ABD’nin koruma kalkanı

ABD’nin düşmanlarından önce dostları, önümüzdeki on yıl içinde ABD’nin kendilerine verdiği garantilerin güvenilirliğini değerlendirmeli

ABD, geçtiğimiz yüzyılın ortalarından bu yana Sovyetler Birliği'nin hegemonik hedeflerine karşı koymak amacıyla NATO'ya liderlik etti (AFP)
ABD, geçtiğimiz yüzyılın ortalarından bu yana Sovyetler Birliği'nin hegemonik hedeflerine karşı koymak amacıyla NATO'ya liderlik etti (AFP)
TT

ABD’nin koruma kalkanı

ABD, geçtiğimiz yüzyılın ortalarından bu yana Sovyetler Birliği'nin hegemonik hedeflerine karşı koymak amacıyla NATO'ya liderlik etti (AFP)
ABD, geçtiğimiz yüzyılın ortalarından bu yana Sovyetler Birliği'nin hegemonik hedeflerine karşı koymak amacıyla NATO'ya liderlik etti (AFP)

Nebil Fehmi
Birinci Dünya Savaşı'nın ardından eski kıta Avrupa ülkelerinin altın sömürgeleştirme çağının, özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesi sonrası bu akımın çöküşünden sonra gerilemeye başlamasıyla çağdaş uluslararası sistemin hızla, güvenlik ve ekonomi açıdan pusulasına yön veren Amerikalıların etkisine girdiğine tanık olduk.
ABD’nin, yaşanan gelişmeler ve değişimler çerçevesinde çıkarlarını güvence altına almak ve rakiplerini caydırmak için başvurduğu uygulama ve düzenlemeler arasında; dünyanın farklı bölgelerinde güvenlik politikalarını duyurmak, bu bölgelerdeki ülkelere herhangi bir tehlike karşısında bu güvenlik politikalarını uygulama taahhüdünde bulunmak ve bazen de askeri güvenlik sistemi bağlamında bazıları için doğrudan güvenlik teminatı vermek yer alıyor. Bu taahhütler ve teminatlar, dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan toplam iki milyar nüfuslu 69 ülkeye verilmiş durumda.
Söz konusu güvenlik düzenlemelerinin en önemli örneklerinden biri, Japonya ve Güney Kore'ye yönelik Çin veya Kuzey Kore kaynaklı olası risklere karşı ‘Hub & Spoke’ olarak tanımlanan bir ittifaklar ağı içinde sağlanan nükleer korumadır.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabai’dan aktardığı analize göre, ABD, nükleer silahlarını kendisine karşı herhangi bir saldırıyı caydırmak veya yenmek için kullanacağına dair kamuya açık ve resmi açıklamalarda bulunmanın yanı sıra her iki ülkede çeşitli bölgelerde ABD kuvvetleri konuşlandırdı. Ayrıca Japonya’nın Okinawa Adası’nda 1972'ye ve Güney Kore'de 1958'den 1991 yılına kadar nükleer silahlar konuşlandırdı. ABD, bu silahların konuşlandırıldıkları yerlerden kaldırılmasının ardından dahi iki ülkeye nükleer olarak koruma sağlamayı sürdürme taahhüdünü yineledi.
Son dönemde meydana gelen olaylar ve düzenlemelerde yaşanan gelişmelerle birlikte, Japonya başta olmak üzere ABD’nin Asya'daki müttefikleri arasında pek çok soru gündeme geldi. Japonya’nın bu konuda başı çekme sebebi, Kuzey Kore ile olası bir anlaşma yapılması halinde ABD’nin koruma kalkanının daralması ve böylece önce Çin, sonra Kuzey Kore tehdidi karşısında Japonya’nın güvenliğinin olumsuz etkilenmesi korkusundan kaynaklanmaktadır.
Öte yandan ABD, geçtiğimiz yüzyılın ortalarından bu yana,  eski Doğu Avrupa ülkelerinin imzaladığı ‘Varşova Paktı’ çerçevesinde komünist dost ülkeleri bir araya getiren Sovyetler Birliği'nin hegemonik emellerine karşı Avrupa’daki batı ülkelerinin yanı sıra Türkiye, Kanada ve Avustralya’yı geleneksel nükleer ve güvenlik ilişkilerinde bir araya getiren NATO’ya liderlik ediyor.
Bu Amerikan politikası o zamanlar, ABD’nin uluslararası güvenliğe bakışının özünü oluşturan bir plan ve teori olan ‘Truman Doktrini’ olarak biliniyordu.  Bu politika, özellikle ABD önceliklerinin yeniden düzenlenmesine yol açan Sovyetler Birliği'nin dağılmasından ve Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra, ABD'nin Avrupa ülkelerini gerekirse nükleer silahlarla koruma taahhüdünün güvenilirliğine ilişkin birkaç sorunun ortaya çıktığı Asya arenasındakiyle aynıdır. Bununla birlikte Ukrayna ve çevresinde yaşananlar olaylara karşı ABD'nin sert bir tutum sergilemediğine tanık olduk.
Tarihçiler, ABD'nin 1954 yılında Vietnam'daki Dien Bien Phu Savaşı sırasında Fransa’nın - iki ülke arasında ortak bir savunma anlaşması yapılmış olmasına rağmen- kendisine askeri destek sağlaması yönündeki taleplerine yanıt vermeyi reddettiğini görmezden geliyor. Öte yandan söz konusu sorular, Trump'ın Almanya'da konuşlu Amerikan askerlerini geri çekme kararıyla daha da arttı.
Ortadoğu ile ilgili olarak ise 23 Ocak 1980 tarihi unutulmamalıdır. Bu tarihte dönemin ABD Başkanı Carter, ülkesinin Körfez'deki çıkarlarını korumak için elindeki tüm askeri araçları kullanacağını duyurmuştu. Başka bir deyişle duyurunun temelinde ABD'nin Arap ülkelerinde var olan enerji ihtiyacının korunmasının istenmesine, duyuruda Arap ülkelerine işaret edilmemiş ve sadece Basra Körfezi terimi kullanılmış olmasına rağmen duyuru, Körfez'deki Arap ülkeleri için bir Amerikan güvenlik kalkanı olarak kabul edildi ve ‘Carter Doktrini’ olarak adlandırıldı.
Aynı zamanda duyuru, -dolaylı da olsa- Körfez ülkelerine güvenlik garantileri vermek anlamına geldiği şeklinde yorumlandı. Bunun belki de en önemli sonuçlarından biri, ABD’nin Kuveyt'in enerji kaynaklarına karşı bir tehdit olarak görerek ve ABD ulusal güvenliği için tehdit oluşturacak şekilde Suudi Arabistan’a uzanabileceği ihtimaliyle 1990’ların başlarındaki Irak işgali karşısında Kuveyt’i kurtarmasıydı.
Son yıllarda, kaya gazından enerji elde edilmesini sağlayan teknolojik gelişmelerin ABD'nin Körfez’deki enerjisi kaynaklarına olan bağımlılığını azalttığını söylemeye gerek yok. Bu durum, ABD’nin önceliklerinin sıralamasını etkiledi. Silahlanmadaki teknolojik gelişmeler de bu konuda etkili oluyor. ABD şuan Körfez’deki seyrüsefer güvenliğini sağlıyor. Herhangi bir ABD vatandaşının zarar görmediği Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine yönelik saldırıların ardından olay yerinden uzak bölgelerden düşman ülkelerin stratejik veya askeri bölgelerini hedef aldı. Ancak, Irak’ta Amerikan vatandaşlarının ölmesine ve yaralanmasına yol açan saldırının ardından Kasım Süleymani’yi hedef alması, ABD’nin taahhütlerini etkili savunma amaçlı güvenlik eylemlere dönüştürme konusundaki istekliliğine dair birçok soruyu gündeme getirdi.
İsrail'in Carter Doktrini çerçevesinde korunmasına dair resmi bir anlaşma olmamasına ve ABD, Asya veya Avrupa koruma kalkanı kapsamına girmemesine rağmen ABD’nin Ortadoğu'daki en önemli ve en güçlü askeri ilişkisi İsrail iledir. Bu, en istikrarlı ve kapsamlı sayılabilecek bir ilişkidir. ABD’nin İsrail’e yaptığı bağışların büyüklüğü, verdiği silahların kalitesi ve teknoloji transferi bölgede rakipsiz bir askeri yardım olarak görülmektedir. ABD ve İsrail’in savunma anlaşması imzalamasının yeterli siyasi destek verilmemesine rağmen birkaç kez ileri sürülmesi göz önüne alındığında, tüm aşırılıklarıyla birlikte İsrail'e sağlanan siyasi desteğin başka bir örneği daha yoktur. Çünkü İsrail böyle bir savunma anlaşması imzalanmasının, hareket özgürlüğünü kısıtlayabileceğini ve ABD’nin İsrail'in eylemlerinin kendi öncelikleriyle örtüşmeyen bir takım bölgesel çatışmaların tekrarlanmasından korktuğunu düşünüyor.
Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerden geniş siyasi destek alan ABD-İsrail güvenlik ilişkisinin gücüne ve sürdürülebilirliğine rağmen ABD ve İsrail siyaset arenasında, ABD'nin İsrail'i ve onun politikalarını savunma isteğinin güvenilirliğine dair bir takım sorular var. Çünkü Amerikan toplumu savaşlardan yoruldu. Özellikle Ortadoğu'daki çatışmalardan rahatsız.  Bu da İsrail'e en yakın olan ve Netanyahu'yu destekleyen ABD Başkanı olmasına rağmen Trump’ın İran’a askeri olarak karşılık verme konusunda Netanyahu’ya muhalefet edenlerin başında gelmesine neden oluyor.
ABD'li yetkililer, her ne kadar son zamanlarda Ortadoğu'daki asker sayısında çok fazla gerileme olmadığını belirtseler de sonuç olarak ABD’nin dünyadaki ve Ortadoğu bölgesindeki dostları, düşmanları ve rakipleri, çağdaş Amerikan güvenlik kavramlarını ve oynayabilecekleri güvenlik rolünü yeniden değerlendirmeye başladılar.
Dürüst olmak gerekirse herkes hata yaptı. ABD güvenlik taahhütlerinin ve ABD’li yöneticilerin başlıca amacının, müttefikleri savunmak değil, Amerikan çıkarlarını korumak olarak formüle edildiği açıkça ortaya konmuştur. Bu nedenle, taahhütlerin yerine getirilişinin koşullar ve ilgi alanlarına göre değişiklik göstermesi şaşırtıcı değildir.
İçinde bulunduğumuz Kasım ayı başlarında yapılan ABD başkanlık seçimleri sırasında, ABD’nin müttefiklerini savunma isteğinde bir azalama olduğuna şahit olmamızı normal buluyorum. Zira özellikle Obama ve Trump dönemlerinde siyasi, güvenlik ve diplomatik bir gerilemeye tanık olduk.
ABD, askeri gücünü fevri olarak veya dikkatli hesaplamalar yapmadan kullanmıyor. Ancak sorun şu ki, ABD'nin müttefikleri veya dostları ile stratejik ilişkilerinde daha izole ve insani riskler veya kayıplar almaya daha isteksiz hale geldiğine dair genel bir düşüncenin olması nedeniyle güvenlik taahhütlerinin güvenilirliği büyük ölçüde azaldı.
Bu durum, ABD’nin ve başlıca büyük ve küresel ülkelerin çıkarları dahil olmak üzere uluslararası barış ve güvenlik açısından oluşabilecek tüm sonuçlarıyla birlikte ABD’nin dostlarını endişelendirirken rakiplerini veya düşmanlarını risk almaya teşvik ediyor.
ABD’nin düşmanlarından önce dostları, önümüzdeki on yıl içinde ABD’nin güvenlik taahhütlerinin güvenilirliğini ve etkinliğini değerlendirmeli, ABD ile ilişkilerini teyit etmeli ve bunlardan mümkün olduğunca çok yararlanmalıdır. Bölgesel dengelerde ve özellikle büyük ülkelerin çıkarlarını doğrudan etkilemeyen ve güvenlik taahhütlerini aktifleştirmesi gerekmeyen bölgesel çatışmalarda ne rahatsız olan ne de rahatsız olmayan bir duruma düşmemek için uygun gördüklerinden faydalanmalıdır.



İsrail ya hızlı bir anlaşma ya da uzun bir savaş bekliyor

ABD Başkanı Donald Trump, 23 Mart 2026’da Air Force One’a binmeden önce İran’la yapılan görüşmeler hakkında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 23 Mart 2026’da Air Force One’a binmeden önce İran’la yapılan görüşmeler hakkında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)
TT

İsrail ya hızlı bir anlaşma ya da uzun bir savaş bekliyor

ABD Başkanı Donald Trump, 23 Mart 2026’da Air Force One’a binmeden önce İran’la yapılan görüşmeler hakkında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 23 Mart 2026’da Air Force One’a binmeden önce İran’la yapılan görüşmeler hakkında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran ile bu hafta içinde olası bir anlaşmaya varılabileceğini duyurduğu açıklamasından dakikalar sonra İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran’a ilişkin “Onlar aşağıda… biz ise yukarıdayız” ifadesini kullandı. Netanyahu, Trump’ın açıklamasına doğrudan değinmezken, bu yanıt İsrail’in söz konusu açıklamaya şaşırmadığını, ancak bundan memnun da olmadığını ortaya koydu. İsrail’in her zamanki gibi Washington’a açık bir şekilde karşı çıkamadığı, buna karşın mevcut planın başarısız olmasını umarak savaşın sürmesini tercih ettiği değerlendirildi.

Trump dün sabah yaptığı açıklamayla dünyayı şaşırtarak, İran ile bir anlaşma için görüşmeler yürüttüğünü ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nı 48 saat içinde tamamen açmaması halinde tehdit ettiği enerji tesislerine yönelik saldırıları, verimli görüşmelerin ardından durdurma talimatı verdiğini söyledi.

Trump’ın açıklamasından kısa süre sonra, Netanyahu’nun İsrail parlamentosu Knesset’te istihbarat alt komitesine verdiği brifing öncesinde, Komite Başkanı Boaz Bismuth, Netanyahu’ya “Geçmişte kötü bir anlaşmayı engellemiştiniz, bu kez de aynısını yapın” diye seslendi. Netanyahu ise “İsrail’i daha önce ulaşmadığı seviyelere çıkarıyor, İran’ı ise daha önce görmediği düşük seviyelere indiriyoruz… Biz yukarıdayız, onlar aşağıda” yanıtını verdi.

Netanyahu’nun bu açıklaması sırasında İsrail Başbakanlık Ofisi, Trump’ın sözlerine ilişkin yorum yapmayı reddetti ve İsrail medyasının yönelttiği sorulara yanıt vermedi.

Netanyahu’nun, yanlış anlaşılabilecek ya da Trump’ı rahatsız edebilecek bir değerlendirmeden kaçınmak istediği, Tahran ile yapılması beklenen görüşmelerin sonucunu beklediği belirtildi. Açıklamalardan, Tel Aviv yönetiminin söz konusu müzakerelerden önceden haberdar olduğu anlaşılıyor.

Washington, Kalibaf ile görüşüyor

Bu bağlamda İsrail’in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronoth, Donald Trump’ın açıklamasının İsrail açısından sürpriz olmadığını yazdı. Gazete, Tel Aviv yönetiminin söz konusu görüşmelerden haberdar olduğunu ve Washington’ın İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile temas halinde bulunduğunu bildirdi.

Yedioth Ahronoth’a bağlı Ynet internet sitesine konuşan İsrailli bir kaynak, Trump’ın açıklamalarının ardından İsrail’in ültimatomun ertelenmesi kararından haberdar edildiğini belirtti. Kaynak, “ABD ayrıca İsrail’den enerji istasyonları ve altyapı tesislerine yönelik saldırıları durdurmasını istedi. Süreç henüz tamamen sona ermiş değil ancak ültimatom fikri geçici olarak rafa kaldırıldı. Trump’ın geri adım attığı açık; çünkü ültimatomunun durumu daha da karmaşık hale getirdiğini fark etti” ifadelerini kullandı.

vffdevf
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf (Arşiv – İran parlamentosu internet sitesi)

Aynı kaynak, bunun savaşın sona ermesinin yakın olduğu anlamına gelmediğini vurgulayarak, “Trump, her ne kadar kayıplarını sınırlamaya başladığı izlenimi verse de, tamamen geri çekilmiş değil. Arabulucular İran ile Hürmüz Boğazı’nın açılmasına yönelik bir ön anlaşmaya varabilirse, bu durum savaşı sona erdirebilir. Ancak bunun başarılıp başarılamayacağı kesin değil” değerlendirmesinde bulundu.

Arabuluculuk çabaları

Yedioth Ahronoth, Donald Trump’ın açıklamasından saatler önce gazeteye konuşan bir İsrailli yetkilinin sözlerini yeniden yayımladı. Yetkili, Türkiye, Mısır ve Katar’ın perde arkasında, Trump ile İran arasında savaşı sona erdirmeye yönelik bir anlaşma sağlanması için yoğun çaba yürüttüğünü ifade etti.

Yetkili, İsrail’in bir anlaşmaya varılması halinde Trump’ın kararına uymak zorunda kalacağını ve başka bir seçeneğinin bulunmadığını belirtirken, bunun mevcut durumda İsrail’in tercih ettiği bir seçenek olmadığını vurguladı. İsrail’in saldırı odaklı yaklaşımını sürdürmek istediğini kaydeden yetkili, “Ancak nihayetinde Trump’ın vereceği kararı uygulayacağız” dedi.

fvfr
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile Cenevre’de yaptığı önceki görüşmeler sırasında (Reuters)

Haberde, İsrail’in İran’daki enerji tesisleri ve altyapıya yönelik geniş çaplı bir saldırıyı desteklediği ve bunun karşılığında İran’ın da İsrail altyapısını hedef almasını göze aldığı belirtildi. Bu planın, Trump’ın Hürmüz Boğazı konusunda ilerleme sağlamak amacıyla İran’a ültimatom vermesi ve böylece savaşı sona erdirmeyi hedeflemesiyle bağlantılı olduğu ifade edildi.

Trump’ın açıklamalarından önce İsrail’de hastanelerin, İran’ın elektrik şebekesini hedef alabileceği ihtimaline karşı hazırlık yaptığı bildirildi.

İsrail’in söz konusu girişimin başarı şansını nasıl değerlendireceğinin belirsiz olduğu, buna karşın olası bir başarısızlığa karşı hazırlık yaptığı aktarıldı. İsrailli bir yetkili, Kanal 12 televizyonuna yaptığı açıklamada, “Eğer İran, Trump’ın girişimini bir zayıflık olarak görürse bu kötü olur” değerlendirmesinde bulundu.

Ya anlaşma... ya da aylarca sürecek bir savaş

İsrail, mevcut durumda iki seçenekle karşı karşıya olduğunu ve bunlar arasında bir ara yol bulunmadığını değerlendiriyor: Ya bu hafta içinde, Hürmüz Boğazı’nın açılmasıyla başlayacak kademeli bir anlaşmaya varılacak ve ardından nihai çözüme gidilecek ya da aylarca sürecek uzun bir savaş yaşanacak.

Yedioth Ahronoth’a konuşan bir yetkili, Donald Trump’ın savaşı bu şekilde sona erdirmek istemediğini belirterek, “Dünya, İran’ın Trump’ı geri adım attırdığı yönünde bir algıya kapılabilir. Trump, Hürmüz Boğazı meselesinde İran’ın kendisini geri adım attırdığı izleniminden kaçınmak istiyor. Farklı bir anlatı oluşturmak istiyor, ancak İran bu noktada sorun teşkil ediyor” dedi. Yetkili, kademeli bir uzlaşı ihtimaline de işaret ederek, “İran’ın boğazı açmasına karşılık Trump’ın saldırıları azaltması ve geri çekilmeye başlaması mümkün. Ancak İran’ın böyle bir adım atıp atmayacağı belirsiz” değerlendirmesinde bulundu.

devfe
Tahran’daki İran Savunma Bakanlığı’na bağlı elektronik sanayi merkezine düzenlenen hava saldırılarının ardından ortaya çıkan yıkım (Sosyal medya)

Aynı yetkili, bir uzlaşı sağlanamaması halinde uzun süreli bir tırmanış yaşanacağı uyarısında bulunarak, “Eğer anlaşma olmazsa aylar sürecek bir gerilime gidiyoruz. Trump, sahada bir başarı elde etmeye ve Harg Adası’nı kontrol altına almaya çalışacaktır” ifadelerini kullandı.

Öte yandan, olası bir anlaşmanın başarısız olması halinde uzun sürecek bir savaşa işaret eden bu değerlendirmeler, Kanal 12 televizyonu tarafından pazar günü yayımlanan bir haberle de örtüşüyor. Söz konusu haberde, ABD’nin İran’ı Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya zorlamak amacıyla haftalar sürebilecek bir operasyon planladığı belirtildi.

Witkoff ve Arakçi

Şarku’l Avsat’ın Kanal 12 televizyonundan aktardığına göre, Beyaz Saray’daki yetkililer İsrailli muhataplarına, savaşı uzatarak ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı hedefleyen planlı operasyonu için zaman tanınacağını iletti. Operasyonun birkaç hafta süreceği öngörülüyor.

Amerikalı yetkililer, İsrail’e stratejisini değiştirmesi gerektiğini ileterek Washington’ın İran’ın Hürmüz Boğazı’nı rehin almasına izin vermeyeceğini vurguladı. Yetkililer, “Bu baskıyı onları içten çökertmek için kullanacağız” ifadesini kullandı. Hürmüz Boğazı, dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği kritik bir geçiş noktası olarak öne çıkıyor.

fvvb
ABD Başkanı Donald Trump ve ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, 7 Mart 2026’da Air Force One uçağında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AFP)

Yedioth Ahronoth, görüşmelerin ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi arasında, üç arabulucu üzerinden yapıldığını doğrularken, Kanal 12 televizyonu, son iki gün içinde ABD ile İran arasındaki mesajların Türkiye, Mısır ve Pakistan tarafından iletildiğini bildirdi.

Kanalın aktardığına göre, bu üç ülkenin dışişleri bakanları Witkoff ve Arakçi ile görüşmeler yaptı.

Öte yandan, ABD ile İran arasında önde gelen arabuluculardan biri olan Umman’ın bu görüşmelere katılıp katılmadığı henüz netleşmedi.

Trump’ın açıklamasından dakikalar sonra Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi bir açıklama yaparak, “İran hakkında ne düşünülürse düşünülsün, bu savaş onların eseri değil… Ancak savaş geniş çaplı ekonomik sorunlara yol açıyor ve devam ederse daha da kötüleşmesinden endişe ediyorum. Umman, Hürmüz Boğazı’ndan güvenli geçişi sağlamak için yoğun çaba harcıyor” dedi.

Kanal 12 televizyonuna konuşan yetkililer, sürecin devam ettiğini ve savaşın sona erdirilmesi ile tüm çözülmemiş sorunların ele alınması üzerine görüşmelerin sürdüğünü belirtti.

Ayrıca üst düzey bir İsrailli yetkili, bu hafta ilerleyen günlerde İran ve ABD üst düzey yetkililerinin İslamabad’da bir toplantı yapmak üzere görüşmeler yürüttüğünü açıkladı. Bu gelişme üzerine Netanyahu, dün yapılması planlanan siyasi ve güvenlik konularından sorumlu kabine toplantısını çarşamba gününe erteledi.


İran, ABD’nin önerilerini inceliyor… İsrail müzakerelerin başarılı olmasını beklemiyor

TT

İran, ABD’nin önerilerini inceliyor… İsrail müzakerelerin başarılı olmasını beklemiyor

İran, ABD’nin önerilerini inceliyor… İsrail müzakerelerin başarılı olmasını beklemiyor

İran Dışişleri Bakanlığı’ndan üst düzey bir yetkili, ABD’nin CBS News kanalına yaptığı açıklamada, Tahran’ın Washington’dan arabulucular aracılığıyla iletilen önerileri aldığını ve “halen değerlendirdiğini” söyledi. Bu açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın, ABD ile İran’ın “son iki gün içinde Ortadoğu’daki tüm düşmanca faaliyetlerin kapsamlı ve nihai çözümüne ilişkin çok iyi ve verimli görüşmeler gerçekleştirdiğini” duyurmasının ardından geldi.

Buna karşılık, Reuters ajansına konuşan üç İsrailli yetkili, yeni bir müzakere turunda Tahran’ın ABD’nin taleplerini kabul etmesinin olası olmadığını ifade etti. Söz konusu müzakerelerin, 28 Şubat’ta ABD-İsrail ile İran arasında patlak veren savaşın ardından çöktüğü belirtilmişti.

Sahada ise İsrail ordusu, Tahran’da “İran rejimine ait merkezi karargâhları” hedef aldığını duyurdu. Hedefler arasında “Devrim Muhafızları”na bağlı istihbarat birimine ait iki merkez ile İran İstihbarat Bakanlığı’na ait bir merkezin bulunduğu bildirildi. Öte yandan, İran tarafından fırlatılan bir füzenin şarapnelleri Tel Aviv’de 6 kişinin yaralanmasına yol açtı.

ABD’li bir yetkili, Washington’un İran’a yönelik saldırılarını sürdüreceğini, saldırıların durdurulmasının yalnızca Tahran’daki enerji tesisleriyle sınırlı olduğunu açıkladı. Buna karşılık, Devrim Muhafızlar’ına yakın Fars Haber Ajansı, ABD ve İsrail’in İsfahan’daki iki enerji tesisini hedef aldığını bildirdi.

Lübnan’da ise İsrail, pazartesiyi salıya bağlayan gece Beyrut’un güney banliyösünü 7 hava saldırısıyla hedef aldı. Bu bilgi, ülkenin resmi haber ajansı tarafından aktarıldı.


Bağdat, "istihbarat oyun alanı"... ve İran'ın son savaşı

Bağdat'ta Ramazan Bayramı kutlamaları sırasında cumartesi günü bir eğlence parkının yakınında Ketaib Hizbullah fraksiyonunun bayrağı (AFP)
Bağdat'ta Ramazan Bayramı kutlamaları sırasında cumartesi günü bir eğlence parkının yakınında Ketaib Hizbullah fraksiyonunun bayrağı (AFP)
TT

Bağdat, "istihbarat oyun alanı"... ve İran'ın son savaşı

Bağdat'ta Ramazan Bayramı kutlamaları sırasında cumartesi günü bir eğlence parkının yakınında Ketaib Hizbullah fraksiyonunun bayrağı (AFP)
Bağdat'ta Ramazan Bayramı kutlamaları sırasında cumartesi günü bir eğlence parkının yakınında Ketaib Hizbullah fraksiyonunun bayrağı (AFP)

İran, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasındaki savaşın tırmanmasıyla Bağdat bir "istihbarat oyun alanı" haline geldi. Kudüs Gücü subayları, Tahran'daki huzursuzluğu önlemek amacıyla yıpratma operasyonlarını yönetmek ve Devrim Muhafızları için alternatif bir operasyon merkezi kurmak üzere şehre akın etti.

İran ağları, Yüksek Lider Ali Hamaney'in suikastının ardından geçen günlerde hızla yeniden örgütlenerek, merkezi olmayan bir yapı benimsedi ve Irak fraksiyonları aracılığıyla faaliyet gösteren birbirine bağlı hücreler kullandı. Saldırılar Amerikan çıkarlarına, gözetleme ve iletişim sistemlerine odaklanırken, başkentte İranlılar, Amerikalılar ve Iraklı aktörler arasında bir casusluk savaşı yoğunlaştı. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bu savaş, Bağdat'taki Irak istihbarat servisine yapılan saldırıyla doruk noktasına ulaştı.

Buna karşılık, “Jurf al-Sakhr”, komuta ve kontrol merkezlerini hedef alan hassas saldırılara maruz kaldıktan sonra stratejik bir üsten güvenlik ve istihbarat yüküne dönüştü; bu saldırılar İran'ın konuşlanmasının doğasını ortaya çıkardı, milis gruplarını şaşkına çevirdi ve artan ifşa riskleri ile insan kayıpları karşısında saha önceliklerini yeniden belirlemelerine neden oldu.