Hizbullah’ın 1985’te kaçırdığı ABD’ye ait yolcu uçağında neler yaşandı?

Hizbullah, 1982’den beri ABD ile açık çatışma yürütüyor (Getty)
Hizbullah, 1982’den beri ABD ile açık çatışma yürütüyor (Getty)
TT

Hizbullah’ın 1985’te kaçırdığı ABD’ye ait yolcu uçağında neler yaşandı?

Hizbullah, 1982’den beri ABD ile açık çatışma yürütüyor (Getty)
Hizbullah, 1982’den beri ABD ile açık çatışma yürütüyor (Getty)

Necm el-Hişam
23 Ekim 1983 tarihinde ABD Donanması’nın Beyrut Havalimanı yakınlarındaki ABD Deniz Piyade Kolordusu karargahı bombalandı. 1982’de İsrail işgalinden sonra Lübnan ordusunun güvenliğinin korunmasına yardım etmek için göreve gelen 241 ABD askeri bu saldırıda hayatını kaybetti. ABD, saldırıda ölen askerlerini her yıldönümünde anmakta. Ancak bu yıl dikkat çekici olan şey, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 14 Haziran 1985’te ABD TWA uçağının kaçırılmasının arkasında olmakla suçladığı Hizbullah üyeleri hakkında bilgi almak için 5 milyon dolarlık bir ödül vermesi oldu.
ABD’nin bu hususla ilgili bu şekilde bir karar vermesi ilk kez olmuyor. 2001 yılında da eski ABD Başkanı George W. Bush, uçağın kaçırılmasında rol alan İmad Muğniye, Muhammed Ali Hamadey, Ali Atva ve Hasan İzzeddin hakkında bilgi veren herkese benzer ödüller vaat etti. Ancak Muğniye’nin 2008 yılında Suriye’nin başkenti Şam’da bombalı bir saldırıda öldürülmesi sonrasında diğer üç isim, Washington’un unutmayacağı ve affetmeyeceği ABD takip ve yaptırımlar listesinde kalmaya devam etti.
Washington, 3 Ocak 2020 gecesi Bağdat’ta Kudüs Gücü Komutanı Tümgeneral Kasım Süleymani suikastının gerçekleştirilmesiyle tehdit dilinden eyleme geçti. Bu eylem, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun “Caydıracak güce sahip olmak yeterli değil. Aksine düşmanınız, onu kullanmakta tereddüt etmeyeceğinizi anlamalı” dediği bir strateji bağlamında yapılmıştı.

Açık çatışma
1982 yılından bu yana Lübnan’daki Hizbullah, bu ismi alenen kullanmadan önce ve sonra ABD ile açık bir çatışma yürütme görevini üstlendi. Amaç, ABD’yi tüm siyasi ve askeri varlığıyla Lübnan’dan sürmekti. Hizbullah, adam kaçırmadan cinayetlere ve bombardımanlara kadar her türlü yolu kullanarak bu amaca ulaşmak için çalıştı.
Bu eylemler, İslami Cihad Hareketi de dahil olmak üzere takma isimlerle gerçekleştirildi. Ancak eylemler gizli bir şekilde yürütüldü ve faili de bilinmedi. Bilinen herhangi bir taraf eylemi kabul etmeden, ABD TWA uçağının 14 Haziran 1985 tarihinde Beyrut Havalimanı’nda kaçırılmasıyla durum değişti. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre söz konusu kaçırma eylemi, Hizbullah’ın eylemlerinin seyrinde ve ABD ile kapsamlı çatışma dizisinde büyük bir değişimdi. Hizbullah, muhtemelen adını, adam kaçırma eyleminin gerçekleşmesi olarak bir törenle duyurmak istemişti. O dönemde Beyrut Havalimanı’nın adı zedelenmiş ve havalimanında birkaç kaçırma eylemi gerçekleşmişti. Ancak bu eylem, tüm dünyadaki en önemli ve belki de en çok ses getiren eylemiydi.
Uçağın kaçırılmasından iki gün önce Emel Hareketi unsurları, Ağustos 1978 sonunda Libya’da kaçırılan ve kayıp olan İmam Musa es-Sadr’ın akıbetinin açıklanmasını talep etmek için Ürdün merkezli Alia şirketine ait bir uçağı kaçırmıştı. Nebih Berri başkanlığındaki Emel, pratik olarak Batı Beyrut ve güney banliyölerini kontrol ederken, Hizbullah ise hala nüfuz için onunla rekabet eden yükselen bir güçtü. TWA uçağının kaçırılması, Hizbullah’ın dikkatlice planlandığı gibi yerde ve havada daha da güçlendiğini duyurdu. İmam es-Sadr meselesini değil, Lübnanlılar ve Filistinliler de dahil olmak üzere İsrail, bazı Avrupa ve Arap ülkelerinde bulunan hapishanelerdeki tutukluları ele aldı. Eylem bir paradigma değişimiydi. Zira aleni şekilde gerçekleşmiş ve 16 gün sürmüştü. Aynı şekilde korsanların, mürettebatla birlikte fotoğrafları çekilmişti.

Atina’dan Beyrut’a
Kaçırma eylemi, Atina Havalimanı’ndan başlayıp Beyrut Havalimanı’nda son buldu. ABD’li rehineler, Şam’a nakledildikten sonra serbest bırakıldı. İsrail, hapishanelerindeki çok sayıda mahkumu serbest bırakma taahhüdünde bulundu. Washington, herhangi bir kurtarma operasyonu gerçekleştiremezken, İsrail’den yanıt vermesini istemek zorunda kaldı. Suriye ise pratik olarak Beyrut Havalimanı’na hava trafiğine yasak getirirken, arabuluculuk rolü oynayabildi.

Uçak nasıl kaçırıldı?
14 Haziran 1985 sabahı ABD’nin TWA şirketine bağlı, 8 kişilik mürettebatın yanı sıra 145 yolcu taşıyan Boeing 727-200 tipi uçak Atina Havalimanı’ndan 847 numaralı normal bir seferle Roma’ya doğru havalandı. İki silahlı adam kontrolünü ele geçirene ve pilottan Beyrut Havalimanı’na yönelmesini isteyene kadar neredeyse gökyüzüne kadar yükseldi.
Beyrut ve Atina havalimanlarında iki paralel olay gerçekleşiyordu:
Beyrut saatiyle saat 10.40’ta havalimanı kontrol kulesi, diğer ayrıntılar bilinmeksizin ‘İslami köktendinciler’ tarafından gerçekleştirilen adam kaçırma olayının ilk haberini verdi. Dönemin Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Velid Canbolad, derhal havalimanı yetkililerine pistlere engeller koyarak uçağın iniş yapmasını engelleme talimatı verdi.
Atina Havalimanı’nda ise yolculardan birinin eylemleri, güvenlik personelinin şüphelerini uyandırdı. Adam, Atina ve Roma arasındaki 847 sefer sayılı uçakta ne şekilde ve ne pahasına olursa olsun koltuk ayırmakta ısrar etti. Gözaltına alındı ve sorgulandıktan sonra 21 yaşında, klima bakımı yapan Ali Atva isimli bir Lübnanlı olduğu anlaşıldı. Üzerinde birincisi Lübnanlı Halim Rüstem, ikincisi de Faslı Ömer Musellim isimli iki sahte pasaport tespit edildi. Kendisinin İslami Cihad örgütüne mensup olduğunu, arkadaşları Ahmed Garibe ve Ali Yunus’un uçağı kaçırdığını ve adının uçuşta bulunmaması nedeniyle onların yanında olamadığını itiraf etti. Elbette iki arkadaşına da iki sahte isim vermişti.
Atva, kaçırma eyleminin, İsrail’e Atlit Hapishanesi’ndeki Lübnanlı ve Filistinli tutukluları serbest bırakması için baskı yapmayı amaçladığını söyledi. Ali Atva, iki arkadaşının perşembe günü (eylemden bir gün önce) Beyrut’tan Atina’ya geldiklerini ve uçağa binmek için bunca zaman transit listesinde beklediklerini ifade etti. Uçağa 9 mm tabanca ve 2 el bombası sokabildiklerini ve bu silahların fiberglasla sarılıp naylon bir çantaya gizlendiğini kaydetti.
Söz konusu itiraflar, geç deldi. Uçak havadaydı ve eylem başlamıştı. Yunanistan yönetimi, artık hava korsanlarının taleplerini beklemek dışında hiçbir şey yapamadıklarını açıkladı. Uçakta çok sayıda ABD’li olması dolayısıyla da sorunun büyük olduğunda şüphe yoktu.
Saat 11.53’te uçak, resmi olarak iniş yapması reddedilirken, Lübnan hava sahasına girdi ve inişine izin vermek üzere havalimanı çevresinde silahlı insanlar konuşlandırıldı. Pilot, yakıt ikmali istedi. Lübnanlı yetkililer, kararlarını değiştirene, engelleri kaldırana ve güvenli bir iniş gerçekleşene kadar uçak, bir süre havaalanı üzerinden uçtu.
Havalimanındaki güvenlik görevlileri, talepleri görüşmek üzere kontrol kulesine çıktılar ve Şii Emel Hareketi’nden yetkililer de görevlilere eşlik etti. Uçakta ise iki adam, kaçırdıkları yolcuları dövmeye başladı. Kontrol kulesindekiler, iletişim cihazlarından uçaktakilerin çığlıklarını duyabiliyordu. Birkaç silahlı kişi, havalimanı bölgesine girerken, yaklaşık 10 kişi de uçaktaki eylemcilerin konumlarını ve eylemlerini desteklemek ve koşulları sert şekilde dayatmak amacıyla eylemcilerin safına katıldı.
Daha sonra 12.30’da yakıt ikmali talebinde bulundular ve istekleri yerine getirildi. Eylemin tamamlanması sırasında 17 ABD’li kadın ve 2 çocuk serbest bırakıldı. Ardından kendisini ‘Nasır’ olarak adlandıran adamlardan biri, ‘Emel’ Hareketi yetkilisiyle görüşmek istedi ve 1 numaralı bildiriyi okuyarak, İsrail hapishanelerindeki tüm tutukluların serbest bırakılmasını talep etti.
Saat 13.30’da uçak, 4 saatlik uçuşun ardından Cezayir’deki Huari Bumedyen Havalimanı’na inmek üzere Beyrut Havalimanı’ndan kalktı. Failler, ABD’nin Cezayir Büyükelçisi Michael Newlin’in havalimanına gelmesini istedi. Büyükelçi geldi ve failler, taleplerini kendisine bildirdi. Uçak 5 saat kaldı ve 18 ABD’li kadın, 1 ABD’li çocuk, 1 Yunan kadın, 1 Tunuslu ve 1 Sudanlı olmak üzere 22 yolcu serbest bırakıldı. Uçak, gece saat 22.15’te yine Beyrut Havalimanı yönünde havalandı.
Dönemin Bayındırlık Bakanı Velid Canbolad ve dönemin İçişleri Bakanı Abdullah er-Rassi tarafından temsil edilen Lübnanlı yetkililer, ikinci kez uçağın inmesine izin vermeme kararı aldı ve pistlere engeller koydu. Uçak, havalimanı üzerinde uçtu. Silahlı unsurlar, havalimanı çevresine yayılarak havalimanına girdi. Pilot, kontrol kulesine ‘yalnızca 9 dakikalık yakıt kaldığı’ bilgisi verdi. Yetkili makamlar, havalimanı görevlilerine teknik açıdan hareket özgürlüğü bıraktılar ve inişe izin verdiler. Silahlı unsurlar, batı pistine girerek engelleri kaldırdı. Uçak 15 Haziran saat 02.30’da Beyrut Havalimanı’na ikinci kez iniş yaptı.
Saat 02.55’te uçak batı pistinden, doğu pistine doğru havalimanı sahasında hareket etti. Eylemciler ve havalimanındaki Emel Hareketi temsilcisi Bessam Talis arasında bir diyalog başladı. Sözcü, Talis’in uçağa gelmesini istedi ve gelmemesi halinde ABD’li bir yolcuyu öldürmekle tehdit etti. Nitekim kısa bir süre sonra bir silah sesi duyuldu ve hava korsanı, cesedi uçaktan aprona atarak 1 ABD’li yolcunun öldürüldüğünü duyurdu. Ardından ise Talis ve Emel Hareketi’nden bir başka yetkili, sarı bir ciple uçağın yanına giderek, uçağa bindi.
Saat 03.55’te pilot, uçağa derhal su, yiyecek ve yakıt sağlanmasını talep etti. Hava korsanlarının sözcüsü, 04.05’te talebi tekrarladı ve bir Kızılhaç aracının cesedi havalimanı sahasından kaldırmasını istedi. Gözcü kulesi, gönderilecek yemeklerin sayısını belirlemek için uçakta kaç kişinin bulunduğunu sordu. Cevap, 150 olarak geldi ancak daha sonra talep değişti. Yiyecek sağlanmadan önce uçağa, yakıt ikmali yapılması gerekiyordu.
Saat 04.10’da bir ambulans, ölen ABD’liyi başkentteki Amerikan Üniversite Hastanesi’ne nakletti. Ölen ABD’linin Robert Dean Stethem adında bir Amerikan donanma dalgıcı olduğu ortaya çıktı. Saat 04.45’te uçağa yakıt ve 15 dakika sonra da hava korsanlarının talep ettiği üzere su, yiyecek ve meyve verildi. O vakitlerde Yunan makamları, Atva’nın Atina Havalimanı’nda tutuklandığını duyurdu ve silahların, Kahire Havalimanı’nda uçağa sokulmuş olabileceğine inandıklarını ifade etti. Olay karşısında ABD sarsıldı ve karşı karşıya oldukları sorunu çözmek için güvenlik ve askeri birimlerini ve diplomatik ekiplerini seferber etti. Aynı şekilde hem İsrail hem de Suriye ile temaslar başladı.
Saat sabah 05.30’da failler, Atlit Hapishanesi’ndeki mahkumların salıverilmesi talebinin yanı sıra Beyrut Havalimanı’nda 2 numaralı bildirilerini duyurdu. Kaçırma eylemini sona erdirmek üzere İsrail’in güneyden geri çekilmesi ve Atva’nın Yunanistan’da serbest bırakılması talepleri şart koşuldu. Aksi taktirde Yunan yolcular öldürülecekti. Aynı şekilde Kıbrıs’ta gözaltına alınan Lübnanlı Arif Raya’nın serbest bırakılması, Lübnan’ın güneyindeki Zrariyeh’de İsrail tarafından tutuklanan Nimet Şerif Haşim’in akıbeti hakkında bilgi verilmesi, İsrail kuzey güvenlik sınırında giden Bater geçişinde gözaltına alınmış Yony Ebi Ganem’in hakkında bilgi verilmesi, Libyalı diplomat Muhammed Ahmed İdris’i öldürmek suçlamasıyla İspanya’da ve Kuveyt’te tutuklanan Lübnanlı Mustafa Ali Halil ve Muhammed Hayr Abbas Rahal’ın serbest bırakılması talep edildi.
Saat 05.45’te uçak tekrar Cezayir’e doğru havalandı ve yaklaşık dört saat sonra ikinci kez Huari Bumedyen Havalimanı’na indi. Yunanistan, hava korsanlarının taleplerine boyun eğdi ve Atva’yı serbest bırakarak onu, bir Yunan özel uçağı ile uçaktaki yoldaşlarına katılması için havalimanına götürdü. Buna karşılık korsanlar sözleri tutarak, 63 Yunan yolcuyu toplu halde serbest bıraktı.
(Güney) Kıbrıslı yetkililer de Raya’yı serbest bırakarak, özel bir uçakla onu Suriye’nin başkentine göndermeyi kabul etti. Daha sonra gece saat 21.30’da eylemciler, 10 rehineyi daha serbest bıraktı. Nihayetinde uçakta yalnızca 32 ABD’li yolcu ve mürettebat kaldı.
Lübnan’da durum trajikti. ABD’de de durum daha iyi değildi. Zira ABD, tüm gücüne rağmen bu hususta zayıftı ve Lübnan’da alıkoyulan rehineler listesine yeni bir dizi rehine ekleniyordu. ABD, uçağın içerisinde sıkışıp kalmıştı. ABD’nin kararı iki düzeyde ilerlemişti; İlk olarak hava korsanlarını tehdit etmek ve daha fazla ABD’liyi öldürmelerini engellemek üzere gövde gösterisi yapmaktı. Öyle ki bu amaçla Lübnan karasularına bir ‘denizciler’ kuvveti gönderdi ve rehineleri kurtarma operasyonları için, eğitilen bazı hızlı müdahale güçleri alarm durumu ilan etti. İkinci olarak ise faillerin, Atlit Hapishanesi’ndeki tutukların serbest bırakılması talebine verdiği yanıtın kapsamını öğrenmek için İsrail hükümetiyle iletişime geçmek. Aynı hatta hava korsanlarıyla arabulucu rolünü oynaması için Suriye ile temasa geçilmesi gerekiyordu. Nihayetinde İsrail, mahkumları serbest bırakma taahhüdünde bulundu. ABD, Suriye’ye sözler verdi, Suriye ise korsanlara. Sonuç olarak da eylemin sona ermesini sağladı.
Üçüncü gün 16 Haziran’da kaçırılan uçak Cezayir’den Beyrut’a dönerek batı pistine iniş yaptı. Saat 14.50’de pistin sonunda, Şueyfat kasabası yönünde yavaşça hareket ederek durdu. Eylemcilerin lideri, taleplerini yinelediği bir bildiri okudu. Dönemin Adalet, Su Kaynakları ve Elektrik Bakanı olan Emel Hareketi lideri Avukat Nebih Berri eylemcilerle arabuluculuğa başladı ve rehinelere zarar vermemelerini istedi. Çok sayıda adam havalimanı alanlarına ve pistlere akın ederken, herhangi bir engelle karşılaşmadan uçağa gidip geldiler.
Bakan Berri, Beyrut’un batısındaki Berbur mahallesindeki evinde yetkililerin, güvenlik güçlerinin ve parti mensuplarının katıldığı bir siyasi ve güvenlik toplantısı düzenledi. Daha sonra korsanların talepleri ve eylemi sonlandırma yolları üzerine duruldu. Toplantıda, İsrail’in Atlit Hapishanesi’ndeki ve İspanya’daki tutukluların serbest bırakılması talepleri üzerinde duruldu.
Saat 20.10’da korsanlar, acil durumda olan bir hastayı taşımak için uçağa bir ambulans gönderilmesini talep etti. On dakika sonra istekleri yanıtlandı ve bir ambulans, ABD’li Bill Senior’u silahlı adamlar eşliğinde bazı kontroller için hastaneye taşıdı. Saat 20.25’te uçağın, geceyi Beyrut’ta geçireceği yönünde bir hareketle hava korsanları, olası bir komando operasyonuna maruz kalma ihtimalini göz önünde bulundurarak uçağı, pistin başka bir yerine sürüklemesi için bir ‘Velome’ aracı istedi. Saat 20.50’de araç, uçağın itfaiye merkezi yakınındaki havalimanı sahasına transferini tamamladı.
Durum müzakere aşamasına giriyor gibi görünüyordu. Aynı zamanda gerginlik atmosferi de tırmanıyordu. ABD hızlı müdahale ekiplerinin, rehineleri kurtarmak için yıldırım operasyonu gerçekleştirme olasılığı hakkında birçok bilgi alışverişi yapıldı. Gece yarısına doğru ABD ve İsrail helikopterlerinin güneyde ve denizde uçtuğu açıklandığında bu inanç güçlendi. Bu durum ise iki kararı hızlandırdı:
Nebih Berri, havalimanının çevresine barikatlar kuran ve giriş çıkışları engelleyen ‘Emel’ hareketinin saflarında bir seferberlik ilan etti.
Rehinelerin uçaktan alınıp güney banliyölerde farklı alanlara dağıtılması, her türlü kurtarma girişiminin havalimanı sahasında yürütülmesi, böylece ABD, belirlenen koşullara tabi tutulmuş oldu.
Sahadaki durum, tüm bunlara izin verdi. Silahlı unsurlar, havalimanına serbestçe girip çıkabiliyorken, korsanlar uçakta nöbet tutuyordu.
Söz konusu gece iyi şekilde atlatıldı, herhangi bir operasyon olmadı ve temasta önemli bir gelişme yaşandı. İspanya, hava korsanlarının taleplerini yerine getirmeyi kabul etti. Karşılığında ABD Başkanı Ronald Reagan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert McFarlane, Emel Hareketi’nin Başkanı Nebih Berri’yi arayarak rehinelerin bırakılması ve eylemin sona erdirilmesi için yardım istedi.
Durumla ilgili olarak Berri, korsanların sadece "Atlit" tutukluları ile ilgili taleplerini benimsediğini açıkladı. Korsanların serbest bırakılmasını istediği İspanya’daki iki Lübnanlı mahkum hakkındaki karar, hukuki statülere dayanıyordu. Berri, söz konusu durumu dile getirmedi, zira ilk şart daha önemliydi. Bu sebeple bu konuda oynamaya başladığı role dayanarak, Emel Hareketi’nin havalimanı çevresi üzerindeki kontrolünü artırdı ve rehinelerin onları korumak için emriyle uçaktan nakledildiğini açıkladı. Ancak gerçekte bu, ABD’li Yahudiler olduğuna inanılan 4 rehineyi kaçıran korsanlarla bir uzlaşıydı.
Amaç, ABD’yi büyük ölçüde küçük düşürmekti ve öyle görünüyor ki eylem bu düzeyde hedeflerine ulaşmıştı. Bu nedenle rehineler artık kurtarılamazdı. Korsanların, ‘Atlit’ mahkumlarını serbest bırakma talepleri karşılanacaktı. Eylem, 3 gün boyunca herhangi bir gelişmeye tanık olmadı. Rehinelerin nerede olduğu, İsrail’in Atlit mahkumlarının serbest bırakılması hususundaki tavrı ve ABD’nin ödemesi gereken bedel gizem içinde kaldı.
20 Haziran Perşembe günü Emel Hareketi, silahlı korumalar, sıkı güvenlik önlemleri ve sert bir kaos ortamı ortasında havalimanı kafeteryasında beş rehine için bir basın toplantısı düzenledi. Rehineler, Başkan Reagan’a herhangi bir askeri operasyondan kaçınması ve İsrail’den ‘Atlit’ mahkumlarının serbest bırakılmasını istemesi çağrısı yaptı. Durum, gerçek bir dram gibiydi. Tüm medya organları, bu gelişmeleri haber yapıyordu. Kaçırma eylemi ve gelişmeleri, küresel düzeyde endişe sıralamasında ilk sıraya yükseldi. Tüm dünya TWA uçağına ilişkin gelişmeleri ve rehinelerin akıbetini takip ediyordu.
21 Haziran Cuma günü dramatik bir sahne gelişti. Hizbullah, korsanların taleplerini desteklemek için büyük bir halk eylemi düzenledi ve gösteri, havaalanına doğru ilerledi. Dış avluda yüksek sesle marş ve tekbir sesleri duyuldu. Havalimanı girişinde tanınmamak için maske takan 3 eylemci, onlarla karşı karşıya geldi. Middle East şirketine ait bir araca bindiler ve uçağın merdivenlerine çıktılar ve hava korsanlarının lideri bir konuşma yaptı.
Nebih Berri, kalp rahatsızlığı nedeniyle ABD’li rehine Jimmy Palmer’in serbest bırakılması kararı aldı. Bu gelişme, atmosferi biraz rahatlattı. Palmer, Amerikan Üniversite Hastanesi’ne nakledildi ve gerekli tıbbi muayeneleri yaptırdı. Durumunun ciddi olmadığı anlaşıldığında, alıkonulduğu yere iade edildi. Aynı durum, diğer rehine Gro Smyer ile tekrarlandı.
23 Haziran Pazar günü dokuz günlük krize olası bir çözümün işaretleri ortaya çıktı. İsrail hükümeti, iyi niyet göstergesi olarak 31 tutukluyu 24 saat içinde ‘Atlit’ hapishanesinden serbest bırakmaya hazır olduğunu duyurdu. Ama bu söz yeterli değildi. Bakan Nebih Berri ve korsanlar, herkesin serbest bırakılmasını şart koştu. Ancak bu, çözüme giden yoldaki ilk adımdı. Nitekim İsrail, 24 Haziran Pazartesi günü 31 tutukluyu serbest bırakma sözünü yerine getirdi.
Salı günü herhangi bir gelişme yaşanmadı. Çarşamba günü, rehine Palmer tekrar serbest bırakıldı ve havalimanından ayrıldı. Berri, çözümleri kolaylaştırmak için rehinelerin Batı elçiliğine yerleştirilmesini önerdi, böylece İsrail tutukluların hepsini serbest bırakacaktı, ancak bu öneri kabul edilmedi.
Perşembe günü, 71 yeni mahkumun ‘Atlit’ hapishanesinden serbest bırakılacağı açıklandı. Bu adıma cevaben Kızılhaç’a, Beyrut’ta tek bir alanda toplandıktan sonra rehineleri ziyaret etme izni verildi. Cuma günü rehinelerin durumu güçlenmeye başladı. Üç rehine, Berri’nin masasında öğle yemeği için ‘Emel’ hareketinin askeri yetkilisi Akl Hamiyye’ye eşlik etti. Cumartesi günü, Summerland Hotel’de herkes için bir akşam yemeği düzenlendi, yemeğin veda yemeği olduğu anlaşıldı. Atmosfer, tüm engellerin aşıldığı göz önüne alındığında, birkaç saat içerisinde rehinelerin serbest bırakılabileceğini gösteriyordu. Ancak son dakikalarda her zaman sorunlar vardır. Korsanlar, eylemin bitimi sonrasında kendilerine saldırı düzenlenmemesi konusunda ABD’den söz talep ettiler. 35 rehinenin tek bir alanda bir araya gelmesi sonrasında serbest bırakılma eylemi ertelendi. 4 rehinenin, bilinmeyen bir yerde alıkoyulan Yahudiler olduğuna inanılıyordu.
30 Haziran Pazar akşamı saat 17.00’da tüm rehineler güney banliyölerindeki Burj el-Barajneh’deki et-Tahvita okulunda toplandı ve etrafları her yerden silahlı adamlarla çevrildi. Uçakta, Yunanlıları serbest bırakan Muhammed Ali Hamadeh ve Hasan İzzeddin bir basın toplantısı düzenleyerek, hedeflerine ulaşan eylemin sona erdiğini duyuran bir açıklama yaptı. Açıklamadan sonra havalimanı pistinde boşalmış halde kalan uçağı, 14 gün önceki aynı yere bıraktılar.
39 rehinenin toplandığı okula on Kızılhaç arabası ulaştı. Özgürlüğe geçişin ilk anlarında ve kabus sona erdiğinde saat 17.30 civarıydı. 15 dakika sonra araba yolculuğu tamamlandı. Konvoy, koruma amacıyla Suriye İstihbaratı Muhaberat, (Şii) Emel Hareketi ve (Dürzi) İlerici Sosyalist Parti’ye ait araçlarla Şam yoluna yöneldi.
Gece yarısı hava korsanları, Şam’da uzun bir süre beklemedi. Özel bir uçak onları ABD Başkan Yardımcısı George Bush tarafından karşılandıkları Almanya’nın Frankfurt kentine götürdü.
Reagan, 2 Temmuz Salı günü Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed’i aradı ve eylemin sona ermesine yardım ettiği için teşekkür etti. Ayrıca kendisiyle Beyrut’ta alıkoyulan diğer yedi ABD’li rehinenin akıbeti hakkında görüştü. Daha sonra Reagan, uçağın kaçırılmasının ilk gününde başından vurulan ve cesedi uçaktan atılan ABD’li denizcinin katillerini yargılama sözü verdi.
Öte yandan eylemin bitiminden önce, sözlerin yerine getirilmesi için 3 Temmuz gününde İsrail, Uluslararası Kızılhaç Komitesi gözetiminde Atlit Hapishanesi’nden 300 mahkumu serbest bıraktı. Ardından 24 Temmuz’da 100, 13 Ağustos’ta 79 ve son olarak 29 Ağustos’ta 113 mahkum daha serbest bırakıldı.
İspanya, korsanların şartlarına uymadı ve 25 Haziran 1985 tarihinde (yani eylem bitmeden önce) korsanların serbest bırakılmasını talep ettiği Muhammed Hayr Abbas ve Mustafa Ali Halil’i 23’er yıl hapse mahkum etti.
Washington da yanıt vermeye hazırlanarak, çıkarlarının maruz kaldığı koşullar karşısında artık sessiz kalmayacağını duyurdu. ABD Dışişleri Bakanı George P. Shultz, uluslararası topluma ‘teröristler ve hava korsanları için güvenli bir liman haline gelmesi’ dolayısıyla Beyrut Havalimanı’nı kullanmama çağrısı yaptı. 13 Temmuz’da Batı Almanya gazetesi ‘Die Welt’, Ortadoğu’dan gelen teröristlerin Doğu Berlin’de tutuklanarak sınır dışı edildiğini, bunların TWA uçağının kaçırılmasına destek vermek üzere ABD merkezli ‘Pan Am’ şirketine ait bir uçağı kaçırmak için Batı Almanya’ya ulaşmak istediklerini yazdı. Gazeteye göre teröristler, diplomatik pasaportlar ve patlayıcı maddeler taşıyorlardı. Alman yetkililer, teröristlerin hedeflerinin patlayıcıları Batı Almanya’daki başka unsurlara ulaştırmak olabileceğini öne sürdü. Batı Almanya Senatosu da bu bilgiyi doğruladı.

Hamadeh davası
Eylemin ayrıntıları bunlarla bitmedi. Zira faillerin gerçek kimliklerinin tespit edilmesi ve faillerden biri olan Muhammed Ali Hamadeh’in Almanya’da tutuklanmasının ardından dosya kapanmış ve yeni gelişmelere de açılmamıştı. 13 Ocak 1987 tarihinde pilotun yanında tabancasını uçağın penceresinden çıkartırken fotoğrafı çekilen oydu.
Hamadeh, Almanya’da yargılandı ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. 2005 yılında Beyrut’a dönmek üzere serbest bırakıldı. ABD, Beyrut’ta Alman rehineleri kaçırması nedeniyle onu Almanya’dan almayı başaramadı. Bu, sonunda terör listesine dahil edilmesi sonrasında Almanya ve Hizbullah arasındaki ilişkiye dair farklı bir hikaye.
Yeni ABD bildirgesi, Washington’un unutmayacağı ve çıkarlarını tehlikeye atanların peşinden gitmeye devam edeceği çerçevesinde geliyor. Bu yöntemle Lübnan’da Hasan İzzeddin’i kaçırmak üzere bir girişimde bulunuldu, ancak girişim başarısız oldu. İlgili birkaç isim de tutuklandı. Aynı zamanda bu durum, uçakların kaçırılması, ajanların görevlendirilmesi, Washington, Hizbullah ve İran arasındaki açık savaş hikayelerinden bir başka hikayeyi oluşturuyor.



Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

TT

Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

Yemen Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Dr. Şai Muhsin ez-Zindani, hükümetinin anayasal yeminin üzerinden 24 saat geçmeden ilk hareket sinyalini verdi. Bir sonraki duraklarının Aden olacağını ve bunun yakın zamanda gerçekleşeceğini söyledi.

Dışişleri portföyünü muhafaza etmesini, yarım kalan yapısal düzenlemeleri sonuçlandırma ihtiyacıyla ilişkilendiren Zindani, hükümetin ülke içine taşınmasının sembolik değil, icrai bir gereklilik olduğunu dile getirdi. Aden’de varlık göstermenin, karar alma ve uygulama kapasitesiyle desteklenmesi gerektiğini belirterek, önceliğin kurumsal disiplinin yeniden tesisi olduğunu kaydetti.

Riyad’daki Kral Abdullah Finans Merkezi (KAFD) içinde yer alan SRMG merkezindeki “Eş-Şark” televizyonu stüdyolarında ekonomik baskının arttığı ve siyasi beklentilerin yükseldiği bir dönemde Şarku’l Avsat Podcast özel açıklamalarda bulunan Zindani, “Bu aşama geniş söylemleri kaldırmaz; kademeli ve güveni yeniden inşa eden bir çalışmaya ihtiyaç var. Kurumsal ritmin istikrara kavuşturulmasının, hedeflerin genişletilmesinden önce geliyor” dedi.

Hükümetin oluşumu ve öncelikleri

Hükümetin oluşum süreci, öncelikleri, ortaklarla ilişkiler ve siyasi sürecin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Zindani,  yarım asrı aşan kamu hizmeti tecrübesine dair kişisel okumalarını paylaştı.

Hükümetin oluşumunun “salt mesleki kriterlere” dayandığını belirten Zindani, “tercihlerin liyakat, uzmanlık ve tecrübe arasında yapılan karşılaştırmaya göre belirlendiğini, parti dayatmalarından uzak durulduğunu” söyledi. Hükümete özgeçmişler ulaştığını ancak herhangi bir kota talebiyle karşılaşmadıklarını ifade ederek, “Siyasi arka planlardan ziyade dosyaları yönetme kapasitesine odaklandık” dedi.

Açıklanan bakan sayısının fiili portföy sayısını yansıtmadığını kaydeden Zindani, “gerçek bakanlık sayısının yaklaşık 26 olduğunu; devlet bakanlarının ise belirli görevler ve gençlerin sürece katılımını sağlamak amacıyla atandığını” belirtti. Coğrafi ve ulusal dengenin gözetildiğini vurgulayan Zindani, temsilin “kazanç paylaşımı için değil, devletin çeşitliliğini yansıtmak amacıyla” dikkate alındığını söyledi.

Hükümet programının merkezinde vatandaşların yer aldığını ifade eden Zindani “İnsan, hükümetin ilgi odağıdır… Yaşam koşullarının iyileştirilmesi, hizmetlerin geliştirilmesi ve ekonomik toparlanma önceliğimizdir” dedi.

Kurumsal yeniden inşa ve denetimin güçlendirilmesi üzerinde çalıştıklarını belirten Zindani, kurumsal yapının zayıflığının geçmişteki aksaklıkların temel nedeni olduğunu ifade etti. Özellikle elektrik hizmetlerinde Suudi Arabistan’ın desteğiyle nispi bir iyileşme sağlandığını, ancak asıl zorluğun ekonomik reformların sürdürülmesi ve kaynak yönetimi olduğunu kaydetti.

Hesap verebilirlik konusunda ise siyasi kararın birleşmesinin hukukun uygulanması için fırsat sunduğunu belirterek, “Yetki birleştiğinde ödül ve ceza mümkün olur” dedi.

Zindani, hükümetinin oluşumunu yalnızca icrai adımlar çerçevesinde değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması bağlamında değerlendirdi. Olağanüstü koşullarda kurulan hükümetin, günlük dosyaları yönetmenin yanı sıra “düzenli performans, güvenin yeniden tesisi ve kamu görevlerinde liyakat ölçütünün hâkim kılınması yoluyla devlet fikrini toplumsal bilinçte yeniden sabitlemeyi” hedeflediğini söyledi.

Bu yaklaşımın, Yemen krizinin yalnızca siyasi ya da güvenlik boyutuyla sınırlı olmadığını; “vatandaş ile yönetim kurumları arasında süregelen bir güven krizi” içerdiğini ortaya koyduğunu belirten Zindani, kalıcı istikrarın ancak bu güvenin yeniden inşasıyla mümkün olacağını vurguladı.

Ekonomi ve denetim

Ekonomi dosyasında hızlı vaatlerden kaçındığını belirten Zindani, kaynak yönetimi ve önceliklerin yeniden düzenlenmesi diliyle konuşmayı tercih ettiğini söyledi. Toparlanmanın parçalı kararlarla değil, mali yönetimin yeniden yapılandırılması, şeffaflığın güçlendirilmesi ve etkin denetimle mümkün olacağını ifade etti.

Kaynakların disipline edilmesi ve verimli kullanılması, iç güvenin yeniden kazanılması ve dış desteğin çekilmesi için ilk adım olarak görülüyor. Zindani’ye göre mali istikrar, vatandaşların hayatında somut iyileşmenin temelini oluşturuyor.

Hükümetin Aden’e geçişi de bu bağlamda hem pratik hem de ulusal bir gereklilik olarak değerlendiriliyor. Yürütme organının ülke içinde bulunmasının idari bir tercih değil, kararın etkinliği ve sahayla temas kapasitesi için zorunlu bir şart olduğunu belirtti.

İçeriden çalışmanın hükümete toplumun önceliklerini daha iyi anlama ve onlarla etkileşim kurma imkânı sunduğunu kaydeden Zindani, devletin kamusal alandaki varlığının çatışma yıllarında gerilediğini hatırlattı. Riyad’da yemin edilmesini ise dönemin anayasal ve güvenlik koşullarının dayattığı bir durum olarak nitelendirdi; odaklanılması gerekenin sembolik mekân değil, hükümetin icraatı olduğunu söyledi.

Güvenlik ve askeri yapı

Güvenlik alanında temkinli ama gerçekçi bir dil kullanan Zindani, geçmiş yılların birikiminin kısa sürede silinemeyeceğini belirtti. Ancak güvenlik birimleri arasındaki koordinasyonun ve siyasi kararın birleşmesinin sahada nispi bir iyileşme sağladığını ifade etti.

Protestoların geçiş dönemlerinde kamusal hayatın bir parçası olduğunu kabul eden Zindani, bununla birlikte eylemlerin yasal çerçeve içinde kalmasının istikrarın korunması ve toparlanma sürecinin sekteye uğramaması açısından hayati olduğunu vurguladı.

Askeri güçlerin yeniden düzenlenmesine ilişkin olarak ise komuta birliğinin sağlanması ve birliklerin şehir dışına konuşlandırılmasının devlet otoritesinin pekiştirilmesi ve güvenlik-askerî roller arasındaki örtüşmenin azaltılması açısından gerekli olduğunu söyledi.

Geçmiş dönemdeki çoklu sadakat yapısının kurumların işlevselliğini zayıflattığını belirten Zindani, bunun aşılmasının istikrarın yeniden inşası ve hükümetin icra kapasitesinin güçlendirilmesi için temel teşkil ettiğini kaydetti.

Dış politika ve bölgesel ilişkiler

Zindani’nin açıklamaları, siyasi temsilin netliğinin Yemen’in uluslararası konumunu güçlendirmedeki önemine işaret etti. Birleşik karara sahip bir hükümetin diplomatik etkileşimi kolaylaştıracağını ve Yemen’e daha güçlü ve tutarlı bir hukuki temsil sağlayacağını belirtti.

Dışişleri portföyünü muhafaza etmesini, bakanlık ve dış temsilciliklerin yeniden düzenlenmesiyle başlayan reform sürecini tamamlama ihtiyacıyla gerekçelendiren Zindani, diplomatik işleyişin düzenli hâle getirilmesini devlet kurumlarının yeniden inşasının doğal uzantısı olarak gördüğünü söyledi.

Suudi Arabistan ile ilişkileri “geleneksel desteğin ötesine geçen, çok boyutlu bir ortaklık” olarak tanımlayan Zindani, son yıllarda sağlanan desteğin hayati sektörlere yansıdığını ve mevcut aşamada iş birliğinin kalkınma ve ekonomik istikrar alanlarında genişletilmesinin hedeflendiğini belirtti. Bu ortaklığın, bölgesel karmaşıklıklar içinde istikrarın temel dayanaklarından biri olduğunu ifade etti.

Husilere ilişkin olarak ise hükümetin barış sürecine esneklikle yaklaştığını ancak anlaşmalara bağlılık konusunda sorun yaşandığını söyledi. Son askerî ve ekonomik gelişmelerin grubun pozisyonunu zayıflattığını öne süren Zindani, gelecekteki müzakerelerin açık referanslara dayanması gerektiğini vurguladı. Husilere karşı güçlerin birleşmesinin, hızlı bölgesel ve uluslararası değişimler ışığında hükümete daha güçlü ve tutarlı bir müzakere konumu sağladığını belirtti.

Yarım asırlık kamu hizmeti

Mesleki kariyerine değinen Zindani, elli yılı aşkın bir tecrübeye sahip olduğunu; genç yaşta eğitim alanında başlayan kariyerinin diplomatik görevlerle devam ettiğini anlattı.

Yemen’in derin dönüşümler yaşadığını, bunun kurumsal yapının kırılganlığını ortaya çıkardığını ve devlet istikrarını etkilediğini söyledi. Buna rağmen geleceğin geçmişten ders çıkararak okunması gerektiğini belirten Zindani, nihayetinde kalıcı olanın makamlar değil, vatandaşın çıkarı olduğunu vurguladı.

Mevcut aşamadaki iyimserliğin siyasi bir söylem değil, karmaşık koşullar karşısında pratik bir tercih olduğunu ifade eden Zindani, asıl bahsin devlet ile toplum arasındaki güveni yeniden inşa etmek ve bölgesel ile uluslararası ortaklarla ortak çalışmayı güçlendirmek olduğunu söyledi. Bunun, Yemen’i istikrar ve toparlanma rotasına yeniden yerleştirecek bir aşamanın kapısını aralayabileceğini sözlerine ekledi.


Somali Cumhurbaşkanı: Suudi Arabistan önderliğindeki ortaklarımızla, İsrail’in Somaliland’ı tanımasını geçersiz kılmak için çalışıyoruz

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
TT

Somali Cumhurbaşkanı: Suudi Arabistan önderliğindeki ortaklarımızla, İsrail’in Somaliland’ı tanımasını geçersiz kılmak için çalışıyoruz

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, ülkesinin İsrail’in Somaliland bölgesini tanıma kararını geçersiz kılmak amacıyla üç siyasi ve hukuki adımdan oluşan bir paket uygulamaya koyduğunu açıkladı. Mahmud, Suudi Arabistan öncülüğündeki ortaklarla yakın koordinasyon içinde olduklarını, bölgesel istikrarın korunması ve Afrika Boynuzu’nun ‘hesaplanmamış bir tırmanıştan’ uzak tutulması için çalıştıklarını söyledi.

Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Mahmud, İsrail’in söz konusu tanıma kararından çıkar sağlayabilecek bölge ülkeleri bulunduğunu, ancak isim vermek istemediğini belirtti. Mahmud, “Belirli bir ülke ya da ülkeleri anmak istemem. Ancak bazı tarafların, bu tanımayı Somali’nin birliği ve bölgenin istikrarı pahasına dar ve kısa vadeli çıkarlar için bir fırsat olarak gördüğü açık” dedi.

Somali’nin egemenliğinin ‘kırmızı çizgi’ olduğunu vurgulayan Mahmud, ülkesinin ulusal birliği ve egemenliği korumak için gerekli tutumu takındığını ifade etti. Mahmud, “Herkese mesajımız net: İsrail’in sorumsuz maceralarına aldanılmamalı” ifadesini kullandı.

Mahmud, Somali ile dayanışmanın önemine dikkat çekerek, bölgeyi ‘sonu olmayan bir kaosa’ sürüklemeyi amaçlayan planlara karşı uyanık olunması çağrısında bulundu. Suudi Arabistan’ı ülkesinin istikrar ve birliğinin desteklenmesinde, yeniden imar ve kalkınma çabalarında ve Kızıldeniz ile hayati deniz geçiş yollarının güvenliğinin sağlanmasında kilit bir stratejik ortak olarak nitelendirdi.

Üç adım

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanımasına ilişkin olarak, hükümetinin attığı adımlara dair açıklamalarda bulundu. Mahmud, “En açık ve kararlı ifadelerle vurguluyorum ki Somaliland’ın bağımsız bir devlet olarak tanınması, Somali Federal Cumhuriyeti’nin egemenliği ve birliğine yönelik açık bir ihlaldir” dedi.

Mahmud, söz konusu tanımanın uluslararası hukuk ilkeleri, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı ve Afrika ülkelerinin sömürge döneminden kalan sınırlarının korunmasını öngören Afrika Birliği (AfB) kararlarına da aykırı olduğunu belirtti. Bu çerçevede Somali’nin bir dizi eş zamanlı adım attığını ve atmaya devam edeceğini ifade etti.

Mahmud, bu kapsamda ilk olarak BM, AfB ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) nezdinde derhal diplomatik girişimlerde bulunulduğunu, söz konusu tanımanın hukuki ve siyasi olarak reddedilmesi için harekete geçildiğini söyledi.

Mahmud, ülkesinin ‘İsrail’in egemenliğe ve ulusal birliğe yönelik açık ihlali’ konusunda BM Güvenlik Konseyi’nde resmi bir oturum talep ettiğini ve söz konusu oturumun gerçekleştirildiğini belirtti. Mahmud, Somali’nin hâlihazırda BM Güvenlik Konseyi üyesi olmasının da katkısıyla bu sürecin önemli bir diplomatik kazanım olduğunu ifade etti.

Somali lideri, AfB, Arap Birliği, İİT, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Avrupa Birliği (AB) başta olmak üzere uluslararası ortaklardan gelen dayanışma ve kınama mesajları için ‘derin minnettarlık’ duyduklarını dile getirdi.

Mahmud’a göre, İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararını geçersiz kılmaya yönelik planın ikinci adımı, Arap, İslam ve Afrika ülkeleri arasında ortak ve koordineli bir tutum oluşturmayı hedefliyor. Mahmud, “Suudi Arabistan’ın Somali’nin birliğine yönelik herhangi bir müdahaleyi açık ve net bir şekilde kınayan ilk ülkelerden olmasını büyük takdirle karşılıyoruz” dedi.

Mahmud, Suudi Arabistan’ın tutumunun, ülkelerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygı konusundaki kararlı yaklaşımını yansıttığını belirterek, Suudi Arabistan Bakanlar Kurulu’nun Somali’ye yönelik ‘sabit ve ilkesel destek’ mesajının bu zor dönemde önemli bir anlam taşıdığını ifade etti.

Somali Cumhurbaşkanı, birçok Arap, İslam ve Afrika ülkesinin yanı sıra Latin Amerika ve Asya’dan da çeşitli ülkelerin dayanışma ve kınama mesajları yayımladığını kaydetti. Mahmud, “Saygın gazeteniz aracılığıyla hepsine teşekkür ediyoruz. Somali ulusal hafızası bu tarihi dayanışmayı unutmayacaktır” şeklinde konuştu.

Mahmud’a göre planın üçüncü adımı ise tüm siyasi meselelerin tek ve birleşik Somali devleti çerçevesinde, dış müdahale ve dayatmalardan uzak biçimde ele alınması amacıyla iç ulusal diyaloğun güçlendirilmesini öngörüyor.

Bölgesel ve uluslararası barış

Hasan Şeyh Mahmud, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının bölgesel dengeleri yeniden şekillendirebileceği ve Kızıldeniz ile Afrika Boynuzu’nun güvenliğini tehdit edebileceği yönündeki kaygılarla ilgili olarak, “Bu tanıma, kararlı bir tutumla karşılanmazsa, bölgesel ve uluslararası barış ile güvenliği sarsacak tehlikeli bir emsal oluşturabilir” dedi.

Mahmud, söz konusu adımın yalnızca Afrika Boynuzu’nda değil, Afrika genelinde ve Arap dünyasında da ayrılıkçı eğilimleri teşvik edebileceğini, bunun da bölgesel istikrarı tehdit edeceğini belirtti. Sudan ve Yemen gibi ‘kardeş ülkelerde’ yaşanan gelişmelerin, devletlerin parçalanmasının ve ulusal yapılarının çökmesinin maliyetini açıkça gösterdiğini ifade etti.

Kızıldeniz’in güvenliğine olası etkiler konusunda ise Mahmud, “Küresel bir deniz ticaret hattından ve Arap ulusal güvenliğinin temel unsurlarından söz ediyoruz. Somali kıyılarında yaşanacak herhangi bir siyasi ya da güvenlik gerilimi, doğrudan uluslararası ticaretin ve enerji güvenliğinin güvenliğini etkileyecektir” değerlendirmesinde bulundu.

Bu etkinin, başta Suudi Arabistan, Mısır, Sudan, Eritre, Yemen ve Ürdün olmak üzere kıyıdaş ülkelerin istikrarına da yansıyacağını belirten Mahmud, Somali’nin birliğinin korunmasının Kızıldeniz’in kolektif güvenliğinin temel dayanaklarından biri olduğunu vurguladı.

Bölgesel hakimiyete giriş

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının ardındaki gerçek amacını ve bu adımın Somali’nin tarihsel ayrılık karşıtı duruşunu nasıl test ettiğini şu cümlelerle açıkladı: “Gördüğümüz üzere amaç, yalnızca siyasi bir tanımanın ötesine geçiyor… Amaç siyasi hedefin ötesine geçiyor; İsrail’in Afrika Boynuzu’nda, Kızıldeniz’e doğrudan yakın bir stratejik üs edinmesini sağlamak ve Babu’l Mendeb Boğazı üzerinde etkili olarak Kızıldeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin ulusal güvenliğini tehdit etmek.”

Bu hamlenin Somali, Arap ve Afrika duruşunun egemenlik ve devlet birliği konusundaki kararlılığını test etmeye yönelik bir girişim olduğunu vurgulayan Mahmud sözlerini şöyle sürdürdü: “Burada açıkça belirtmek isterim ki, Somali’nin ayrılık karşıtı tutumu geçici veya taktiksel bir yaklaşım değildir. Bu, köklü bir ulusal ilke olup, geniş Arap ve Afrika desteğine sahiptir, ön saflarında ise Suudi Arabistan’ın desteği vardır.”

Mahmud, İsrail’in bu tanıma girişiminin Ortadoğu’daki çatışmayı Somali topraklarına taşıma amacı taşıdığını belirterek, “Açıkça söylüyorum, Somali’nin ulusal çıkarları ve bölgesel güvenliği için ülkemizi uluslararası veya bölgesel çatışmaların sahası haline getirmeye izin vermeyeceğiz” ifadesini kullandı.

Somali’nin barış, yeniden inşa ve sürdürülebilir kalkınma hedeflediğini, Ortadoğu’nun krizlerini ithal etmek veya kıyılarını ve bölgesel sularını askerileştirmek istemediğini vurgulayan Mahmud, “Başta Suudi Arabistan olmak üzere ortağımız olan Arap ülkeleri ile sıkı koordinasyon içinde çalışıyoruz; amacımız bölgenin istikrarını korumak ve Afrika Boynuzu’nu herhangi bir kontrolsüz tırmanıştan uzak tutmak” dedi.

cdvfgrth
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (Riyad’daki Somali Büyükelçiliği)

Mahmud, tecrübelerin, devletlerin parçalanmasının istikrar yaratmadığını, aksine ciddi güvenlik boşlukları oluşturduğunu ve etkilerinin yalnızca tek bir ülkeyle sınırlı kalmayıp tüm bölgeyi etkilediğini gösterdiğini vurguladı. “Bu nedenle, İsrail’in boş ve tehlikeli maceralarına kanmamalarını tavsiye ediyoruz” dedi.

Mahmud ayrıca, Arap ülkelerine, özellikle Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ne kıyısı olan devletlere Somali’nin ulusal güvenlikleri için güney kapısı niteliğinde olduğunu anlamaları çağrısında bulundu. Afrika’daki komşu ülkeleri ise Somali ile dayanışma içinde olmaya ve bölgeyi sonsuz bir kaosa sürüklemeye yönelik planlara karşı dikkatli olmaya çağırdı.

Suudi Arabistan-Somali ilişkileri

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, Suudi Arabistan ile Somali arasındaki ilişkilerin stratejik önemini ve Kızıldeniz’in güvenliğine katkısını vurguladı. Mahmud, “İkili ilişkilerimiz tarihî ve derin köklere sahip stratejik bir ilişkidir; bu ilişki kardeşlik, din ve ortak kader temellerine dayanır. Suudi Arabistan, Somali’nin istikrarını ve birliğini desteklemede, yeniden imar ve kalkınma çabalarında, ayrıca Kızıldeniz ve kritik deniz yollarının güvenliğinin sağlanmasında merkezi bir stratejik ortaktır” ifadelerini kullandı.

Mahmud, Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 stratejisine ve Kral Selman bin Abdulaziz ile Veliaht Prens Muhammed bin Selman liderliğinde elde edilen ekonomik başarılara büyük hayranlık duyduklarını belirtti. “Somali, bu alanlarda Suudi deneyiminden yararlanmayı hedefliyor” dedi.

Mahmud, mevcut şartlar altında Suudi liderliğinin bilgeliği, gücü ve bölgesel ve uluslararası ağırlığı sayesinde Somali’nin yeniden güçlü, birleşik ve onurlu bir şekilde kalkınmasında merkezi bir rol oynayabileceğine inandıklarını söyledi.

Suudi diplomasisinin Somali’ye uluslararası destek ve dayanışmayı sağlamakta kilit bir rol oynayacağını vurgulayan Mahmud, “Somali zorlu dönemlerden geçti, ancak bugün hızla toparlanıyor” şeklinde konuştu.

Mahmud, Somali’nin deneyimlerinden hareketle, günümüzde benzer zorluklarla karşı karşıya olan halklara karşı içten bir dayanışma hissettiklerini ve Suudi Arabistan’ın Yemen, Sudan ve Suriye’deki samimi ve kararlı rolünü takdir ettiklerini belirtti.

Son olarak, Suudi Arabistan Bakanlar Kurulu’nun, Kral Selman bin Abdulaziz başkanlığında, Somali’nin toprak bütünlüğüne yönelik herhangi bir bölünme girişimini reddetme kararını büyük memnuniyetle karşıladıklarını ifade etti.

Mahmud sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Bu tutum, Suudi Arabistan’ın Somali toprak bütünlüğü ve egemenliğine tarihî desteğinin bir uzantısıdır. Suudi liderliğinin açıkça Somali’nin birliğine yönelik girişimleri reddetmesi, ülkelerimiz arasındaki kardeşlik ilişkilerini güçlendiriyor, bölgesel istikrarı pekiştiriyor ve uluslararası topluma devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesinin önemini vurgulayan güçlü bir mesaj gönderiyor.”


Mısır'ın Somali'deki askeri varlığı İsrail'in endişelerini artırıyor

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Mısır'ın Somali'deki askeri varlığı İsrail'in endişelerini artırıyor

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

İsrail basını, İsrail’in Mısır ordusunun Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki hareketlerinden duyduğu endişeyi dile getirirken, Mısırlı eski askeri yetkililer, Mısır'ın Somali'deki askeri varlığını ‘meşru ve uluslararası hukuk ve uluslararası sözleşmelere uygun’ olarak değerlendirdi ve bunun bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yardımcı olmayı amaçladığını belirttiler.

İsrail gazetesi Yisrael Hayom, Mısır'ın ordusuna Somali üzerinden İsrail'e yanıt vermesini emrettiğini ve bu konuda onu destekleyen Arap ülkeleri olduğunu yazdı. Gazete, “Afrika Boynuzu'nda güç mücadelesi alevleniyor: Mısır, İsrail'in 'Somaliland'ı tanımasına yanıt veriyor” başlıklı haberinde, bu tanımaya karşı çıkan Kahire'nin, İsrail'in hamlesine yanıt olarak Somali'deki güçlerini yeniden konuşlandırdığını kaydetti. Gazeteye göre buraya yaklaşık 10 bin Mısırlı askerin konuşlandırıldığı tahmin ediliyor.

Ancak, Mısır ordusunun eski kimyasal savaş şefi Tümgeneral Muhammed eş-Şehavi, Mısır askerlerinin ‘dünyanın en büyük sekizinci barış gücü olduğunu ve Somali'deki Mısır güçlerinin Afrika Birliği (AfB) barış güçlerinin komutası altında olduğunu ve Somali'de barışı korumak için çalıştıklarını’ söyledi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Şehavi, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mısır, Somali'nin stratejik konumu nedeniyle birçok ülke tarafından, özellikle de İsrail tarafından arzulandığının farkında. İsrail, Somali'nin güvenliğini istikrarsızlaştırmak ve Etiyopya'nın Kızıldeniz'e ulaşma ve bir deniz gücü kurma planı gibi belirli planları kabul etmeye zorlamak amacıyla Somaliland bölgesini Somali'den ayrılmak isteyen bir devlet olarak tanıdı. Ayrıca Etiyopya, İsrail'in desteğiyle Sudan'da istikrarın yeniden sağlanmasını engellemek ve çatışmanın devamını sağlamak gibi başka faaliyetlerde de bulunuyor.”

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, İsrail'in ayrılıkçı bölgeyi tanıması ve Kızıldeniz'de bir yer edinme çabaları sonrasında Somali ve Kızıldeniz'in güvenliği konusunda defalarca kez uyardı.

grfbgfr
AfB'nin Somali'deki barış gücü misyonunda Mısır askerleri de yer alıyor (AFP)

İsrail, geçtiğimiz aralık ayında Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyine bakan Somaliland bölgesinin bağımsızlığını tanıdı. Etiyopya, bu bölgenin bağımsızlığını tanımak karşılığında bir deniz ve askeri liman elde etmek istiyordu.

Mısırlı ulusal güvenlik uzmanı Tümgeneral Muhammed Abdulvahid, Mısır askerlerinin Somali'deki rolünün Afrika Birliği ve barış gücü çatısı altında güvenlik ve istikrarı sağlamak olduğunu vurgulayarak “Bu nedenle Mısır güçlerinin varlığı, Afrika Birliği ve Somali Devleti'nin talebi üzerine meşrudur. Somali Devleti'nin cumhurbaşkanı kısa süre önce Mısır'ı ziyaret ederek bunu tüm dünyaya teyit etmiştir” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Tümgeneral Abdulvahid, şunları söyledi:

“Bu bakımdan, İsrail'in Somaliland'ı bir devlet olarak tanıyarak ve Somali devletini bölmeye çalışarak yasadışı bir hamleye başvurup uluslararası hukuku hiçe saydığı halde, diğer tarafların Mısır'ın meşru varlığından endişe duyduklarını iddia etmeleri anlaşılabilir değil. Etiyopya'nın Somali'ye yönelik tacizleri ve kendi topraklarında bir Etiyopya deniz üssü kurulmasını kabul etmesi için yaptığı baskı, Addis Ababa tarafından gerçekleştirilen ve İsrail tarafından desteklenen, Sudan'daki Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) milis, teçhizat ve silah sağlamak gibi Afrika Boynuzu bölgesinde genel olarak gerçekleştirilen diğer şüpheli hamleler, İsrail'in bölgeyi istikrarsızlaştırmaya yönelik hamleleri bağlamında değerlendirilmeli.”

Tümgeneral Abdulvahid, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mısır ve AfB, bu gelişmelerin farkındadır ve bu nedenle Mısır'ın buradaki askeri varlığı, tüm bu tehditlere karşı koymak ve uluslararası yasal yükümlülükler ve uluslararası meşruiyet çerçevesinde hareket etmek için.”

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi pazar günü, Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud ile Mısır ziyareti sırasında düzenledikleri ortak basın toplantısında, Somali'deki barış gücü misyonuna, ülkenin güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü destekleme taahhüdünün bir parçası olarak asker göndermeye devam edeceğini açıkladı. Sisi ve Mahmud, ikili bir toplantı düzenledikten sonra, her iki ülkenin heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda, Mısır'ın Somali'nin birliği ve toprak bütünlüğünü destekleyen tutumunu vurgulayan Sisi, ülkenin egemenliğini zedeleyecek veya istikrarını tehdit edecek her türlü önlemi reddetti.

Sisi, düzenlenen ortak asın toplantısında, ‘devletlerin güvenliğini ve egemenliğini tehlikeye atabilecek adımlara’ karşı uyarıda bulunarak, bunları ‘Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın ihlali’ olarak nitelendirdi. Mısır, 2024 yılının aralık ayı sonlarında, Somali'deki AfB barış gücü misyonuna asker göndereceğini duyurmuştu. Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, bu kararın ‘Somali hükümetinin talebi ve AfB Barış ve Güvenlik Konseyi'nin (AUSSOM) onayıyla’ alındığını söyledi. AUSSOM, 2024 yılı sonlarında sona eren terörle mücadele misyonunun yerini aldı.