Harabe ülke üzerindeki savaş tamtamlarının sesi kısılırken Suriyelilerin yaraları kanamaya devam ediyor

Harabe ülke üzerindeki savaş tamtamlarının sesi kısılırken Suriyelilerin yaraları kanamaya devam ediyor
TT

Harabe ülke üzerindeki savaş tamtamlarının sesi kısılırken Suriyelilerin yaraları kanamaya devam ediyor

Harabe ülke üzerindeki savaş tamtamlarının sesi kısılırken Suriyelilerin yaraları kanamaya devam ediyor

Suriye'de ‘Arap Baharı’ isimli sürecin yol açtığı barışçıl protestoların başlamasının üzerinden on yıl geçti. Suriyeliler, birçok konuda olduğu gibi protestoların yıl dönümünün tarihiyle ilgili de aynı fikirde değiller. Geçtiğimiz on yıl içinde coğrafi, askeri, sosyal ve siyasi olarak pek çok değişiklik olsa da belki de değişmeyen tek şey çekilen acılardı.
Suriyeliler pek çok konuda anlaşmazlık yaşarken çeşitli meseleler ve konular, aralarında bölünmelere neden oluyor. Ancak hepsi, gerek ülke içinde ve dışında gerek rejimin kontrolü altındaki bölgeler içinde veya dışında olsun, barışçıl veya şiddet içeren eylemler lehine veya aleyhine olmak üzere başlarının belada olduğunu düşünüyorlar. Dil ve ‘destek’ dışında, hepsinin ortak bir yanı daha var, o da ‘acı çekmek’. Çekilen acının ölçüsü değişiklik gösterse de son on yıl içinde yaşananlardan doğrudan etkilenmeyen bir tane Suriyeli dahi bulmak oldukça zor. Bunun tek istisnası, bir yer kazanırken birçok yeri kaybeden, toprak kazanırken tarihi kaybeden veya coğrafyayı kazanırken geleceğini kaybeden bir grup insandır.
Suriye Savaşı bugün 10’uncu yılını doldurup yeni bir yıla giriyor. Bu yeni yıl, krizin temel nedenlerine dönmek ve son on yılda olup bitenleri önümüzdeki yılları önceden görme çabasıyla gözden geçirmek için bir fırsattır.
Şarku’l Avsat bugünden itibaren, Suriye'deki ve yurtdışındaki Suriyelilerin çektiği acılara dair saha raporları, istatistikler, haritalar ve tablolar içeren bölümler ve Suriye'deki başlıca yabancı aktörlerin tutumlarını anlamak amacıyla yazar ve araştırmacıların makalelerini yayınlamaya başlıyor:
Arap Baharı protestolarının ilk kıvılcımları, 2010 yılı sonlarında Tunus ve Kuzey Afrika'da başladı. Suriye’ye ise gecikmeli olarak ulaştı. Onlarca yıldır ülkeyi yöneten yetkililere karşı ‘ihtiyatlı bir meydan okuma’ olarak başlayan protestolar, ilk olarak diğer ülkelerdeki ayaklanmaları desteklemek amacıyla Libya’nın Şam Büyükelçiliği önünde yapılan eylemlerle ortaya çıktı. Atılan sloganlar, Tunus, Trablus ve Kahire'ye hitaben olsa da aslında Şam’la ‘konuşuyorlardı’. Eylemciler, Arap Baharı ateşinin Suriye’de nasıl yakılacağını düşünüyorlardı.
Suriye'nin önde gelen insan hakları aktivisti, gazeteci Mazen Derviş, Fransız Haber Ajansı’na (AFP) verdiği demeçte, 17 Aralık 2011'de kendisini ateşe vererek Tunus’taki ayaklanmanın ilk kıvılcımını yakan Tunuslu seyyar satıcısı Muhammed Buazizi'ye atıfta bulunarak, “Asıl meselemiz bize ulaşacak kıvılcımı bulmaktı. Akıllarımıza ‘Peki, Suriyeli Buazizi kim olacak?’ sorusu takılmıştı” ifadelerini kullandı.
Ta ki ülkenin güneyindeki Dera vilayetinde iki çocuk, ülkesinden kaçmak zorunda kalan Tunus Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali'ye ya da halkın ve ordunun baskısıyla istifa etmek zorunda kalan Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'e olanlara işaret ederek, bir duvara, Suriye Devlet Başkanı Esed’e atıfla “Ey doktor sıra sende” yazana kadar bu arayış devam etti. Duvara bu yazıyı yazan çocukların gözaltına alınıp işkence görmeleri, Suriyelileri sokağa döktü.
Birçok tarafın Suriye ayaklanmasının başlangıcını belgelemek için kullandığı tarih, 15 Mart protestoların başladığı ilk gün değil, gösterilerin ülkenin farklı yerlerinde eş zamanlı olarak başladığı gündür.
Suriyeliler arasındaki protestolara dair korku duvarı yıkıldı, sessizlik dağıldı ve gösteriler yayılmaya başladı. Talepleri, ‘rejimin düşmesi’ çağrısı yapan siyasi pankartlara kadar ilerlerken olaylar, kullanılan şiddet ve dış destek nedeniyle arttı. Gösteriler, Temmuz 2011'de Hama'da ABD'nin son Şam Büyükelçisi Robert Ford da dahil olmak üzere çeşitli ülkelerin büyükelçilerinin katıldığı büyük bir yürüyüşle doruğa ulaştı. Ford’un aynı gün terk ettiği şehre yaptığı ziyaret, ABD’nin gösterileri, atılan sloganları ve ‘rejimin devrilmesini’ destekledikleri izlenimi verdi. Eski ABD Başkanı Barack Obama’nın Ağustos 2011’de yaptığı ‘Esed’in kenara çekilmesi’ şeklindeki açıklaması, bu yanlış izlenimi pekiştirdi.

Protesto gösterileri, askeri çatışmalara nasıl dönüştü?
Protesto gösterilerinin, askeri çatışmalara dönüşmesi için birçok neden birikti. Başlangıçta, hükümet güçleri ve güvenlik birimleri, gösterileri şiddet, silah, varil bombaları, abluka ve gösterilere katılanlara yönelik ‘casusluk’ suçlamalarında bulunmak gibi yöntemlerle bastırmaya başvurdu. Birçoğu, 2003 yılından sonra Irak'ta Amerikalılarla savaşan ve sahadaki örgütsel ve savaş deneyimlerinden yararlanan, rejiminin cezaevlerinde bulunan binlerce aşırılık yanlısı serbest bırakıldı. Bu da Batı’yı ‘ya rejim ya da DEAŞ’ şeklindeki iki seçenek arasında bıraktı.
Buna karşın, Suriye ordusundan ayrılıp Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) kuranlardan başlayarak muhalifleri destekleyen ‘Suriye Halkının Dostları Grubu’ oluşturuldu. Ancak muhalifleri destekleyen ülkeler arasındaki bölünmenin ve içlerindeki farklı eğilimlerin yarattığı etki de dikkat çekiciydi. CIA 2012'nin sonunda, Ürdün ve Türkiye'den gelen muhalifleri destekleyen gizli bir programa destek verdi.
Barışçıl protestocuların sesi kısılırken dış desteğin çoğu silahlı çatışmayı destekleyen diğer oyunculara gitti. Obama, 2012'de Esed’i ‘kırmızı çizgi’ olarak tanımladığı kimyasal silah kullanımına karşı uyardı. Batılı uzmanlar ve yetkililer, rejim Ağustos 2013'te Şam yakınlarındaki Doğu Guta'yı hedef alan bir kimyasal saldırıyla bu kırmızı çizgiyi geçtiğinde, Obama'nın pek çok kişinin beklediği askeri müdahaleyi yapmaktan kaçındığını söylüyorlar.
Birçoklarına göre Obama’nın askeri müdahaleden kaçınması, Esed rejimine ağır bir darbenin indirilmesini engelleyen belirleyici bir an oldu. Birkaç çatı altında savaşan ve bir kısmı yurt dışından para ve silah yardımı alan muhalif gruplar, ilk iki yılda firarlar nedeniyle zayıflayan Suriye ordusuna ağır kayıplar verdirmeyi başardı. Ama İran'ın Hizbullah başta olmak üzere İran yanlısı gruplarla Suriye’ye erken müdahalesi muhaliflerin ilerlemesini durdurmaya katkıda bulundu. Ancak Rusya ve ABD, Eylül 2013'te kimyasal silahları etkisiz hale getirme ve güç kullanmama konusunda vardıkları anlaşma, muhalifleri ve müttefiklerini hayal kırıklığına uğrattı. Buradaki en önemli gelişme, DEAŞ terör örgütünün ve onunla ilişkili diğer grupların ülkede yayılmaya başlaması ve Suriye'nin yarısını kontrol etmeleridir.

ABD ve Rusya ne zaman ve neden müdahale etti?
ABD, DEAŞ’ın 2014 yılında Suriye ve Irak'taki ilerleyişi karşısında, şuan yaklaşık 80 ülke ve kuruluşun yer aldığı uluslararası bir koalisyon kurdu. DEAŞ ile mücadeleyi hedefi olarak belirleyen ABD, hükümet güçleriyle mücadelede muhaliflere verdiği desteği azalttı. Öte yandan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 2014 yılı başlarında Ukrayna'ya müdahale etti. Bu müdahale, aynı zamanda Ukrayna ile Suriye arasındaki bağın kurulmasında bir dönüm noktasıydı. O dönemde Rusya, Birleşmiş Milletler (BM) destekli müzakerelerde Suriye hükümeti heyetine, ‘geçici bir yönetim’ kurulması için yayınlanan Cenevre Bildirisi’ni uygulamaya koymaları için herhangi bir baskıda bulunmadı.
Müttefikleri, muhalifleri askeri ve mali olarak desteklemeye devam ederken, rejim güney Dera'yı ve İdlib’i kaybettikten sonra kontrolü altındaki bölgeler 2015 baharında yüzde 15’e geriledi. Rus lider Putin, mevcut durumdan hızla yararlanmaya başlarken doğrudan askeri müdahale için bir fırsat yakaladı. Bu müdahale, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) yurtdışı kolu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin 2015 yazında bir an önce müdahale edilmesi ve ‘müttefik Suriye’nin kurtarılması’ için Kremlin'e yaptığı talep üzerine geldi. Anlaşma, Rusya’nın havadan, İran’ın ise karadan müdahalesi şeklindeydi. Amaç, Sovyetler Birliği'nin Afganistan’da başına gelenler gibi Rusya'nın ‘Suriye batağına’ dalmadan müttefiki olan rejimi kurtarmasıydı.
Rusya’nın Eylül 2015'teki kararlı müdahalesi, sahadaki dengelerin, Suriye'nin büyük şehirleri ve petrol sahaları da dahil olmak üzere yaklaşık yüzde 85'inin kontrolünü kaybeden Esed lehine kademeli olarak değiştirdi. Muhalif gruplar, Şam'ın dış mahallelerine kadar ulaşmıştı. Ancak savaş uçaklarının, mühimmatın, Rus danışmanların ve Hizbullah liderliğindeki Tahran yanlısı grupların desteğiyle Esed, gücü yeniden ele geçirdi. Rejim güçleri, kaybettiği bölgelerin kontrolünü geri kazanmak için ‘kavrulmuş toprak’ politikası izleyerek bir misilleme kampanyası yürüttü.

Türkiye neden Suriye topraklarına girdi?
Şubat 2016'da amacının Suriye'nin tamamını geri kazanmaktan başka bir şey olmadığını iddia eden Esed, “İmkanımız olsun ya da olmasın bu, hiç tereddüt etmeden üzerinde çalışacağımız bir hedeftir. Herhangi bir bölgeden vazgeçeceğimizi söylemek mantıksızdır” ifadelerini kullandı.
2016 yılının sonunda, ibre rejim lehine eğilmeye başlarken rejim güçleri Halep'in doğu mahallelerini geri aldılar. Aynı senaryo daha sonra Doğu Guta'da ve diğer bölgelerde tekrarlandı. Bu saldırıların çoğu, on binlerce sivil ve muhalif savaşçının, yaklaşık üç milyon kişinin Heyetu Tahriru'ş Şam (HTŞ/ eski adıyla Nusra Cephesi) ve diğer grupların kontrolü altında yaşadığı İdlib’e tahliyesini öngören uzlaşılarla sona erdi.
Ancak bu kontrol değişimi, ülkeyi yeni bir aşamaya, yani ‘nüfuz alanlarının’ kurulmasına getirdi. Mayıs 2017'de Rusya, Türkiye ve İran ile ‘Astana Formatı’ adıyla yeni bir süreç başlattı. Amaç, Dera, Guta, Şam, Humus ve İdlib’i kapsayan ‘gergiliği azaltma’ anlaşmalarına varmaktı. Uygulamada ise bu süreç, bölgesel değiş tokuşlara yol açtı. Türkiye yanlısı gruplar, Halep'in doğusunu geri alma karşılığında, kuzeyine girerek ‘Fırat Kalkanı’nı oluşturdular. Yine 2018'in başlarında Guta ve Humus'u geri alma karşılığında Halep'in kuzeyindeki Afrin'de gerçekleştirilen ‘Zeytin Dalı’ operasyonuna katıldılar.
ABD’nin Fırat Nehri’nin doğusunda DEAŞ’a karşı mücadelede Suriyeli Kürtlere verdiği destek karşısında Türkiye, güney sınırlarında bir Kürt oluşumunu engellemek olan stratejik çıkarlarıyla ilgili beklentilerini düşürdü. Fırat Kalkanı Harekatı, Fırat'ın doğusundan batısına kadar bir Kürt oluşumunun önünü keserken Zeytin Dalı Harekatı da olası bir Kürt bölgesini, diğer yerlerden ayırdı. Bu senaryo, Ekim 2019'da, Türkiye'nin Fırat'ın doğusuna müdahale ettiği ve ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tarafından kontrol edilen alanlar küçültüldüğünde de tekrarlandı.
Türkiye'nin SDG’ye yönelik operasyonlarının yanı sıra İran’ın Suriye'deki nüfuzuna dair bölgesel endişeler de arttı. İsrail, İran’ın Suriye'ye yerleşmesini önlemek için ‘İran mevzilerine’ baskınlar düzenlemeye başladı. Bunun yanı sıra ABD, Rusya ve Ürdün, 2018 yılı ortalarında İran ve İran yanlısı milislerini Golan Tepeleri ve Ürdün'den uzaklaştırılmasını ve Suriye hükümet güçlerinin Dera ve Kuneytire kırsalına geri çekilmesini içeren ‘Güney Anlaşması’nı imzaladılar.

‘Nüfuz alanları' nasıl oluşturuldu?
Savaşlar ve pazarlıklar, Rusya ve İran destekli rejimin kontrolü altında olan, en fazla şehrin ve nüfusun bulunduğu Suriye'nin yaklaşık yüzde 65'ini kapsayan bölge, ABD destekli SDG’nin kontrolü altında olan, Suriye’nin yüzde 23'ünü kapsayan ve ülkenin stratejik zenginliklerinin çoğunun yer aldığı bölge ve son olarak, Türkiye tarafından desteklenen muhalif grupların kontrolü altında olan, Rusya’nın ülkenin batısındaki Tartus ve Lazkiye'de bulunan iki üssünün ve Suriye rejiminin bir üssünün yer aldığı ülkenin kalanı olmak üzere üç bölgede gerçekleşti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rus mevkidaşı Putin, geçtiğimiz yılın başlarında yaşanan bir dizi çatışmanın ardından 5 Mart 2020'de İdlib için ateşkes mutabakatı imzaladılar. Bu mutabakattan faydalanan Türk güçleri, Suriye'nin kuzeybatısında yaklaşık 15 bin asker, binlerce araç, onlarca askeri üs ve gözlem noktası konuşlandırdı.
Temas hatları 2011 yılından bu yana ilk kez, bir yılı aşkın bir süredir, yani Mart 2020'nin başından beri herhangi bir çatışmaya sahne olmadı. Rejim güçlerinin uzun süredir başlatma tehdidinde bulunduğu saldırının gerçekleşmesi şimdilik pek olası görünmüyor. Analistler, herhangi bir yeni saldırının iki askeri güç olan Rusya ve Türkiye'yi, İdlib'den daha geniş stratejik ilişkilere sahip oldukları bir dönemde doğrudan çatışmaya sokacağını düşünüyorlar.
Doğuda ABD’nin iki ve batıda Rusya’nın bir hava koruması altında olmak üzere bu üç nüfuz alanında çok sayıda savaşçı, askeri üs ve yüzlerce gözlem noktası var. Suriye’de ABD, Rusya, İran, Türkiye ve İsrail’in olmak üzere beş ordu faaliyet gösteriyor.
Bu ülkeler ayrıca sınırlar ve geçiş noktalarının kontrolünü de paylaşıyorlar. Suriye üzerine kapsamlı çalışmaları bulunan coğrafyacı Fabrice Balanch, yakın tarihli bir raporunda, rejim güçlerinin ‘Suriye sınırlarının yalnızca yüzde 15'ini kontrol ettiğini’ açıkladı. Sınırların ‘üstünlüğün bir sembolü’ olduğunu söyleyen Balanch, rejimin bu konudaki puan hanesinin ‘neredeyse boş’ olduğunu belirtti. Balanch, Türkiye, ABD, Kürtler ve Tahran tarafından desteklenen grupların fiilen kontrol ettiği sınırların geri kalanının rejimin kontrolünde olduğunu kaydetti.
Böylece, rakip güçlerin sınırlarının çoğunu tek taraflı olarak kontrol ettiği ülke, gayri resmi olarak birden fazla etki alanına bölünmüş durumdadır. Yaraları derinleşen ve çileleri ağırlaşan Suriyelilerin, başkalarının rahatlamasını, anlayışlarını ve anlaşmalarını beklemekten başka yapacak bir şeyleri yoktur. Şam sakinlerinden birinin, “Savaş, çatışmaların durması anlamında sona erdi, ancak yaralarımız hala kanıyor” şeklindeki sözleri birçok şeyi açıklamaktadır.



Fransız Dışişleri Bakanı: Suriye hükümeti ile SDG arasındaki anlaşma Kürtlerin haklarını garanti altına alıyor

Suriye Dışişleri Bakanı Esad aş Şeybani bugün Fransız mevkidaşı Jean-Noël Barrot ile Şam'da (EPA)
Suriye Dışişleri Bakanı Esad aş Şeybani bugün Fransız mevkidaşı Jean-Noël Barrot ile Şam'da (EPA)
TT

Fransız Dışişleri Bakanı: Suriye hükümeti ile SDG arasındaki anlaşma Kürtlerin haklarını garanti altına alıyor

Suriye Dışişleri Bakanı Esad aş Şeybani bugün Fransız mevkidaşı Jean-Noël Barrot ile Şam'da (EPA)
Suriye Dışişleri Bakanı Esad aş Şeybani bugün Fransız mevkidaşı Jean-Noël Barrot ile Şam'da (EPA)

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barou bugün yaptığı açıklamada, Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalanan yeni anlaşmanın Kürtlerin temel haklarını güvence altına aldığını ve DEAŞ ile mücadele çabalarını desteklediğini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Suriye Arap Haber Ajansı'ndan (SANA) aktardığına göre Barou, Şam'da Suriyeli mevkidaşı Esad aş Şeybani ile yaptığı görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, Paris'in Suriye'yi “daha iyi bir gelecek inşa etme” konusunda desteklemeye devam edeceğini ifade etti.

sdefrgty
Suriye Dışişleri Bakanı Esad aş Şeybani bugün Şam'da Fransız mevkidaşı Jean-Noël Barrot ile bir araya geldi (EPA)

Suriye Dışişleri Bakanı Esad aş Şeybani bugün Şam'da Fransız mevkidaşı Jean-Noël Barrot ile ikili iş birliğinin güçlendirilmesi konusunu görüştü.

SANA, bugün Şam'daki Tishreen Sarayı'nda yapılan toplantıda iki bakanın karşılıklı çıkarları, bölgesel gelişmeleri ve iki ülke arasındaki ikili iş birliğinin güçlendirilmesini görüştüklerini bildirdi.

Suriye'nin birliğinin, egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün teyit edildiğini belirtti.


Washington, Suriye hükümeti ile SDG arasındaki anlaşmayı memnuniyetle karşıladı

Rakka’da SDG mensupları statülerinin düzenlenmesini bekliyor. (Reuters)
Rakka’da SDG mensupları statülerinin düzenlenmesini bekliyor. (Reuters)
TT

Washington, Suriye hükümeti ile SDG arasındaki anlaşmayı memnuniyetle karşıladı

Rakka’da SDG mensupları statülerinin düzenlenmesini bekliyor. (Reuters)
Rakka’da SDG mensupları statülerinin düzenlenmesini bekliyor. (Reuters)

ABD Dışişleri Bakanlığı, bugün (Cuma9 Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında ateşkes ve güçlerin entegrasyonunu öngören anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını açıkladı. Bakanlık, söz konusu anlaşmanın Suriye’nin birliğini, egemenliğini ve istikrarını güçlendirdiğini vurguladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, bugün erken saatlerde varıldığı duyurulan Suriye hükümeti ile SDG arasındaki “tarihi anlaşmanın” başarılı biçimde uygulanmasını destekleme taahhüdünü yineledi. Açıklamada, entegrasyon sürecinin kolaylaştırılması amacıyla tüm taraflarla yakın iş birliğinin sürdürüleceği belirtildi.

SDG, günün ilerleyen saatlerinde Suriye hükümetiyle kapsamlı bir anlaşmaya varıldığını, bunun ateşkesi de kapsadığını duyurmuştu. Söz konusu anlaşma, Suriye devlet televizyonuna konuşan bir hükümet kaynağı tarafından da doğrulandı.

SDG’nin açıklamasına göre anlaşma; askeri ve idari güçlerin kademeli biçimde entegrasyonu, temas hatlarındaki askeri birliklerin çekilmesi ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçlerinin Haseke ve Kamışlı kent merkezlerine girmesini içeriyor.


Lavrov: Esad’ın yargılanması meselesi uzun zaman önce kapandı

Suriye’deki bir asker, 29 Aralık 2024’te Lazkiye’deki Rus Hmeymim Üssü’nün girişinde. (AFP)
Suriye’deki bir asker, 29 Aralık 2024’te Lazkiye’deki Rus Hmeymim Üssü’nün girişinde. (AFP)
TT

Lavrov: Esad’ın yargılanması meselesi uzun zaman önce kapandı

Suriye’deki bir asker, 29 Aralık 2024’te Lazkiye’deki Rus Hmeymim Üssü’nün girişinde. (AFP)
Suriye’deki bir asker, 29 Aralık 2024’te Lazkiye’deki Rus Hmeymim Üssü’nün girişinde. (AFP)

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, bugün (Perşembe) yaptığı açıklamada, eski Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın yargılanması meselesinin uzun zaman önce kapandığını ve Rusya’nın ortaklarının, Esad’ın Rusya’ya geliş koşullarını tamamen bildiğini söyledi.

Lavrov, Türkiye gazetesi ve TGRT televizyonuna verdiği röportajda, eski Cumhurbaşkanı’nın yargılanması talepleriyle ilgili bir soruya yanıt olarak şunları kaydetti:

“Bu konu uzun zaman önce kapandı. Ortaklarımız, her şeyin nasıl gerçekleştiğini ve Beşşer Esad ile ailesinin Aralık 2024’te Rusya’ya nasıl geldiğini çok iyi biliyor.”

Bakan, Esad’ın gerçekten ölüm tehdidi aldığını ve insani gerekçelerle kendisine tanınan bu fırsatı değerlendirdiğini belirterek, “Bildiğiniz gibi iç işlerimizi takip ediyorsanız, Esad Suriye’nin iç işlerine müdahale etmiyor” dedi.

uıko
Suriye’deki cephe hatlarındaki dramatik değişiklikler, Rusya’nın Tartus Üssü’nü tehlikeye atabilir (DPA)

Lavrov ayrıca, Rusya ve Türkiye’nin uzun süredir Suriye Kürtlerini ülke siyasetinde entegre etme planları yaptığını ve bu sürecin şu anda uygulanmaya başlandığını açıkladı.

“Uzun süredir dostlarımızla planladığımız bu operasyonlar, günümüz Suriye’sinde şekillenmeye başladı. Burada Kürtlerin siyasi hayata, güvenlik yapıları ve Suriye Arap Cumhuriyeti ordusuna katılımından söz ediyorum” dedi.

gtyhu
Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Moskova’da daha önceki bir görüşmede (AFP)

Öte yandan Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Perşembe günü yaptığı açıklamada, Rusya’nın Suriye’deki askeri üsleri konusunun, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara arasında Moskova’da yapılan görüşmelerin gündeminde olduğunu söyledi.

Putin, Çarşamba günü Şara Suriye topraklarının birliğini yeniden sağlama çabaları nedeniyle tebrik etti.

cdfgth
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara Kremlin’de el sıkışırken(DPA)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Aralık 2024’te Esad’ın yerine geçmesinden bu yana ikinci Rusya ziyaretini yaparken, Putin’e Suriye ve bölgedeki istikrarı desteklediği için teşekkür etti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Salı günü yaptığı açıklamada, Suriye’de Kürtlerin haklarının, Şara’nın 16 Ocak’ta çıkardığı geçiş dönemi Cumhurbaşkanlığı kararına göre güvence altına alındığını ve Suriye’de devlet içinde devlet kurulamayacağını, paralel ordu veya ayrı silahlı güç var olamayacağını vurguladı.

Erdoğan, Ankara’da düzenlenen Yurt Dışı Müteahhitlik Hizmetleri Başarı Ödülleri töreninde, 18 Ocak’ta hükümet ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalanan ateşkes anlaşmasının önemine dikkat çekerek, Suriye’de terörün “geçerliliğini yitirdiğini” söyledi.

Cumhurbaşkanı, SDG ile hükümet arasındaki barışçıl çözümün, 18 Ocak anlaşmasının ruhuna uygun olarak mevcut çıkmazdan çıkmanın tek yolu olduğunu belirtti.