Irak’ta kontrol dışı silahlar sorunu…

 Reuters
Reuters
TT

Irak’ta kontrol dışı silahlar sorunu…

 Reuters
Reuters

Irak Başbakanı Mustafa el-Kazimi, dün Twitter hesabından paylaştığı mesajda, ‘kontrol dışı silahlarla hareket edilmesine ve bu silahların vatandaşın özgürlüğünü, güvenliğini ve seçim sürecine olan güvenini tehdit etmesine izin vermeyeceklerini’ vurguladı.
Bu vurgu, Irak’ta devlet kontrolünün dışındaki silahların yeniden gündeme gelmesine neden oldu.
Irak’ta kontrol dışı silah sorunun gelişiminde, 2003 tarihi önemli bir yer tutar. Saddam Hüseyin döneminde yani 2003 öncesinde aşiretler arasında zaman zaman çatışmalar olsa da genel itibariyle devletin silah üzerinde sıkı bir denetimi olduğu söylenebilir. 2003’te ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte ülkede kaos ve belirsizlik ortamının hâkim olması, Irak ordusunun feshedilmesi ve yasadışı grupların oluşan boşluğu doldurması, vatandaşta güvenlik endişesine yol açtı. Kendi güvenliğini sağlama yoluna başvuran kişiler, yasadışı yollardan silah edinme yolunu seçti. Bu da halihazırda ülkede yaşanan silah kaosunun zeminini hazırladı. Bugün Irak’ta resmi rakamlar olmamakla birlikte kontrol dışı silahların sayısı milyonlarla ifade ediliyor.
Irak’ta kontrol dışı silah bulunduran grupları “bireyler, aşiretler ve silahlı örgütler” olmak üzere 3 grupta incelemek mümkün.

1- Bireyler
Bireysel silahlanma, 2003 sonrası kaos ortamında büyük bir ivme kazandı. Irak ordusunun feshedilmesinin ardından meydana gelen güvenlik boşluğundan faydalanan gruplar ordunun silah depolarından yağmaladıkları hafif, orta ve ağır silahları, kurulan pazarlarda değerinin çok altında ve parayı veren kişinin yaşına bakmaksızın piyasaya sürdü. E-ticaretin gelişmesiyle birlikte bu silahlar sanal ortamda daha hızlı bir şekilde dolaşıma girdi. ABD Kongresi için denetim, değerlendirme ve soruşturma hizmetleri sunan ABD Hükümeti Hesap Verebilirlik Ofisinin (GAO) 31 Temmuz 2007’de yayımladığı raporda, 2004-2005 yılları arasında Irak güvenlik güçlerine dağıtılan 190 bin silahın kayıp olduğu ifade edildi. Raporda, 110 bin Kalaşnikof ve 80 bin tabancaya ilave olarak 135 bin koruma ekipmanı ve 115 bin kaskın da kayıp olduğu belirtildi. Nuri el-Maliki hükümetinin İçişleri Bakanı Cevad Bolani’nin döneminde bakanlıkta çalışan ve şu an İçişleri Bakanlığı’nın silah depolarından sorumlu ismi Albay Abbas Kazim, Irak basınına verdiği demeçte, 2003-2006 yılları arasında güvenlik birimlerinden çalınarak karaborsaya sürülen silah sayısının 190 bin civarında olduğunu açıkladı.
Silah pazarlarına ilave olarak kaçakçıların İran sınırında herhangi bir engele takılmadan geçmesiyle ülkeye daha fazla ucuz silahların girişi sağlandı. Böylece her bir vatandaşın evinde en az bir veya iki silah bulundurması normal karşılanan bir durum haline geldi. Bireysel silahlanmadaki artışın sosyal hayata yansımaları da oldu. Nitekim ülkenin işgal edildiği, güvenliği sağlayacak kurumların olmadığı, yasaların ve hukukun işlemediği bir ortamda ‘kendi adaletini sağlama’ düşüncesi baş gösterdi.

2- Aşiretler
Aşiret olgusu, Irak toplumunda önemli bir yere sahiptir. Aşiretlerin, bulundukları bölgelerde güvenliğin sağlanmasında devlete verdiği destek bilinen bir durum. Ayrıca siyasi kararların alınmasında güçlü aşiretlerin de rol oynadığı unutulmamalı. 2003 sonrasında siyaset sahnesine çıkan parti ve gruplar, aşiretlerin nüfuzundan nemalanmak ve seçimlerde bundan faydalanma yoluna gitti. Her grup, kendi siyasi geleceğini teminat altına almak adına desteğini aldığı aşiretin silahlanmasının önünü açtı. Bu çerçevede feshedilen orduya ait silah depoları aşiretlerin kullanımına sunulurken, aşiret mensupları tarafından yapılan silah kaçakçılığına da göz yumuldu. Ancak bu silahların bir müddet sonra aşiretler arası çatışmalarda kullanılması, güvenlikle ilgili kırılganlığı daha da artırdı.
Aşiretler arası çatışmaların zamanlaması da dikkat çekicidir. Irak’ta Mayıs 2018 seçimleri ile yeni Başbakan Adil Abdulmehdi’nin uzun süren anlaşmazlıkların ardından ancak güvenoyu alabildiği 25 Ekim 2018 arasındaki dönemde Basra’daki aşiretler arasında çatışmalar patlak verdi. Bu çatışmalar, Abdulmehdi’nin istifasını sunduğu 29 Kasım 2019’dan itibaren yeniden alevlenmiş ve şu an ülkede başbakanlık koltuğunda oturan Mustafa el-Kazimi’nin kurduğu hükümetin Meclis’ten güvenoyu aldığı 7 Mayıs 2020’ye kadar devam etmiştir. Çatışmaların gerçekleştiği zaman aralıkları bir şeye işaret ediyor: Yönetim boşluğu, başıboşluğu da beraberinde getiriyor. Ülkede ne zaman bir hükümet boşluğu yaşansa silahların sahneye çıkması dikkat çekicidir. Ülkenin güneyindeki Basra kentinde yaşanan aşiretler arası çatışmaların sonuçları, aşiretlerin silahlanmasının boyutlarını tahmin etmede yardımcı olacaktır. Irak Meclisi Basra Ofisi Müdürü Muhammed Kazim, 21 Kasım 2018’de yaptığı açıklamada, yıl içinde kentte meydana gelen aşiretler arası çatışmalarda 133 kişinin öldüğünü, 411 kişinin de yaralandığını belirtti. Basra Milletvekili Halid Ceşami de söz konusu tarihte “kentte güvenlik alanında bir boşluk yaşandığını, aşiretler arasındaki şiddet olaylarında kullanılan silahlar karşısında emniyet güçlerinin aciz kaldığını” dile getirdi. Abdulmehdi’nin istifasının ardından Kazimi seçilene kadar geçen dönemde Basra’daki aşiretler arasındaki ihtilaflar nedeniyle çatışmalar yeniden başladı. Kazimi’nin başbakanlık koltuğuna oturduğu Mayıs ayında Irak basınına bilgi veren Basra Emniyet Müdürlüğü’nden bir yetkili, mayıs ayında aşiretler arasında 7 çatışmanın meydana geldiğini bildirdi. Yetkili, çatışmalarda makineli tüfek, RPG füzesi ve havan mermisi kullanıldığını tespit ettiklerini söyledi. Iraklı uzmanların değerlendirmesine göre Basra’daki silahlar, kentteki aşiretleri birer orduya dönüştürmüş durumda. Bu silah akışında, Irak’ın Basra kentinde bulunan ve İran’a açılan Umm Kasr Limanı’nın rolü göz ardı edilmemeli. İran üzerinden gelen ucuz silahların ülkeye girişinde bu limanın aktif bir şekilde kullanıldığı biliniyor. Büyük aşiretler, etkili siyasi gruplar ve bunların himayesindeki silahlı grupların Liman üzerinde kurdukları denetim, silahların rahat bir şekilde geçmesine imkân sağlıyor.

3- Silahlı gruplar
Irak’ta kontrol dışı silah bulunduran üçüncü grup ise ordu dışındaki silahlı gruplardır. Bu kısımda, Iraklı Şiilerin en üst dini merci Ayetullah Ali es-Sistani’nin 2014 yılında yayımladığı ‘cihat fetvası’ üzerine toplanan milis grupların çatı yapılanması olan Haşdi Şabi Heyeti ve bu çatının dışında kalan birtakım silahlı gruplar yer alıyor. Haşdi Şabi, Haydar el-İbadi’nin başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nun 7 Nisan 2015 tarihli kararıyla Silahlı Kuvvetler Komutanı’na (Başbakan) bağlandı. Irak Meclisi, 26 Kasım 2016 tarihinde çıkardığı yasayla Haşdi Şabi’ye resmi statü kazandırdı. Irak’ta Bedir Örgütü ve Asaib Ehlil Hak gibi Haşdi Şabi çatısı altında askeri, Meclis çatısı altında da siyasi faaliyet gösteren gruplar bulunuyor. Bunların dışında Hizbullah Tugayları (Ketaib Hizbullah) ve Nuceba Hareketi gibi İran’a yakın duran gruplar telaffuz edilebilir. Bu milis grupların kurulması aynı zamanda Irak Anayasası’na aykırı bir durum oluşturuyor. Anayasa’nın 9. maddesinin 1/B fıkrasında “Silahlı Kuvvetler haricinde askeri milis kuvveti oluşturulamaz” ifadesi yer alıyor. Bugün söz konusu grupların sahip olduğu silahlarla düzenledikleri eylemler, ülke içinde ve dışında devlet itibarına önemli ölçüde zarar veriyor. DEAŞ’a karşı ilan edilen zafer sonrasında Mayıs 2018’deki genel seçim döneminde, askeri kanadı bulunan siyasi gruplara ‘seçim sürecine silahla müdahale etmek, seçim sandıklarını yakmak ve Yüksek Seçim Komiserliği üyelerini tehdit etmek’ gibi seçim sonuçlarına gölge düşürebilecek bir dizi suçlamalar yöneltildi. Abdülmehdi’nin başbakanlık koltuğuna oturmasının ardından, Haşdi Şabi bünyesindeki İran’a yakın silahlı grupların Washington ve Tahran arasındaki gerilime bir taraf olarak müdahil olması, bu grupların elindeki silahlara dönük tartışmaları yeniden gündeme getirdi. Nitekim söz konusu grupları ‘paralel ordu’ şeklinde niteleyen çevreler, bu grupların feshedilerek sahip oldukları silahların devlet elinde toplanmasını veya orduya entegre edilmelerini talep ediyor. Haşdi Şabi’nin Irak Devleti’ne rağmen Washington-Tahran geriliminde İran’ın gündemine hizmet eden eylemlere başvurması, devletin uluslararası toplum nezdindeki saygınlığına halel getirdi. Abdülmehdi, yoğun eleştiriler üzerine Haşdi Şabi’nin yeniden yapılandırmasını öngören bir kararname yayımladı. Terör örgütü DEAŞ’la savaş sırasında milis gücüne bağlı grupların kullandığı tüm isimlerden vazgeçileceği bildirilen kararnamede, bu isimler yerine "tugay" ve "alay" gibi askeri tanımların kullanılacağı belirtildi. Silahlı yapılara dahil olmak istemeyen grupların da ülke yasalarına göre siyasi parti ve gruplara dönüşebileceğine yer verilen kararnamede, “Bunlar, sivil bürolarını korumak için ruhsatlı silah taşıyabilecek. Bunun dışında silah taşımalarına izin verilmeyecek” ifadesi kullanıldı. Talimatlar dışında gizli ya da açık şekilde silahlı faaliyet gösteren grupların "yasa dışı" kabul edileceği uyarısı yapıldı. Kararnamede ayrıca kentlerde ve onun dışındaki bölgelerde Haşdi Şabi'ye bağlı grupların adını taşıyan tüm bürolar ile Haşdi Şabi gruplarına bağlı tüm ekonomik bürolar ve askeri kontrol noktaların kapatılması gerektiği kaydedildi. Ancak bu kararname, arzu edilen etkiyi göstermedi ve bu grupların ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’ni ve Irak’taki ABD’li askerleri hedef almasını engelleyemedi. İran, bu saldırılarla ABD ile Irak’ta kurduğu dengelere uymayacağı mesajını verdi.

Sonuç
Burada altı çizilmesi gereken nokta, Irak’ta kontrol dışı silahların devlet elinde toplanması hedefi, 2003 sonrası kurulan tüm hükümetlerin programında yer almasıdır. Şii dini merci Sistani, bu silahların ülke çıkarları için oluşturduğu tehdidi önceden fark edenler arasında yer alıyor. Sistani, Kerbela’daki temsilcisi Abdulmehdi Kerbelayi aracılığıyla 15 Aralık 2017’de Cuma hutbesinde verdiği mesajda, DEAŞ’a karşı savaşa katılan gönüllülerin Irak Devleti’nin kurumlarına (ordu ve güvenlik güçleri) entegre edilmesi çağrısında bulunarak, tüm kontrol dışı silahların Irak hükümetinin elinde toplanması gerektiğini vurguladı. Haydar el-İbadi’nin ofisinden hutbe sonrası yapılan açıklamada “silahların devlet elinde toplanması” konusunda kararlılık mesajı verildi. Abdülmehdi de bu hedefi hükümetin eylem planı içinde dahil etti. Irak’ın mevcut Başbakanı Mustafa el-Kazimi’nin hükümet kurma görevini devraldıktan sonra yaptığı ilk konuşmada, sıraladığı vaatler arasında “silahları devlet elinde toplama” hedefine yer vermesi tesadüf değildir.
Kazimi’nin kontrol dışı silahları ne şekilde kontrol altına almayı düşündüğü, Irak’taki denklemin en zor ve en sıcak sorularından biridir.Toplumsal güvenliğe ve barışa zarar veren kontrol dışı silahların ortadan kaldırılması yolunda atılacak adımların niteliği devletin itibarı açısından da ciddi önem arz etmektedir. Kazimi’nin bu hedefi gerçekleştirmesi, en kayda değer başarısı olacaktır. Son bir noktaya daha dikkat çekelim. Kazimi’nin 6 Haziran 2021 olarak duyurduğu erken seçimlerde güvenilir bir ortam oluşturulabilmek, kontrol dışı silahların devlet elinde toplanmasından geçmektedir.



Önde gelen isimlerin istifasının ardından Somali Cumhurbaşkanı’nın partisinde çatlaklar oluşmaya başladı

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
TT

Önde gelen isimlerin istifasının ardından Somali Cumhurbaşkanı’nın partisinde çatlaklar oluşmaya başladı

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud tarafından kurulan Adalet ve Dayanışma Partisi, ‘hukuki ve anayasal sürece uyulmaması’ yönündeki eleştiriler ve son anayasa değişiklikleri konusunda hükümet ile muhalefet arasındaki sert anlaşmazlıkların gölgesinde yeni bir darbe aldı.

Uzmanlara göre, partide yaşanan dikkat çekici istifalar, giderek derinleşen bölünmenin boyutlarını ortaya koyuyor. İstifa edenler arasında en öne çıkan isim, partinin genel başkan yardımcısı ve Güneybatı Eyaleti Başkanı Abdulaziz Hasan Muhammed Laftagaren oldu.

Laftagaren, çarşamba akşamı X platformu üzerinden yaptığı açıklamada görevinden istifa ettiğini duyurarak, “Birliğimizi zayıflatan anayasa dışı adımları destekleyemem. Somali’nin birliği, demokrasisi ve hukukun üstünlüğüne bağlılığım sürecek” ifadelerini kullandı.

Bu karar, Güneybatı Eyaleti’nin bir gün önce federal hükümetle iş birliğini askıya almasının ardından geldi. Eyalet yönetimi, Mogadişu’nun iç işlerine müdahale ettiği yönünde suçlamalarda bulunurken, merkezi hükümet bu iddiaları reddediyor.

Cumhurbaşkanına parti içinde en güçlü destek veren isimlerden biri olarak görülen Laftagaren’in yanı sıra, partinin dört üst düzey yöneticisi daha istifa etti. Somali basınına göre bu isimler, parti yönetimini ulusal anayasayı göz ardı etmek ve federal sistemi zayıflatmakla suçladı.

İstifa edenler arasında Muhammed Hasan Muhammed, Hasan Ali Muhammed, Aleviye Seyid Abdullah ve Muhtar Muhammed Mürsel yer alıyor. Bu isimler, hayvancılık, planlama, sağlık ve eğitim alanlarından sorumlu parti sekreterliklerini yürütüyordu. Üçü parlamentoda görev yaparken, biri eski bakan olarak biliniyor ve tamamı Güneybatı Eyaleti’ni temsil ediyor.

Ortak açıklamalarında parti yönetimini ‘federal sistemi zayıflatmak’ ve ‘Güneybatı Eyaleti’ne karşı hareket etmekle’ suçlayan isimler, partinin artık ülkenin anayasal ve hukuki çerçevesine bağlı kalmadığını, bunun da ulusal bütünlüğü aşındırdığını savundu.

Afrika uzmanı Ali Mahmud Kelni, iktidar partisinin başkan yardımcısının istifasının, yönetim içindeki derin görüş ayrılıklarını yansıtan önemli bir gelişme olduğunu belirtti.

Kelni, mevcut çatlaklara rağmen iktidar partisinin kısa vadede tamamen dağılmasının beklenmediğini ifade ederken, anlaşmazlıkların çözülmemesi halinde kademeli bir parçalanma ihtimaline dikkat çekti. Önümüzdeki dönemde, iktidar partisinden öne çıkan isimleri de içerebilecek yeni siyasi ittifakların ortaya çıkabileceği ve muhalefetin daha aktif hale gelebileceği öngörülüyor.

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (SONNA)Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (SONNA)

Adalet ve Dayanışma Partisi’nin Mayıs 2025’te kurulması, Hasan Şeyh Mahmud ile muhalefet arasında yeni bir gerilim sürecinin başlangıcı oldu. Özellikle Mahmud’un yaklaşan doğrudan seçimler için partinin adayı olarak öne çıkması, muhalif isimlerin tepkisiyle karşılandı.

Kelni’ye göre, tartışmalar yalnızca partinin kurulmasıyla sınırlı kalmadı; seçimlerin nasıl yapılacağı konusu da önemli bir anlaşmazlık başlığı oldu. Ayrıca Cumhurbaşkanı Mahmud’un, Puntland Başkanı Said Abdullahi Deni ve Cubaland Başkanı Ahmed Muhammed İslam Madobe ile yaşadığı gerilimler, federal sistem içindeki bölünmenin boyutunu gözler önüne seriyor.

Kelni, hükümetin yeni anayasayı onayladığını açıklamasının muhalefetin tepkisini daha da artırdığını ve alınan kararların meşruiyeti ile zamanlamasına ilişkin şüpheleri derinleştirdiğini belirtti. Bu tek taraflı sürecin, ülkedeki istikrarsızlığı artırabileceği ve siyasi kaos ile güvenlik sorunlarına zemin hazırlayabileceği uyarısında bulundu.

Somali’de yaşanan gelişmelerin, ülkenin siyasi tarihinde sıkça görülen bir örüntüyü yansıttığını ifade eden Kelni, büyük siyasi süreçler yaklaşırken gerilimlerin tırmandığına dikkat çekti.

Kelni, mevcut krizin aşılması için tek çözümün, taraflar arasında güveni yeniden tesis edecek ve geçiş sürecinin yönetimine yönelik uzlaşı zemini oluşturacak ‘ciddi ve kapsayıcı bir ulusal diyalog’ başlatılması olduğunu vurguladı.


Hizbullah, savaşın yeni aşamasının başlangıcından bu yana 350 savaşçısını kaybetti

Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
TT

Hizbullah, savaşın yeni aşamasının başlangıcından bu yana 350 savaşçısını kaybetti

Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)

Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşta, özellikle hayatını kaybeden savaşçıların duyurulması konusunda medya yönetiminde dikkat çekici bir değişim yaşandı. 2024’teki savaşın başlarında örgüt, kayıplarını neredeyse günlük olarak açıklama politikası izlerken, ilerleyen süreçte bu yaklaşımı kademeli olarak azalttı ve sonunda tamamen durdurdu. Mevcut çatışmalarda da benzer bir yöntem uygulanıyor; taziye açıklamaları büyük ölçüde ortadan kalkarken, duyuruların yalnızca savaşçıların geldiği köy ve kasabalarla sınırlı tutulduğu görülüyor. Bu değişimin, psikolojik ve siyasi nedenlerle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Kamusal yas sürecinden medya belirsizliğine

Hizbullah, 2024 savaşının ilk haftalarında hayatını kaybeden savaşçılar için isim, fotoğraf ve memleket bilgilerini içeren art arda taziye açıklamaları yayımladı; bu açıklamalara kamuya açık cenaze törenleri de eşlik etti. Ancak bu yaklaşım zamanla değişti. Taziye açıklamalarının sayısı kademeli olarak azaltıldı ve Eylül 2024 sonlarına gelindiğinde neredeyse tamamen durduruldu. Bu tarihte açıklanan resmi kayıp sayısı yaklaşık 450 olarak belirtilirken, savaşın Kasım 2024’te sona ermesiyle birlikte toplam can kaybının resmi olmayan tahminlere göre yaklaşık 4 bine ulaştığı ifade ediliyor.

Öte yandan İsrail ordusu, çatışmalara ilişkin açıklamalarını sürdürüyor. İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee dün X platformunda yaptığı paylaşımda, 36. Tümen ve hava kuvvetlerinin son 24 saat içinde Güney Lübnan’da 20’den fazla Hizbullah mensubunu öldürdüğünü duyurdu.

 Beyrut’un güney banliyösündeki Burc el-Baracne bölgesinde, İsrail saldırılarına maruz kalan bir binanın yakınında, Hizbullah’ın eski liderleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarının yer aldığı dev bir afiş (AFP)Beyrut’un güney banliyösündeki Burc el-Baracne bölgesinde, İsrail saldırılarına maruz kalan bir binanın yakınında, Hizbullah’ın eski liderleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarının yer aldığı dev bir afiş (AFP)

Savaşın başlamasından bu yana 350 savaşçı öldürüldü

Uluslararası Bilgi Merkezi araştırmacısı Muhammed Şemseddin, Hizbullah’ın bugüne kadar yaklaşık 350 savaşçı kaybettiğini belirtti. Şemseddin’e göre bu sayı, Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı toplam bin 1 ölüm içinde yer alıyor. Kayıpların büyük bölümünün 7 Mart’ta Nebi Şit bölgesindeki operasyonlarda ve özellikle sınır hattındaki çatışmalarda meydana geldiği, bu kapsamda yalnızca el-Hıyam bölgesinde 53 savaşçının öldüğü ifade edildi. Şemseddin, bu tahminlerin ülke genelinde hastanelere getirilen cenaze sayısına dayandığını, yalnızca çok az sayıda kişinin doğrudan defnedildiğini belirtti.

Şemseddin ayrıca, hayatını kaybedenlerin büyük kısmının siviller ya da örgüt destekçileri olduğunu, doğrudan savaşçı veya örgüt üyesi olmadığını vurguladı. Bunun, İsrail’in örgütün yakın çevresini hedef alan saldırılarından kaynaklandığını, buna karşılık Hizbullah’ın kendi unsurlarını korumak için sıkı güvenlik önlemleri uyguladığını dile getirdi. Şemseddin, Eylül 2024’ten bu yana Hizbullah’ın taziye açıklamalarını yalnızca üst düzey komutanlarla sınırladığını, bunun da artan kayıpların örgüt tabanında yaratabileceği etkileri azaltmaya yönelik bir politika olduğunu ifade etti.

Güvenlik risklerini azaltmak

Emekli Tuğgeneral Hasan Cuni, Hizbullah’ın savaş sırasında kayıplarını duyurmaktan kaçınmasının birden fazla iç içe geçmiş nedene dayandığını belirtti. Cuni, bu nedenlerin başında moral faktörünün geldiğini ifade ederek, “Günlük ve sürekli taziye açıklamaları, özellikle kayıpların arttığı bir dönemde, örgütün tabanı üzerinde olumsuz etki yaratır ve kayıpların büyüklüğünü ortaya koyarak düşmanın üstün olduğu yönünde algı oluşturur” değerlendirmesinde bulundu.

Cuni ayrıca güvenlik boyutuna da dikkat çekti. Cuni’ye göre taziye açıklamaları, savaşçıların kimlikleri, aile bağları ve yaşadıkları bölgeler gibi hassas bilgileri ortaya çıkarıyor. Cuni, bu tür verilerin, modern teknolojiler aracılığıyla dar coğrafi alanların tespit edilmesi ve hedef alınması için kullanılabileceği uyarısında bulundu.

Beyrut’ta sığınağa dönüştürülen bir okulda battaniye dağıtımı... Arka plandaki fotoğrafta Hizbullah liderleri ve üyeleri görülüyor (EPA)Beyrut’ta sığınağa dönüştürülen bir okulda battaniye dağıtımı... Arka plandaki fotoğrafta Hizbullah liderleri ve üyeleri görülüyor (EPA)

Akıbeti bilinmeyen kayıplar

Cuni, Hizbullah’ın taziye açıklamalarını sınırlamasında bir diğer etkenin de ‘akıbeti bilinmeyen kayıplar’ olduğunu belirtti. Cuni’ye göre, çatışmalar sırasında kaybolan ve durumları netleşmeyen bu kişiler için resmi ölüm ilanı yapılmaması, belirsizlik nedeniyle daha temkinli bir yaklaşımı zorunlu kılıyor.

Cuni, bazı savaşçıların akıbetinin çatışmaların doğası ve şiddeti nedeniyle net olarak belirlenmesinin zor olduğunu ifade etti. Örgütün benimsediği dağınık ve merkezi olmayan savaş yönteminin de bu durumu daha karmaşık hale getirdiğini belirten Cuni, iletişimin kesilmesinin her zaman ölüm anlamına gelmediğine dikkat çekti. Cuni, kayıp bir savaşçının hayatta olabileceği ya da esir düşmüş olabileceği ihtimalinin, örgütün resmî açıklama yapmadan önce beklemesine neden olduğunu vurguladı. Cuni ayrıca, 2024 savaşında ‘kayıp’ olarak duyurulan bazı kişilerin daha sonra hayatta olduğunun ortaya çıktığını hatırlattı.

İsrail ordusunun bir çıkarma operasyonu düzenleyerek kasabayı yoğun bombardıman altında tuttuğu ve onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğu Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit kasabasında Hizbullah bayrağı sallayan Lübnanlı bir vatandaş (AFP)İsrail ordusunun bir çıkarma operasyonu düzenleyerek kasabayı yoğun bombardıman altında tuttuğu ve onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğu Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit kasabasında Hizbullah bayrağı sallayan Lübnanlı bir vatandaş (AFP)

27 Kasım 2024’te ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından, Hizbullah bünyesinde yaklaşık bin 500 savaşçının ‘akıbeti bilinmeyen kayıp’ kategorisinde değerlendirildiği yönünde tahminler ortaya çıktı. Örgüt, bu kişilerin ailelerine kendileriyle bağlantının kesildiğini bildirdi. Daha sonra ise kayıp kişilerin kimliklerinin tespiti için cenazeler bulunarak DNA testleri yapılmaya başlandı. Bu sürecin, resmi taziye açıklamaları ve ailelere bilgilendirme yapılmadan önce uygulanan bir prosedür olduğu ifade ediliyor.

Cenazelerin büyük bölümünün ailelere teslim edildiği ve defin işlemlerinin gerçekleştirildiği belirtilirken, bazı ailelere ise yakınlarının ‘kayıp’ statüsünde olduğu bildirildi. Bu durum, söz konusu kişilere ait herhangi bir iz bulunamaması ya da evler ve yerleşim alanlarını hedef alan yoğun bombardıman nedeniyle enkaz altında kalan cenazelere ulaşmanın son derece zor olmasıyla ilişkilendiriliyor. Bu kategoride değerlendirilenlerin sayısının yaklaşık 45 savaşçı olduğu tahmin ediliyor.


İsrail ordusu, Dürzilere yönelik saldırılara karşılık olarak Suriye'nin güneyindeki hedefleri bombaladığını duyurdu

İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
TT

İsrail ordusu, Dürzilere yönelik saldırılara karşılık olarak Suriye'nin güneyindeki hedefleri bombaladığını duyurdu

İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)

Associated Press'in (AP) haberine göre, İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, perşembe günü "Sevide bölgesinde Dürzi vatandaşlarına yönelik saldırılar"a karşılık olarak gece boyunca Suriye hükümetine ait mevzilere hava saldırıları düzenlediğini bildirdi.

İsrail ordusu, Suriye'nin güneyindeki askeri yerleşkelerde bulunan bir komuta merkezini ve silahları hedef aldığını da sözlerine ekledi.

Açıklamada, İsrail ordusunun "Suriye'deki Dürzilere zarar gelmesine izin vermeyeceği ve onları korumak için çalışmaya devam edeceği" vurgulandı. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bu saldırı, İsrail-ABD-İran çatışmasının başlamasından bu yana Suriye'ye yapılan ilk İsrail saldırısı olarak değerlendiriliyor.