ABD'li petrol şirketiyle SDG petrol anlaşması imzaladı, Washington SDG'yi siyasi olarak tanıdı mı?

Suriye’nin kuzeydoğusundaki petrol kuyusu yakınında bir ABD askeri aracı (AFP)
Suriye’nin kuzeydoğusundaki petrol kuyusu yakınında bir ABD askeri aracı (AFP)
TT

ABD'li petrol şirketiyle SDG petrol anlaşması imzaladı, Washington SDG'yi siyasi olarak tanıdı mı?

Suriye’nin kuzeydoğusundaki petrol kuyusu yakınında bir ABD askeri aracı (AFP)
Suriye’nin kuzeydoğusundaki petrol kuyusu yakınında bir ABD askeri aracı (AFP)

Suriyeli Kürt bir yönetici, Trump yönetiminin, ABD’li bir şirket ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Kobani arasında Fırat’ın doğusundaki petrolün işletimiyle ilgili bir anlaşma imzalanmasına onay vermesini ‘Kürt Özerk Yönetimini siyasi olarak tanıma ve ABD ordusunun kalmaya devam etmesinin garantisi’ olarak değerlendirdi. Yönetici, bu adımın Kamışlı’nın Şam’dan daha çok uzaklaşmasına ve petrolün hükümetin kontrolündeki Banyas ve Humus’a transferinde arabulucu rol üstlenen ‘savaş zenginleriyle’ bağını kesmeye katkı sağladığını belirtti.
Trump’a yakınlığıyla bilinen Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, Perşembe akşamı ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun da katıldığı Kongre toplantısında, Kobani ile görüştüğünü ve Kobani’nin kendisine ABD’li bir şirketle petrolün işletilmesi konusunda bir anlaşma imzaladıklarını bildirdiğini söyledi. Graham, “Bu, bölgedeki herkese yardım etmek için en iyi yol” dedi.
Pompeo da ABD yönetiminin bu yönelimi desteklediğini belirterek, “Anlaşma beklenenden daha fazla zaman aldı. Biz, şu an anlaşmayı uygulama aşamasındayız” ifadesini kullandı.
Anlaşmanın imzalanması ABD Dışişleri ve Hazine bakanlıklarının onayını gerektiriyor. Nitekim Suriye rejiminin kontrolündeki petrol sektörü ve birçok kuruluş geçen ay yürürlüğe konulan Ceaser Yasası kapsamında yaptırım listesine alındı.

Petrolün korunması
Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre, Kobani, ABD’li Delta Crescent Energy ile anlaşma imzaladıklarını Perşembe günü Graham’a bildirerek, bu bilgiyi Trump’a iletmesini istedi. Graham, geçen yıl ABD askerlerinin Fırat’ın doğusunda kalmaya devam etmesi hususunda Trump’ı ikna etmişti. Bu ikna eyleminden önce Trump, Türkiye sınırındaki ABD askerlerini çekeceğini ilan etmişti. Trump’ın çekilme açıklaması, Türkiye ile desteklediği muhalif grupların Suriye sahasında ilerleyerek Fırat’ın doğusundaki Tel Abyad ve Rasulayn arasında ‘Barış Pınarı’ bölgesini kurmalarına kapı aralamıştı.
ABD’nin müttefikleri ile Graham’ın müdahalesi sonucu Trump 6 Ekim’de ‘az sayıda Amerikan askerinin Suriye’de kalacağını ve petrol bölgelerini koruyacağını’ açıkladı. Trump, o dönemki konuşmasında, “Petrolü koruyacağız ve gelecekte ne yapacağımıza bakacağız” demişti. Hatta Trump bizzat ABD’nin Suriye petrolünden faydalanması için ‘büyük petrol gruplarından birini bu bölgeye göndermeyi’ önermişti. ABD Savunma Bakanı Mark Esper, bu açıklamaların ardından, “DEAŞ’ın petrol kuyularına ulaşmasını önlemek için Deyri Zor’daki konumumuzu güçlendirecek önlemler alıyoruz” ifadesini kullanmıştı. ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) petrol kuyularının güvenliğini sağlamak için Fırat’ın doğusuna yaklaşık 500 asker, El-Tenef Üssü’ne de yaklaşık 100 asker takviye yapıldığını duyurmuştu.

Savaş zenginleri
Edinilen bilgilere göre, Özerk Yönetim ile ABD’li Delta Crescent Energy arasında imzalanan anlaşmada, Fırat'ın doğusunda iki mobil petrol rafinerisi kurulması öngörülüyor. Bu bölgedeki petrol üretimi günlük yaklaşık 20 bin varil. İki taraf arasında imzalanan anlaşmanın Özerk Yönetimin savaş zenginlerine bağımlılığını azaltmaya katkı sağlayacak. Suriye’deki petrol zenginlerinin başında, SDG denetimindeki bölgelerden rejim kontrolündeki bölgelere belli bir ücret karşılığında petrol transferi yapan Katırcı Group geliyor. Katırcı Group’un sahibi Husam Katırcı, ABD’nin yaptırım listesinde bulunuyor.
Suriye’de 2011 yılından önce günlük petrol üretimi 380 bin varilken, iç savaş nedeniyle şu anda günlük 60 bin varil petrol üretilebiliyor. Suriye petrolünün yüzde 90’ı ve doğalgaz rezervlerinin yarısı ABD’nin müttefiklerinin denetiminde bulunuyor. Bu petrolün bir bölümü yereldeki ihtiyaçlar için kullanılırken, en büyük bölümü Suriye hükümetinin denetimindeki bölgelere transfer ediliyor. Petrolün bir kısmı ise Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) üzerinden Türkiye’ye kaçak yollardan sokuluyor.

Müzakere kozu
Trump yönetiminin, Şam ve Moskova’nın 6 şartı kabul etmesi için baskı unsuru olarak kullandığı diğer kozların (yaptırımlar, rejimin dış dünyadan izole edilmesi, İsrail hava saldırıları, İdlib) yanı sıra Suriye petrol gelirlerini de müzakere kozu olarak kullanmaya çalıştığı yönünde yaygın bir kanaat var.

6 şart
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey ve yardımcısı Joel Rayburn, 2018’in başlarında Başkan Donald Trump’a ‘Suriye hükümetiyle normalleşme’ adımlarının atılabilmesi için 6 maddelik bir liste sundu. Bu liste Trump’ın onayıyla kabul edildi. Buna göre Jeffrey ve yardımcısının sunduğu 6 şart şöyle:
1- Terörizme verilen desteğin sonlandırılması
2- İran ve milisleriyle askeri ilişkilerin kesilmesi
3- Komşu ülkelere yönelik düşmanca eylemlere son verilmesi
4- Kitlesel imha silahları ve kimyasal silah programından, denetlemeye izin verecek şekilde vazgeçilmesi
5- Suriye hükümetinin, göçmen ve mültecilere gönüllük esası üzerine dönüşlerine izin vermesi yani BMGK’nın 2254 sayılı kararının hayata geçirilmesi
6- Savaş suçlularının yargılanması
Jeffrey’in yardımcısı Joel Rayburn, geçtiğimiz ay katıldığı bir panelde, ilk 4 maddenin 2011 protestoları öncesine dönüş talebini ifade ettiğini söyledi.
Rayburn, “Bu talep her Suriye hükümeti için geçerlidir. Kişiler gelip geçicidir. Her Suriye hükümeti bu şartlara uymalıdır çünkü bunlar ABD ulusal güvenliğine zarar veriyor” dedi.
Jeffrey, yaptığı bir konuşma sırasında, “Suriye rejimi gibi kendi bölgesine ve ABD’nin dünyanın olması gereken şekliyle ilgili fikrine bundan daha büyük bir tehdit oluşturan başka bir rejim görmedim” demişti.
Bu 6 şart aynı zamanda ABD Kongresi’nin kabul ettiği ve Haziran ortasında hayata geçirilen Ceaser Yasası’nın ana çerçevesini oluşturuyor.
Washington, Suriye petrolünü işletme ve elde edilecek gelirleri bir fonda toplayarak çatışma sonrasında Suriye’nin imarında kullanmayı teklif etti. Fakat Ruslar ‘bu fikri beğenmedi’. ABD’li yetkililer, Suriye’nin doğal kaynaklarına yakın konuşlanarak ‘basit askeri yatırımlarla stratejik kazanımlar’ elde ettiklerini düşünüyor. ABD, Moskova ve Şam’ı petrolden mahrum bırakma konusunda kararlılık gösterdi. ABD ordusu 2018’in başlarında petrol bölgesine yaklaşmaya çalışan Rus paralı askerlere darbe indirdi. Pompeo, Kongre’deki konuşması sırasında bu olaya işaret ederek, “Suriye'de ABD'yi tehdit etmiş ve artık bu dünyadan göçmüş 300 Rus'un bu konuda anlaşılır bir mesaj olduğu konusunda sizi temin edebilirim” ifadelerini kullandı.

Siyasi olarak tanıma
Özerk Yönetim ile ABD’li Delta Crescent Energy arasında yapılan anlaşma, Suriye hükümetinin onayından geçmeden doğrudan Özerk Yönetim ve ABD’li şirket arasında imzalanması yönüyle siyasi bir boyut taşıyor. Kürt yetkililer, “anlaşmanın siyasi anlamının büyük ve önemli olduğunu ayrıca Özerk Yönetimi tanımayla eşdeğer’ anlama geldiğini söylüyorlar. Söz konusu yetkililer, anlaşmanın ayrıca ‘ABD güçlerinin sürpriz bir şekilde Fırat’ın doğusundan çekilme ihtimalinden kaynaklanan endişeyi hafiflettiğini’ belirtiyorlar.
Özerk Yönetim’in Washington’da bir bürosu bulunuyor. Daha önce Demokratik Suriye Meclisi yetkililerinden büroyu ziyaret edenler oldu. Ancak daha önce Ankara’nın müdahalesi sonucu Kobani’nin Washington ziyareti gerçekleşmemişti. Ankara, Kobani’yi, terör örgütü olarak sınıflandırdığı PKK’nın bir üyesi olarak tanımlamaktadır.  Özerk Yönetim ve ABD arasında siyasi ve askeri ilişkiler bulunuyor. Zira ABD’nin Uluslararası Koalisyon Temsilcisi William Robak, Fırat’ın doğusunda ikamet ediyor.
Washington’un attığı bu adımın, Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt yapılanmasından duyduğu endişeyi dile getiren Ankara’nın öfkelenmesine neden olması bekleniyor. Nitekim Ankara, Fırat Nehri’nin iki yakasında kurulması muhtemel bu yapının uzuvlarını kesmek için Moskova ile bir dizi anlaşma imzaladı. Türkiye tarafı Rusya ve İran ile yürüttüğü Suriye konulu Astana toplantılarında ‘Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğine’ bağlı kaldığını beyan ederek, Moskova ve Tahran’ı toplantıların sonuç bildirgelerinde ‘Özerk Yönetim’e’ ve ‘ayrılıkçı ajandalara’ karşı açık ve resmi tutum almaları konusunda ikna etmek için çabalıyor.
Öte yandan Suriye rejimine yakın bir kaynak, rejimin ‘müzakerelerde Kürt tarafının elini güçlendireceği’ fikrinden hareketle söz konusu anlaşmayı tepkiyle karşılaması beklediğini söyledi. Şam yönetimi, Özerk Yönetim’i geçen yıl Ekim ayında imzaladığı anlaşmanın maddelerine (askeri işbirlik ve Fırat’ın doğusunda yeniden devlet kurumlarının faaliyete geçmesi) uymamakla suçlarken, Kürt yetkililer ise Şam yönetiminin adem-i merkeziyetçi bir devlet yapısının inşasını ve Kamışlı-Şam ilişkileriyle ilgili uzlaşı yapılmasını hedefleyen siyasi müzakerelerde ciddiyetsiz davrandığını belirtiyorlar.



"Kovid aşısı tanıdığım 28 askeri öldürdü" diyen doktora ABD'de kritik görev verildi

Aşı karşıtlığıyla suçlanan Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr.'ın atadığı Dr. Long bir yıl içinde soruşturmasını tamamlamayı planlıyor (AP)
Aşı karşıtlığıyla suçlanan Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr.'ın atadığı Dr. Long bir yıl içinde soruşturmasını tamamlamayı planlıyor (AP)
TT

"Kovid aşısı tanıdığım 28 askeri öldürdü" diyen doktora ABD'de kritik görev verildi

Aşı karşıtlığıyla suçlanan Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr.'ın atadığı Dr. Long bir yıl içinde soruşturmasını tamamlamayı planlıyor (AP)
Aşı karşıtlığıyla suçlanan Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr.'ın atadığı Dr. Long bir yıl içinde soruşturmasını tamamlamayı planlıyor (AP)

ABD Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Kovid-19 aşılarına şüpheyle bakmasıyla bilinen Yarbay Theresa Long'u, aşı olan 2 bin 500'ü aşkın Amerikan askerinin öldüğü iddiasını araştırmakla görevlendirdi. 

Aşılar veya virüslere dair uzmanlık eğitimi bulunmayan Dr. Long, federal Aşı Sonrası İstenmeyen Etki Raporlama Sistemi'ne (VAERS) kayıtlı 55 bin yan etki bildirimiyle 2 bin 544 ölümü incelemek üzere görevlendirildiğini 14 Ağustos'ta verdiği yeminli ifadede söyledi. 

Ne kendisinin ne de çocuklarının Kovid aşısı olduğunu ifade eden Long aşılarla otizm arasında bağlantı kuran tartışmalı iddiaları yineledi ve askerlere aşı yapılmasını toplama kamplarındaki mahkumlar üzerinde deneyler gerçekleştiren Nazi doktorların uygulamalarıyla kıyasladı. 

Kovid aşıları nedeniyle hayatını kaybeden 28 askeri şahsen tanıdığını bildiren Long, aşıların yüzde 82'ye varan oranda düşüğe yol açtığını da öne sürdü. 

Long, Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr.'ın kıdemli tıbbi danışmanı olarak görev yaptığını ve aynı zamanda Savunma Bakanı Pete Hegseth'e bağlı olduğunu da belirtti.

New York Times (NYT), iddiaları destekleyen kanıtların sınırlı olmasına rağmen bu soruşturmanın yürütüldüğünü bildiriyor. 

Geniş kapsamlı araştırmalar, Kovid aşısının düşük, ölü doğum veya erken doğum riskini artırmadığını ortaya koyuyor.

Pentagon'un Temmuz 2025 ve Mart 2026 tarihli raporlarına göre, Kovid aşılarına bağlı herhangi bir ölüm tespit edilmedi.

ABD askerlerinin yüzde 96'sından fazlası, ordunun koyduğu zorunluluk kaldırılmadan önce Kovid-19 aşısı olmuştu. 

Uzmanlar, herkesin VAERS'e bildirimde bulunabildiğini ve bunların doğrulanmadığını, bu nedenle veri tabanının önyargı ve manipülasyona açık olduğunu vurguluyor.

Independent Türkçe, NYT, Politico


Avrupa karar alma mekanizmasının yetersizliği: “Ren Grubu” kısır döngüyü kırabilir mi?

Avrupa... Kendini Arayan Bir Kıta (Google Maps)
Avrupa... Kendini Arayan Bir Kıta (Google Maps)
TT

Avrupa karar alma mekanizmasının yetersizliği: “Ren Grubu” kısır döngüyü kırabilir mi?

Avrupa... Kendini Arayan Bir Kıta (Google Maps)
Avrupa... Kendini Arayan Bir Kıta (Google Maps)

Antoine el Hac

“Ren Grubu”, bu yıl Avrupa’da ortaya çıkan en iddialı girişimlerden biri olabilir ve kıtayı daha fazla büyüme, inovasyon ve küresel rekabet gücüne doğru taşıma konusunda etkili bir platforma dönüşebilir. Ancak arkasındaki isimler ne kadar güçlü olursa olsun, başarısı her şeyden önce çözmeye çalıştığı sorunun niteliğini ne ölçüde doğru kavradığına bağlı olacak. Avrupa’nın sorunu fikir, araştırma ya da plan eksikliği değil; bu fikirleri uygulanabilir siyasi kararlara dönüştürme konusunda yaşadığı krizdir.

“Ren Grubu”, Ağustos 2026’da iş dünyası, finans, ekonomi, teknoloji ve medya alanlarından yaklaşık 55 önde gelen ismi bir araya getiren özel girişim olarak kuruldu. Gruba eş başkan olarak Avrupa Merkez Bankası eski Başkanı ve İtalya eski Başbakanı Mario Draghi ile İrlandalı girişimci Patrick Collison liderlik ediyor. İspanyol akademisyen Luis Garicano ise grubun icra direktörlüğünü üstleniyor.

Girişimin temel fikri açık: Geleneksel Avrupa kurumlarından daha hızlı hareket edebilecek üst düzey bir platform oluşturmak ve Avrupa’nın rekabet gücü krizine ilişkin teşhisleri somut politikalara dönüştürmeleri için karar alıcılar üzerinde baskı oluşturmak.

Mario Draghi (Arşiv - Reuters)
Mario Draghi (Arşiv - Reuters)

Ancak asıl soru şu: Özel bir girişim, kamu kurumlarının başaramadığını başarabilir mi?

İç içe geçmiş krizler

Avrupa bugün birbiriyle bağlantılı çok sayıda krizle karşı karşıya. Bunlar arasında özellikle iki kriz daha acil görünüyor: Büyüme ve verimlilik krizi ile güvenlik ve stratejik egemenlik krizi.

Draghi’nin 2024 tarihli raporu, Avrupa ekonomisi ile ABD ve Çin ekonomileri arasındaki farkın giderek açıldığına dikkat çekerek sorunun özüne işaret etmişti.

Aslına bakılırsa Avrupa’nın sorunu artık yalnızca büyümenin yavaşlamasından ibaret değil. Kıta, daha dinamik rakipleri karşısında bütün sanayi sektörlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya. Aynı zamanda savunma, enerji ve teknoloji alanlarında devasa yatırımlara ihtiyaç duyuyor.

Çin’in ekonomik yükselişi ve artan ticaret fazlası da Avrupa’yı küresel ekonomideki konumunu ve rolünü yeniden düşünmeye zorluyor.

Daha da önemlisi, teknolojik devrim artık ulusal güvenlik denklemine dahil olmuş durumda. ABD ile Çin arasındaki yapay zekâ yarışı yalnızca kimin daha gelişmiş modeller geliştireceğiyle ilgili değil; küresel oyunun kurallarını belirleyebilecek teknolojiye, veriye ve altyapıya kimin sahip olacağıyla da ilgili.

Avrupa, ABD ve Çin tarafından geliştirilen teknolojilerin tüketicisi olmaya devam ederse “dijital egemenlik” söylemi bir stratejiden çok slogandan ibaret kalacak.

Bunlara enerji ve iklim krizi de ekleniyor. Savaşlar ve peş peşe yaşanan jeopolitik gerilimlerin yanı sıra sıcak hava dalgaları ve aşırı iklim olayları, enerji dönüşümünü artık yalnızca çevre politikası olmaktan çıkararak ekonomik ve stratejik bir güvenlik meselesine dönüştürdü.

Bu nedenle Avrupa’nın son derece zor bir denklemi çözmesi gerekiyor: Emisyonları azaltmak, enerji arzını güvence altına almak ve aynı zamanda sanayisinin rekabet gücünü korumak.

Ancak ekonomik, teknolojik ve güvenlik başlıklarını siyasetten ayrı düşünmek mümkün değil.

Yavaş hareket

Avrupa Birliği büyük bir pazara, muazzam bir ticari ağırlığa ve gelişmiş bir sanayi ve bilim altyapısına sahip. Antoine el Hac Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre buna rağmen stratejik krizler söz konusu olduğunda çoğu zaman yavaş hareket ediyor.

Diğer büyük güçler açık jeopolitik hesaplarla hareket ederken Avrupa, karmaşık karar alma mekanizmaları, farklı ulusal çıkarlar ve üye ülkeler arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle sıkışıp kalıyor.

Patrick Collison (Arşiv- Reuters)
Patrick Collison (Arşiv- Reuters)

İşte “Ren Grubu”nun karşı karşıya olduğu paradoks da burada ortaya çıkıyor: Grup siyasi kurumların yavaşlığını aşmak istiyor, ancak sonuçta yine siyasi kurumları etkilemeye çalışıyor.

Avrupa’nın en iyi ekonomistleri, iş insanları ve teknoloji uzmanlarından oluşan bir grup ne yapılması gerektiğini büyük bir doğrulukla ortaya koyabilir. Ancak bu reçetelerin uygulanması siyasi irade gerektiriyor.

Üstelik bu yeni bir sorun değil.

Avrupa yıllardır ekonomik, siyasi ve toplumsal durumunu tanımlamak için “kriz” kelimesini kullanıyor. Borç krizi, göç krizi, enerji krizi, demokrasi krizi, büyüme krizi ve ardından Ukrayna’daki savaşla birlikte güvenlik krizi...

Her yeni krizle birlikte yeni planlar, raporlar ve girişimler ortaya çıktı. Ancak teşhis ile uygulama arasındaki uçurum varlığını korudu.

Göç krizi bile Avrupa’nın kolektif hareket etme kapasitesinin sınırlarını ortaya koyarken, demografik dönüşüm çok daha derin bir soruna işaret etti.

Avrupa yaşlanıyor. Düşük doğurganlık oranları, iş gücünün küçülmesi ve emeklilik ile sosyal refah sistemleri üzerindeki yükün artması riskini beraberinde getiriyor.

Bu da gelecekte ekonomik büyümenin yalnızca teknoloji ve yatırıma değil, Avrupa’nın göçü yönetme, yetenekleri çekme ve demografik açığı kapatma kapasitesine de bağlı olacağı anlamına geliyor.

Gücün sınırları

Jeopolitik açıdan ise Ukrayna’daki savaş, Avrupa Birliği’nin önemini ortaya koyduğu kadar, Avrupa’nın gücünün sınırlarını da gösterdi.

Artık Avrupa’nın yalnızca ekonomik ve düzenleyici bir güç olması yeterli değil. Kıtanın aynı zamanda çıkarlarını koruyabilen, enerji arzını güvence altına alabilen, sınırlarını savunabilen ve ticari ile siyasi ağırlığını stratejik hedeflerine ulaşmak için kullanabilen bir güce dönüşmesi gerekiyor.

“Ren Grubu”nun önemi de burada ortaya çıkıyor.

Girişimin potansiyel değeri yalnızca katılımcılarının isimlerinde değil, Avrupa’nın yıllardır içinde bulunduğu kısır döngüyü kırma kapasitesinde yatıyor: Sorunu teşhis etmek, bir rapor hazırlamak, konferans düzenlemek ve ardından yeniden başlangıç noktasına dönmek.

Grup karar alıcılar üzerinde gerekli baskıyı oluşturabilir ve Avrupa’nın ekonomik ve teknolojik elitlerinin uzmanlığını örgütlü bir siyasi baskıya dönüştürmeyi başarabilirse, gerçek bir itici güç haline gelebilir.

Ancak Avrupa’nın rekabet gücü konusunda bir rapor daha hazırlamakla yetinirse, teoriler ve teşhislerle zaten dolu olan Avrupa kütüphanesine yalnızca yeni bir eser ilave etmiş olur.

Belçika’nın başkenti Brüksel’de Avrupa Birliği merkezi (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’de Avrupa Birliği merkezi (DPA)

Bu çerçevede, grubun ilk toplantılarını 20-23 Eylül tarihleri arasında Cenevre’de gerçekleştireceğini de belirtmek gerekiyor. Dolayısıyla gözlemciler, toplantılarda yapılacak müzakereleri ve katılımcıların ortaya koyacağı sonuçları yakından takip edecek.

Sonuçta Avrupa’nın uzman, para, kurum ya da fikir eksikliği yok.

Eksik olan; hızlı karar alma, bu kararların maliyetini üstlenme ve bunları kıtanın tamamında uygulama kapasitesi.

Özünde bu, ekonomik bir sorun değil...

Bu bir siyasi sorun.


Doğu Almanya neden aşırı sağın kalesi haline geldi?

Milletvekili Elisabeth Kaiser (AFP)
Milletvekili Elisabeth Kaiser (AFP)
TT

Doğu Almanya neden aşırı sağın kalesi haline geldi?

Milletvekili Elisabeth Kaiser (AFP)
Milletvekili Elisabeth Kaiser (AFP)

Almanya’nın 1990’da yeniden birleşmesinin üzerinden 30 yılı aşkın süre geçmesine rağmen, ülkenin doğusu ile batısı arasındaki devam eden bölünmeler, yarın doğudaki Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılacak seçimlerde çarpıcı biçimde ortaya çıkabilir.

Kamuoyu yoklamaları, göç karşıtı ve Moskova ile yakın ilişkileri bulunan Almanya için Alternatif (AfD) partisinin eyalet seçimlerinde mutlak çoğunluğu elde edebileceğini gösteriyor. Bu sonuç, partiye ilk kez bir eyalet hükümeti kurma imkânı verebilir ve bu, savaş sonrası Almanya tarihinde aşırı sağ bir partinin eyalet hükümeti kurması açısından bir ilk olabilir.

Doğu Almanya’nın Magdeburg kentinde neo-Naziler (AFP)
Doğu Almanya’nın Magdeburg kentinde neo-Naziler (AFP)

Doğu Almanya İşlerinden Sorumlu Hükümet Komiseri ve kendisi de doğudaki Thüringen eyaletinden olan Milletvekili Elisabeth Kaiser, bölgenin kendine özgü siyasi eğilimlerini şekillendiren tarihsel ve kültürel faktörleri AFP’ye anlattı.

Dönüşüm

Berlin Duvarı 1989’da yıkıldığında ve komünist Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin sonu geldiğinde, çok sayıda devlet işletmesi kapandı. Bu durum, özellikle genç kadınlar arasında olmak üzere yaygın işsizliğe ve nüfus kaybına yol açtı.

Kaiser, “Bu, Doğu Almanya’daki pek çok insan için zor bir deneyimdi ve etkileri nesiller boyunca devam ederek, Doğu Almanların kolektif hafızasının bir parçası haline geldi” dedi.

Kaiser, bunun “statü kaybı hissi, bir şeyleri yitirme deneyimi ve her şeyin bir gecede değişebileceği düşüncesiyle” ilgili olduğunu belirtti.

Aradan onlarca yıl geçmesine rağmen ücretler ve tasarruflar ortalama olarak hâlâ daha düşük. Nüfusun yaklaşık beşte birini oluşturan Doğu Almanlar, siyasi yaşamda da yeterince temsil edilmiyor.

Göç aşırıcılığı besliyor

AfD’nin göç karşıtı söylemi, yabancı ülkelerde doğmuş insanların oranının Batı Almanya’ya kıyasla daha düşük olduğu doğu eyaletlerinde bile geniş yankı buluyor.

Batı Almanya’daki savaş sonrası ekonomik toparlanma “misafir işçilere” dayanırken, Doğu Almanya sosyalist “kardeş ülkeler” olarak nitelenen Vietnam ve Mozambik gibi ülkelerden sözleşmeli işçiler getirdi.

Kaiser, bu işçilerin “Doğu Alman toplumundan büyük ölçüde izole edildiğini” ve sözleşmelerinin süreli olması nedeniyle, Doğu Almanya’nın “bir göçmen toplumu olmadığını” söyledi.

Devlet propagandası Alman Demokratik Cumhuriyeti’ni enternasyonalist bir devlet olarak tanıtırken Kaiser, “ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve aşırı sağcılığın” da mevcut olduğunu ve bunların ne yazık ki 1990’larda patlak verdiğini belirtti. Bu dönem, yabancılara yönelik saldırılar nedeniyle “beyzbol sopaları yılları” olarak anıldı.

AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki adayı Ulrich Siegmund, Magdeburg’da (AFP)
AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki adayı Ulrich Siegmund, Magdeburg’da (AFP)

Kaiser’e göre son dönemde, özellikle Suriyeli ve Afgan sığınmacılara yönelik hoşnutsuzluk duyguları arttı. Bazı kesimlerde bu kişilerin “bütün ek hizmetlerden bedava yararlandığı” yönünde bir algı oluştu.

Kaiser ayrıca Doğu Almanya’yı yüceltme eğiliminin güçlenmesine ilişkin uyarıları da değerlendirdi. Almancada “Ostalgie” olarak adlandırılan bu eğilim, Doğu Almanya’ya duyulan nostaljiyi ifade ediyor.

Kaiser, “Kriz zamanlarında insanlar geçmişlerinin olumlu yönlerini hatırlar” diyerek, popülistlerin “Doğu Almanya döneminin duygusal açıdan yüklü unsurlarını” kullandığını söyledi.

Bu unsurlardan biri, AfD’nin önde gelen adayı Ulrich Siegmund’un kullandığı Simson marka motosiklet. Kaiser, bu motosikletin o dönemde “insanlara hareket imkânı verdiği için özgürlüğün sembolü” olduğunu belirtti.

Yaşlı seçmenlerin Doğu Almanya’da kendilerini daha güvende hissettiklerini hatırlayabileceklerini belirten Kaiser, onların çoğu zaman bunun “her şey üzerindeki yoğun denetim ve baskının sonucu olduğunu” unuttuğunu söyledi.

Kaiser ayrıca doğudaki pek çok kişinin 1989’daki barışçıl devrimle gurur duyduğunu ve bunu topluca “bir rejimi devirme” kapasitesine sahip olduklarının kanıtı olarak gördüğünü ifade etti.

Rusya ve savaş

AfD, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline ve Berlin’in Moskova’yı gerçekleştirmekle suçladığı “çok yönlü saldırılara” rağmen Rusya ile ilişkilerin daha da geliştirilmesini savunuyor.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardı habere göre Kaiser, birçok Doğu Alman’ın toplumsallaşma sürecinin “ABD’ye karşı güçlü bir antipati” ve Atlantik İttifakı’na yönelik kalıcı bir şüphecilik yarattığını söyledi. Ona göre bu şüpheler mevcut ABD yönetimi döneminde de ortadan kalkmadı.

Doğu Almanya’da birçok kişi Rusya ile yeniden diplomatik ilişki kurulmasını istiyor. Ancak Kaiser, Kremlin’in böyle bir yola yönelme konusunda herhangi bir istek göstermediğini belirtti.

Kaiser, Sovyetlerin Doğu Avrupa üzerindeki sıkı kontrolünün geride “Ruslara karşı bir korku... onları kışkırtmamak gerektiği yönünde bir duygu” bıraktığını ifade etti.

Batı Almanya’daki bazı kesimlerin daha yoksul olan doğu bölgesine yönelik mali transferlerin durdurulmasını savunduğuna dikkat çeken Kaiser, bu fikirleri “felaket” olarak nitelendirdi ve “Doğu Alman olarak bu beni rahatsız ediyor” dedi.

Kaiser, mali transferlerin azaltılmasının “AfD’nin her zaman benimsemeyi sevdiği mağduriyet rolünü daha da pekiştirmekten başka bir işe yaramayacağını” söyledi.

AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki adayı Ulrich Siegmund bir televizyon programında (AFP)
AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki adayı Ulrich Siegmund bir televizyon programında (AFP)

Mevcut jeopolitik çatlaklar ve ekonomik durgunluk ortamında Kaiser, Doğu Almanya’daki pek çok kişinin çalkantılı geçmişleri nedeniyle değişimden korktuğunu belirtti.

Kaiser, AfD’nin yanı sıra aşırı soldaki rakiplerinin de Batı Almanya’nın bazı bölgelerinde yükselişte olduğuna dikkat çekerek, Almanya’nın tamamının doğuyu siyasi gelişmeler açısından bir “sismograf” olarak görmesi gerektiğini söyledi.