İsrail Savunma Bakanı Gantz, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘İsrail ordusunda 38 yıl savaştım. Generallerimiz, savaşın dehşetlerini tattılar ve barışı, en çok onlar istiyor’

Benny Gantz (EPA)
Benny Gantz (EPA)
TT

İsrail Savunma Bakanı Gantz, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘İsrail ordusunda 38 yıl savaştım. Generallerimiz, savaşın dehşetlerini tattılar ve barışı, en çok onlar istiyor’

Benny Gantz (EPA)
Benny Gantz (EPA)

“İsrail ordusunda yaklaşık 38 yıl savaştım. İnanın bana, savaşın dehşetlerini gören ve tadan ordudaki generaller, barışı en çok isteyenlerdir. Generallerimiz arasında barışı en çok arayanın ben olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.” Eski Genelkurmay Başkanı ve hükümet ortağı Benny Gantz, Şarku’l Avsat’a özel yaptığı açıklamalarına bu ifadelerle başladı. Kendisi, Arap dünyasında ve bizzat İsrail’de pek çok kişinin dile getirdiği şüpheler karşısında, bölgede yaygın olan barış kavramıyla ilgili bir soruya yanıt verdi. Arap ülkeleriyle mevcut barış süreci, bölgedeki çatışmanın temelini oluşturan Filistinlileri de içerecek kalıcı bir barışa dönüşebilir mi? İran ekseniyle mücadelede yeni bir eksenle mi karşı karşıyayız? Mevcut barış sürecinde ABD’nin rolü nedir? Bu, tüm İsraillilerin etrafını saran bir barış mı? Sağcı yerleşim kampının lideri olan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun dediği gibi ‘barışa karşılık bir barış’ mı?
Bu sorular, askeri görevleri yerine getirirken tüm Arap ülkelerini gizlice ziyaret ettiğini belirten Gantz ile uzun bir röportajın odak noktasını oluşturdu. Gantz, bu ülkeleri ‘resmi, dostane ve barışçıl bir şekilde alenen ziyaret etmeyi de çok istediğini’ dile getirdi. Arap vatandaşlarının tam eşitliğine ve hükümete katılımlarına inandığını belirten Benny Gantz, “Kudüs, birleşik kalmalı. Ancak orada, Filistin’in başkenti olan bir yer bulunacak” dedi. Yetkili ayrıca, “Filistin varlığının, engellerin olmadığı rahat bir yaşam için uygun bir coğrafi uzantıya sahip olmasını istiyoruz” ifadelerini kullandı.

İşte İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz’ın Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği röportajın ayrıntıları;
Bu günlerde Benny Gantz, Netanyahu ile ‘kendilerini bir araya getiren hükümeti devirebilecek ve erken seçimlere yol açabilecek’ sert bir savaş veriyor. Erken seçimlerin, lideri olduğu ‘Mavi- Beyaz İttifak’ı yok edeceği korkusuyla, bu tür bir seçenekten kaçınmak için de baskı altında. Ancak diğer yandan Netanyahu’nun şartlarını reddeden, sonuç ne olursa olsun hükümetten ayrıldığını ilan eden tutumunu ısrarla sürdürmesi için de başka bir baskı altında. Bu görüşü savunanlar, Netanyahu’nun son dakikada Gantz karşısında geri adım atacağını belirtiyor. Aslında bu baskılar, Gantz’ın partisinin içinden, dışından, sıradan insanlardan ve hatta ülke dışından geliyor. Ve bu savaşın ortasında Netanyahu acımasız görünüyor. Netanyahu, Gantz’ın sadık bir müttefiki olduğu ve kendisinin başbakan olarak kalmasının fiilen can simidi olduğu bilinciyle Gantz’ı, çok kritik bir konuma getirmekte, askeri ve kişisel konumunu zedelemekte ısrar ediyor.
Görüşme, Tel Aviv’de bulunan Güvenlik Bakanlığı’ndaki ofisinde, Netanyahu ile ‘halat çekme’ oyunu doruktayken gerçekleşti. Her biri, diğerinin kendi önüne çekilmesini bekliyordu. Ancak zaman daralıyor ve bu iki isim, kendilerini hiç istemedikleri bir erken seçim savaşıyla karşı karşıya bulabilirler. Benny Gantz, Netanyahu aralarındaki anlaşmazlıkları çözmek için henüz yeterli hazırlık göstermediği için, seçimlere yönelik bu kötüleşmenin devam etmesini beklediğini söyledi. Özellikle tüm anketler her birinin ağır bir kayıp vereceğini gösterirken, bu tür bir durumun ortaya çıkma mantığını kendisine sorduk. Netanyahu liderliğindeki Likud, muhalif Gideon Sa’ar liderliğinde yeni bir sağ parti kurulursa 36 koltuktan 28’e, belki de 23’e gerileyecek. Gantz liderliğindeki Mavi- Beyaz İttifak ise, Sa’ar’ın partisi ile şu an 17 olan koltuk sayısının 9’a ve belki de 6’ya gerileceğine tanık olacak. Bu çerçevede Gantz, mantığın ilke ve değerlere göre ‘siyasi oyunlardan uzak’ çalışmak olduğunu dile getirdi. Seçimleri yönetmeyi bir ‘ulusal sorumluluk meselesi’ olarak gören yetkili, aynı zamanda anketlerin değişebileceğini de vurguladı. Gantz, “Seçmenlerin yüzde 20’si nasıl oy vereceklerine henüz karar vermiş değil. Onların üçte birini alacağımıza inanıyorum. Bizden ayrılan seçmenlerin bir kısmını da geri alacağımızı düşünüyorum” dedi.
Kendisine bu iyimserliğin koşulları ve İsrail’in bu kırılgan gerçeği iki yıldan fazla bir süre boyunca nasıl kabul edebildiği soruldu. Zira İsrail,  bu süre zarfında üç seçim savaşı verdi ve dördüncü de kapıda. Ayrıca 2021 yılı yaklaşıyor ve hükümet, 2020 yılı için devlet bütçesini onaylamayı başaramadı. Bunların yanı sıra koronavirüs salgını, sağlığı ve ekonomiyi mahvediyor. Yaklaşık 600 bin işsiz var. Dükkanların ve küçük işletmelerin yüzde 45’i kapanma ve iflas riskiyle karşı karşıya. Burası istikrarsız bir ülke, değil mi?

Gantz şöyle yanıt verdi:
“Hayır, siyasi veya ekonomik istikrarın tehlikede olduğunu düşünmüyorum. Nesnel veya sübjektif olsun, hatalar, başarısızlıklar ve zararlar açısından bu tanıma katılıyorum. Ancak İsrail’in istikrarı açısından bir tehlike mevcut değil. Meselelere kapsamlı bir şekilde bakarsak, yönetim kurumlarının işlediğini, demokrasinin yerinde olduğunu, güvenliğin istikrarlı olduğunu, kendisine, yönetimine ve parti olarak onu değiştirme çabasına bakılmaksızın Netanyahu’nun 11 yıldır bir başbakanımız olduğunu görürüz. Temel endişelerimden biri demokrasiyi güçlendirmek için çalışmak. Ve bu konuda birçok ortağım var.”

Barış
Röportaj sırasında, Gantz’ın İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ardından da Bahreyn, Sudan ve Fas arasında barış ve normalleşme anlaşmaları konusunda kendisini nerede gördüğü soruldu. Netanyahu’nun bu yoldaki çabaları tek başına yönettiği Gantz da dahil bakanları, hiçbir şeye dahil etmediği biliniyor. Bu durum, BAE ile anlaşma hususunda medya organları ve Fas ile yapılan anlaşma hakkında Washington’daki Beyaz Saray’dan da duyuldu. Aynı şekilde şu ana kadar Filistin tarafını sahanın dışında tutma konusunda bir sorun olduğu biliniyor. Gantz, İsrail hükümetinde işgal altındaki Filistin topraklarından sorumlu. Gantz, 38 yıllık askeri faaliyeti sırasında Filistinlileri ve Arapları bir tüfek, top, tank veya uçağın namlusunun içinden gördü. Ancak şu an barışı nasıl görüyor?
Gantz, bu konuda İsrail- Filistin çatışmasını çözmeden Ortadoğu’da entegre bir barış görmediğini söylerken, Filistin liderliği ve Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı barış sürecine katılmaya ve ‘arka sıralarda kalmamaya’ çağırdı.

-Arka saflarda kalmayı seçen Filistinliler mi? Netanyahu onları tablonun dışında tutmak için 10 yıl boyunca elinden gelen her şeyi yaptı, değil mi?
“Bu durumdan onları sorumlu tutmuyorum, durumu analiz de etmiyorum. Barış sürecinin bir parçası olmalarını istediğimi söylüyorum. Arap dünyasıyla sağlanan bu süreç, büyük ve gerçek bir fırsattır. Onlarla gerçekten bir anlaşmaya varmak istediğim ve onlar olmadan tam ve kapsamlı bir barış olmayacağına inandığım için Filistin halkını, yeni barış sürecinde saygın bir yere sahip olmaları amacıyla benimle ve ortak Arap ülkeleriyle işbirliği yapmaya davet ediyorum. Filistinliler bizim en yakın komşularımızdır. Onlarla evin kapısında görüşüyoruz. Batı Şeria sınırındaki Ra’s el-Ayn’da yaşıyorum. Kasabamız Kafr Kasım’a bağlı. Batı Şeria’da dostlarım bulunuyor. Tayyibe ve Arabeh’te dostlarım var. Onları evlerinde ziyaret ediyorum ve onlar da beni evimde ziyaret ediyorlar. Aynı şeyi Nablus’ta, el-Halil’de ve Ramallah’ta da yaşamak istiyorum. Filistinlilerin de aynı şeyi istediğini biliyorum. Filistin halkının çoğunluğu, 25 yaş altındaki gençlerden oluşuyor. Tıpkı İsrailli gençler gibi siyasette ve koşullarda bir değişiklik görmek istiyorlar. Ben dört çocuk babasıyım. Onlarla konuştuğumda geleceğe odaklanıyorlar ve geçmişte sıkışıp kalmıyorlar. BAE ve diğerlerinde olduğu gibi bu değişikliği idrak eden ve onu ilgi odağına koyan bir liderliğe ihtiyacımız var. Bu barışı sağlamanın gerçekten zamanı geldi.”

-Bu barışın bir bedeli var. Ödemeye hazır mısınız? Filistinliler, işgale son verilmesini, makul bir toprak takası ile 1967 sınırlarında bağımsız bir devlet ve sorunun özünü oluşturan Kudüs ve mülteciler gibi askıdaki tüm sorunların çözülmesini talep ediyorlar. Bu size göre eski bir düşünce mi yoksa hakkında konuşulabilir mi?
Gantz, soruyu “Filistinliler bağımsız bir şekilde yaşayacakları bir oluşum istiyor ve bunu hak ediyorlar” ifadeleriyle yanıtladı.

-Kastettiğiniz devlet mi?
“Bir devlet ya da imparatorluk, istedikleri gibi adlandırırlar. Kendilerini bağımsız hissetmek, bir başkente sahip olmak ve askıdaki tüm sorunları çözmek onların hakkıdır. Geleneksel söylemlere bağlı kalmamalı ve çözüm yolları hakkında yeni ve modern bir dilde konuşmalıyız. Biz, kendi payımızı onlardan ayırmak istiyoruz. Güvenliğimiz için garantiler istiyoruz. Güvenlik konularında anlaşırsak, siyasi çözüm kolayca gelecek. Ve sadece sorunlara çözüm bulmakla kalmayacağız, aynı zamanda ekonomi, bilim ve teknoloji, eğitim ve her şeyde derin bir iş birliğine de sahip olacağız. Bu tarihi bir fırsattır.”

-Bir başkent dediğinizde, bunu Kudüs’te aradıklarını biliyorsunuz. Ya da bu başkent Ebu Mazen’in dediği gibi, Kudüs’tür, Kudüs’te değil.
Gantz soruyu, “Kudüs birleşik kalmalı. Ama orada, bir Filistin başkenti için bir yer olacak. Orası oldukça geniş bir şehir. Ve herkes açısından kutsallarla dolu” şeklinde yanıtladı.

-Hemen hemen her sorunun çözülebileceğini söylüyorsunuz.
“Elbette, ancak bir güvenlik anlaşmasından sonra.”

-ABD’li General John Allen’in önerdiği ve Filistinliler tarafından onaylanmış hazır bir güvenlik planı var. Bu, bir çözüm değil mi?
“İsrail’in buna bazı itirazları var. John, benim şahsi dostum ve bu planı birlikte çok tartıştık. Güvenlik konularında yabancı askeri güçlere itimat etmememiz konusunda ısrar ediyoruz.”

Filistin devletinin sınırları
Gantz’a, “Peki ya sınırlar? Filistinliler, toprak takası ile 1967 sınırlarını istiyorlar. Öte yandan Başkan Trump’ın planı, Batı Şeria’nın yüzde 30’unun ve Ürdün Vadisi’nin ilhak edilmesinden bahsediyor” sorusunu yönelttik.
Benny Gantz ise şu açıklamada bulundu;
“Güvenlik önlemleri kapsamında Ürdün Vadisi’ne ihtiyacımız var. Ancak yüzölçümü meselesi ille de yüzde 30 olmak zorunda değildir, bu mesafe büyük ölçüde azaltılabilir. BAE talebinin sunulmasından ve Netanyahu’nun beklemeyi kabul etmesinden önce, ilhak planına başından beri karşı çıktığımızı biliyorsunuz. Plansız yerleşimlerin yasallaştırılmasına karşı çıktık. Filistin varlığının, engellerin olmadığı rahat bir yaşam için uygun bir coğrafi uzantıya sahip olmasını istiyoruz. Israrla istediğimiz şey güvenliktir. Güvenlik hususunda gerçek stratejik kontrol noktalarına ihtiyacımız var. Elbette, nasıl ve nerede olduğunu bilmesem de toprak takasından bahsetmek mümkün. 1967 sınırlarının geri dönmeyeceğini söylüyoruz. Ancak her zaman bir uzlaşı imkanı vardır. Önemli olan yolu canlı tutmaktır. Filistin meselesi mevcut barış rüzgarlarında geride bırakılmamalıdır.”

İran ekseni

-Arap ülkeleriyle olan bu barış rüzgarlarına yönelik vizyonunuz nedir? Gerçekten barış mı yoksa İran ekseni gibi başka bir eksene karşı bir ittifak mı?
“Bunu, öncelikle barış olarak görüyorum. Aynı şekilde vatandaşların gerçek arzusunu ifade eden, ılımlı güçlerin ittifakıdır. İsrail’i ve tüm Arap ülkelerini tehdit eden İran ekseninin varlığını elbette görmezden gelemeyiz. Bu eksenin, barış rüzgarlarından gerekli sonuca varmasını ve barışa doğru değişmesini ümit edelim. Ancak bunu yapmazsa talihsiz sonuçlarla karşılaşacaktır. İran, şu an birçok güçlükle karşı karşıya. Bugün Suriye, Lübnan, Irak, Libya veya Yemen’de neler yaşandığına bakın. Halklarımız için barış ve refah ararken bu eksen yok oluyor. Ama en önemlisi de savaş ittifaklarına değil barış ittifaklarına doğru ilerliyoruz.”

-Netanyahu sizi bu rüzgarlardan uzak tuttu. Ancak bu konudaki performansını nasıl değerlendiriyorsunuz? Barış mı istiyor yoksa yolsuzluk yaptığı iddialarıyla davalarını silecek bir örtü mü?
“Netanyahu ile ne kadar zıt olduğumu biliyorsun. Ancak bu hususta, o da barış yoluna olan inancından dolayı bu sürece yönelmektedir. Bu, dava hususunda ona hizmet edebilir, ancak temel bu değildir. Bu noktada onu, performansından dolayı övmeme izin verin. Dairenin, tüm Arap ülkelerini ve Filistinlileri de kapsayacak şekilde genişlemesini umut ediyorum. Arap ülkeleriyle mevcut barış sürecinin, Filistin sorununun çözümüne de hizmet edeceğinden eminim.”

Arap ülkelerinde bir sır

-Netanyahu ne zaman Arap ülkelerini ziyaret etmenize izin verecek ve herhangi bir Arap ülkesini ziyaret ettiniz mi?
“Askeri görevlerimi yerine getirirken tüm Arap ülkelerini gizlice ziyaret ettim ve bu ülkeleri resmi, dostane ve barışçıl bir şekilde alenen ziyaret etmeyi de çok isterim.”

-Orduda 38 yıl geçirdiniz. Mümkün olan tüm görevleri ve işleri üstlendiniz. Tüm savaşlara katıldınız. Arapların ve Yahudilerin bu savaşlarda ne bedeller ödediğini çok iyi biliyor olmalısınız. Savaşların tortularının buharlaşabileceğine gerçekten inanıyor musunuz?
Gantz, soruya şu şekilde yanıt verdi;
“Şüphesiz. 1977’de askeri görevime başladığımda ilk görevimin ne olduğunu biliyor musunuz? Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın tüm dünyayı şaşkına çevirip İsrail’i ziyarete geldiği konvoyunu korumaktı. Evet, İsrail’in tüm savaşlarına katıldım ve Filistinlilerin, Suriyelilerin, Lübnanlıların, Mısırlıların ve İsraillilerin herkesin dertlerini biliyorum. Dostlarımı ve akrabalarımı kaybettim. Doğup büyüdüğüm kasabada Efrayim ve Zvi Zohar adlı iki kardeş öldürüldü. Gözlerimin önünde yoğun şekilde kanları aktı. İnanın bana, savaşın dehşetlerini gören ve tadan ordudaki generaller, barışı en çok isteyenlerdir. Generallerimiz arasında barışı en çok arayanın ben olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.”

-İsrail, erken seçimlere mi gidiyor?
“Evet öyle görünüyor. Netanyahu, pozisyonunda uzlaşmaz olduğu ve bu hükümeti kurduğumuz temelde varılan anlaşmaları, verdiği sözleri yerine getirmeyi reddettiği sürece, karşımızdaki tek yol seçimler olacaktır.”

-Ancak seçimlerin lehlerinize olmadığını ikiniz de bildiğiniz halde, neden seçimlere kayma sürecine bir son verme kararı almıyorsunuz?
“Seçimlere gitmek istemiyoruz. Bu, yalnızca beklenen kötü sonuçlar yüzünden değil. Daha ziyade bunun nedeni, halka dördüncü bir seçim yükünü yüklemenin yanlış olduğuna inanıyoruz. Sorun Netanyahu’da.”

-Netanyahu, anketlerin samimi olmadığına mı yoksa son ana kadar ipi çektiğine mi inanıyor? Bu noktada herkesi şaşırtıyor. Hükümetin devam etmesi için size kabul edilebilir bir teklif sundu mu?
“Her şey mümkün.”

-Bu hükümetin devam etmesi için hala gerçekçi bir olasılık var mı?
“Evet kesinlikle. Netanyahu haritayı iyi okursa, seçimlere gitmenin kendisi için ölümcül bir darbe olduğunu görecektir. Başbakan olarak geri dönmeyecektir. İsrail siyasi haritası Netanyahu’yu geride bıraktı.”

-Alternatif? Naftali Bennett ya da Gideon Sa’ar mı? İkisi de temel konularda ve barış sürecinde Netanyahu’dan daha kötü.
“Evet, hiçbir şey net değil. İnsanların büyük bir kısmı nasıl oy kullanacağına henüz karar vermedi. Parti haritasında başka ek değişikliklere yol açabilecek değişiklikler var.”

-Arap vatandaşlarının İsrail’deki rolü ve devlet yönetimine ortak olma istekleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Milletvekili Mansur Abbas liderliğindeki İslami Hareket, Arap vatandaşlarının kazançlarını gerçekleştirme karşılığında Netanyahu ile alışılmadık bir bağ kuruyor. Bu sağcı kampta meşruiyet kazanır mı?
“Arap vatandaşlarının tam eşitliğine ve hükümete katılımlarına inanıyorum. Knesset’teki Ortak Liste milletvekilleriyle iyi ilişkilerim var. Bildiğiniz gibi, bu hafta Knesset’te (İsrail parlamentosu) Eşitlik Yasasını ön okumadan geçirdik.”

-Vatandaşlık Yasası’nı, eşitliği garanti eden bir madde içerecek şekilde değiştirmeye söz verdiniz ve bundan vazgeçtiniz.
“Asla geri adım atmadık. Vatandaşlık Yasası’nın Yahudilerin Araplar karşısında tercih edildiğinin düşünülmemesi için Temel Yasa’da eşitliği garanti altına alacağımızı taahhüt ettik. İsrail, demokratik bir Yahudi devletidir. Ancak Arap vatandaşları, yasalara göre tam eşitliğe sahip olmalıdır. Yasanın çoğunluğunu sağlamak için önerdiğimiz birkaç yöntem var. Vatandaşlık Yasası’nın değiştirilmesini istedik, başarılı olamadık. Bu yüzden özel bir yasa çıkarılmasına başvurduk. Tüm vatandaşlar için sivil haklarda tam eşitliği öngören Bağımsızlık Bildirgesi ruhuyla siyasi hayatımızın hüküm sürmesi için çalışıyoruz. Netanyahu ve aşırı sağın buna itiraz etmesi tesadüf değil. Ben, aslında bu politikayı uyguluyorum. Bu konuda ve Araplar da dahil olmak üzere tüm vatandaşları ilgilendiren diğer tüm konularda Ortak Liste ile toplantılar ve diyaloglar yürütüyorum. İzin verirseniz, hayattaki ortaklık ruhunun tüm Ortadoğu’ya yayılması gerektiğini vurgulayarak sonuca varmak istiyorum. Halkımıza refah sağlamak için bu ortaklığa ihtiyacımız var.”

-Netanyahu, İsrail’in Ortadoğu’da bir Batı ülkesi olduğu inancını destekliyor ve İsrail’i, bölgenin ayrılmaz bir parçası olarak görmüyor. Belki de bu, Filistin meselesini görmezden gelmeyi de açıklıyor. Siz de İsrail’i böyle mi görüyorsunuz?
“Demografik yapısı itibariyle, kesinlikle bir Batı ülkesiyiz. Ancak aynı zamanda her iki tarafın da kimliğini koruyarak, Arap doğusuna açılmasını, onunla bütünleşmesini ve birbiriyle yakınlaşmak için iş birliği yapmalarını istiyorum. Ortaklığı bulmak, güçlendirmek ve beslemek için uzun bir tanışma ve anlayış yolumuz var. Bu yüzden burada önemli olan üç şey görüyorum: güvenlik, barış ve eğitim. Bir barış kültürüne ihtiyacımız var. İhtiyaçların karşılıklı olarak tanınmasına ihtiyacımız var. İsrail ve Arap eğitim müfredatında gerçek, dostane ve nesnel bir tanımdan yoksun bir değişikliğe ihtiyacımız var. Her iki taraftan da bu yolu almaya başladığımızı düşünüyorum ve bu iyiye işaret.”



Trump, İran'a saldırı kararını yakında verecek... Tahran askeri tesislerini yeniden tahkim ediyor

Trump, İran'a saldırı kararını yakında verecek... Tahran askeri tesislerini yeniden tahkim ediyor
TT

Trump, İran'a saldırı kararını yakında verecek... Tahran askeri tesislerini yeniden tahkim ediyor

Trump, İran'a saldırı kararını yakında verecek... Tahran askeri tesislerini yeniden tahkim ediyor

ABD ile İran arasında askeri çatışmaların yeniden başlaması ihtimali gündemdeki yerini korurken, ABD Başkanı Donald Trump, yeni saldırılar düzenleyip düzenlemeyeceğine ilişkin kararını "yakında" vereceğini açıkladı. Bu açıklama, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın (CENTCOM) muharebe operasyonlarının yeniden başlaması ihtimaline karşı hazırlıklarını sürdürdüğü ve Katar'ın Washington ile Tahran arasında uzlaşma sağlanması amacıyla yürüttüğü diplomatik girişimlerin devam ettiği bir dönemde geldi.

Trump, yeni askeri saldırılar düzenlemek, İran'a yönelik ekonomik baskıyı sürdürmek veya Tahran'ın tavizler vermesini öngören bir anlaşmaya varmak gibi farklı seçenekleri değerlendiriyor. Öte yandan uydu görüntüleri, İran'ın önemli füze üslerinin çevresinde kazı ve inşaat çalışmalarının yürütüldüğünü, ABD ve İsrail'in saldırılarında hasar gören en az 12 askeri tesiste ise onarım faaliyetlerinin devam ettiğini ortaya koydu.

Diplomatik cephede ise Katarlı arabulucular, karşılıklı adımlar içeren bir güven artırıcı anlaşma taslağını ilerletmeye çalışıyor. Taslak kapsamında ABD'nin deniz ablukasını kaldırması ve İran'ın dondurulmuş varlıklarının bir bölümünü serbest bırakması öngörülüyor. Buna karşılık Tahran'ın, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerini saldırılara hedef olan nükleer tesislere davet etmesi ve Hürmüz Boğazı'nı yeniden gemi trafiğine açması bekleniyor. Bu adımların, nükleer program ve yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokuna ilişkin müzakerelerin yeniden başlamasının önünü açması hedefleniyor.

Buna karşılık İran, Washington'a sunduğunu belirttiği yedi şartta ısrar ediyor. Tahran yönetimi, bu şartlar yerine getirilmeden Hürmüz Boğazı'nı açmayı veya müzakerelere başlamayı reddediyor.

Tüm bu gelişmeler, İsrail'in saldırıların yeniden başlatılması yönündeki baskısını artırdığı ve ABD'de askeri tırmanışın gerekliliği ile olası sonuçları konusunda farklı görüşlerin dile getirildiği bir dönemde yaşanıyor. Washington'daki tartışmalarda özellikle olası bir çatışmanın enerji piyasaları üzerindeki etkileri öne çıkıyor.


Demokratların ara seçim zaferi, ABD-İsrail ilişkilerini nasıl etkileyecek?

Trump, Vance'in Cumhuriyetçilerin ara seçim mağlubiyetini İsrail'le ilişkilere ve İran savaşına bağlamasıyla ilgili açıklamalarını doğrudan hedef almaktan kaçındı (AP)
Trump, Vance'in Cumhuriyetçilerin ara seçim mağlubiyetini İsrail'le ilişkilere ve İran savaşına bağlamasıyla ilgili açıklamalarını doğrudan hedef almaktan kaçındı (AP)
TT

Demokratların ara seçim zaferi, ABD-İsrail ilişkilerini nasıl etkileyecek?

Trump, Vance'in Cumhuriyetçilerin ara seçim mağlubiyetini İsrail'le ilişkilere ve İran savaşına bağlamasıyla ilgili açıklamalarını doğrudan hedef almaktan kaçındı (AP)
Trump, Vance'in Cumhuriyetçilerin ara seçim mağlubiyetini İsrail'le ilişkilere ve İran savaşına bağlamasıyla ilgili açıklamalarını doğrudan hedef almaktan kaçındı (AP)

ABD'deki ara seçimlerde Demokratların kazandığı başarının ardından Washington ve Tel Aviv ilişkilerinin nasıl şekilleneceği merak ediliyor.

AP'nin aktardığı resmi olmayan sonuçlara göre Demokratlar, 435 sandalyeye sahip Temsilciler Meclisi'nde 240 sandalye kazandı. Cumhuriyetçiler ise çoğunluğu kaybederek 147 sandalyede kaldı. Böylelikle Demokratlar, Temsilciler Meclisi'nde çoğunluk için gereken 218 sandalyeyi geçti.

Seçimlerde sandığa gidenler, Senato'daki 100 sandalyeden 35'ini belirlemek için de oy kullandı. Senato'daki toplam dağılımda Demokratların sandalye sayısı 54'e yükselirken, Cumhuriyetçilerin sandalye sayısı 44'e geriledi.

ABD Başkanı Donald Trump'ın, İsrail'e askeri yardımı yıl sonunda durduracaklarını duyurması bile Cumhuriyetçilerin mağlubiyetini engelleyemedi.

ABD Başkanı, Wall Street Journal'a (WSJ) verdiği röportajda Cumhuriyetçilerin aldığı yenilginin kısmen İran savaşıyla bağlantılı gelişmelerden kaynaklandığını kabul etmişti. Diğer yandan İran'la savaşa girmekten pişman olmadığını belirterek "Doğru olanı yaptım, yine olsa yine aynısını yapardım" demişti.

2028'deki başkanlık seçimlerinde muhtemel adaylar arasında gösterilen ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ise daha net bir çıkış yaparak, Cumhuriyetçilerin seçimlerde yenilgiye uğramasının nedenleri arasında hem İran savaşını hem de İsrail'le ilişkileri gösterdi.

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ise Vance'in açıklamasına ilişkin "Bunlar, en büyük dostumuz ve müttefikimizde zaten bir süredir hissedilen, konuşulan düşünceler" değerlendirmesini paylaştı.

Demokratların ara seçimlerdeki zaferiyle, seçim kampanyalarında İsrail'e yönelik sert eleştirilerde bulunan ve ABD'nin bu ülkeye askeri yardımlarına karşı duran siyasetçiler de Kongre'ye girdi. ABD Senatosu'nda görev yapacak ilk Müslüman olan Abdul el-Sayed, Minnesota'dan Senato'ya giren Peggy Flanagan, Maine'den Troy Jackson İsrail'in Gazze'de soykırım yaptığını söylemişti.

Haaretz'in analizinde, 3 Ocak 2027'de göreve başlayacak yeni Kongre'nin Tel Aviv karşıtı bir tutum sergilemesi halinde uzun vadede İsrail ekonomisinin zarar görebileceğine ve ülkenin ABD'nin askeri himayesini kaybedebileceğine dikkat çekiliyor.

İsrail'de 27 Ekim'de düzenlenen yasama seçimlerinin ardından henüz hükümet kurulamadı. Analizde, yeni kurulacak hükümetin İran ve Gazze politikasında ciddi değişiklikler yapmaması halinde ABD'yle ilişkilerini uzun vadede korumakta güçlük çekebileceği değerlendirmesi paylaşılıyor.

İsrail milyar dolarlık askeri siparişleri bekliyor

Trump iki yıl daha görev yapacak. Ancak WSJ'nin analizine göre, ABD Başkanı'nın ara seçimlerden bir gün önce 2026 sonunda İsrail'e askeri desteği sonlandıracağını açıklaması, Tel Aviv yönetimini hazırlıksız yakaladı.

ABD'nin İsrail'e yönelik mevcut 10 yıllık askeri yardım anlaşması 2028'de sona eriyor. Anlaşma kapsamında Washington, İsrail'e yılda 3,3 milyar dolar askeri finansman sağlıyor. Önümüzdeki iki yıl için taahhüt edilen toplam yardım ise yaklaşık 7 milyar dolar.

Ancak ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Kongre'ye gönderdiği ve WSJ'nin incelediği belgeye göre İsrail'in 1 Nisan 2026 itibarıyla verdiği mevcut siparişlerin karşılanması için 2028 sonrasında yaklaşık 10 milyar dolar daha gerekiyor. İsrail'in ABD'den henüz teslim almadığı milyarlarca dolarlık silah ve askeri teçhizat siparişi, Trump'ın yardımları sonlandırma vaadinin uygulanmasını karmaşıklaştırıyor.

Independent Türkçe, Haaretz, AP, Wall Street Journal, CNN, Times of Israel


Fransa'dan seçim yenilgisi ve ABD ile İran arasındaki "ne savaş ne barış" durumuna ilişkin değerlendirme

Paris’te dün düzenlenen gösteride bir protestocu, Trump, Fransa Macron ve Sébastien Lecornu’nun fotoğraflarının yer aldığı, üzerinde “Savaşa hazırlanıyorlar” yazan bir pankart taşıyor. (Reuters)
Paris’te dün düzenlenen gösteride bir protestocu, Trump, Fransa Macron ve Sébastien Lecornu’nun fotoğraflarının yer aldığı, üzerinde “Savaşa hazırlanıyorlar” yazan bir pankart taşıyor. (Reuters)
TT

Fransa'dan seçim yenilgisi ve ABD ile İran arasındaki "ne savaş ne barış" durumuna ilişkin değerlendirme

Paris’te dün düzenlenen gösteride bir protestocu, Trump, Fransa Macron ve Sébastien Lecornu’nun fotoğraflarının yer aldığı, üzerinde “Savaşa hazırlanıyorlar” yazan bir pankart taşıyor. (Reuters)
Paris’te dün düzenlenen gösteride bir protestocu, Trump, Fransa Macron ve Sébastien Lecornu’nun fotoğraflarının yer aldığı, üzerinde “Savaşa hazırlanıyorlar” yazan bir pankart taşıyor. (Reuters)

Paris, ABD Başkanı Donald Trump'ın ara seçimlerde uğradığı yenilginin İran'la savaş sürecine olası yansımalarını değerlendirirken ihtiyatlı bir tutum sergiliyor. Trump'ın, Ukrayna ve İran meselelerinde olduğu gibi, Avrupa başkentlerini ve bu arada Paris'i kendi kararlarıyla defalarca şaşırtmış olması nedeniyle Fransız diplomasisi, geleceğe ilişkin öngörülerde bulunmaktan kaçınıyor.

Paris yönetimi de bütün başkentler gibi Trump'ın seçim yarışından zayıflamış olarak çıktığının farkında. Ancak bilinmezliğini koruyan asıl konu, Trump'ın bundan sonraki planları. Nitekim Trump, İran'a yönelik savaşın Cumhuriyetçi Partisi'nin seçim yenilgisinin nedenlerinden biri olduğunu bizzat kabul etti. Fransız başkentinde bazı çevreler, Trump'ın yakın ekibinin, hatta belki de Trump'ın kendisinin bile bu savaşın geleceğine ilişkin nasıl bir yol izleneceğini bilmediği görüşünde.

Ancak Paris, İran dosyasından elini çekmiş değil. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un kısa süre önce gerçekleştirdiği ve Körfez'deki altı ülkeden beşini kapsayan geniş kapsamlı ziyaret de bunun göstergesi. Macron'un bu ziyarette, özellikle sonbahar ve kış döneminde ülkesinin petrol, doğal gaz ve türev ürün ihtiyacını güvence altına alma çabasının yanı sıra, altı ülkenin liderleriyle ele aldığı temel mesele, Paris'in aylardır bölgede hüküm sürdüğünü belirttiği "ne savaş ne de barış" durumundan nasıl çıkılacağı oldu.

Fransız kaynaklar, Fransa'nın bölgede askerî varlık göstermesine de dikkat çekiyor. Ancak bu durum, Fransa'nın İran'a karşı yürütülen savaşın tarafı olduğu anlamına gelmiyor. Paris, bölgedeki askerî angajmanının tamamen savunma amaçlı olduğunu vurguluyor.

Fransa'nın değerlendirmesi, İran'ın nükleer programının denetim altına alınması, Tahran'ın Körfez bölgesindeki istikrarı bozan uygulamalarına son vermesi ve Körfez suları, Hürmüz Boğazı ile Babülmendeb Boğazı'nda serbest deniz ulaşımının sağlanması ilkelerine dayanıyor. Paris'e göre bunlar bütün tarafların üzerinde uzlaşabileceği ortak hedefler. Bu şartlar oluşturulmadan bölgede güvenlik ve istikrarın tesis edilmesi mümkün değil.

Avrupa ile ABD arasındaki görüş ayrılığı ise bu hedeflere ulaşmada kullanılacak yöntemler konusunda ortaya çıkıyor. Paris, Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinin ortak bir yaklaşım benimsediğini belirtiyor. Fransa ve İngiltere, Hürmüz Boğazı'nda güvenli geçişi sağlamak amacıyla Avrupa merkezli bir misyon başlatırken, Avrupa ülkeleri 2024'ten bu yana Kızıldeniz ve Babülmendeb Boğazı'nda gemilerin korunmasına yönelik faaliyet yürütüyor.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'u 22 Ekim 2026'da Riyad'da karşılarken. (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'u 22 Ekim 2026'da Riyad'da karşılarken. (SPA)

"Ne savaş ne barış" durumuna karşı uyarı

Fransa'nın bakış açısına göre bölgede yeniden savaş çıkma riski hâlâ mevcut. Paris, bazı çevrelerin ABD'deki son iç siyasi gelişmelere rağmen bu ihtimali, İran rejimini devirmek için değerlendirilmesi gereken bir "fırsat" olarak görebileceğinin de farkında. Bu yaklaşımı savunan isimlerin başında ise Binyamin Netanyahu geliyor.

Paris ve çok sayıda Avrupa ülkesi, savaşın şubat ayında başlamasından sonra İran'a yönelik askerî harekâttan uzak durdu. Fransa, yeniden savaş ihtimaline karşı da aynı mesafeli tutumunu koruyor. Ayrıca Paris, savaşın nihai hedefi olarak gösterilen İran rejiminin devrilmesinin gerçekleşmeyeceği kanaatinde.

Fransız değerlendirmesine göre İran'a yönelik askerî saldırılar, rejimi ayakta tuttu ve daha da güçlendirdi. Söz konusu saldırılar, rejim içerisindeki en radikal unsurların kendi etrafında kenetlenmesini sağlarken, nükleer program sorununu da çözmedi.

Körfez'deki mevcut durumun devam etmesi ise fiilen "gri bölgede", yani "ne savaş ne de barış" koşullarında kalınması anlamına geliyor. Bu durum, normalleşmeye dönüşü zorlaştırırken, bölgenin uzun süre güvenlik ve istikrarsız kalmasına yol açabilir. Bunun sonucunda petrol ve doğal gaz tedariki ciddi zarar görür, bölgesel ve küresel ekonomi olumsuz etkilenir.

Paris, bu durumun sürmesinin hem siyasi hem de ekonomik sonuçlar doğuracağı uyarısında bulunuyor. Siyasi açıdan Irak'ın güvenliğini tehdit eden gelişmelere ve Bağdat yönetiminin silahları devletin kontrolünde toplama çabalarına yönelik risklere dikkat çekiliyor. Ayrıca İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki işgalinin sürmesi, Hizbullah'a silahlarını teslim etmeyi reddetmesi için gerekçe ve adeta bir "can simidi" sağlıyor.

Hürmüz Boğazı'nın Umman kıyısından 3 Kasım'da çekilmiş görüntüsü. (Reuters)
Hürmüz Boğazı'nın Umman kıyısından 3 Kasım'da çekilmiş görüntüsü. (Reuters)

Paris, savaşın yeniden başlamasının İran'ın Körfez ülkelerini tekrar hedef alması anlamına geleceğine de dikkat çekiyor. Bu ülkelerin yeni saldırılardan zarar göreceği belirtilirken, Tahran'ın bu yöndeki niyetini gizlemediği, aksine saldırıların kapsamını genişletmekle açık tehditte bulunduğu ifade ediliyor.

Ekonomik sonuçlar ise daha net. Bunların başında petrol, doğal gaz ile türev ürünlerin tedarikine yönelik tehditlerin devam etmesi ve bunun küresel ekonomi üzerindeki etkileri geliyor. Ayrıca enerji ihracatçısı Körfez ülkelerinin ekonomileri de ciddi zarar görüyor. Paris'in değerlendirmesine göre mevcut kriz, örneğin, Katar'ın doğal gaz ihracatının yüzde 75'inden mahrum kalmasına yol açarken diğer Körfez ekonomileri de süreçten olumsuz etkileniyor.

Paris, İran'ın ABD'nin taleplerine boyun eğmeyeceği konusunda oldukça emin. Özellikle İran yönetimi, ABD'ye karşı yürütülen savaştan galip çıktığına inanıyor. Her durumda Tahran'ın, rejimini tehdit eden gelişmeleri önlemek için elindeki bütün imkânları kullanmaya hazır olduğu değerlendiriliyor.

Bu yaklaşım, İran'ın bilinen tutumuyla da örtüşüyor: Ülke dış dünyaya açıldığında ekonomik kaynakları ve dolayısıyla direnme kapasitesi artıyor. Rejimin dış dünyaya kapanması durumunda ise askerî ve baskıcı uygulamalarını daha da yoğunlaştırdığı görülüyor.

Macron, geçen ay Doha, Manama ve Abu Dabi'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında. (Reuters)
Macron, geçen ay Doha, Manama ve Abu Dabi'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında. (Reuters)

Savaş çözüm getirmeyecek

Fransa'nın değerlendirmesinde değişmeyen temel görüş, savaş yoluna başvurmanın herhangi bir çözüm getirmeyeceği yönünde. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Paris çözümü, İran'la tüm ihtilaflı başlıklarda "sert ve kararlı müzakereler" yürütülmesinde görüyor.

Fransa'nın yanı sıra İngiltere ve Almanya da 2003 yılına kadar uzanan, Tahran'ın nükleer programına ilişkin uzun müzakere deneyimine sahip. Üç Avrupa ülkesi, 2015 yılında İran ile P5+1 ülkeleri arasında imzalanan nükleer anlaşmaya giden süreçte önemli rol oynamıştı.

Macron, Körfez turu sırasında bölge liderleriyle ülkelerinin beklentilerini ve Tahran'la hangi konularda müzakere yürütülebileceğini ayrıntılı biçimde ele aldı. Macron, görüşmelerinde Paris'in bu süreçte kendilerine "eşlik etmeye" hazır olduğunu ifade etti.

Fransa ayrıca, 23 Eylül'de İstanbul'da gerçekleştirilen sekizli toplantıya da büyük ilgi gösterdi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre  toplantıya bir tarafta Avrupa üçlüsü Fransa, İngiltere ve Almanya ile İtalya'nın dışişleri bakanları, diğer tarafta ise "Mekke İttifakı" temsilcileri ve Mısır katıldı. Toplantının ardından Mekke İttifakı temsilcileri Tahran'ı ziyaret etti.

İstanbul toplantısının temel ve öncelikli amacı, askerî gerilimi düşürerek savaşın yeniden başlamasını önlemek, İran'la güçlü temellere dayanan bir diyalog ve müzakere süreci başlatmak, üzerinde uzlaşılabilecek çözümler aramak ve Kızıldeniz, Hürmüz Boğazı ile Babülmendeb Boğazı'nda deniz ulaşımının serbestisini yeniden tesis etmekti.

Katılımcılar düzenli aralıklarla bir araya gelme konusunda mutabakata varırken, Tahran ziyareti ise İran'la doğrudan iletişim kanalı açmayı hedefledi.

30 Ekim'de Umman Körfezi'nde saldırıya uğrayan Ranti adlı tankerden yükselen duman. (Reuters)
30 Ekim'de Umman Körfezi'nde saldırıya uğrayan Ranti adlı tankerden yükselen duman. (Reuters)

Bütün bu gelişmeler, Trump yönetiminin İsrail'le birlikte kontrolü altında tutmak istediği İran dosyasına Fransa ve Avrupa'nın yeniden müdahil olma arzusunu yansıtıyor. Paris ve Avrupalı ortakları, Körfez'de çıkarları bulunduğunu ve bu çıkarları savunmak için seslerini duyurmaları gerektiğini düşünüyor.

Ancak barış ve savaş konusundaki kararın Paris'in ya da Avrupalıların elinde olmadığı, nihai karar merciinin Washington olduğu da kabul ediliyor.

Bazı çevreler, seçim yenilgisinin ardından Trump'ın artık eskisinden farklı bir tutum sergileyeceğini öngörüyor. Buna göre Trump, Avrupalılarla uzlaşmaya daha yatkın hâle gelebilir ve gerek Ukrayna gerekse İran konusunda Avrupalıların yürüttüğü çalışmaları dinlemeye daha açık olabilir.

Buna karşılık, tam tersi görüşü savunanlar da var. Bu çevreler, Trump'ın salı gecesinden çarşamba sabahına uzanan saatlerde yaptığı açıklamalarda, yeniden eski savaşçı söylemine dönmesini kanıt olarak gösteriyor.

Peki, kim haklı, kim yanılıyor? Bugün için bu sorunun bir cevabı yok. Cevap, önümüzdeki günlerde ortaya çıkacak.