BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen Şarku'l Avsat'a konuştu: 'Suriye trajedisini durduramayışımızdan hepimiz utanmalıyız'

Geir Pedersen: 'Çözüme yönelik yeni faktörler var. Görevimin önümüzdeki başkanlık seçimleriyle hiçbir ilgisi yok'

BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Suriye Anayasa Komitesi'nin 29 Ocak'ta Cenevre’de yapılan toplantısında salondakilere hitap etti (AFP)
BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Suriye Anayasa Komitesi'nin 29 Ocak'ta Cenevre’de yapılan toplantısında salondakilere hitap etti (AFP)
TT

BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen Şarku'l Avsat'a konuştu: 'Suriye trajedisini durduramayışımızdan hepimiz utanmalıyız'

BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Suriye Anayasa Komitesi'nin 29 Ocak'ta Cenevre’de yapılan toplantısında salondakilere hitap etti (AFP)
BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Suriye Anayasa Komitesi'nin 29 Ocak'ta Cenevre’de yapılan toplantısında salondakilere hitap etti (AFP)

Birleşmiş Milletler (BM) Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, Suriyelilerin ‘sonsuz savaş tuzağına düştüğünü’ ve Suriye trajedisini durdurmadaki başarısızlıktan ötürü herkesin ‘utanması’ gerektiğini söyledi.
Pedersen, Suriye’de 15 Mart 2011'de başlayan protesto gösterilerinin onuncu yıldönümünde verdiği röportajda, sahadaki ihtiyatlı sakinlik, Suriye’nin tüm bölgelerini vuran ekonomik kriz, Suriye hükümeti, muhalefet, Astana grubu ve ABD’nin çözümü tek başlarına tekelleştiremeyecekleri ve müzakere edilmiş bir sonuç (çözüm) olması gerektiğine inanmaları gibi Suriye'de çözüme yönelik ilerleme olabileceğine dair umutları yeşerten ‘yeni faktörler’ olduğunu söyledi. Washington, Moskova, Arap ve Avrupa ülkelerinin başkentleri, Tahran ve Ankara'daki başlıca muhataplarla sürekli temas halinde olduğunu söyleyen Pedersen, “Herkesin çözümü tekelleştirebilecek bir tarafın olmadığını anladıklarını hissediyorum” dedi.
ABD ve Rusya’nın aralarındaki ‘mevcut durum’ nedeniyle Suriye konusunda kısa bir müzakere gerçekleşmesine ihtimal vermeyen BM Özel Temsilcisi, ancak, ‘Suriye'de iki ülke arasında terörle mücadele, istikrarın sağlanması ve mülteci krizine çözüm getirilmesi gibi ortak çıkarlar’ olduğuna dikkat çekti.
Pedersen ayrıca Suriye konulu bir konferans düzenlemek amacıyla ‘sessiz diplomasi’ yürüttüğünü ve ABD’nin bu konferansın bir parçası olması gerektiğini söyledi.
Pedersen bir soruya verdiği yanıtta şunları söyledi:
“Suriye’de bu yılın ortalarında yapılması planlanan başkanlık seçimleri, ‘seçimlerin yeni bir anayasa çerçevesinde yapılmasını öngören’ BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 2254 sayılı kararı uyarınca görevimin bir parçası değil. Bu seçimler, diasporadaki Suriyelilerin katılımıyla en yüksek uluslararası standartlara göre yapılmalıdır.”

Şarku’l Avsat’ın BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen röportajının tam metni:

Dün, Suriye’de protesto gösterilerinin başlamasının onuncu yıldönümüydü. Son on yıl nasıl geçti? Suriyelilere hangi mesajı vermek istersiniz?
Öncelikle BMGK’ya söylediğim gibi, Suriye trajedisi uzun sürdü. Neredeyse Birinci ve İkinci Dünya Savaşı kadar uzundu. Suriyeliler sonu olmayan bir savaş tuzağına düşmüş durumdalar. Bu bir trajedidir. Onlara, bu trajedinin modern çağın en karanlık bölümlerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Bundan hepimiz utanmalıyız. Geçtiğimiz yüzyılda savaşlara en fazla kurban veren Suriye halkıdır. Hepimiz başarısız olduk. Bu çatışmanın sona ermesine katkıda bulunamadığımız için duyduğum derin üzüntüyü ifade ediyorum. En büyük sorumluluğun Suriyeli taraflara ve uluslararası oyunculara ait olduğunu biliyoruz. BM Genel Sekreteri'nin açıklamasını okudunuz mu bilmiyorum.

Antonio Guterres'in Suriye'deki iç savaşın 10'uncu yılı dolayısıyla gazetecilere yaptığı açıklamaları mı kastediyorsun?
Evet. Suriye çatışmasına çözüm bulunamamasının uluslararası toplumun elindeki mevcut güvenlik mekanizmasının (BMGK) etkili olmamasından kaynaklandığını söyledi.

Suriyeli tarafların sorumluluklarından bahsettiniz, sizce trajedideki en büyük sorumluluk kime ait?
Benim için önemli olan, Suriye halkına ne olduğunu dikkatlice anlatmaya odaklanmaktır. Daima ihtiyatlı olunması gerektiğini vurguladım. Eğer durumlar değişmezse birtakım riskler vardır. Bir yıl, iki yıl veya birkaç yıl sonra, mevcut durum aynı şekilde devam edebilir. Dolayısıyla bugün Suriyeli taraflara ve uluslararası topluma vereceğim başlıca mesajım şu; her zaman bir fırsat ve bir olasılık vardır.

Neden bu mesaj, fırsat nerede?
Geçtiğimiz yıl İdlib'deki askeri saldırıların durmasının ardından göreli bir sakinlik yaşandı. Bu, herhangi bir ölüm veya ihlal olmamasına rağmen, halen kırılgan seyreden bir sakinliktir.

On yıldır çekilen sıkıntıların ardından mağdurların, yerlerinden edilenlerin ve mültecilerin ailelerine ve tüm Suriyelilere ne demek istersiniz? Suriye'nin bir çözüme her zamankinden daha yakın olduğunu düşünüyor musunuz?
Onlara şunu söyleyebilirim: Pes etmeyeceğiz. Suriyelilerin bu tür sözleri duyduklarında bazı şüphelere kapılmalarını anlıyorum. Ancak yeni faktörler var.

Nedir onlar?
Sahada göreceli bir sakinlik hâkim ve Suriye'nin tüm bölgelerini vuran bir ekonomik kriz yaşanıyor. Bu yüzden ne Suriye hükümetinin, ne muhalefetin, ne Astana grubunun ne de ABD’nin çözümü tek başlarına ele almaya muktedir olmadıklarına inanıyoruz.  Müzakere edilmiş bir sonuç (çözüm) olmalıdır. Bu, üzerine ilerleme kaydedilecek yeni bir faktördür. Bu, tüm tarafların yeni bir bakış açısı ve siyasi irade edinmelerini gerektiriyor. Bu da mümkün ve yapılabilirdir.

Bunu böyle olmasını umduğunuz için mi yoksa sahadaki aktörlerle yaptığınız görüşmeler sonucu elde ettiğiniz verilere dayanarak mı söylüyorsunuz?
Bu, birincil muhataplarımla yaptığım tartışmalara dayanan bir inançtır. Bildiğiniz gibi Washington, Moskova, Arap ve Avrupa ülkelerinin başkentleri, Tahran ve Ankara'daki başlıca muhataplarla sürekli temas halindeyim. Bence çözümü tekelleştirebilecek, herhangi bir tarafın olmadığını anlıyorlar.

Çözüm tasarlanabilseydi nasıl olurdu ve hangi özellikleri taşırdı?
Bu soruyu cevaplamak için siyasi sürecin ilerlemesini sağlamalıyız. Önemli olan, tüm tarafların gerçekçi olduğunu düşündüklerini belirtmeleri ve müzakere için masaya neyin konması gerektiğini tanımlamalarıdır. Bazı sorunların çözülmesi gerektiğini biliyoruz. Örneğin, kayıp kişiler ve tutuklular dosyası. Bu benim üzerinde çalıştığım bir dosya ve ciddi bir şekilde çözülmesi gerekiyor. Ayrıca, yerlerinden edilenler ve mültecilerle ilgili sorunlar da masaya yatırılmalıdır. Yaptırımlar konusu ve yeniden yapılanma konusu da masada olmalıdır. Masada olması gereken çok sayıda konu var. Yalnızca bir müzakere süreci, bunların son şeklini tanımlayabilir.

Kimse bir siyasi geçişten bahsetmiyor. Gerçekten görüşmeler, siyasi bir süreç ve BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanmasıyla mı ilgili?
Genelde şunu söylüyorum; Suriye anlaşmazlığına çözüm getiren tüm gerekli unsurlar BMGK’nın 2254 sayılı kararında yer almaktadır. Bildiğiniz üzere Aralık 2015'te kararın çıkarılmasından bu yana, sahadaki durumda köklü değişiklikler meydana geldi. Ancak bana göre çözüme 2015'teki kadar yakın değiliz. O dönem nasıl bir ilerleme kaydedeceğimiz belliydi. Aslında bizi çözüme doğru ilerlemeye yaklaştıran, sahadaki durumdu.

Yani sahadaki durumun, çözümün şeklini belirlememesi gerektiğini mi söylüyorsunuz?
Siyasi çözümün, çeşitli tarafların önemli olduğunu düşündüklerini masaya yatırdığını bildiği bir müzakere ve  bir alıp-verme sürecine dayanması gerektiğini söylüyorum. Ayrıca kimsenin nihai çözümü tekeline alamayacağına dair derin bir anlayış olmalı. Suriye halkını barışçıl bir şekilde yeni bir sürece taşıyan bir çözüm bulunmalıdır.

Sürekli Suriye’deki beş ordudan bahsediliyor. Ani bir gerilim yaşanması konusunda endişeli misiniz? Bu konuda hangi mesajı vermek istersiniz?
Suriye'de çeşitli orduların olmasının, bir takım kazalara yol açabileceği ve işlerin kontrolden çıkacağı anlamına gelmesinden endişe ediyoruz. Ayrıca Suriye’nin kuzeybatısındaki ateşkesin kırılganlığından bahsettim. Suriye'nin kuzeydoğusundaki mevcut düzenlemeler de son derece kırılgan. Bu, uluslararası aktörlerin masaya oturup nasıl bir ilerleme kaydedileceğine dair önemli tartışmalar başlatmaları için kullanılabilecek bir faktördür.

O halde Suriye’yi çözüme ulaştıracak uluslararası bir şemsiye mi oluşturmak istiyorsunuz?
Şu an başlıca uluslararası muhataplarla temaslarda bulunuyorum. Biden yönetiminin ilk günlerindeyiz. ABD’nin süreci ilerletecek tüm çalışmaların parçası olmasını istiyoruz. Şu an bu konuların tartışıldığı bir ‘sessiz diplomasi’ yürütüyorum. Umarım birkaç ay içinde bu süreci nasıl ilerleteceğimi belirleyebilirim.

Tıpkı Libya konulu Berlin Konferansı gibi Suriye konulu bir Berlin konferansı mı düzenlemeyi planlıyorsunuz?
Nasıl ilerleyeceğimizi açıklamadan önce ciddi adımlar atmayı bekliyoruz.

Rusya ile ABD arasında bir ‘adım adım’ yaklaşımı vardı. İki ülke, Viyana'da birkaç kez bir araya geldi. Siz de adım adım yaklaşımı için çağrıda bulunuyorsunuz. Sizce mevcut durum, Washington ile Moskova arasında bu yaklaşıma dayalı bir diyalog için uygun mu?
Sadece güven kaybı yüzünden olmasa da hepimiz bunun zor olacağını biliyoruz. Aynı zamanda Suriye'de terörle mücadele, istikrarın sağlanması, mülteci krizine çözüm bulunması gibi ortak çıkarlar olduğuna inanıyorum. Bu konular, çözümün kimsenin tekelinde olmadığı ve herkes arasında iş birliği yapılması gerektiği inancının yanı sıra, Rusya ile ABD arasında Suriye konusunda iş birliği yapılması ihtimalini de desteklemektedir.

ABD ve Rusya arasındaki tartışmalı konulardan biri de, Suriye’de bu yılın ortalarında yapılması planlanan başkanlık seçimleridir. Siz bu seçimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Söz konusu seçimler, 2012 tarihli Suriye’nin mevcut anayasasına göre yapılıyor. Bu yüzden benim görevimin bir parçası değil. Benim görevim, seçimlerin yeni bir anayasa kapsamında yapılmasını öngören BMGK’nın 2254 sayılı kararıyla tanımlandı. Bu seçimler 2254 sayılı karar uyarınca ve diasporadaki Suriyelilerin katılımıyla en yüksek uluslararası standartlara göre yapılmalıdır. Suriye'deki başkanlık seçimlerinde herhangi rolüm yok.

Batılı ülkeler ve Avrupa Birliği (AB), seçimlerin Şam'la normalleşmenin önünü açamayacağına dair açıklamalar yaptılar. Rusya neden bu seçimleri meşru görüyor?
Daha önce de dediğim gibi, benim için önemli olan siyasi süreci başlatmak için neler yapılabileceğime odaklanmaktır. Önümüzdeki seçimlerin yaptığımız işler üzerinde olumsuz bir etkisi olmamasını umuyorum. Tekrar söylüyorum, bu seçimler benim görevimin bir parçası değil.

Rejim ve muhalefet heyetleri arasında Suriye Anayasa Komitesi’nin çalışmaları hakkında yazılı bir anlaşma imzalamaya ve Komitenin altıncı tur toplantılarını düzenlemeye yakın olduğunuz söylenebilir mi?
İki heyetin başkanlarıyla önümüzdeki günlerde nasıl bir ilerleme kaydedileceğini görüştüm. Bildiğiniz üzere, aralarında evrak alışverişini kolaylaştırıyoruz. Onlardan olumlu şeyler duyuyorum. Teklifleri tartışmaya hazırlar. İki taraf da ilerleme kaydetmek için (Anayasa Komitesi çalışmalarında) kesin bir anlaşmaya varılması gerektiğini biliyor. Umarım fazla ileri olmayan bir tarihte böyle bir anlaşmaya varırız.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türkiye ve Katar dışişleri bakanlarıyla gerçekleştirdiği üçlü görüşme sonrasında yaptığı açıklamada, Suriye Anayasa Komitesi’nin altıncı tur toplantılarının Ramazan ayından önce gerçekleşmesini umduğunu söyledi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bunun mümkün olabileceğini sanmıyorum. BM, heyet başkanları arasında bir anlaşmaya varır varmaz, derhal Anayasa Komitesi toplantısını düzenleyecek.

Anayasa Komitesi toplantıları ile Suriye Cumhurbaşkanlığı seçimleri arasında bir bağlantı yok gibi görünüyor. Doğru mu?
BMGK’nın 2254 sayılı kararı yeni bir anayasa oluşturulmasını ve özgür ve adil seçimlerin bu yeni anayasa çerçevesinde düzenlenmesini öngörüyor. Odaklandığım konu bu. Anayasa Komitesi üyelerinin de buna odaklanacaklarını umuyorum.

Birkaç gün önce bazı Batı ülkeleri Suriye'de hesap verebilirlik hakkında açıklamalarda bulundular. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
BM Genel Sekreteri, bir kaç gün önce yaptığı açıklamada, Suriye’de hesap verebilirliğin önünde birtakım engeller ve güçlükler olabileceğini söyledi. Ancak siyasi bir çözüm olduğunda Suriyelilerin adaleti ve uzlaşmayı sağladıklarını da ifade etti. Ben de, bunun altını çiziyorum.

Peki ya yaptırımlar meselesi? İngiltere, dün Şam'daki yetkililere yönelik yeni bir yaptırım listesi açıkladı. Tüm bu yaptırımlara nasıl bakıyorsunuz?
Bu yaptırımlar, BM’nin uyguladığı yaptırımların bir parçası değil. Sanırım benim için önemli olan, söylediklerimi defalarca tekrarlamak. Yine Suriye'deki mevcut ekonomik sorunlar çerçevesinde, herhangi bir yaptırım, Suriye'nin dört bir yanına gönderilen insani yardımları etkilememelidir. Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının yayılması çerçevesinde yaptırımların, Suriyelilerin gıda ve sağlık desteğine erişimini etkilemesinden kaçınmalıyız. Yardımların Suriye'nin tamamına ulaşması gerektiğini vurgulamalıyım.

ABD’de artık yeni yönetim var. ABD yetkilileri sizinle iletişim kurdu mu? Onlardan neler duydunuz?
Yeni ABD yönetimiyle ilk görüşme gerçekleşti. Washington ile görüşmelerimize önümüzdeki günlerde devam edeceğiz. Hepimiz Suriye'nin yeni yönetimin başlıca önceliği olmadığını biliyoruz. Çin, Rusya ve İran gibi üzerinde çalışmak istedikleri bir takım zorlukların olduğunu anlıyoruz. BMGK brifinginde ve tartışmalarımda da söylediğim gibi, ABD’nin, çatışmaya çözüm bulunması çabalarının bir parçası olması önemli. Bunun için Washington'daki en üst düzeydeki yetkililerin konuya dikkat kesilmeleri gerekiyor.

Son soru: Bir yıl sonra, yani 15 Mart 2022’de çabalarınızın nereye ulaştığını görüyorsunuz? Barış sürecinin başlamış olabileceğini öngörüyor musunuz?
Sakinliğin devam etmesini sağladığımızı, bu sakinliği tüm ülkede ateşkes haline getirdiğimizi ve siyasi süreci ciddi bir şekilde başlattığımızı görmek istiyorum. Bu amaçla dünyanın kilit ülkeleriyle iş birliği yapıyoruz. Suriye'ye istikrar getirmek amacıyla adım adım yaklaşımını uygulamaya başladık. Dürüst olmamız gerekirse bu başladıktan sonra süreç zaman alacaktır. İşler, bir gecede değişebilir. Ama önemli olan, süreci bir yıl içinde başlatmış ve Suriyelilerin kendilerini daha iyi hissedecekleri bir yola girmiş olmamızdır.

 


Gerçek sınav Güney Suriye: Şam'ın bağlı kaldıkları ile İsrail'in talepleri

İsrail tarafından ilhak edilen ve Lübnan ile Suriye sınırında bulunan Golan Tepeleri'ndeki Hermon Dağı'nda devriye gezen bir İsrail askeri, 15 Ocak 2026 (AFP)
İsrail tarafından ilhak edilen ve Lübnan ile Suriye sınırında bulunan Golan Tepeleri'ndeki Hermon Dağı'nda devriye gezen bir İsrail askeri, 15 Ocak 2026 (AFP)
TT

Gerçek sınav Güney Suriye: Şam'ın bağlı kaldıkları ile İsrail'in talepleri

İsrail tarafından ilhak edilen ve Lübnan ile Suriye sınırında bulunan Golan Tepeleri'ndeki Hermon Dağı'nda devriye gezen bir İsrail askeri, 15 Ocak 2026 (AFP)
İsrail tarafından ilhak edilen ve Lübnan ile Suriye sınırında bulunan Golan Tepeleri'ndeki Hermon Dağı'nda devriye gezen bir İsrail askeri, 15 Ocak 2026 (AFP)

İsrail'in 1948'de kurulmasından bu yana, Suriye stratejik, siyasi veya askeri hesaplarında asla sadece komşu bir ülke veya sıradan bir ülke olmadı. Suriye ona göre Arap bölgesinde kültürel ve sosyal yansımaları ile bir cephe hattı, bir güvenlik ve siyasi meydan okuma ve coğrafi bir bağlantı noktasıdır.

Bunlara ek olarak, Filistin halkının çeşitli açılardan Maşrık (Levant) bölgesinin ayrılmaz bir parçası olması sebebiyle de Suriye önemlidir. Zira bilhassa Mısır veya Irak ile bir tür entegrasyon veya iş birliğinin gerçekleşmesi halinde, Maşrık bölgesinde kilit, hatta temel bir ülkeydi. İsrail ise çeşitli yollarla ve araçlarla bu entegrasyonu ya da iş birliğini engellemeye önem verdi.

Dolayısıyla, Suriye'nin coğrafi konumu ve farklı dönemlerdeki tüm Arap-İsrail savaşlarına katılımı nedeniyle Arap-İsrail çatışmasındaki kilit rolüne ek olarak, keza 1973 savaşını İsrail'e karşı son Arap-İsrail savaşı olarak kabul edersek, son yarım yüzyılda Filistinli örgütlerin ve Lübnan Hizbullah'ının İsrail'e karşı faaliyetlerini desteklemede de önemli bir rol oynadı. Bu, söz konusu rolün içeride ve dışarıda siyasi olarak kullanılması bir yana, İran ve Lübnan arasında bir köprü görevi görmeyi de içeriyordu. Buna karşılık, 1982'deki İsrail'in Lübnan'ı işgalinin ardından Bekaa Vadisi'ndeki kısa süreli çatışma dışında, Suriye İsrail ile doğrudan çatışmadan genel olarak kendisini uzak tuttu.

Buna dayanarak İsrail, Suriye ile sınırını en barışçıl ve sakin sınırı olarak tanımlıyordu. Nitekim Esed rejimi (baba ve oğul) altında Suriye, İsrail'in saldırılarına ve egemenliğine yönelik ihlallerine sürekli olarak karşılık vermekten kaçındı ve bunu ünlü “Cevap uygun zamanda ve yerde verilecektir” sözüyle gerekçelendirdi. Başka bir deyişle, Suriye rejimi “direniş ve karşı çıkış” ekseninin bir parçası olarak bir şey söylüyor, başka bir şey yapıyordu.

Suriye’deki değişimden sonra İsrail müdahaleleri

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre yarım yüzyıldan fazla bir süre Esed rejimi, ordusu ve askeri gücüyle birlikte yaşayabilen İsrail'in, 8 Aralık 2024'teki çöküşünden sonra Suriye'ye tehditler savurmakta ve egemenliğini üç yolla ihlal etmekte acele etmesi dikkat çekicidir. Bunların ilki, Suriye ordusunun altyapısının ve tüm askeri birliklerinin (hava, kara ve deniz) imhasıyla sonuçlanan büyük ölçekli bir askeri harekatla topraklarına saldırmaktır. Bu, İsrail ordusu için Suriye toprakları içinde, sınırda rutin bir uygulama haline geldi. İkincisi, “azınlıkları koruma” bahanesiyle Suriye içinde coğrafi ve sosyal bölünmeler yaratarak hem teorik hem de pratik olarak Suriye'yi tehdit etmek. İsrail, Temmuz 2025'te Suveyda krizi sırasında doğrudan askeri müdahalede bulunarak bunu yapmıştı; bu müdahale Amerikan baskısıyla durdurulmuştu. Üçüncüsü ise, İsrail'in güvenliğini garanti altına almak için Suriye'nin güneyindeki Suveyda, Dera ve Kuneytra şehirlerinden Suriye askeri varlığının tamamen çekilmesidir ki İsrail bunu Lübnan'da da yapmaya çalışıyor.

 “İsrail Ortadoğu'da Oyunun Kurallarını Değiştiriyor” başlıklı makalesinde Avi Ashkenazi, İsrail'in “eylemleriyle, Suriye toprakları içinde, Suriye rejiminin silahlarından, milislerden ve başta Hamas ve Hizbullah olmak üzere ‘terör’ örgütlerinden arındırılmış, sınır boyunca 80 kilometrekarelik bir bölge oluşturduğunu" belirtiyor (Maariv, 13 Mart 2025).

İsrail'in endişelerini artıran husus, ABD'nin ve özellikle de Başkanı Donald Trump'ın mevcut Suriye liderliğiyle daha da yakınlaşmasıdır. Öyle ki Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara'ya övgüler yağdırırken aynı zamanda İsrail'e de baskı uyguluyor

 Dolayısıyla İsrail'in Suriye, Lübnan ve Filistin'deki eylemleri, öncelikle, Aksa Tufanı’nda (2023 sonu) aldığı darbeden sonra Ortadoğu'daki en güçlü askeri güç olarak kendi prestijini ve konumunu yeniden kazanmayı amaçlıyor. Bu, Türkiye'nin Suriye'deki etkisini sınırlamayı veya yayılmasını engellemeyi de içeriyor. İkincisi, gelecekte başka bir Tufan’dan korunmak için bir tampon bölge veya stratejik güvenlik derinliği oluşturarak, eylemlerini “ulusal güvenlik” iddiasıyla haklı çıkarmaya çalışıyor. Üçüncüsü, kendisi gibi, mezhepsel ve etnik kimlikleri etrafında gruplanmış bir Arap Maşrık bölgesi yaratmaya dayalı eski bir stratejiyi dayatmak için, Suriye ve Lübnan'daki toplumsal sorunlardan veya bölünmelerden yararlanarak bunları istismar ediyor. Böylece bölgede Yahudi devleti olarak tek istisna olmaktan çıkacak. Yani, İsrail, Arap çevresiyle ilişkilerini normalleştirmiyor, aksine Arap çevresini kendisine göre normalleştiriyor ya da kendine özgü karakterini çevresi içinde genelleştiriyor.

Ron Ben-Yishai tüm bunları şu sözlerle özetliyor: “İsrail, Şam ile güney sınırına yakın bölgede, üç coğrafi bölge veya kesimden oluşan bir savunma sistemi kurarak yeni bir gerçeklik tasarlamayı amaçlıyor. İsrail'e en yakın bölüm, 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrılması Anlaşmasında belirtildiği gibi tampon bölgedir. Anlaşmayla belirlenen bölgenin dışında, birçok Suriye köyünü içeren bir koruma bölgesi (tampon bölge) bulunmaktadır. İsrail ordusu, silahlanmayı önlemek, gözetim sağlamak ve uzun menzilli atış menzili oluşturmak için bu köylere girmiştir. Koruma bölgesinin ötesinde, “nüfuz alanı” olarak adlandırılan, Dürzi topluluklarını ve İsrail ile ilişkiler konusunda endişeli Sünni Arap nüfusunu kapsayan 65 kilometrelik Şam-Suveyda yolu bulunmaktadır. İsrail bu bölgeyi (Dürzi bölgesi ve sakinleri) kendisine karşı bir yükümlülük taşıdığı bir alan olarak görmektedir (Yedioth Ahronoth, 11 Mart 2025).

13 Mart 2025'te işgal altındaki Hermon Dağı'na yaptığı ziyaret sırasında, İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara’ya doğrudan bir tehdit savurduğunu hatırlatmakta da fayda var: “Şam'daki başkanlık sarayında her sabah gözlerini açtığında, İsrail ordusunun Hermon Dağı'nın zirvesinden ve Güney Suriye'deki tampon bölgeden onu izlediğini, Golan Tepeleri ve Celile sakinlerini tehditlerinden korumak için orada bulunduğunu görecektir” diyerek, İsrail'in Suriye'de kalıcı olarak yerleşmeye hazır olduğunu vurgulamıştı.

İsrail perspektifinden Suriye tehdidi

İsrail'in Suriye'de ve bölgede yaptıklarının temelinde ezici gücü ve Suriye'nin (veya herhangi bir başka tarafın) karşılık verme gücünün olmadığı anlayışı yatıyor. Ayrıca, uluslararası, bölgesel ve Arap koşulları, özellikle de Suriye ordusunun çöküşü ve İsrail'in Suriye’nin askeri kapasitesini yok etmesinden sonra ve Suriye'nin bu geçiş aşamasında yaşadığı benzersiz siyasi, güvenlik, ekonomik ve sosyal koşullar, Suriye’nin bir karşılık vermesini engelleyebilir ve izin vermeyebilir.

cdfvgthy
Başbakan Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı İsrail Katz, işgal altındaki Golan Tepeleri'ndeki Hermon Dağı'nda İsrail askerleri arasında, 17 Aralık 2024 (AFP)

Bu, İsrail'in Suriye'yi zayıflatmayı, yıpratmayı ve tüketmeyi hedefleyerek, onu zayıf, bölünmüş ve boyunduruk altına alınmış bir devlet olarak tutmaya devam edeceği anlamına geliyor. Dolayısıyla bunu engellemenin veya atlatmanın yollarını öngörmek ve araştırmak gerekiyor. Ancak, mevcut durumu göz önüne alındığında -yani herhangi bir askeri seçeneği takip etmesi mümkün olmadığı ve bunu yapacak gücü olmadığı için- Suriye, çeşitli faktörler nedeniyle İsrail için bir hedef olmaya devam edecektir.

Bu faktörlerin ilki, İsrail’in 60 yıldır Suriye’nin Golan Tepeleri'ni işgal etmesi ve hatta burayı kendi topraklarının bir parçası olarak görmesidir (Temel Kanun: 1981). Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani'nin yakın zamanda belirttiği gibi, bu durum Suriye için kabul edilemezdir. Şeybani, Suriye'nin İsrail'in 8 Aralık 2024'ten sonra işgal ettiği Suriye topraklarından çekilmesiyle ilgilendiği mevcut koşullar altında bu konunun gündemde olmadığını da vurguladı.

İkincisi, Suriye-Türkiye yakın ilişkisidir. Bilhassa İsrail içindeki bazı çevrelerin sanki İran'ın Maşrık'taki nüfuzunun son zamanlarda azalmasıyla oluşan boşluğu doldurmuş gibi Türkiye'yi düşman olarak görmesiyle birlikte, İsrail bu ilişkiyi bir tehdit olarak görüyor.

Üçüncüsü, İsrail, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında bir savunma ittifakının kurulmasını Ortadoğu'daki konumuna bir tehdit olarak görüyor. Bu nedenle, İsrail bu ittifakın Suriye'nin bağımsızlığını güçlendireceğinden ve İsrail'in diktelerine, baskılarına, siyasi ve askeri müdahalelerine karşı kendini savunmasını sağlayacağından endişe duyuyor.

Dördüncüsü, İsrail, Suriye'nin askeri ve ekonomik zayıflığına rağmen, Golan Tepeleri'nin iadesini talep ederek, Arap Barış Girişimi'ne bağlı kalarak Arap desteğine dayanarak, İsrail'in (ve hatta ABD'nin) kendisini normalleşmeyi kabul etmeye zorlayan baskısına direnebilecek güce sahip olduğunun artık farkına vardı.

Beşincisi, İsrail'in endişelerini artıran husus, ABD'nin ve özellikle de Başkanı Donald Trump'ın mevcut Suriye liderliği ile daha da yakınlaşmasıdır. Öyle ki Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara'ya övgüler yağdırırken, aynı zamanda İsrail'e baskı yapıyor ve Suriye’nin işlerine ve diğer birçok konuya müdahale etme gücünü kısıtlıyor. Bu bağlamda, Dr. Michael Milshtein, “Trump'ın, Lübnan'da ve şu anda Gazze'de olduğu gibi, Suriye'deki durumun kaderini de belirleyeceğini ve yine bunun İsrail'in çıkarlarıyla çeliştiğini” düşünüyor (Yedioth Ahronoth, 17 Ağustos 2026). Başka bir deyişle, bu durum İsrail'in aleyhine, yani bölgedeki Amerikan stratejisi şekillenirken konumunun aşınması pahasına gerçekleşmektedir.

Altıncı kez yapılan mevcut müzakereleri ayıran özellik, bunların Amerikan himayesinde, bir Arap ülkesi olan Ürdün'de yapılıyor olması ve güvenlik boyutuyla sınırlı, doğrudan ve kamuya açık müzakereler olmasıdır

İsrailli analist Eyal Zisser, İsrail ile Suriye ve bunlar arasında ABD ile Türkiye arasındaki mevcut durumu şu şekilde özetlemeye çalışıyor: “Esed rejimi devrildiğinde, İsrail fırsatı değerlendirerek, Esed rejiminin sahip olduğu askeri kabiliyetlerin istenmeyen ellere geçmesini önlemek için saldırılar düzenledi ve onları imha etti. Ayrıca, yeni Suriye hükümetine karşı mücadelelerinde Dürzilere yardım etmek için harekete geçti ve son saldırısında olduğu gibi Türk kuvvetlerinin bulunduğunu bildiği her yere saldırı düzenledi. Ancak, İsrail'in Suriye'de hareket özgürlüğüne sahip olduğu günler geri dönmemecesine bitti. Suriye rejimi Batı'nın gözdesi haline geldi ve bunun kaçınılmaz sonucu, İsrail'in Suriye'deki operasyonel alanının daralması oldu. Ancak Türkiye İran değil ve Suriye rejimi Beşşar Esed rejimi değil, bu nedenle gerilimler ve İsrail'in Suriye topraklarındaki eylemleri devam edecek. Bununla birlikte, şu anda hiçbir tarafın ne Ankara'nın, ne Kudüs'ün ne de Şam'ın istemediği bir tırmandırmadan korkulmuyor” (İsrail Bugün, 20 Ağustos 2026)

Sonuçsuz kalan Suriye-İsrail müzakereleri

Tüm faktörler göz önüne alındığında, Suriye, istediklerine veya istemediklerine ya da durumuna ilişkin algısına bakılmaksızın, İsrail saldırganlığının hedefi olmaya devam edecektir. Bu, Suriye'nin meseleyi “gerilimi azaltma” olarak çerçeveleme çabalarını açıklıyor. Suriye’nin amacı, İsrail ordusunun Suriye topraklarında faaliyet göstermesini engellemek ve 8 Aralık 2025'ten sonra işgal ettiği veya girdiği topraklardan çekilmesi için baskı uygulamaktır. Ayrıca Suriye'nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve egemen haklarına saygıya dayalı olarak 1974 Kuvvetlerin Ayrılması Anlaşması'nın tam olarak yeniden etkinleştirilmesi ve uygulanmasıdır. Bu noktalar -ne daha fazla ne de daha az- Amerikan himayesinde Ürdün'de yapılan görüşmelerin özünü oluşturdu.

yj64j
Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani Şam'da Reuters ile yaptığı röportaj sırasında, 22 Ağustos 2026 (Reuters)

İsrail ve Suriye arasında bu tür müzakerelerin ilk olmadığını hatırlamak gerekiyor. 1948’deki ateşkes anlaşması ile 1974’teki Kuvvetlerin Ayrılması Anlaşmasının ardından, Golan Tepeleri'nin iadesi, güvenlik düzenlemeleri ve normalleşme konularına odaklanan çok sayıda müzakere yapıldı, ancak hiçbir sonuca varılamadı.

Bu durum, 1991 Madrid Barış Konferansı görüşmelerinde de yaşandı; müzakereler Washington'da birkaç yıl devam ettikten sonra durakladı. 1990'ların ortalarında Wye House'da yeniden başladı ve üçüncü tur müzakereler, Ehud Barak yönetimi döneminde, ABD Başkanı Bill Clinton'ın sponsorluğunda 1999 ve 2000 yıllarında Washington ve Virginia'da gerçekleştirildi. Dördüncü tur müzakereler, Ehud Olmert ve Beşşar Esed yönetimi sırasında, 2008 yılında Türkiye'nin arabuluculuğuyla dolaylı olarak yapıldı. Yeni Suriye döneminde ise “gerilimi azaltma” amacıyla 2025 yazında dolaylı müzakerelerin yapılacağı duyuruldu.

Altıncı kez düzenlenen bu müzakereleri ayıran özellik, Amerikan himayesinde, bir Arap ülkesinde (Ürdün) gerçekleşiyor olmaları, doğrudan ve kamuya açık olmaları ve siyasi boyutu dışlayarak yalnızca güvenlik boyutuna odaklanmalarıdır. Ayrıca, mevcut koşullar ve veriler altında Golan Tepeleri'ndeki İsrail işgali konusunu da ertelemektedirler.


Irak’ta yeni yolsuzluk soruşturması: 7 milyar dinar ele geçirildi

Irak'taki Federal Adliye binası (Reuters)
Irak'taki Federal Adliye binası (Reuters)
TT

Irak’ta yeni yolsuzluk soruşturması: 7 milyar dinar ele geçirildi

Irak'taki Federal Adliye binası (Reuters)
Irak'taki Federal Adliye binası (Reuters)

Irak Merkezi Yolsuzlukla Mücadele Ceza Mahkemesi Soruşturma Hâkimi Ziya Cafer, dün hakkında soruşturma yürütülen ve tutuklu bulunan Irak Petrol Bakanlığı Müsteşarı Adnan el-Cumeyli’nin ofis müdürü Alaa Muhsin Halef’e ait yüklü miktarda para, gayrimenkul ve araç ele geçirildiğini açıkladı.

Hâkim Cafer, yaptığı basın açıklamasında, soruşturma kapsamında 7 milyar Irak dinarı ile 5,5 milyon doların yanı sıra 35 gayrimenkul ve 6 aracın ele geçirildiğini bildirdi.

Irak yargısı, aylardır ülkenin en büyük mali yolsuzluk soruşturmalarından birini yürütüyor. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre soruşturma kapsamında 12 milletvekili, bir bakan, Petrol ve Elektrik bakanlıklarında müsteşarlar ve çok sayıda üst düzey bürokratın adı geçiyor.

Irak yargısı bugüne kadar soruşturma kapsamında 1 trilyon 300 milyar dinardan fazla paranın yanı sıra yüklü miktarda dolar ve altın külçeleri, onlarca lüks villa ve çiftlik ile yüzlerce yeni model araç ve değerli saat ele geçirdi.

Irak Federal Dürüstlük Komisyonu, milyarlarca dinarlık yolsuzluk dosyalarındaki rolleri kesinleşen eski Milletvekili Talal ez-Zubey ve Petrol Bakanlığı Dağıtım İşlerinden Sorumlu Müsteşarı Ali Meariç hakkında 7’şer yıl hapis cezası verdi.


Ben-Gvir ve İsrail faşizmi çöküş ile zafer arasında

Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
TT

Ben-Gvir ve İsrail faşizmi çöküş ile zafer arasında

Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)

Muhaffe eş-Şehrani

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in her gün onlarca Filistinlinin öldürülmesi çağrısında bulunduğu açıklamaları, birinci derecede aşırı sağcı seçmen tabanını korumayı ve kendisini mevcut ordu komuta kademesinden daha kararlı bir alternatif olarak göstermeyi amaçlayan sistemli ideolojik ve stratejik boyutlara ve hedeflere sahip.

Bazı İsrailli analistler, bu açıklamaları, askeri operasyonların şiddetinin azalması halinde hükümet koalisyonunu dağıtmakla tehdit ederek siyasi şantaj yapmak amacıyla Başbakan Binyamin Netanyahu'ya yönelik açık bir baskı aracı olarak görüyor.

Ancak her halükârda Tevrat metinleri ile katı İsrail milliyetçiliğini harmanlayan İsrail'de Dini Siyonizm akımının en radikal, aşırı sağ ve aşırı milliyetçi kanadını temsil eden Otzma Yehudit (Yahudi Gücü) lideri Ben-Gvir'den bu açıklamaların gelmesi kimse için şaşırtıcı değil. Bu akım, tarihi Filistin toprakları üzerinde tam bir Yahudi egemenliği kurmayı amaçlayan, her türlü siyasi çözümü veya bir Filistin devletinin kurulmasını reddeden ve dini ‘kurtarıcının’ yakında geleceğine, yani yeryüzündeki fiili insan eylemi aracılığıyla ilahi kurtuluşun gerçekleşeceğine inanan bir vizyona dayanan bir ideoloji üzerine kuruludur. Bu vizyon, söz konusu akımın özellikle inandığı felsefi temeldir.

“Ben-Gvir'in günlük olarak yaptığı öldürme çağrısı, gönüllü veya zorunlu göç ile yeniden iskan planlarını kolaylaştırmak amacıyla Gazze Şeridi'ni yaşanılamaz bir hale getirmeyi hedefleyen daha geniş bir düşünceyle bağlantılı. Dolayısıyla, Filistinlilerin insani vasıflarını reddeden ve ‘yok etme doktrininin’ benimsendiğini yansıtan terimlerin kullanılması, İsrail kamuoyu nezdinde toplu katliamları meşrulaştırmaya dayanan bir stratejidir. Bu açıklamaların, ‘kesintisiz ve rastgele suikastlar’ fikrini saha koşullarına bağlı istisnai askeri operasyonlar olmaktan çıkarıp kalıcı, rutin bir politika olarak normalleştirmeyi amaçladığına şüphe yok.

İsrail soykırım doktrini ve dünyadaki radikal sağ olgusu

Bazı devletlerin siyasi tarihine ve dışlayıcı milliyetçi veya inançsal eğilimlere sahip partilerin egemenlik kurma sorununa bakanlar, bu süreçlerin nihayetinde çeşitli meselelerde tamamen otokratik bir tutum sergileyen devletlerin oluşumuyla sonuçlandığını ve ilkelerini hayata geçirmek için koşulları her türlü vahşi yolla istismar ettiğini görürler. Günümüzdeki tahakkümcü parti modeli olan Likud Partisi, bu doktrini temsil etmek için ideal bir örnek teşkil ediyor. Barış hareketlerinin ve insan hakları örgütlerinin yasaklanması yönündeki talepler yoluyla iç cepheyi kendi radikal vizyonu arkasında birleştirmek amacıyla, içerideki hesaplaşmalarda ideolojikleştirilmiş siyasi söylemin nasıl istismar edildiğini ve bir meydan okuma aracı olarak kullanıldığını da açıkça gözlemliyoruz.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Ben-Gvir'in her gün onlarca Filistinlinin öldürülmesi için yaptığı çağrılar, Gazze Şeridi'ni yaşanılamaz bir hale getirmeyi, gönüllü veya zorunlu göç ile yeniden iskan planlarını kolaylaştırmayı hedefleyen daha geniş bir vizyonla bağlantılıdır. Dolayısıyla, Filistinlilerin insani vasıflarını reddeden ve ‘yok etme doktrininin’ benimsendiğini yansıtan terimlerin kullanılması, İsrail kamuoyu nezdinde toplu katliamları meşrulaştırmaya dayanan bir stratejidir. Bu açıklamaların, ‘kesintisiz ve rastgele suikastlar’ fikrini saha koşullarına bağlı istisnai askeri operasyonlar olmaktan çıkarıp kalıcı, rutin bir politika olarak normalleştirmeyi amaçladığına şüphe yok.

İsrail'deki ilk askerî hazırlık akademisinin (mechina) kurucusu Haham Eli Sadan'ın dilinden dökülen “Tevrat, İsrail'in anayasasıdır, Yahudi devletinin DNA'sıdır” şeklindeki ünlü sözün temelinden hareketle, artık Batı Şeria'nın tamamının ilhak edilmesi, Gazze Şeridi'nin yeniden işgal edilmesi, bir Filistin devletinin kurulmasının kesin olarak reddedilmesi, resmi tam ilhak için bir ön hazırlık olarak Batı Şeria topraklarının kademeli olarak ilhak edilmesi tedbirlerinin uygulanması, bunlara ek olarak Kudüs üzerindeki İsrail kontrolünün pekiştirilmesi ve Mescid-i Aksa'nın Yahudi ibadet edenler için sürekli olarak açılması yönünde gayretli bir çaba görüyoruz.

Bu, İsrail vatandaşı olan Filistinliler (İsrailli Araplar), İsrail’in bir ‘Yahudi devleti’ olarak tanımlanmasına karşı stratejik bir tehdit olarak kabul edilmesiyle ve bu tehditle, her ne olursa olsun partilerin yasaklanması ve silahsızlandırılması, gelecekteki gösterilerle başa çıkmak ve içerideki Filistinli liderleri bastırmak amacıyla İsrail askeri birliklerinin Filistinli kent ve kasabalarına indirilmesi, ‘terör destekçileri’ olarak nitelendirilenlerin (bazı Knesset üyeleri dahil) sınır dışı edilmesi ve devletine sadık olmayan Arapların kovulması gibi şiddet içeren tedbirler yoluyla başa çıkılması çağrısıyla birlikte gerçekleşiyor.

Bu doğrultuda Yahudi Gücü Partisi, ‘küresel radikal sağ’ olgusu çerçevesinde Almanya için Alternatif Partisi’ne (AfD) paralel ve benzer bir model olarak kabul edilebilir; ancak bunlar, kurucu referans ve devlet içindeki eylem mekanizmaları bakımından esastan ayrılıyor.

İki parti arasındaki ortak ve farklı noktalar

Avrupa Popülizm Çalışmaları Merkezi'nin (ECPS) geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği son çalışmaya göre milliyetçi ve inançsal eğilimleri benimseyen partiler arasında, dışlayıcı ideoloji fikrini benimsemeleri bakımından her zaman örtüşme noktaları bulunuyor. Zira her iki parti de devletin tanımını kimliğin saflığı üzerine inşa etmekte (Almanya'da etnik/kültürel, İsrail'de ise dini/milli) her ikisi de azınlıkları -Almanya'daki göçmenler ve Müslümanlar ile İsrail'deki Araplar ve Filistinlileri- devletin varlığına yönelik doğrudan demografik ve kültürel bir tehdit olarak görüyor.

Her iki taraf da geleneksel siyasi ve yargısal elitleri hedef alan bir söylem benimsiyor. Öyle ki AfD, Berlin ve Brüksel'deki Alman elitini ‘halkına ihanet etmekle’ suçlarken, Ben-Gvir ‘ihmal edilmiş kesimi’ temsil ettiğini iddia ederek İsrailli ‘liberal’ eliti, güvenlik teşkilatını ve yargı kurumunu hedef alıyor. Ayrıca her iki parti de siyasi tabuları yıkma stratejisine dayanıyor.

Filistinlilere yönelik dini saiklerle sınır dışı etme, kontrol ve sistematik öldürme hakkındaki provokatif Ben-Gvir açıklamalarının karşısında, Alman tarihini yeniden şekillendirmeye ve tarihi suçluluk kompleksini küçümsemeye çalışan AfD liderlerinin açıklamaları yer alıyor. Ancak referanslar konusunda ayrışıyorlar. Yahudi Gücü Partisi, toprak üzerinde münhasır hak tanıyan Tevrat yorumlarına dayanan ve devleti dini kimlikle boyamaya çalışan teokratik bir partiyken, buna karşılık AfD, dini bir metne dayanmaksızın Batı Avrupa kültürüne ve küreselleşmeye karşı ulusal egemenliğe odaklanan milliyetçi seküler/muhafazakâr bir partidir.

Eylem alanı ve konumlanma açısından, Ben-Gvir'in partisinin doğrudan bir silahlı çatışma ortamında faaliyet gösterdiğini, söylemini silahlanma, saha güvenliği ve silahlı yerleşimlerin desteklenmesi üzerine odakladığını, buna karşın AfD nispeten istikrarlı bir Avrupa demokratik ortamında hareket ettiğini ve parlamenter politikalara, ekonomik yasalara ve Avrupa Birliği (AB) gibi uluslararası bloklara karşı duruşa odaklandığını görüyoruz.

Her halükârda Ben-Gvir'in partisi ile AfD, ‘yükselen aşırı sağ’ olgusunun iki tezahürüdür ve demografik ile güvenlik korkularını körüklemek için aynı popülist araçları kullanır. Bununla birlikte Ben-Gvir'in partisi, varoluşsal ve silahlı bir çatışma ortamında faaliyet göstermesi ve devlet içinde doğrudan yürütme yetkisine sahip olması nedeniyle daha radikal ve şiddet yanlısı bir model olmaya devam ederken, AfD şimdiye kadar devletin yürütme organına liderlik etme kapasitesinden yoksun bir şekilde Almanya parlamentosu içinde kuşatılmış olarak kalmaya devam ediyor.

İsrail koalisyonunda doğan faşizm ve uluslararası tepkiler

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in, ‘Filistinli tutukluların sehpalar kurularak veya kafalarına ateş edilerek infaz edilmesi’ yönündeki açık çağrısıyla ve ‘her gece 30 ila 50 sivilin tasfiye edilmesi’ talebiyle zirve yapan art arda açıklamaları ile İsrail'in varlığına direnen bölgesel cepheleri ateşe verme tehditleri, uluslararası ve yerel siyasi kulislerde zıt tepkilere yol açtı.

İsrail asıllı Amerikalı tarihçi ve tarih profesörü Yoav Di-Capua, daha önce yayımlanan tarihi ve siyasi araştırmalarında ‘soykırımcı doktrin’ (Genocidal Ideology) olarak adlandırılan duruma karşı uyarıda bulunarak, söylemsel açıdan yaşanan bu sert çıkışın ‘siyasi çekişme’ sınırlarını aştığını, uluslararası toplumu ve Tel Aviv'in tarihi müttefiklerini ‘İsrail devleti içinde yürütme erkini elinde bulunduran faşist bir zihniyetle doğrudan bir yüzleşmeyle’ baş başa bıraktığını belirtiyor.

Aslına bakılırsa, Ben-Gvir'in açıklamaları, partisinin düşünce yapısından ayrı düşünülemez. Çünkü İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in radikal açıklamaları artık yerel seçim seferberliği için sadece birer yakıt olmaktan çıkmış, İsrail devletinin temellerini sarsan ikili bir stratejik krize dönüşmüştür. Ben-Gvir, net sınırlar çerçevesinde hareket etmekte olup parti, ‘ötekini yok etme’ söylemini aşırı sokak marjinlerinden yasam ve hükümet koridorlarına taşımayı başarmıştır. Dolayısıyla Ben-Gvir, “Gazze'deki iki milyon insanı aç bırakmak adil ve ahlaki olabilir" sözlerinin sahibi, Dini Siyonizm Partisi lideri müttefiki Bezalel Smotrich ile aynı  düşünce yapısında birleşerek, hükümet içinde ‘imha ve sistematik sürgün akımını’ oluşturuyor. Bu akım, Filistinlileri haksız ve haksuz köleler olarak yaşamak, zorunlu göç veya sahadaki ölüm şeklinde paralel seçeneklerle baş başa bırakıyor. Bunlar faşizm ilkeleriyle doğrudan örtüşen düşünsel genlerdir.

Tepkilerin analiz edilmesi hususunda, daha önce de belirttiğim gibi, bu tutumlar uluslararası ve yerel alanlarda ile aynı zamanda İsrail'in kendi içinde de derin çatlaklara yol açtı. Şöyle ki; Washington ve Avrupa başkentlerindeki İsrail müttefiklerinin bugün benzeri görülmemiş bir ahlaki ve hukuki ikilemle karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Uluslararası çatışmalarda mahkemeler genellikle ‘soykırım niyetini’ kanıtlamakta zorlanırken, Ben-Gvir'in açık söylemleri, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesindeki insan hakları örgütlerini, seyahat yasağı ve mal varlıklarının dondurulmasını içeren doğrudan bireysel yaptırımların Ben-Gvir'e uygulanması yönünde ciddi adımlar atmaya itti. Bu durum, devletin varlığına verilen mecburî desteği koruma ile sağın faşist dürtülerini örtbas etme çabası arasındaki çizgiyi ayırmaya yönelik beyhude bir girişimdir.

İçeride ise gerek sivil gerek askeri geleneksel İsrail kurumları, Ben-Gvir'i ve Filistinli esirler hakkındaki açıklamalarını devletin stratejik tecridini derinleştiren, takas anlaşmalarını engelleyen ve ordu subaylarını savaş suçu işleyenler olarak uluslararası ceza kovuşturması giyotini altına koyan acil bir tehlike olarak değerlendiriyor. Bu durum, Netanyahu'yu Beyaz Saray'ı ve hukuk sistemini yatıştırmak amacıyla birden fazla siyasi görüşmede aşırı uçtaki bakanlarının açıklamalarını reddetmeye itmiş, ancak Ben-Gvir ve Smotrich'in partisinin koalisyon hükümeti içindeki hayati bir damarın bakanları olmaları ve düşmeleri halinde hükümetin de düşecek olması nedeniyle haklarında herhangi bir cezai işlem veya görevden alma kararı almayı reddetmesine yol açtı.

Sonuç olarak Itamar Ben-Gvir ve partisi, güvenlik kavramını etnik temizlik temelinde yeniden biçimlendiren ‘yükselen iktidar faşizmini’ temsil ediyor. Uluslararası tepkiler Ben-Gvir'i diplomatik olarak tecrit etmede ve hukuki açıdan kuşatmada başarılı olsa da bu tedbirler Gazze'nin bugün açık hedef haline geldiği sahadaki pratiklerini dizginlemede yetersiz ve aciz kalıyor. Dolayısıyla Ben-Gvir'in faşizmi konusu yalnızca Filistinlilerin geleceğiyle sınırlı kalmayıp uluslararası hukuk sisteminin tamamını, tam anlamıyla faşist ideolojik değerlerin karşısında çöküş ya da zafer sınavıyla karşı karşıya getiriyor.