İngiltere, Kaddafi ve Saddam ile ilgili gizli belgeleri yayınladı

John Major, Irak Cumhurbaşkanı ile savaşa girmek yerine “aşağılayıcı bir şekilde vazgeçmeyi” tercih etmiş ve Clinton’ın Lockerbie saldırısında Muammer’e karşı yaptırımlarda bulunmasına karşı çıkmıştı.

İngiltere, Lockerbie saldırısında Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi ile aralarında gerçekleşen görüşmeleri ortaya çıkardı (Getty Images)
İngiltere, Lockerbie saldırısında Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi ile aralarında gerçekleşen görüşmeleri ortaya çıkardı (Getty Images)
TT

İngiltere, Kaddafi ve Saddam ile ilgili gizli belgeleri yayınladı

İngiltere, Lockerbie saldırısında Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi ile aralarında gerçekleşen görüşmeleri ortaya çıkardı (Getty Images)
İngiltere, Lockerbie saldırısında Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi ile aralarında gerçekleşen görüşmeleri ortaya çıkardı (Getty Images)

Gizliliği kaldırılan hükümet dosyaları İngiltere’nin, 1996 yılında ABD Başkanı Bill Clinton’ın, Muammer Kaddafi döneminde Lockerbie saldırısının faillerini teslim etmeye çalışan Libya’ya yönelik Birleşmiş Milletler (BM) yaptırımlarını genişletme girişimine karşı çıktığını ortaya koydu.

Lockerbie Saldırısı
AFP’nin haberine göre, Ulusal Arşiv tarafından ortaya çıkarılan ve 1995 ila 1996 yıllarını kapsayan Bakanlar Kurulu’nun ofis yazışmalarına göre Londra, genişletilmiş BM Güvenlik Konseyi yaptırımlarının, krallığın başta petrol üretim malzemeleri olmak üzere Libya’ya yaptığı yıllık 230 milyon dolarlık ihracatını etkileme ihtimalinden dolayı endişe duyuyordu.
Dönemin Başbakanı John Major, ABD başkanının İngiltere’ye destek göstermesi çağrısında bulunmasının ardından 1995 yılının sonlarında Clinton’a bir mektup yazarak yeni bir kararı onaylamasını engellemeye çalışmıştı.
21 Aralık 1988 yılında Pan Amerikan Havayollarına ait bir Boeing 747 tipi uçağın patlatılması sonucunda aralarında 190 ABD’linin bulunduğu 270 kişi hayatını kaybetmişti. İngiltere’nin Lockerbie kasabasından 11 kişi de yerde hayatını kaybetmişti.
GettyImages-115091742.jpg
21 Aralık 1988 yılında Pan Amerikan Havayollarına ait bir Boeing 747 tipi uçağın patlatılması sonucunda 270 kişi hayatını kaybetmişti (Getty)

Sanıkların teslimi
1991 yılında ABD ve İskoçya yargısı, Libya istihbarat üyeleri Abdülbasit el-Megrahi ve Emin Halife Fehime’ye saldırıya karıştıklarına dair suçlamalarda bulunarak hakların tutuklama kararı çıkarmıştı.
ABD o dönem Libya’ya şüphelileri kendi topraklarında ya da ABD’de yargı önüne çıkarmak için teslim etmesi çağrısında bulunurken Libya da “tarafsız” bir mahkeme olması çağrısında bulunuyordu.
Ortaya çıkarılan belgelerde İngiltere’nin Libya’nın şüphelileri teslim etmeyeceğini düşündüğü görülüyor.
İngiltere Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Richard Stagg’in 1995 yılının Kasım ayında John Major’ın Özel Sekreteri Roderic Lyne’e yazdığı mektupta “İki sanığın yargılanmasını ve cezalandırılmasının güvence altına alınmasını temenni ediyoruz. Ancak Kaddafi’nin onları teslim etme olasılığı yok denecek kadar az” ifadelerini kullanmıştı.
İngiltere yaptırımları reddediyor
Bir diğer mektup 1996 yılının Şubat ayında Major’un özel sekreteri Edward Oakden’e yazılmış ve söz konusu mektupta ABD’lilerin BM Güvenlik Konseyi’nden yeni bir karar çıkması için yapılan çağrılar yüzünden “davaya geri döndüğü” ifade edilmişti.
Malcom Rifkind’in özel sekreteri Sam Sharpe, “Dışişleri Bakanı (Rifkind), ABD’yi yeni bir karara varma konusunda desteklemememiz gerektiğine karar verdi” ifadelerini kullanmıştı.
Sharpe “hem Hazine hem de Ticaret ve Sanayi Bakanlığı içerisinde BM’in uyguladığı yaptırımların rejiminin genişletilmesine karşı “güçlü bir itiraz” olduğunu ifade etmişti.
Sharpe “Bu aynı zamanda İngiltere’nin 1995 yılında, yaklaşık 110 milyonu petrol sektörüyle ilgili olan ve toplamda 230 milyon sterlinden fazla olduğu tahmin edilen Libya’ya yönelik ihracatını da doğrudan etkileyecek” demişti.
Aynı zamanda İngiltere, BM Güvenlik Konseyi üyelerinin uygulamayı destekleme olasılığından şüphe duyuyordu ve Fransa’nın da aynı görüşte olacağını umuyordu.
Sharpe “İngiltere, yeni bir karar kabul ederek ABD’nin hedefini engellemekten kaynaklanan her türlü suçun sadece bize değil Fransızlara da düştüğünden emin olmalı. Umduğumuz en ideal şey en azından Fransızların suçtan adil pay alması” demişti.
Clinton, 1996 yılının Ağustos ayında Libya ve İran’a yoğun bir şekilde yatırım yapan yabancı şirketlere yaptırım uygulanmasını öngören bir ABD yasasına imza atmıştı.

Irak ile savaş korkusu
Libya’dan Irak’a dönünce; İngiliz belgeleri aynı zamanda Londra’nın John Major döneminde ABD öncülüğünde Irak’a karşı başka bir savaşa sürüklenme ihtimalinden korktuğunu ve Kürt müttefiklerini terk etmeyi düşündüğünü gün yüzüne çıkardı.
Ulusal Arşiv, 1995 ve 1997 yılları arasında John Major’ın görev süresinin son yıllarına dayanan birçok belgeden biri olan bu gizli mektubu ilk kez yayınladı.
Söz konusu mektuba göre Major’un özel sekreteri John Holmes, Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’in güçlerinin Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesinin kontrolünü ele geçirmesi durumunda “ABD’lilerin geniş çaplı bir askeri misilleme girişiminde bulunabileceğine” dair uyarıda bulundu.
Holmes’un 1996 yılının Kasım ayında ABD Başkanı Bill Clinton’un döneminde Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Warren Christopher ile ikili bir toplantı gerçekleştirmeden önce bu tip bir askeri operasyonu “basitçe destekleyemeyceklerini” yazdığı ortaya çıktı.
ABD ve aralarında İngiltere’nin de bulunduğu müttefikleri, Kürtlerin kontrolündeki Irak’ın kuzeyinde güvenli bir sığınak oluşturmuş ve bölgeyi uçuşa kapatmıştı.
GettyImages-150329631.jpg
1988 Lockerbie saldırısından bir kare (Getty Images)

Kürtlerden vazgeçme
Kürt gruplar arasında çatışmalar yaşandığı ve Bağdat’ın bir grubu diğerine karşı desteklediği bir sırada bölge, Irak güçlerinin kontrolü altına girme tehdidi ile karşı karşıya kalmıştı. Bundan aylar önce Irak Cumhurbaşkanı Irak’ın kuzeyine geniş çaplı bir saldırı başlatmış ve bu da ABD’nin hava saldırılarını beraberinde getirmişti.
Holmes o dönemde yazdığı mektupta “Bu bizim için büyük bir siyasi çıkmaz demek. Biz ve ABD’liler için gerçek olan şey Irak’ın kuzeyinden vazgeçmek zorunda olmamız olabilir” ifadelerini kullanmıştı.
Söz konusu mesaj, Londra’nın o zamanlar geniş çapta daha fazla askeri harekat yapılmasını istemediğini gösteriyor.
Holmes aynı zamanda ABD’nin böyle bir savaşa girmeye gücünün yetmeyeceğine işaret etmişti ve Irak’ın kuzeyinden vazgeçmenin “aşağılayıcı” olacağını ifade ederek “Ancak başka bir seçeneğimiz olmayabilir. Bizden hiç kimse kuzeyde Saddam’ı durdurmak için gerçek bir askeri çaba harcamaya ya da kaynak tahsis etmeye hazır değil ve bunu yapmaya çalışırsak koalisyonu kaybedebiliriz” demişti.
Aynı zamanda Holmes bundan Clinton yönetiminin haberinin olmamasını tavsiye etmiş ve “ABD’yi geleceğe dair varsayımsal bir durumda destekleyemeyeceğimizi şu an kabul etmek oldukça zor olacak” demişti.
1990 yılının Ağustos ayında Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesine misilleme olarak 1. Körfez Savaşı’nın başladığı sırada Major’dan önce başbakanlık koltuğunda Margaret Thatcher oturuyordu.
Major 1990 yılının Kasım ayında başbakanlık koltuğuna oturdu ve Irak’a karşı ABD ve diğer ülkelerin katılımıyla oluşturulan uluslararası koalisyona İngiliz güçlerinin de katıldığı 1991 yılının Şubat ayına kadar süren çatışmada ülkeyi yönetti.
İngiltere’nin ana muhalefet partisi olan İşçi Partisi, Tony Blair liderliğinde 1997 seçimlerinde Major’ın muhafazakar partisine karşı büyük bir zafer kazandı.
Daha sonra Blair 2003 yılında ABD Başkanı George W. Bush’a Irak’a saldırı düzenlerken destek verdi.  George W. Bush’un babası George H. W. Bush da 1. Körfez Savaşı’nın patlak verdiği sırada başkanlık yapıyordu.
Blair ve Bush, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu iddia ediyordu ancak bunların hiçbiri bulunamadı. Saddam Hüseyin en nihayetin 2006 yılında tutuklanarak yargılanıp idam edildi.



Önde gelen isimlerin istifasının ardından Somali Cumhurbaşkanı’nın partisinde çatlaklar oluşmaya başladı

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
TT

Önde gelen isimlerin istifasının ardından Somali Cumhurbaşkanı’nın partisinde çatlaklar oluşmaya başladı

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud tarafından kurulan Adalet ve Dayanışma Partisi, ‘hukuki ve anayasal sürece uyulmaması’ yönündeki eleştiriler ve son anayasa değişiklikleri konusunda hükümet ile muhalefet arasındaki sert anlaşmazlıkların gölgesinde yeni bir darbe aldı.

Uzmanlara göre, partide yaşanan dikkat çekici istifalar, giderek derinleşen bölünmenin boyutlarını ortaya koyuyor. İstifa edenler arasında en öne çıkan isim, partinin genel başkan yardımcısı ve Güneybatı Eyaleti Başkanı Abdulaziz Hasan Muhammed Laftagaren oldu.

Laftagaren, çarşamba akşamı X platformu üzerinden yaptığı açıklamada görevinden istifa ettiğini duyurarak, “Birliğimizi zayıflatan anayasa dışı adımları destekleyemem. Somali’nin birliği, demokrasisi ve hukukun üstünlüğüne bağlılığım sürecek” ifadelerini kullandı.

Bu karar, Güneybatı Eyaleti’nin bir gün önce federal hükümetle iş birliğini askıya almasının ardından geldi. Eyalet yönetimi, Mogadişu’nun iç işlerine müdahale ettiği yönünde suçlamalarda bulunurken, merkezi hükümet bu iddiaları reddediyor.

Cumhurbaşkanına parti içinde en güçlü destek veren isimlerden biri olarak görülen Laftagaren’in yanı sıra, partinin dört üst düzey yöneticisi daha istifa etti. Somali basınına göre bu isimler, parti yönetimini ulusal anayasayı göz ardı etmek ve federal sistemi zayıflatmakla suçladı.

İstifa edenler arasında Muhammed Hasan Muhammed, Hasan Ali Muhammed, Aleviye Seyid Abdullah ve Muhtar Muhammed Mürsel yer alıyor. Bu isimler, hayvancılık, planlama, sağlık ve eğitim alanlarından sorumlu parti sekreterliklerini yürütüyordu. Üçü parlamentoda görev yaparken, biri eski bakan olarak biliniyor ve tamamı Güneybatı Eyaleti’ni temsil ediyor.

Ortak açıklamalarında parti yönetimini ‘federal sistemi zayıflatmak’ ve ‘Güneybatı Eyaleti’ne karşı hareket etmekle’ suçlayan isimler, partinin artık ülkenin anayasal ve hukuki çerçevesine bağlı kalmadığını, bunun da ulusal bütünlüğü aşındırdığını savundu.

Afrika uzmanı Ali Mahmud Kelni, iktidar partisinin başkan yardımcısının istifasının, yönetim içindeki derin görüş ayrılıklarını yansıtan önemli bir gelişme olduğunu belirtti.

Kelni, mevcut çatlaklara rağmen iktidar partisinin kısa vadede tamamen dağılmasının beklenmediğini ifade ederken, anlaşmazlıkların çözülmemesi halinde kademeli bir parçalanma ihtimaline dikkat çekti. Önümüzdeki dönemde, iktidar partisinden öne çıkan isimleri de içerebilecek yeni siyasi ittifakların ortaya çıkabileceği ve muhalefetin daha aktif hale gelebileceği öngörülüyor.

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (SONNA)Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (SONNA)

Adalet ve Dayanışma Partisi’nin Mayıs 2025’te kurulması, Hasan Şeyh Mahmud ile muhalefet arasında yeni bir gerilim sürecinin başlangıcı oldu. Özellikle Mahmud’un yaklaşan doğrudan seçimler için partinin adayı olarak öne çıkması, muhalif isimlerin tepkisiyle karşılandı.

Kelni’ye göre, tartışmalar yalnızca partinin kurulmasıyla sınırlı kalmadı; seçimlerin nasıl yapılacağı konusu da önemli bir anlaşmazlık başlığı oldu. Ayrıca Cumhurbaşkanı Mahmud’un, Puntland Başkanı Said Abdullahi Deni ve Cubaland Başkanı Ahmed Muhammed İslam Madobe ile yaşadığı gerilimler, federal sistem içindeki bölünmenin boyutunu gözler önüne seriyor.

Kelni, hükümetin yeni anayasayı onayladığını açıklamasının muhalefetin tepkisini daha da artırdığını ve alınan kararların meşruiyeti ile zamanlamasına ilişkin şüpheleri derinleştirdiğini belirtti. Bu tek taraflı sürecin, ülkedeki istikrarsızlığı artırabileceği ve siyasi kaos ile güvenlik sorunlarına zemin hazırlayabileceği uyarısında bulundu.

Somali’de yaşanan gelişmelerin, ülkenin siyasi tarihinde sıkça görülen bir örüntüyü yansıttığını ifade eden Kelni, büyük siyasi süreçler yaklaşırken gerilimlerin tırmandığına dikkat çekti.

Kelni, mevcut krizin aşılması için tek çözümün, taraflar arasında güveni yeniden tesis edecek ve geçiş sürecinin yönetimine yönelik uzlaşı zemini oluşturacak ‘ciddi ve kapsayıcı bir ulusal diyalog’ başlatılması olduğunu vurguladı.


Hizbullah, savaşın yeni aşamasının başlangıcından bu yana 350 savaşçısını kaybetti

Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
TT

Hizbullah, savaşın yeni aşamasının başlangıcından bu yana 350 savaşçısını kaybetti

Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)

Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşta, özellikle hayatını kaybeden savaşçıların duyurulması konusunda medya yönetiminde dikkat çekici bir değişim yaşandı. 2024’teki savaşın başlarında örgüt, kayıplarını neredeyse günlük olarak açıklama politikası izlerken, ilerleyen süreçte bu yaklaşımı kademeli olarak azalttı ve sonunda tamamen durdurdu. Mevcut çatışmalarda da benzer bir yöntem uygulanıyor; taziye açıklamaları büyük ölçüde ortadan kalkarken, duyuruların yalnızca savaşçıların geldiği köy ve kasabalarla sınırlı tutulduğu görülüyor. Bu değişimin, psikolojik ve siyasi nedenlerle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Kamusal yas sürecinden medya belirsizliğine

Hizbullah, 2024 savaşının ilk haftalarında hayatını kaybeden savaşçılar için isim, fotoğraf ve memleket bilgilerini içeren art arda taziye açıklamaları yayımladı; bu açıklamalara kamuya açık cenaze törenleri de eşlik etti. Ancak bu yaklaşım zamanla değişti. Taziye açıklamalarının sayısı kademeli olarak azaltıldı ve Eylül 2024 sonlarına gelindiğinde neredeyse tamamen durduruldu. Bu tarihte açıklanan resmi kayıp sayısı yaklaşık 450 olarak belirtilirken, savaşın Kasım 2024’te sona ermesiyle birlikte toplam can kaybının resmi olmayan tahminlere göre yaklaşık 4 bine ulaştığı ifade ediliyor.

Öte yandan İsrail ordusu, çatışmalara ilişkin açıklamalarını sürdürüyor. İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee dün X platformunda yaptığı paylaşımda, 36. Tümen ve hava kuvvetlerinin son 24 saat içinde Güney Lübnan’da 20’den fazla Hizbullah mensubunu öldürdüğünü duyurdu.

 Beyrut’un güney banliyösündeki Burc el-Baracne bölgesinde, İsrail saldırılarına maruz kalan bir binanın yakınında, Hizbullah’ın eski liderleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarının yer aldığı dev bir afiş (AFP)Beyrut’un güney banliyösündeki Burc el-Baracne bölgesinde, İsrail saldırılarına maruz kalan bir binanın yakınında, Hizbullah’ın eski liderleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarının yer aldığı dev bir afiş (AFP)

Savaşın başlamasından bu yana 350 savaşçı öldürüldü

Uluslararası Bilgi Merkezi araştırmacısı Muhammed Şemseddin, Hizbullah’ın bugüne kadar yaklaşık 350 savaşçı kaybettiğini belirtti. Şemseddin’e göre bu sayı, Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı toplam bin 1 ölüm içinde yer alıyor. Kayıpların büyük bölümünün 7 Mart’ta Nebi Şit bölgesindeki operasyonlarda ve özellikle sınır hattındaki çatışmalarda meydana geldiği, bu kapsamda yalnızca el-Hıyam bölgesinde 53 savaşçının öldüğü ifade edildi. Şemseddin, bu tahminlerin ülke genelinde hastanelere getirilen cenaze sayısına dayandığını, yalnızca çok az sayıda kişinin doğrudan defnedildiğini belirtti.

Şemseddin ayrıca, hayatını kaybedenlerin büyük kısmının siviller ya da örgüt destekçileri olduğunu, doğrudan savaşçı veya örgüt üyesi olmadığını vurguladı. Bunun, İsrail’in örgütün yakın çevresini hedef alan saldırılarından kaynaklandığını, buna karşılık Hizbullah’ın kendi unsurlarını korumak için sıkı güvenlik önlemleri uyguladığını dile getirdi. Şemseddin, Eylül 2024’ten bu yana Hizbullah’ın taziye açıklamalarını yalnızca üst düzey komutanlarla sınırladığını, bunun da artan kayıpların örgüt tabanında yaratabileceği etkileri azaltmaya yönelik bir politika olduğunu ifade etti.

Güvenlik risklerini azaltmak

Emekli Tuğgeneral Hasan Cuni, Hizbullah’ın savaş sırasında kayıplarını duyurmaktan kaçınmasının birden fazla iç içe geçmiş nedene dayandığını belirtti. Cuni, bu nedenlerin başında moral faktörünün geldiğini ifade ederek, “Günlük ve sürekli taziye açıklamaları, özellikle kayıpların arttığı bir dönemde, örgütün tabanı üzerinde olumsuz etki yaratır ve kayıpların büyüklüğünü ortaya koyarak düşmanın üstün olduğu yönünde algı oluşturur” değerlendirmesinde bulundu.

Cuni ayrıca güvenlik boyutuna da dikkat çekti. Cuni’ye göre taziye açıklamaları, savaşçıların kimlikleri, aile bağları ve yaşadıkları bölgeler gibi hassas bilgileri ortaya çıkarıyor. Cuni, bu tür verilerin, modern teknolojiler aracılığıyla dar coğrafi alanların tespit edilmesi ve hedef alınması için kullanılabileceği uyarısında bulundu.

Beyrut’ta sığınağa dönüştürülen bir okulda battaniye dağıtımı... Arka plandaki fotoğrafta Hizbullah liderleri ve üyeleri görülüyor (EPA)Beyrut’ta sığınağa dönüştürülen bir okulda battaniye dağıtımı... Arka plandaki fotoğrafta Hizbullah liderleri ve üyeleri görülüyor (EPA)

Akıbeti bilinmeyen kayıplar

Cuni, Hizbullah’ın taziye açıklamalarını sınırlamasında bir diğer etkenin de ‘akıbeti bilinmeyen kayıplar’ olduğunu belirtti. Cuni’ye göre, çatışmalar sırasında kaybolan ve durumları netleşmeyen bu kişiler için resmi ölüm ilanı yapılmaması, belirsizlik nedeniyle daha temkinli bir yaklaşımı zorunlu kılıyor.

Cuni, bazı savaşçıların akıbetinin çatışmaların doğası ve şiddeti nedeniyle net olarak belirlenmesinin zor olduğunu ifade etti. Örgütün benimsediği dağınık ve merkezi olmayan savaş yönteminin de bu durumu daha karmaşık hale getirdiğini belirten Cuni, iletişimin kesilmesinin her zaman ölüm anlamına gelmediğine dikkat çekti. Cuni, kayıp bir savaşçının hayatta olabileceği ya da esir düşmüş olabileceği ihtimalinin, örgütün resmî açıklama yapmadan önce beklemesine neden olduğunu vurguladı. Cuni ayrıca, 2024 savaşında ‘kayıp’ olarak duyurulan bazı kişilerin daha sonra hayatta olduğunun ortaya çıktığını hatırlattı.

İsrail ordusunun bir çıkarma operasyonu düzenleyerek kasabayı yoğun bombardıman altında tuttuğu ve onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğu Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit kasabasında Hizbullah bayrağı sallayan Lübnanlı bir vatandaş (AFP)İsrail ordusunun bir çıkarma operasyonu düzenleyerek kasabayı yoğun bombardıman altında tuttuğu ve onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğu Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit kasabasında Hizbullah bayrağı sallayan Lübnanlı bir vatandaş (AFP)

27 Kasım 2024’te ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından, Hizbullah bünyesinde yaklaşık bin 500 savaşçının ‘akıbeti bilinmeyen kayıp’ kategorisinde değerlendirildiği yönünde tahminler ortaya çıktı. Örgüt, bu kişilerin ailelerine kendileriyle bağlantının kesildiğini bildirdi. Daha sonra ise kayıp kişilerin kimliklerinin tespiti için cenazeler bulunarak DNA testleri yapılmaya başlandı. Bu sürecin, resmi taziye açıklamaları ve ailelere bilgilendirme yapılmadan önce uygulanan bir prosedür olduğu ifade ediliyor.

Cenazelerin büyük bölümünün ailelere teslim edildiği ve defin işlemlerinin gerçekleştirildiği belirtilirken, bazı ailelere ise yakınlarının ‘kayıp’ statüsünde olduğu bildirildi. Bu durum, söz konusu kişilere ait herhangi bir iz bulunamaması ya da evler ve yerleşim alanlarını hedef alan yoğun bombardıman nedeniyle enkaz altında kalan cenazelere ulaşmanın son derece zor olmasıyla ilişkilendiriliyor. Bu kategoride değerlendirilenlerin sayısının yaklaşık 45 savaşçı olduğu tahmin ediliyor.


İsrail ordusu, Dürzilere yönelik saldırılara karşılık olarak Suriye'nin güneyindeki hedefleri bombaladığını duyurdu

İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
TT

İsrail ordusu, Dürzilere yönelik saldırılara karşılık olarak Suriye'nin güneyindeki hedefleri bombaladığını duyurdu

İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)

Associated Press'in (AP) haberine göre, İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, perşembe günü "Sevide bölgesinde Dürzi vatandaşlarına yönelik saldırılar"a karşılık olarak gece boyunca Suriye hükümetine ait mevzilere hava saldırıları düzenlediğini bildirdi.

İsrail ordusu, Suriye'nin güneyindeki askeri yerleşkelerde bulunan bir komuta merkezini ve silahları hedef aldığını da sözlerine ekledi.

Açıklamada, İsrail ordusunun "Suriye'deki Dürzilere zarar gelmesine izin vermeyeceği ve onları korumak için çalışmaya devam edeceği" vurgulandı. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bu saldırı, İsrail-ABD-İran çatışmasının başlamasından bu yana Suriye'ye yapılan ilk İsrail saldırısı olarak değerlendiriliyor.