Beklenen sürprizler ve zor kararlar

İçinde bulunduğumuz Ağustos ayı iki büyük gelişmeye; Beyrut limanındaki patlamaya ve BAE ile İsrail arasında ABD himayesinde bir anlaşma imzalanmasına tanık oldu

Beyrut limanındaki patlamanın etkileri (AFP)
Beyrut limanındaki patlamanın etkileri (AFP)
TT

Beklenen sürprizler ve zor kararlar

Beyrut limanındaki patlamanın etkileri (AFP)
Beyrut limanındaki patlamanın etkileri (AFP)

Nebil Fehmi (Mısır’ın eski Dışişleri Bakanı)
2020 yılı yazı, Arap dünyasında ‘beklenen sürprizler’ mevsimi oldu. Sadece Ağustos ayında, Beyrut limanındaki büyük patlamayla şok olduk. Bölgedeki ve Lübnan içindeki koşullar, adeta patlayıcıların yanına konulan barut fıçılarıydı. Bu da kaçınılmaz olarak bir patlamayla sona erecekti ve bu beklenen bir sürprizdi. Bu konuda daha sonra detaylı ve konuya tam açıklık gerektiren bir makale kaleme alacağım.
Yine Ağustos ayının ortalarında Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki patlamanın öncesinde Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) İsrail ile ABD’nin himayesinde aralarındaki ilişkileri normalleştirmek için anlaşmaya vardığı açıklandı. Buna İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun işgal altındaki Filistin topraklarını İsrail egemenliğine katma kararını askıya alması eşlik etti. Körfez bölgesinde, Arap-İsrail ilişkilerinde yeni bir resmi ve kamusal gelişmeyi yansıtan anlaşmanın duyurusu, aynı ay içinde ikinci beklenen sürpriz oldu. Bu, garip veya olağan dışı bir gelişme değildi, üstelik beklenen bir gelişmeydi.
 Daha önce de İsrail ile Umman ve Bahreyn gibi çok sayıda Arap ve Körfez ülkesi arasında birtakım temaslar vardı. BAE de İsrail havaalanları aracılığıyla Filistinlilere yardımlar gönderiyordu. BAE’li yetkililer daha önce, Arap ülkelerinin İsrail'e yönelik boykotunun metodolojisini yeni bir etkileşim metodolojisi ile değiştirmenin yanı sıra genel olarak Arap ülkelerinin çıkarları için Arap-İsrail çatışmasının ve İsrail’in Arap topraklarına yönelik işgallerinin sona ermesinin başta, başkenti Doğu Kudüs olan 1967 sınırlarında bağımsız bir Filistin Devleti kurulması ve Filistinli mülteciler sorununun çözümü olmak üzere Arapların haklarının korunmasının zamanının geldiğini belirtmişlerdi.
Öncelikle ‘Yüzyılın Anlaşması’ olarak adlandırılan Trump planının destekçisi olmadığımı ve İsrail'in tutumunda veya uygulamalarında herhangi bir değişikliğe tanık olacağımız konusunda iyimser düşünmediğimi bir kez daha yinelemeliyim. Zira, özellikle yıllardır İsrail ile yapılan müzakere deneyimlerinde gördüğümüz üzere İsrail, baskı altındaki jeopolitik koşullar dışında barış sürecini ilerletmediğini kanıtladı. Bununla birlikte İsrail, Ekim 1973 savaşının ardından, güç dengesi kendi çıkarına olduğunda, daima Arapları bölmeye ve onlarla tek olarak temas kurmaya çalıştı. Karşıdan gelen olumlu bir adıma aynı şekilde karşılık vermedi. Arapların işgal altındaki Arap topraklarından çekilmesi karşılığında İsrail ile kapsamlı bir barış yapmaya ve normalleşmeye hazır olduğunu yansıtan 2002 yılındaki Arap Birliği (AL) zirvesinden çıkan barış girişimini görmezden gelmesi bunun en büyük kanıtıdır.
Bununla birlikte özellikle Netanyahu’nun ilhakı, ABD'nin bu konudaki çekincesinin uluslararası hukuka aykırı olmasından ziyade zamanlamasına ilişkin olduğuna eminim olmak için ertelendiği ve ilhak planının halen yürürlükte olduğunu vurguladığı açıklamasının ardından İsrail'in BAE'ye verdiği sözlere bağlılığı konusunda da iyimser değilim. Dolayısıyla İsrail'in işgal altındaki Arap topraklarından çekilmesinden, bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulması ya da en azından bu konuda bir anlaşmaya varılmasından sonra Arap normalleşmesi adımlarının atılmasını tercih ederdim. Halen de bunu tercih ediyorum.
Filistinli kardeşlerimin bir süredir kapılarında olan yeni gelişmelerden ne kadar rahatsız olduklarını net bir şekilde anlayabiliyorum. Ancak, kınamak ve üzülmek, çatışmayı bir Arap kavgasına dönüştürmek, ne Arapların haklarına fayda veya bir katkı sağlar, ne de İsrailli işgalcileri utandırır. Bu durum sadece, İsrail’in ihlalleri yerine Araplar arasındaki anlaşmazlıkları ortaya çıkarır. BAE’nin yeni adımı, sonuç olarak, ilgili riskler çerçevesinde birçok bölgesel ve uluslararası hususla uyumunun değerlendirilmesinin ardından alınan resmi egemen bir karardır. Tercih ettiğimiz bir seçenek olmasa da, bu karara saygı duymalıyız.
Arap devletleri ve tarafları arasında faydasız suçlamalarda bulunma ve hatta karşılıklı tebrikleşmelerde abartılı davranmanın ne yeri ne de zamanı olmadığını düşünüyorum. Filistin tarafı ve Arap dünyasının 2002 Arap Barış Girişimi'nin temel kavramsal yapısını koruyarak önümüzdeki aylar için bir eylem planı geliştirmesinin daha iyi olacağına inanıyorum. Çünkü Arap-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi ancak kapsamlı bir çözümün sonucu olacaktır.
Bu da ancak aşağıdaki yollar izlendiğinde sağlanabilir:
1 - Araplar, Arap topraklarının işgalinin sona ermesi karşılığında İsrail ile normal ilişkilerin kurulacağı ilkesini desteklemeliler.
2 - Bu bağlamda, Filistin tarafı, ABD ve İsrail seçimlerinden sonra mevcut koşulların değişmesi halinde İsrail ile müzakereleri çekici hale getirmek amacıyla, Filistin-İsrail çatışmasıyla ilgili olarak Arap Barış Girişimi’ndeki maddeleri daha ayrıntılı olarak ele almalıdır.
3 - Filistin tarafı, Arap ülkeleri tarafından belirli ve kademeli adımlarla birlikte yürütülen ve kapsamlı bir barış anlaşması yapılmasının yanı sıra Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesi karşılığında, İsrail’in Arap topraklarındaki işgaline son verilmesiyle sonuçlanacak olan Arap Barış Girişimi hedefleri tamamlandığında İsrail'den Filistinlilerin haklarının korunması için alınması gereken bir takım sözler ve atılması gereken bir dizi adım belirledi.
Bu öneri karmaşık, hassas ve engebeli görünebilir ve gerçekten de öyledir. Birçok risk barındırdığını kabul ediyorum. Bazıları bunun normalleşmenin kapısını açacağını, bazıları ise istismar edileceğini öne sürecektir. Ancak bu düşüncelerimi, Trump yönetiminin barış sürecinin temellerini yıkmaya çalıştığı hissiyle birlikte sunuyorum. Ayrıca gayri resmi kademeli normalleşme çoktan başladı ve Filistinlilerin talepleri yerine getirilmeden devam edecek. Bu nedenle öneri, tüm riskleriyle birlikte yalnızca İsrail ve İran'ın yararlandığı karşılıklı Arap suçlamalarıyla zaman kaybetmekten çok daha iyi ve yararlı bir yol olabilir.
Bu önerinin yanı sıra diğer öneriler ve atılması gereken adımların netleştirilmesindeki başlıca sorumluluk, en azından Filistinlilerin talepleri açısından özellikle Filistin tarafına ve Filistin Otoritesi’ne düşmelidir. Ancak konu bunlarla sınırlı değildir. İsrail'den 1967 sınırlarına bağlı kalmak veya şu anda Filistin Otoritesi’ne ait olan Batı Şeria’nın sınırlarını genişletmek ve İsrail yerleşim bölgelerini daraltmak gibi bir takım adımlar atması istenebilir. Ayrıca Doğu Kudüs ile ilgili olarak, kardeş ülke Ürdün'ün taşıyacağı sorumluluklar ve mültecilerle ilgili olarak ileri sürülebilecek aşamalı adımlar atması da talep edilebilir. Kudüs’ün tamamındaki dini mekanların uluslararası güvence altına alınmasını sağlayacak mekanizmalar ve belirli şehir hatları tanımlanabilir. Aynı şekilde kurulması planlanan Filistin Devleti sınırlarında İsrail askeri güçleri yerine uluslararası güçler konuşlandırılması gibi yeni formüller üretilebilir. Tüm bunlar Filistin Otoritesi’nin düşünmesi gereken uygun fikir ve önerilerdir.
Son duyuruya Ortadoğu için yeni bir strateji haberi eşlik etti. Bu konunun son derece hassas olduğuna ve üzerinde derin bir şekilde düşünülmesini, Arap ülkeleri veya en azından bölgenin geleceğini ve kimliğini etkileyen bu stratejik konuyu tartışmak isteyen ana ülkeler arasında istişarelerde ve temaslarda bulunulmasını gerektiren birçok husus içerdiğine inanıyorum. Gelecek için bir Arap vizyonunun olmayışının tehlikelerine dair defalarca kez uyarıda bulundum. Daha önce de Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra tanık olduğumuz gibi gelecekte de bize bir gündem dayatılmaması için gelecekteki Arap gündeminin unsurlarını netleştirmek amacıyla bir Arap diyalogu başlatılması çağrısında bulunmuştum.
Burada AL’nin, daha sonra hükümetlere sunulması koşuluyla, genel olarak Arap dünyası ve özellikle Ortadoğu ile ilişkilerin gelecekteki vizyonunu hazırlamak üzere, çeşitli Arap ülkelerindeki araştırma merkezlerinden bağımsız uzmanların yer aldığı bir çalışma grubu oluşturmasını öneriyorum. Bu adım, eskisinden daha iyi olacağını, Arap halklarının meşru özlemlerini gerçekleştireceğini, Arap kimliğinin, bölgenin güvenliğinin ve istikrarının yanı sıra Arap ülkelerinin çıkarlarının korunacağını umduğumuz bir geleceği planlamak için ortak bir temel ve zemin olarak kabul görecektir.



ABD–Irak hattında milis gerilimi artıyor

Kürdistan Bölgesel Yönetimi başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanlar  (AFP)
Kürdistan Bölgesel Yönetimi başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanlar  (AFP)
TT

ABD–Irak hattında milis gerilimi artıyor

Kürdistan Bölgesel Yönetimi başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanlar  (AFP)
Kürdistan Bölgesel Yönetimi başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanlar  (AFP)

Bağdat ile Washington arasındaki ilişkiler, ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği ve Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan bir dizi açıklamanın ardından yeni bir gerilim aşamasına girdi. Söz konusu açıklamalarda sert güvenlik uyarıları yapılırken, Irak makamlarının ülke içindeki Amerikan çıkarlarına yönelik saldırıları engelleme kapasitesi doğrudan eleştirildi.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, Irak’taki Amerikan diplomatik tesislerini hedef alan saldırıların sorumlularının tespitine yönelik bilgi sağlayanlara 3 milyon dolara kadar ödül verileceğini açıklamasından bir gün sonra, ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği perşembe günü yeni bir uyarı yayımladı. Açıklamada, “İran’la bağlantılı Iraklı milislerin” başkent merkezinde 24 ila 48 saat içinde saldırı düzenleyebileceği belirtildi.

Büyükelçilik, ABD vatandaşlarına Irak’ı derhâl terk etmeleri çağrısında bulunarak, olası saldırıların Amerikalıları ve ABD ile bağlantılı şirketler, üniversiteler, diplomatik tesisler, enerji altyapısı, oteller ve havalimanları gibi hedefleri kapsayabileceğini ifade etti.

Uyarıdan saatler önce yayımlanan ayrı bir açıklamada ise büyükelçilik, Irak hükümetinin “Irak topraklarında gerçekleşen veya buradan kaynaklanan terör saldırılarını önleyemediğini” belirtti. Bu ifade, Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği, Erbil’deki Başkonsolosluk ve başkentteki diplomatik destek merkezine yönelik tekrarlanan saldırılara atıf olarak değerlendirildi.

Haşdi Şabi mensupları, 2 Nisan 2026’da Musul’un batısındaki Telafer kasabasında karargâhlarını hedef alan hava saldırısında hayatını kaybedenleri uğurluyor (AFP)

Açıklamada ayrıca, silahlı gruplara mensup bazı unsurların “Irak hükümetinde görevli olduklarını gösteren kimlik belgeleri taşıyabileceği” ifade edilerek, bazı saldırganların kurumsal bağlantıları ya da resmî bir koruma altında olabileceğine ima yapıldı. Ancak bu konuda ayrıntı verilmedi.

Yaklaşık dört saat sonra büyükelçilik, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın saldırıların faillerine ilişkin bilgi sağlayanlara 3 milyon dolara kadar ödül verileceğini duyuran açıklamasını yeniden paylaştı.

Bu gelişmeler, Irak Ortak Operasyonlar Komutanlığı ile ABD tarafı arasında, Irak’ın bölgesel askeri çatışmanın dışında tutulmasına yönelik varılan mutabakatın üzerinden bir haftadan kısa süre geçmesinin ardından geldi. Anlaşmada, Irak topraklarının, hava sahasının ve kara sularının ülkenin ya da komşu devletlerin güvenliğini tehdit edecek şekilde kullanılmaması vurgulanmıştı.

Sahada tırmanış

Siyasi ve güvenlik gerilimine paralel olarak, Enbar ve Ninova vilayetlerinde silahlı gruplara ait hedeflere yönelik hava saldırıları düzenlendi.

Yerel kaynaklara göre, Enbar vilayetinin batısındaki Hadise kentinde 57. Tugay’a bağlı aşiret güçlerinin karargâhı ABD tarafından bombalandı. Saldırının bilançosuna ilişkin henüz resmî bir açıklama yapılmadı.

Ninova’da ise Haşdi Şabi, perşembe günü yaptığı açıklamada, Musul’un güneyindeki Kayyara nahiyesinde 58. Tugay’a bağlı 38. Alay karargâhının hava saldırısına uğradığını, ancak can kaybı yaşanmadığını bildirdi.

Haşdi Şabi’nin açıklamasına göre saldırı saat 11.30’da gerçekleşti ve aynı vilayetteki başka bir hedefin vurulmasından 24 saatten kısa süre sonra düzenlendi. Kurum, aynı gün sabah saatlerinde de 14. Tugay’a bağlı 4. Alay’ın bulunduğu noktanın hedef alındığını ve bu saldırıda da can kaybı yaşanmadığını duyurmuştu.

df
Haşdi Şabi üyeleri, 2 Nisan 2026’da Musul’un batısındaki Telafer kasabasında karargâhlarına düzenlenen hava saldırısında hayatını kaybedenleri uğurluyor (AFP)

Kısa süre içinde aynı bölgedeki hedeflere yönelik tekrarlanan saldırılar, sahadaki askeri tırmanışın genişlediğini gösterirken, ABD’nin Bağdat’a yönelik uyarılarıyla birlikte Irak’taki güvenlik tablosunun daha hassas bir aşamaya girdiğine işaret ediyor.

Siyasi tepkiler

Hükümete katılan Şii, Sünni ve Kürt güçleri bir araya getiren “Devlet Yönetimi Koalisyonu” ise yayımladığı açıklamada, “her ne gerekçeyle olursa olsun ülke egemenliğinin ihlalini” reddettiğini belirtti. Koalisyon, Irak topraklarının herhangi bir ülkeye yönelik saldırıların çıkış noktası olarak kullanılmasına karşı olduğunu yineledi.

Açıklamada ayrıca, çeşitli vilayetlerde devlet kurumlarını, diplomatik misyonları ve hayati tesisleri hedef alan saldırılar kınanırken, hükümetin ve yargının güvenliği sağlama ve istikrarı yeniden tesis etme yönündeki adımlarına destek verildiği ifade edildi.

Bağdat üzerindeki baskı artıyor

Gözlemciler, hava saldırıları ile ABD’nin sert uyarılarının eş zamanlı gelmesinin, Irak hükümeti üzerindeki baskıyı artırabileceği görüşünde. Özellikle silahlı grupların faaliyetleri ve Irak topraklarından kaynaklanan saldırılar konusunda Bağdat’ın daha net bir tutum alması yönünde çağrılar artıyor.

Adının açıklanmasını istemeyen eski bir Irak hükümet danışmanı, ABD Büyükelçiliği’nin uyarısının “Bağdat’ın silahlı gruplara karşı kararlı adımlar atma kapasitesine yönelik güvenin azaldığını gösterdiğini” söyledi.

Aynı kaynak, ABD politikasının “Irak hükümetine manevra alanı tanımaktan, doğrudan baskı uygulayarak net bir pozisyon almaya zorlamaya evrildiğini” ifade etti.

Washington’un, Bağdat’ın izlediği denge politikasını artık yeterli görmediğini belirten kaynak, Irak topraklarından kaynaklanan saldırıların sürmesi hâlinde bunun “hükümet üzerindeki siyasi ve güvenlik baskılarının daha da artmasına yol açabileceği” uyarısında bulundu.


Hürmüz kuşatmasına karşı Irak’a Tanf Kapısı ile yeni bir enerji hattı açıldı

Irak’a ait yakıt tankerleri Suriye topraklarına girmek üzere ilerliyor (Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi)
Irak’a ait yakıt tankerleri Suriye topraklarına girmek üzere ilerliyor (Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi)
TT

Hürmüz kuşatmasına karşı Irak’a Tanf Kapısı ile yeni bir enerji hattı açıldı

Irak’a ait yakıt tankerleri Suriye topraklarına girmek üzere ilerliyor (Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi)
Irak’a ait yakıt tankerleri Suriye topraklarına girmek üzere ilerliyor (Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi)

Bölgesel enerji rotalarında stratejik bir dönüşüme işaret eden adım kapsamında, Bağdat yönetimi ham petrolü Suriye üzerinden kara yoluyla ihraç etmeye resmen başladı. Geleneksel deniz ticaret yollarında yaşanan aksaklıkları aşmayı hedefleyen bu gelişme, Şam tarafından ülkenin yeniden “geçiş pusulası” ve küresel enerji için hayati bir platforma dönüşü olarak değerlendirildi. Bölgedeki jeopolitik dalgalanmalar, iki ülke arasında kara entegrasyonuna dayalı yeni bir ekonomik gerçekliği beraberinde getiriyor.

Irak’tan çıkan ilk fuel-oil tanker konvoyları, Tanf–Velid sınır kapısından geçerek Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki Banyas Rafinerisi’ne doğru yola çıktı. Böylece iki ülke arasında ekonomik iş birliğinde yeni bir dönemin fiilen başladığı ifade ediliyor. Suriye Arap Haber Ajansı (SANA), 299 tankerlik sevkiyatın daha sonra ihracat amacıyla yükleneceğini bildirdi.

febfeb
Iraklı tankerler Suriye topraklarına girmek üzere ilerliyor (Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi)

Tanf sınır kapısı, 2015 yılında DEAŞ’ın kontrolüne geçmesinin ardından kapatılmıştı. 2016’da ABD destekli güçler bölgede bir askeri üs kurmuştu. Geçtiğimiz ay Suriye güçlerinin kontrolü ele almasıyla birlikte sınır kapısının yeniden açılmasının önü açıldı.

“Geçiş pusulası”

İlk tanker konvoylarının Suriye topraklarına girişinin ardından, Suriye Enerji Bakanı Muhammed el-Beşir, X platformundaki açıklamasında, “Suriye-Irak sınırından Banyas’taki deniz terminallerine uzanan hatla Suriye yeniden küresel enerji için stratejik bir geçiş ve ihracat platformu haline geliyor” ifadelerini kullandı. Beşir, bu adımın “ulusal çıkarları güçlendirdiğini ve Arap ekonomik entegrasyonunu ileri taşıdığını” belirtti.

Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi de söz konusu gelişmenin iki ülke arasındaki ekonomik iş birliğini güçlendiren önemli bir adım olduğunu, ticaret ve enerji hatlarının canlandırılmasının önünü açtığını açıkladı. Kurum, işlemlerin hızlı ve verimli şekilde yürütülmesi için tüm hazırlıkların tamamlandığını duyurdu.

dsvd
Irak’a ait tankerler Suriye topraklarına giriş yapmak üzere ilerliyor (Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi)

Aynı kapsamda, İdare heyeti Yaarubiye–Rabia sınır kapısında incelemelerde bulunarak Mayıs başında faaliyete geçirilmesi için hazırlıkları değerlendirdi. Ayrıca Semalka–Fişhabur kapısının da sisteme dahil edilmesi için çalışmalar sürerken, Bukemal–Kaim kapısında yolcu geçişlerinin yeniden başladığı bildirildi.

Irak tarafında Velid ilçe yetkilisi Mücahid Mirdi ed-Duleymi, sınır kapısında deneme açılışının yapıldığını ve petrol tankerlerinin girişine başlandığını açıkladı. Duleymi, hâlihazırda 150’den fazla tankerin geçiş için beklediğini, günlük geçiş sayısının en az 500 tankere ulaşmasının hedeflendiğini söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin de Suriye-Irak enerji iş birliğini desteklediği belirtiliyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada Suriye’nin, Hürmüz Boğazı’ndaki kriz nedeniyle yaşanan enerji sorununa çözüm olabileceğini ve ülkede boru hattı projelerinin geliştirilebileceğini ifade etti.

“Suriye hayati bir seçenek”

Bölgedeki çatışmaların şiddetlenmesi ve ABD-İsrail ile İran arasında artan gerilim, dünya enerji arzının yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nda doğrudan tehdit oluşturuyor.

Ekonomist Dr. Fadi Ayyaş, Irak’ın büyük bir petrol üreticisi olarak ihracatını sürdürebilmek için Suriye’yi “hayati ve mevcut bir seçenek” olarak gördüğünü belirtti. Ayyaş’a göre, hedef günlük 500 ila 700 tanker seviyesine ulaşmak.

Ancak güvenlik riskleri dikkat çekiyor. Bölgedeki çatışmalar nedeniyle sınır hattı zaman zaman insansız hava araçları ve topçu atışlarıyla hedef alınıyor. Bu durum, sevkiyatın sürdürülebilirliği konusunda soru işaretleri doğuruyor.

 dsvds
Suriye Genel Gümrük ve Sınır Kapıları İdaresi Başkanlığı heyetinin Irak sınırındaki Yaarubiye Sınır Kapısı’na gerçekleştirdiği inceleme ziyareti (İdare)

Ayyaş, sürecin devamlılığının ekonomik ihtiyaçlar ile sahadaki güvenlik riskleri arasında kurulacak dengeye bağlı olduğunu vurguladı. Ayrıca uzun vadede Irak-Suriye petrol boru hattının yeniden devreye alınmasının daha güvenli ve düşük maliyetli bir seçenek olacağını ifade etti.

Irak’ın, sevkiyat zorlukları nedeniyle petrol üretimini yaklaşık yüzde 80 azaltarak günlük 800 bin varile düşürdüğü kaydediliyor.

Risklere rağmen sevkiyat

Tüm risklere rağmen tanker konvoylarının yola çıkması, tarafların süreci sürdürme kararlılığını ortaya koyuyor. Uzmanlara göre operasyonun başarısı büyük ölçüde iki ülkenin güvenlik güçlerinin güzergâhı ne ölçüde koruyabileceğine bağlı olacak.

Ekonomik tahminlere göre, Irak petrolünün Suriye üzerinden taşınması, Şam yönetimine yıllık 150 ila 200 milyon dolar arasında transit gelir sağlayabilir. Buna ek olarak liman, depolama ve lojistik hizmetlerden de önemli gelir elde edilmesi bekleniyor.

Günlük 600-700 tankerlik hareketliliğin, yakıt tüketimi, bakım ve yol ücretleri üzerinden yerel ekonomiyi canlandıracağı ifade ediliyor. Ayrıca Suriye’nin, anlaşmalar kapsamında daha uygun fiyatlarla petrol veya türevlerine erişim imkânı elde edebileceği belirtiliyor.

Uzmanlar, tüm bu ekonomik kazanımların nihai olarak sevkiyat hacmi ve sınır hattındaki güvenlik istikrarına bağlı olacağını vurguluyor.


Lübnan Cumhurbaşkanı: Ülkemizin egemenliğini korumak için alınan kararları uygulamaya kararlıyız

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı: Ülkemizin egemenliğini korumak için alınan kararları uygulamaya kararlıyız

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn bugün yaptığı açıklamada, Lübnan’ın egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü korumaya yönelik alınan kararları uygulama kararlılığını vurguladı.

Avn, Hollanda Başbakanı Rob Jetten ile gerçekleştirdiği görüşmede, ‘Lübnan-Hollanda ilişkilerini tüm alanlarda güçlendirme ve geliştirme arzusunu’ dile getirdi.

Jetten de Avn’ın tırmanışı durdurmak ve Lübnan devletinin tüm topraklar üzerindeki otoritesini tesis etmek için açıkladığı müzakere girişimini desteklediklerini belirterek, ‘Lübnan ordusunun ulusal sorumluluklarını yerine getirebilmesi için Hollanda’nın destek sağlamaya hazır olduğunu’ ifade etti.

Jetten ayrıca, Hollanda’nın zor koşullar altında bulunan Lübnan ve halkının yanında olduğunu vurguladı ve ‘memleketlerinden ayrılmak zorunda kalan Lübnanlılara yardım sağlamak için desteğe hazır olduklarını’ belirtti.

Lübnan Bakanlar Kurulu, 2 Mart’ta olağanüstü toplanarak, Hizbullah’ın tüm güvenlik ve askeri faaliyetlerini yasadışı ilan etmiş ve hareketin faaliyetlerini yalnızca siyasi alanla sınırlamıştı.