya yerleşmesini sağlamaya çalıştığını söyleyebiliriz. Komite ve genel sekreterliği, Afrika Birliği’nin temel bir organı haline gelen PanWise, arabulucu taraf ve kurumlar için bir kıtasal ağdan ibarettir. Üçüncü Akiller Komitesi (2014’ten 2017’ye görev yaptı) siyasi çatışma süreçlerinde arabuluculuk yapmak ve görevini kolaylaştırmak amacıyla bu konunun BM Güvenlik Konseyi’nin yanı sıra Afrika Birliği Barış ve Güvenlik Konseyi’nin (AU PSC) gündeminin ilk sırasında yer alması için somut çabalar gösterdi. Aynı şekilde kadınların, Afrika Barış ve Güvenlik Mimarisi (APSA) yapısına katılımını genelleştirmeye ve sürekli hale getirmeye Afrika Birliği Konseyi’ni ikna ederek kadın, barış ve güvenliğin teşvik edilmesi konusunda önemli ilerlemeler kaydetti. Bu amaçla, Afrikalı kadınlar için Bölgesel Çatışmaları Önleme ve Barışçıl Arabuluculuk (FemWise) adında bir ağ inşa etti.
Bu bağlamda Afrika Birliği daha aktif olmak adına şu anda kurumsal reform çabaları ile etkileşimini sürdürüyor. Bunlar, yapısındaki ikiliği ortadan kaldırmak, üst düzey liderliklerin seçimlerini pekiştirmek, genel verimliliği artırmak için idari ve mali değişiklikleri hızlandırmak amacıyla 2019 yılı dönem başkanı olan Ruanda Cumhurbaşkanı Paul Kagame tarafından başlatılan çabalardır. 



Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
TT

Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)

Antoine el-Hac

Avrupa’da savaşın genişleme ihtimali artık uzak bir senaryo ya da teorik bir varsayım olarak tartışılmıyor. Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana kıta, askeri çatışmanın siber saldırılar, sabotajlar, hava sahası ihlalleri, dezenformasyon kampanyaları ve altyapıya yönelik baskıyla iç içe geçtiği yeni bir güvenlik dönemine girdi. NATO’nun yakın zamanda bir saldırıya işaret eden herhangi bir belirti bulunmadığını vurgulamayı sürdürmesine rağmen, Avrupa’da on yılın sonuna doğru Rusya ile olası bir savaşa hazırlık konusunda giderek daha fazla konuşulması endişe yaratıyor.

Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)  Avrupa’daki tablo b
Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)

 

Avrupa’daki tablo bu nedenle iki paralel mesaj taşıyor: Birincisi, daha geniş çaplı bir çatışma riski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç olmadığı kadar ciddi hale geldi. İkincisi ise topyekûn savaşın şu aşamada yarın ya da öbür gün gerçekleşmesi beklenen bir senaryo olmadığı. Mevcut endişeler esas olarak ‘hibrit savaş’ kapsamındaki olayların birikmesine ve Moskova’nın ittifakın karşılık verme kapasitesini test etmek amacıyla sınırlı ya da gizli operasyonlara başvurabileceği ihtimaline dayanıyor.

Bu yöndeki işaretler de giderek artıyor. Son aylarda hava sahasıyla bağlantılı çeşitli olaylar yaşandı. Bunlar arasında NATO’ya bağlı savaş uçaklarının Litvanya üzerinde bir Rus insansız hava aracını (İHA) düşürmesi ile bir Rus askeri uçağı, bir Rus gemisi ve Danimarka’ya ait bir askeri helikopterin dahil olduğu diğer olaylar yer aldı. Almanya’da ise Leipzig Havalimanı’nda bir İHA’yla gerçekleştirildiği belirtilen saldırı girişimi, Rusya ile bağlantılı olduğundan şüphelenilen bir kişiyle ilişkilendirildi. Aynı zamanda Avrupa hükümetleri, sabotaj faaliyetleri, siber saldırılar ve altyapının hedef alınmasına yönelik girişimlerde artış yaşandığını belirtiyor.

Saha hazırlıkları

Mesele artık yalnızca siyasi uyarılarla sınırlı değil. Almanya, hastanelerde çok sayıda yaralının tedavi edilmesi ihtimaline karşı hazırlık yaparken, Litvanya da sivillerin tahliyesine yönelik planlarını güncelledi. Baltık Denizi bölgesi ve İskandinav ülkelerinde askeri tatbikatlar yoğunlaştırıldı. Alman ve İsveç birlikleri stratejik Gotland Adası yakınlarında ortak tatbikat gerçekleştirirken, NATO güçleri de Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasında bulunan ve Rusya sınırına yaklaşık 360 kilometre uzaklıktaki Kaliningrad yakınlarında başka tatbikatlar düzenliyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

Ancak tartışmanın en çok gündeme gelen boyutu yalnızca şu anda yaşananlarla değil, Avrupa’da açıkça ya da kapalı kapılar ardında dile getirilen savaş tarihiyle ilgili: 2029-2030.

Peki, neden özellikle on yılın sonu?

Avrupa ve NATO’nun resmî açıklamalarında savaşın 2030’a kadar başlayacağı belirtilmiyor. Bunun yerine değerlendirmelerde, Ukrayna’daki savaşın ardından Rusya’nın askeri kapasitesini yeniden inşa edebileceği ve NATO’nun doğu kanadını tehdit etmeye yetecek ölçüde kuvvetlerini yeniden donatabileceği döneme işaret ediliyor. Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, belirli bir tarihten söz edilmesinin bir kehanet değil, Rus ordusunun gücünü yeniden kazanabileceği döneme ilişkin bir zaman tahmini olduğunu belirtiyor. NATO’ya atfedilen değerlendirmelere göre Moskova, on yılın sonuna kadar olası bir saldırı için gerekli kaynak ve kapasiteyi biriktirmiş olabilir.

Burada Avrupa’nın siyasi açmazı ortaya çıkıyor. 2029 veya 2030’da olası bir savaşa ilişkin uyarılar tekrarlandıkça, bu tarihler de kamuoyunun gündeminin bir parçası haline geliyor. Daha da önemlisi, Avrupalı yetkililer savunma harcamalarının artırılması çağrısında bulunuyor, hükümetler askeri kapasitelerini yeniden inşa ediyor, NATO tatbikatlarını yoğunlaştırıyor ve gelecekteki bir savaşa hazırlık fikri kalıcı bir politikaya dönüşüyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bu yaklaşımı, Avrupa’nın ‘şu anda güvende olduğu’, ancak üç ila beş yıl sonra aynı durumun geçerli olmayabileceği sözleriyle ifade etti. Buna karşılık Avrupalı yetkililer, Rusya ile savaşa girme yönünde alınmış bir Avrupa kararından ziyade ‘Rus saldırganlığına’ karşılık vermeye hazırlıklı olunması gerektiğini dile getirdi.

Önleme ve tedavi arasında

Buradan hareketle, tablonun en dikkat çekici boyutlarından biri daha iyi anlaşılabilir: Avrupa savaşı önlemeye mi çalışıyor, yoksa savaşı gerçekleşmesi muhtemel bir sonuç olarak görüp buna hazırlanmaya mı başladı?

Aradaki fark yalnızca dilsel değil. Askeri hazırlık caydırıcılık aracı olabilir ve bunun amacı, saldırının maliyetinin yüksek olacağı konusunda karşı tarafı ikna etmek olabilir. Ancak savaş söyleminin yoğunlaşması, birkaç yıl önce uzak görünen bir senaryonun bugün siyasi tartışmaların günlük bir parçası haline gelmesine de yol açabilir.

İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Bu çerçevede bazı Avrupalı çevreler aynı zamanda Moskova ile yeniden diyaloğa dönülmesi çağrısında bulunmaya başladı. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Avrupa Birliği’nin (AB) Rusya ile iletişim kanallarını açmaya başlamasının zamanının geldiğini belirtirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa da Avrupa’nın Ukrayna konusunda müzakereler yürütülmesi ihtimaline hazır olduğunu söyledi. AB’de bu görüşmeleri yürütmek üzere bir muhatap belirlenmesi de gündemde.

Askeri hazırlık ile diyalog ihtiyacı arasındaki bu çelişki, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu gerçek açmazı yansıtıyor. Bir yandan kamuoyundaki savaşı sona erdirme ve silahlara harcanan parayı azaltma yönündeki baskı artıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre diğer yandan Avrupa hükümetleri, savaşın Rusya’nın askeri gücünü hızla yeniden inşa etmesine imkân verecek koşullarda sona ermesinin mümkün olduğunu değerlendiriyor. Avrupa ise aynı dönemde ordularını yeniden silahlandırma sürecinden geçiyor.

Ukrayna ise kendisini bu denklemin merkezinde buluyor. Avrupa’nın askeri desteğinin sürmesi, Kiev’e silah akışının devam etmesi anlamına geliyor; ancak aynı zamanda savaşın da sürmesi demek. Böylece askeri destek, bir yandan Ukrayna’ya yardım etmenin, diğer yandan Avrupa’nın savunma kapasitesini yeniden kazanmasını beklerken Rusya üzerindeki askeri baskıyı sürdürmenin aracı haline geliyor.

Psikolojik bir kampanya mı?

Ancak tüm bu hesaplamalar, Rusya ile NATO arasında bir savaşın kaçınılmaz hale geldiği anlamına gelmiyor. Aksine, NATO kaynakları şu aşamada yakın zamanda gerçekleşmesi beklenen bir saldırı tehdidinin bulunmadığını belirtiyor. İttifakın resmi değerlendirmesinde de bir değişiklik yaşanmadığı ve müttefiklere yakın zamanda bir saldırıya işaret eden yeni istihbarat bilgileri konusunda resmi bir bilgilendirme yapılmadığı ifade ediliyor.

Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)
Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)

Litvanya Dışişleri Bakanı Kestutis Budrys’in, siyasi açıklamaların Moskova’yı NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini test etme konusunda uyarmaya yönelik koordineli bir kampanyanın parçası olabileceğini söylemesi dikkat çekti.

Ancak rakamlar da endişenin nedenini ortaya koyuyor. Ukrayna’daki Sahaidachny Güvenlik Merkezi’nin verilerine göre Avrupa’da Ocak-Ağustos 2026 döneminde resmi olarak kayda geçen 100 hibrit savaş vakası yaşandı. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 60’tı. NATO’dan bir kaynak, ittifat kurumlarına yönelik siber saldırıların bu hesaba dahil edilmemesi halinde gerçek vaka sayısının 200’ü aşabileceğini belirtti. Kaynak, siber saldırıların ittifak kurumlarına yönelik ayda binlerce saldırıya ulaştığını söyledi.

Avrupa’daki endişenin boyutunu ortaya koyan gelişmelerden biri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 18 Eylül’de Elysee Sarayı’nda siyasi parti liderleri ve gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını gizli bir güvenlik toplantısında bir araya getirmesi oldu. Katılımcılara üst düzey istihbarat yetkilileri tarafından tehdidin seyri konusunda brifing verildi. Macron, Avrupa’daki Rusya kaynaklı tehdidin niteliğinin değiştiğini ve daha önce ağırlıklı olarak hükümet ya da askeri tesisleri hedef alan sabotaj faaliyetlerinin, sivil kayıplara yol açabilecek hedeflere yönelmeye başlayabileceğini söyledi.

Avrupa bugün böylece iki savaşın arasında sıkışmış görünüyor: Ukrayna’da devam eden savaş ve on yılın sonunda yaşanması ihtimaline karşı hazırlıkların yapıldığı olası bir savaş. Bu ikisinin arasında ise geniş bir caydırıcılık, sabotaj, siber savaş, askeri tatbikatlar ve uyarılar alanı bulunuyor.

2029 veya 2030’dan söz edilmesi, Avrupa’nın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesine yönelik yalnızca bir planlama çerçevesi olabilir ya da Moskova’nın NATO’yu test etmeyi düşünmesini engellemeyi amaçlayan bir caydırıcılık stratejisinin parçası olabilir. Ancak asıl risk, savaşa hazırlığın kalıcı bir duruma dönüşmesi ve savaş senaryosunun barış senaryosundan daha sıradan hale gelmesi.

 T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)
T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak, mevcut veriler Avrupa’nın Rusya ile kaçınılmaz olarak savaşa sürüklendiğini göstermiyor. Ancak daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor: Avrupa, buna hazırlıklı olması gerektiği varsayımıyla hareket etmeye başlarken, aynı zamanda savaşın çıkmasını engelleyebilecek yolu aramayı sürdürüyor. İkinci seçenek ise her iki tarafın da sorumluluğunu gerektiriyor.


Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
TT

Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Donald Trump'ın görüşmesinin ardından Tayvan, Washington'dan silah tedariki talebini gündemde tutmayı sürdürüyor.

Şi'nin üç günlük ABD ziyareti dün sonlandı. Çin liderini özel törenle Beyaz Saray'da ağırlayan Trump, "Ülkelerimiz için daha iyi bir gelecek inşa etmek üzere birlikte çalışmayı sürdüreceğiz" dedi.

Şi de görüşmenin, "stratejik istikrar temelli Çin-ABD ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını ve ikili ilişkiler için yeni bir stratejik yol haritası sunduğunu" söyledi.

Tayvan meselesi de görüşmenin önemli başlıklarından biri oldu. Şi, ABD'nin Tayvan'a silah satışlarının Çin'in kırmızı çizgisi olduğunu tekrar vurgulayarak Washington'ın konuyu "ihtiyatla ele almasını umduğunu" belirtti. Ayrıca Tayvan'a yönelik tutumun "ikili stratejik işbirliği ve Çin-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için sağlam bir temel" oluşturması gerektiğini ifade etti.

Perşembe günü iki liderin kapalı kapılar ardında yaptığı görüşme sonrasında Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan yayımlanan açıklamada, Şi'nin Washington'dan "Tayvan'ın bağımsızlığına karşı çıkmasını" istediği de bildirildi.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Kriz Grubu'ndan William Yang, Çin liderinin artık Washington'ın Tayvan meselesini ele alış biçimini ABD-Çin ilişkilerinin temel unsurlarından biri olarak konumlandırdığına dikkat çekiyor.

Şi'nin Tayvan meselesini bu şekilde ele almasının, Washington'ın gelecekte Taipei'yle ilişkilerini karmaşıklaştırabileceğini ifade ediyor.

Diğer yandan Tayvan Dışişleri Bakan Yardımcısı Francois Wu, Tayvan'a askeri teçhizat ve silah satışının sürdürülmesinin ABD'nin çıkarına olacağını savundu.

Washington'ın Taipei'ye "kendini savunmaya yetecek kadar askeri kapasite sağlamasını" isteyen bakan yardımcısı, ülkesinin yarı iletken endüstrisindeki başarılarının da ABD'nin çıkarlarıyla örtüştüğünü ifade etti.

Trump yönetimi henüz Şi'nin Tayvan'la ilgili açıklamalarına yanıt vermedi. Ancak Cumhuriyetçi lider, mayısta Şi'yle yaptığı görüşmenin ardından Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketinin onayını ertelemişti.

Singapur merkezli haber kanalı CNA'ya konuşan Amerikan Girişim Enstitüsü'nden Zack Cooper, Trump'ın silah paketini onaylamak için 2027'ye kadar bekleyebileceğini savunuyor. Analist, ABD Başkanı'nın paketi bölerek farklı dönemlere yayabileceği tahminini de paylaşıyor.

Pekin, "tek Çin" politikası kapsamında Tayvan'ı kendi toprağı olarak görüyor. Son yıllarda askeri baskıyı artıran Çin, adanın anakarayla yeniden birleşmesi için gerekirse güç kullanabileceğini vurguluyor.

Taipei yönetimiyse Çin tehdidine karşı ABD'nin askeri ve siyasi desteğine güveniyor. ABD'de 1979'da yürürlüğe konan Tayvan İlişkileri Yasası kapsamında Washington, olası bir Çin saldırısına karşı Tayvan'a kendini koruyacak askeri teçhizatı sağlamak zorunda.

Independent Türkçe, Reuters, Japan Times, Global Times, Focus Taiwan, China Daily


Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
TT

Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze'de Hamas'ın üst düzey isimlerine yönelik askeri operasyonların Suudi Arabistan'la normalleşme görüşmelerini tehlikeye atabileceği gerekçesiyle bunlara karşı çıkmış.

Haaretz'in 8 Eylül'deki haberinde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ın 23 Eylül 2023'te Netanyahu'yu arayarak Hamas'ın bir operasyon planladığı hakkında uyarıda bulunduğu öne sürülmüştü.  

İsrail Başbakanlık Ofisi ise iddiaları reddetmiş, gazeteye dava açılacağı duyurulmuştu.

New York Times'ın dün (25 Eylül) yayımladığı haberde ise Haaretz'in haberindeki bazı iddiaları destekleyen yeni bilgiler aktarıldı.

NYT'nin haberine göre Netanyahu, bu uyarıyı aldıktan sonra Suudi Arabistan'la ABD arabuluculuğunda yürütülen normalleşme görüşmelerinin tehlikeye girebileceği endişesiyle Gazze'de Hamas'a yönelik hava saldırılarına izin vermek istememiş.

İsrail liderinin bunu, 1 Ekim 2023'te düzenlediği güvenlik toplantısında dile getirdiği aktarılıyor. Ancak NYT'nin incelediği toplantı kayıtlarına göre Netanyahu, BAE tarafından yapılan uyarıyı güvenlik yetkilileriyle paylaşmamış.

Bunun yerine Gazze'deki üst düzey Hamas yetkililerine yönelik askeri operasyon düzenlenmesini öngören planlara karşı çıkarak bölgede tansiyonun artırılmamasını istemiş.

Riyad ve Tel Aviv, Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı saldırısı öncesinde tarafların normalleşme anlaşmasına yakın olduğuna dair açıklamalar yapmıştı. Ancak Gazze savaşının patlak vermesiyle süreç askıya alınmıştı.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla NYT'ye konuşan kaynaklar, BAE liderinin Netanyahu'yu arayarak paylaşılan istihbaratın eline geçip geçmediğinden emin olmak istediğini öne sürüyor. Kaynaklara göre Netanyahu, BAE lideriyle görüşmesinde mesajı aldığını ve konuyla ilgilendiğini söylemiş.

Diğer yandan Amerikan dergisi The Atlantic'in dünkü (25 Eylül) haberinde, dönemin Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'in 26 Eylül 2023'te İsrailli yetkililere Hamas'ın saldırı düzenleyebileceğine dair uyarıda bulunduğu ileri sürüldü.  

Adının gizli tutulması kaydıyla konuşan İsrailli bir yetkiliye göre Kamil, "Eğer tutumunuzu değiştirmezseniz Gazze meselesi elinizde patlayacak" mesajını iletmiş.

İsrail'deki Ben Gurion Havalimanı'nda yapılan görüşmede Kamil'in, muhtemel bir çatışmayı önlemek için İsrail'den Gazze'ye yönelik politikasını değiştirmesini, Hamas'a ekonomik baskıyı hafifletmesini istediği aktarılıyor.

Aksa Tufanı sırasında İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı olarak görev yapan Tzachi Hanegbi ise The Atlantic'e açıklamasında, Kamil'in İsrail'e böyle bir ziyarette bulunmadığını ve Mısır'dan herhangi bir uyarı almadıklarını savundu.

Independent Türkçe, Times of Israel, Haaretz, New York Times, Atlantic