Rusya ve İran’ın Suriye petrolünün ‘kalıntıları’ üzerindeki mücadelesi

Stratejik öneme sahip doğal kaynak zenginliğinin yüzde 90'ını ABD’nin müttefikleri kontrol ediyor.

Suriye'nin kuzeydoğusunda 30 Kasım'da Türk ordusuyla ortak devriye gezen bir Rus helikopteri (AFP)
Suriye'nin kuzeydoğusunda 30 Kasım'da Türk ordusuyla ortak devriye gezen bir Rus helikopteri (AFP)
TT

Rusya ve İran’ın Suriye petrolünün ‘kalıntıları’ üzerindeki mücadelesi

Suriye'nin kuzeydoğusunda 30 Kasım'da Türk ordusuyla ortak devriye gezen bir Rus helikopteri (AFP)
Suriye'nin kuzeydoğusunda 30 Kasım'da Türk ordusuyla ortak devriye gezen bir Rus helikopteri (AFP)

Rusya ile İran arasında, Suriye’nin kuzeydoğusunda, ABD liderliğindeki DEAŞ'la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) tarafından desteklenen Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolü altında olmayan petrol sahaları konusunda yaşanan ‘gizli çekişmede’ gerilim giderek artıyor.
Suriye'nin 2011 öncesi günlük petrol üretimi 360 bin varil civarındaydı. Şuan ise günlük yaklaşık 80 bin varil civarında petrol üretiliyor. Suriye Petrol ve Maden Kaynakları Bakanı Bessam Taame, geçtiğimiz perşembe günü yaptığı açıklamada, Suriye petrol sektörünün doğrudan ve dolaylı olarak uğradığı zararın toplam 92 milyar doları aştığını söyledi. Bakan Taame, Fırat Nehri’nin doğusundaki petrol rezervlerinin yüzde 90’ından fazlasının Amerikalıların ve müttefiklerinin kontrolü altında olduğuna dikkati çekti. Öte yandan Suriye’de büyük öneme sahip gaz yataklarının yanı sıra tarım ve su kaynaklarının çoğu ve barajlar 185 bin kilometre karelik bir alanı kaplarken bu da ülkenin yüz ölçümünün yüzde 25’ine tekabül ediyor.

Kamışlı’nın müttefikleri
Genellikle, 2011 yılı sonrası çeşitli askeri kontrol dönemlerinde tahrip edilmeyen Fırat Nehri’nin doğusundaki petrol sahalarından ilkel yollarla elde edilen petrol üretiminin bir kısmı, yerel rafinerilerde rafine edildikten ya da bir kısmı Washington'ın müttefiklerinin kontrolündeki bölgelerine iade edilmesi veya hükümetin kontrolündeki bölgelerde kullanılması amacıyla arabulucular ve ‘savaş ağaları’ aracılığıyla Humus veya Baniyas rafinerisinde rafine edilmek üzere hükümet kontrolündeki alanlara transfer edildikten sonra yurtiçi tüketimine ayrılıyor. Bazen de Fırat'ın doğusunda üretilen tahıllarla petrol türevi ürünler arasında takas işlemleri yapılmaktadır. Diğer yandan petrolün bir kısmı, Fırat'ın doğusundaki ‘Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni destekleyecek mali gelir sağlamak amacıyla Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) ve ardından Türkiye'ye kaçırılıyor. Böylece SDG’ye bağlı yaklaşık 100 bin savaşçı ve polis memurunun ödemeleri de dahil olmak üzere Özerk Yönetim ve askeri kanadının işlerinde harcanan yılda 400 milyon dolara varan tasarruf sağladığı tahmin ediliyor.
Bu arada Batı ülkeleri, tüm Suriye petrol sektörünün yanı sıra Katerji Group dahil Şam ve Kamışlı arasında arabuluculuk yapan kişi ve kuruluşları yaptırımlar listesine dahil etti. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi ile Amerikan şirketleri arasında petrol alanında yatırımlar yapılmak üzere görüşmeler gerçekleşti. Geçtiğimiz Nisan ayında, ABD merkezli ‘Delta Crescent Energy LLC’ adlı şirket, yaptırımları atlatmak için ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nden (OFAC) Suriye'nin kuzeydoğusunda faaliyet göstermek üzere izin aldı.
Delta Crescent Energy LLC, Şubat 2019'da ABD’nin Delaware eyaletinde kuruldu. Şirketin ortakları arasında ABD'nin eski Danimarka Büyükelçisi James Cain, Özel kuvvetlerden (Delta Force) eski deneyimli ismi James Reese ve halen yeni sözleşmeden bağımsız olarak Fırat'ın doğusunda günlük 20 bin varil petrol üretimi yapılan kuyulardan birine sahip olan İngiliz petrol şirketi GulfSands'in eski yöneticisi John P. Dorrier Jr. bulunuyor.
ABD’li Cumhuriyetçi senatör Lindsey Graham, geçtiğimiz Temmuz ayında yaptığı bir açıklamayla SDG lideri Mazlum Abdi’nin kendisine Amerikan şirketi ile anlaşma imzaladıklarını bildirdiğini söyledi. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da anlaşmaya ilişkin yorumunda, anlaşmanın ‘petrolü modernize etmeyi’ amaçladığını ifade etti. Ancak anlaşma Şam, Moskova, Tahran ve Ankara tarafından yoğun bir şekilde eleştirildi. Suriye Petrol Bakanı, anlaşmayı, ‘korsanlık ve Suriyelilerin servetinin çalınması’ olarak niteledi. Buna karşın Washington’dan ‘Suriye petrolü Suriye halkına aittir. Biz halen Suriye'nin birliğine ve toprak bütünlüğüne bağlıyız. ABD yönetimi petrol kaynaklarına sahip değil, kontrol etmiyor veya yönetmiyor. DEAŞ'tan kurtarılan bölgelerde yaşayanlar, yerel yönetimler petrol hakkında kendi kararlarını verirler’ açıklaması geldi. Bu arada GulfSands şirketi, Delta Crescent Energy LLC ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi arasında imzalanan anlaşmalarından uzaklaşarak, günlük 20 bin varil petrol üreten kuyudaki çıkarlarını korumak için çeşitli temaslarda bulunmaya başladı.

Şam’ın müttefikleri
Öte yandan Şam, İran'dan petrol türevleri alarak, İran’ın ‘Suriye'deki yararlı kayıplarını’ telafi etmeye çalıştı. Ancak son yıllarda yurtdışına yapılan sevkiyatlar, ABD ve İsrail'in itirazlarıyla karşılaşırken, son olarak geçtiğimiz Çarşamba günü petrol türevleri taşıyan bir geminin Suriye limanlarına ulaşması engellendi.
Tahran ve Moskova, Suriye ekonomik krizi, Batı’nın uyguladığı yaptırımlar ve askeri operasyonların durdurulmasıyla birlikte son dönemde Suriye'nin fosfat içeren doğal kaynaklarını kontrol etmek için bir biriyle yarışırken, petrol ve doğalgaz kuyularının geri kalanına yatırım yapmaya daha fazla yönelmeye başladılar.
Şam ve Tahran, 2017 yılında, Suriye'ye ham petrol ve petrol ürünleri ihracatını finanse etmek için imzalanan bir kredi anlaşmasının yanı sıra İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) tarafından desteklenen bir şirketin üçüncü bir cep telefonu operatörü olarak Suriye’de faaliyete geçmesi ve 99 yılığına fosfat sahasının işletilmesi,  tarım ve sanayi arazilerinin satın alınması ve Akdeniz'de bir ‘petrol limanı’ kurulmasıyla ilgili dört stratejik anlaşma imzaladılar.
Buna karşın geçtiğimiz Eylül ayında Suriye ve Rusya arasında askeri iş birliği ve Lazkiye ile Tartus’taki askeri üslerin yanı sıra ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi için bir dizi toplantı düzenlendi. Rusya’nın 2015 yılı sonlarında Suriye’ye müdahalesinin ardından Suriye hükümeti, Rus güvenlik şirketi Wagner'ın finansörlerinden Yevgeny Prigozhin’in sahibi olduğu ve Wagner’in yan kuruluşu olan ‘Evro Polis’ şirketi ile kârının yüzde 25'i karşılığında petrol ve doğalgaz tesislerini DEAŞ'tan korumak bir anlaşma imzaladı. Wagner'e bağlı paralı askerler, Deyrizor'daki Conoco Doğal Gaz Tesisi’ne saldırmaya teşebbüs etmiş, ancak ABD güçleri tarafından püskürtülmüşlerdi. Bu olay sonucunda Wagner yaklaşık 200 paralı askerini kaybetti.
Suriye'de savaş meydanında veya saha eğitim kamplarında faaliyet gösteren Wagner’e bağlı paralı asker sayısı 2018 yılında yaklaşık 2 bin 500'e ulaştığı tahmin edilirken, İran yanlısı Suriyeli olmayan milis sayısının 20 ile 25 bin arasında değiştiği tahmin ediliyor. Suriye’de petrol şirketlerini, konvoyları ve kuyuları korumak amacıyla Tahran ve Moskova'ya bağlı yaklaşık 70 resmi kayıtlı özel güvenlik şirketinin faaliyet gösterdiği biliniyor.
Geçtiğimiz yıl Mart ayından bu yana askeri operasyonların azalması ve üç etki alanı (Fırat'ın doğusu, İdlib ve Suriye'nin geri kalanı) arasındaki temas hatlarındaki göreceli sakinlikle birlikte Rusya ve İran arasında rejim bölgelerindeki egemenlik haklarının kontrolüne ilişkin rekabeti yoğunlaştı. Hizbullah Tugayları ve Fatimiyyun Tugayı dahil olmak üzere İran yanlısı milisler, Deyrizor ve Rakka kırsalındaki petrol ve doğalgaz sahalarının kontrolünü ele geçirmesi dikkat çekici bir gelişmeydi. Ancak Rusya'ya sadık unsurlar, İran yanlısı milisleri bölgeden çıkarmak için çalıştılar ve Rus askeri polisi, müdahale ederek İranlıları bölgeden sürdü ve yerlerine Wagner’a bağlı paralı askerler ile Lazkiye'deki Rusya’ya ait Hmeymim Hava Üssü’ne bağlı Beşinci Kolordu unsurları yerleştirildi.
Rusya, Deyrizor ve Rakka kırsalındaki es-Sevra, el-Verd ve et-Teym petrolü sahaları ve Tuveynan doğalgaz santralini kontrol ediyor. Şam ise Deyrizor’da kontrolü altında petrol sahalarını, Batı'nın yaptırımlar uyguladığı Katerji Group’a ait Arfada Petroleum şirketine emanet etti.
Moskova ayrıca Suriye’nin Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgesinde petrol yatırımları yapmak için sözleşmeler imzalamaya çalışıyor. Şam, Rus petrol arama şirketi East Med Amrit ile Tartus’un kuzeyinden Baniyas’ın güneyine uzanan deniz bölgesinde ve yine bir Rus arama şirketi olan Capital Limited ile 29 yıllığına Tartus açıklarında, güney Lübnan deniz sınırlarına kadar olan bir deniz bölgesinde petrol arama ve geliştirme çalışmaları yapmak üzere birer sözleşme imzaladı.
Öte yandan Tahran, 2017 yılından bu yana etki alanı olan Elbukemal kırsalındaki petrol kuyularını ve Palmira kırsalındaki fosfat madenlerini kontrol ediyor. Bu çerçevede Tahran, 2017 yılı başlarında Şam ile yapılan bir anlaşma uyarınca Huneyfis madenleri çevresindeki koruma noktalarını güçlendirdi. Moskova bölgeyi birçok kez kontrol altına almaya çalışsa da başarılı olamadı. Ayrıca ‘Güvenlik şirketleri’ stratejik öneme sahip fosfat ve petrol ürünlerini taşıyan konvoyların korunmasına katkıda bulundular.
Amerikalı yetkililerin söylediği gibi Fırat Nehri’nin doğusundaki doğal kaynakları kontrol edilmesi Şam, Moskova ve Tahran’a yönelik ‘baskı araçlarından’ biri haline gelmiş durumda. Buna karşın Rusya ve İran, askeri operasyonlara yaptıkları katkıların maliyetini dengelemek ve Suriye'nin geleceğinde önemli bir müzakere kartını ele geçirmek için stratejik öneme sahip zenginlikleri ele geçirmeye çalışmakla meşguller.



Trump, Netanyahu’ya İran’la müzakereleri sürdürme mesajı verdi

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.
TT

Trump, Netanyahu’ya İran’la müzakereleri sürdürme mesajı verdi

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile gerçekleştirdiği görüşmede nihai bir anlaşmaya varılmadığını, ancak İran’la müzakerelerin sürdürülmesi konusunda ısrarcı olduğunu belirtti.

Trump, Beyaz Saray’da üç saati aşk süren görüşmeyi “son derece verimli” olarak nitelendirerek, ABD ile İsrail arasındaki mükemmel ilişkilerin devam ettiğini vurguladı.

Toplantıda, İran’la yeni bir nükleer anlaşmaya varma ihtimali ele alındı. Trump, müzakerelerin başarıya ulaşmasının tercih ettiği seçenek olduğunu ve bu tutumunu Netanyahu’ya ilettiğini söyledi. Anlaşma sağlanamaması halinde ise “işlerin nereye varacağını göreceğiz” dedi. Trump, İran’ın geçmişte bir anlaşmayı reddettiğini ve bunun “gece yarısı çekici” olarak nitelendirdiği bir darbeyle sonuçlandığını hatırlatarak, Tahran’ın bu kez “daha rasyonel ve sorumlu” davranmasını umduğunu ifade etti.

cd
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun resmi internet sitesinde yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir fotoğraf.

Trump ayrıca Gazze ve genel olarak bölgede “büyük ilerleme” kaydedildiğini savunarak, “Ortadoğu’da barışın fiilen hüküm sürdüğünü” dile getirdi.

Görüşmeye ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Savunma Bakanı Pete Hegseth ile özel temsilciler Steve Witkoff ve Jared Kushner katıldı.

Netanyahu’nun Washington ziyareti, İsrail basını tarafından İran’a karşı stratejik koordinasyon açısından kritik olarak değerlendirildi. Görüşmelerde İran’ın nükleer programının geleceği ve diplomatik sürecin başarısızlığa uğraması halinde İsrail’in askeri hareket serbestisine ilişkin güvenceler öne çıktı.

Netanyahu’nun, müzakerelerin yalnızca nükleer programla sınırlı kalmaması; İran’ın balistik füze programı ve bölgedeki vekil güçlere verdiği desteğin de kapsama alınması için Trump yönetimine baskı yaptığı aktarıldı. ABD’nin diplomatik sürece şans tanıma konusundaki ısrarına karşın Netanyahu’nun, olası bir anlaşma durumunda dahi İsrail’in İran’a karşı “hareket özgürlüğünü” koruması gerektiğini savunduğu belirtildi.

ghyju
Tahran’da devrimin 47. yıl dönümü kutlamaları kapsamında sergilenen bir füzenin yanında konuşan iki din adamı (New York Times)

Görüşmede Gazze dosyası da ele alındı. Taraflar, İsrail’in resmen katıldığı “Barış Konseyi” çerçevesinde Gazze’nin yeniden imarına yönelik planın ikinci aşamasındaki ilerlemeyi değerlendirdi.

Beyaz Saray yetkilileri, görüşmenin Trump ile Netanyahu arasında yakın bir uyum sergilediğini ve İran’ın nükleer silah edinmesinin engellenmesi konusunda ortak vizyon bulunduğunu belirtti. Ancak analistler, iki liderin önceliklerinde farklılıklar olabileceğine dikkat çekti. Trump’ın siyasi kazanım olarak sunabileceği hızlı bir diplomatik anlaşmaya eğilimli olduğu; Netanyahu’nun ise İran’a kısmi tavizler içeren bir mutabakata karşı daha katı şartlar talep ettiği ve askeri seçeneğin masada kalmasında ısrar ettiği ifade edildi.

Netanyahu, görüşmenin ardından Beyaz Saray’dan ayrıldı. Sabah saatlerinde Dışişleri Bakanı Rubio ve ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile Blair House’ta bir araya gelen Netanyahu, ayrıca Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve Jared Kushner ile de temaslarda bulundu. İsrail’in Washington Büyükelçisi Michael Leiter, görüşmelerde “önemli jeostratejik gelişmelerin” ele alındığını açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, söz konusu temasların siyasi ve güvenlik koordinasyonu çerçevesinde gerçekleştirildiğini bildirdi.

Trump, salı günü yaptığı açıklamada anlaşma sağlanmaması halinde İran’a karşı sert adımlar atılabileceğini söylemişti. Axios’a konuşan Trump, Tahran’ın “bir anlaşma yapmak için güçlü istek duyduğunu” savunarak, İran’ın nükleer silah ya da füze sahibi olmasına izin verilmeyeceğini ifade etti. İsrail’in müzakere sürecini sekteye uğratacak adımlar atmasını istemediğini de sözlerine ekledi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de anlaşma sağlanamaması halinde “başka bir seçeneğin” masada olduğunu belirterek, Trump’ın tüm seçenekleri açık tuttuğunu söyledi. Vance, Washington’un önceliğinin İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek olduğunu, rejim değişikliğinin ise İran halkının vereceği bir karar olduğunu kaydetti.

New York Times, ABD’nin İran’la yürüttüğü dolaylı müzakerelerde ilerleme sağlanmasının zor olduğuna işaret ederken; İsrail’in taleplerinin Washington’da yankı bulduğunu, ancak Tahran’ın balistik füze programı ve bölgesel vekil unsurlar konusunu müzakere kapsamına almaya yanaşmadığını yazdı.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’den aktardığı analize göre ABD yönetiminin İran’a baskıyı artırmak amacıyla İran petrolü taşıyan tankerlerin müsaderesini değerlendiriyor. Ancak böyle bir adımın Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğini tehdit edebileceği ve küresel enerji piyasalarında dalgalanmaya yol açabileceği uyarıları yapılıyor.

Gazete, ABD Hazine Bakanlığı’nın bu yıl 20’den fazla İran petrol tankerine yaptırım uyguladığını ve Beyaz Saray’ın olası müsadereler için hukuki zemin hazırlığı yaptığını aktardı. ABD’li bir yetkili, Trump’ın diplomatik yolu tercih ettiğini ancak görüşmelerin çökmesi halinde alternatif seçeneklerin hazır tutulduğunu söyledi.

ABD Ulaştırma Bakanlığı ise Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezi’nde ticari gemilere yönelik potansiyel tehditlere karşı uyarıda bulundu.


Trump'ın çekici ve Truman'ın bombası arasında: Amerikan temkinlilik dönemi sona mı erdi?

Kolaj: AFP/Reuters/Majalla
Kolaj: AFP/Reuters/Majalla
TT

Trump'ın çekici ve Truman'ın bombası arasında: Amerikan temkinlilik dönemi sona mı erdi?

Kolaj: AFP/Reuters/Majalla
Kolaj: AFP/Reuters/Majalla

Abdullah Faysal Al Rabah

Amerikan başkanlığı, özünde, devletin bürokratik kurumları ile siyasi tarihe iz bırakmayı amaçlayan kişisel bir iradeyle somutlaşan başkanın bireysel vizyonu arasında sürekli bir mücadeleyi temsil eder. Bu mücadele sadece bir görüş ayrılığı değildir; aksine, özünde iki güç tarzı arasındaki bir rekabeti yansıtır. O güçler de hassas kurumsal kâr ve zarar hesaplarına dayanan rasyonel, yasalcı bir güç ile gelenekleri yıkmaya ve hesaplı riskler alma yoluyla gerçekliği yeniden şekillendirmeye eğilimli karizmatik bir güçtür.

Donald Trump döneminde, denge açıkça ikinci tarz lehine kaymış gibi görünüyor. Zira Washington, on yıllardır dış politikasını karakterize eden stratejik temkinlilik alanından, ABD'nin yüksek çıkarlarını ve sınırlarını yeniden tanımlayan proaktif, şok edici eylemler alanına geçiş yapmış bulunuyor.

Bugün Amerikan dış politikasında tanık olduğumuz değişim, Beyaz Saray'daki başkanın kimliğindeki değişiklikle sınırlı değil; istihbarat ve saha risklerinin değerlendirilme biçiminde ve tolerans sınırlarında yapısal bir devrimi yansıtıyor. Önceki yönetimler başarısızlığın sonuçlarından ve bunun başkanın siyasi geleceği ve ulusun prestiji üzerindeki etkisinden korkarken, mevcut yönetim jeopolitik çıkmazı kırmanın temel yolu olarak şok taktiklerini benimseyerek yüksek riskli bir kumar oynamaya daha yatkın görünüyor. Bu makale, Amerikan başkanlığının elini kolunu bağlayan geçmişteki başarısızlıklar ile küresel güç dengesinde ulusal çıkar kavramını yeniden şekillendiren mevcut başarılar arasında derinlemesine bir tarihsel karşılaştırma yaparak bu doktrini çözümlemeyi amaçlamaktadır.

Başarısızlığın acısı ve Kennedy ile Carter'ın gölgeleri

Büyük Amerikan istihbarat operasyonları tarihi, on yıllarca Washington’daki politika yapıcılarının bilincini şekillendiren sert derslerin ağır bir kaydını sunmaktadır; zira ABD'nin yaşadığı kayıplar başkanlar üzerinde derin bir olumsuz etki bırakmıştır. 1961'e geri döndüğümüzde, John F. Kennedy'nin aslında selefi Dwight Eisenhower'ın yönetimi sırasında formüle edilmiş bir istihbarat planını miras alıp uyguladığını, ancak Küba'daki Domuzlar Körfezi çıkarmasının başarısızlığının bedelini hem iç hem de uluslararası alanda kendisinin ödediğini görüyoruz. Bu operasyonun başarısızlığı sadece sahada askeri bir geri adım değil, Soğuk Savaş'ın zirvesinde Amerikan başkanlığının prestijine doğrudan bir darbe oldu. O dönemde istihbarat hesaplarında yapılan bu hata, Kennedy'yi dünya önünde utanç verici bir savunma pozisyonuna soktu ve daha sonra Sovyetleri Küba Füze Krizi'nde Washington'un sınırlarını test etmeye cesaretlendirdi.

sdvds
Domuzlar Körfezi çıkarması sırasında patlak veren gösterilerde Kübalı ve Amerikalı Castro destekçileri ile muhalifleri arasında çıkan çatışmalar, New York, 19 Nisan 1961 (AFP)

Aynı dramatik sahne, 1980'de Tahran'daki Amerikalı rehineleri kurtarmak için düzenlenen Kartal Pençesi Operasyonu sırasında Jimmy Carter’ın da başına geldi. Bu sadece teknik olarak başarısız bir girişim değil, aynı zamanda askeri ve bürokratik kurumun değişen saha koşullarına uyum sağlayamaması durumunun bir tezahürüydü. Tabas çölündeki enkaz görüntüleri, liderliğin başarısızlığının bir simgesi haline geldi. Carter, vatandaşlarını korumakta başarısız olan bir süper gücü yöneten zayıf bir başkan olarak görüldü ve bu da Ronald Reagan karşısında ezici bir yenilgi almasına neden oldu. Bu tarihi başarısızlıklar, “istihbarat başarısızlığı kompleksi” olarak adlandırılabilecek bir durum yarattı ve bu da sonraki birçok başkanın, siyasi ve ahlaki yıpranma tuzağından korkarak, cesur saha operasyonları yerine karmaşık diplomatik çözümleri tercih etmesine yol açtı.

Trump dönemindeki yaklaşım, özellikle 2025'teki Gece Yarısı Çekici Operasyonu sırasında, kriz yönetimi yerine proaktif eyleme dayalı farklı bir siyasi felsefeyi somutlaştırdıBuna karşılık, Trump'ın Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu kaçırma operasyonu, başarısızlık mirasıyla dolu bu tarihi kalıbı kırdı. Trump'ın giriştiği macera, Domuz Körfezi veya Kartal Pençesi Operasyonu kadar felaketle sonuçlanabilecek bir başarısızlık potansiyeli taşıyordu. Amerikan can kayıpları veya operasyonun başarısızlığı, siyasi kaderine Kennedy ve Carter'ın peşini bırakmayan aynı gölgeyi düşürebilirdi. Buna karşılık operasyonun başarısı, modern istihbarat hesaplarının doğruluğunda temel bir değişimi ortaya koydu; bu hesaplar artık önceki on yıllarda mevcut olanlardan çok daha fazla teknolojik araca ve insan kaynağına sahip. Bu nedenle Trump, hızlı ve nokta bir vuruşla başarısızlık korkusunun üstesinden gelmeyi seçti ve oynadığı kumarı Latin Amerika'daki güç dengesini yeniden şekillendiren stratejik bir başarıya dönüştürdü.

Gece Yarısı Çekici ve nükleer egemenliğin riskleri

Taktik operasyonlardan varoluşsal krizlerle başa çıkmaya geçiş, 1962 Küba Füze Krizi ile 2025'te zirveye ulaşan İran nükleer programı krizi arasında neredeyse kaçınılmaz bir karşılaştırmayı gerektiriyor.

dsfvdf
1961 Nisan'ında Küba'nın güney kıyısındaki Domuzlar Körfezi çıkarması sırasında yaklaşık 1500 Castro karşıtı müttefikin Playa Giron plajına çıkarma yapmasının ardından ele geçirilen ABD yapımı silahların yanında duran bir Küba askeri (Reuters)

Kennedy döneminde, ABD yönetimi, tam teşekküllü bir nükleer çatışmaya kaymayı önleyecek dikkatlice ayarlanmış bir çevreleme politikasıyla krizi yönetmeye çalışarak ince bir çizgide yürüdü. Amaç, karşılıklı olarak füzeleri geri çekme anlaşmasında olduğu gibi, doğrudan çatışmaya başvurmadan ulusal güvenliği garanti altına alacak, itibarı koruyacak bir uzlaşmaya varmaktı.

Trump dönemindeki yaklaşımsa, özellikle 2025'teki Gece Yarısı Çekici Operasyonu sırasında, kriz yönetimi yerine proaktif eyleme dayalı farklı bir siyasi felsefeyi somutlaştırdı. Washington artık kademeli çevreleme veya kırılgan izleme anlaşmaları arayışında değil; bunun yerine, düşmanın niteliksel gücünü felç ederek tehdidin kökünü kurutma stratejisine geçiş yaptı. Askeri doktrindeki bu niteliksel değişim, Harry Truman'ın çatışmanın tüm seyrini değiştirecek kesin bir eylem olarak, Japonya'ya karşı nükleer silah kullanma kararını aldığı zamanki yaklaşımını hatırlatıyor.

2026 kumarı, potansiyel maliyetine rağmen, hesaplı riskin, ulusal güvenlik konularında tam bir kontrol kaybına yol açabilecek stratejik beklemeden daha az tehlikeli olduğu varsayımına dayanıyor

Trump'ın bu bağlamdaki maceraları, Truman'ın izlediği savunmacı maceracılığa benzetilebilir; her ikisi de uzun ve maliyetli bir yıpratma savaşını, geri dönüşü zor olacak yeni bir gerçeklik dayatan şok edici bir eylemle sona erdirmeyi amaçladı. Truman, yıkıcı bir dünya savaşını sona erdirmek ve Japonya'ya yapılacak bir kara işgalinde yüz binlerce Amerikan askerinin kaybını önlemek için nükleer silah kullanma yoluna gitti. Buna karşılık Trump, İran nükleer tehdidini etkisiz hale getiren ve Ortadoğu'da on yıllardır süren, ABD Hazinesine milyarlarca dolara mal olan jeopolitik yıpranmaya son veren yeni bir stratejik gerçekliği dayatmak için Gece Yarısı Çekici Operasyonunu düzenledi. Her ikisi de, beklemeye daha fazla tahammülü kalmayan yüksek Amerikan çıkarları adına siyasi ve kurumsal tabuları yıktı.

Ancak aralarındaki temel fark, Truman'ın kesin bir zafer ve konvansiyonel teslimiyetle sonuçlanan deklare edilmiş ve kapsamlı bir savaş bağlamında hareket etmesi, Trump'ın ise resmi bir teslimiyeti beklemeden düşmana stratejik felci dayatmayı ve oyunun kurallarını değiştirmeyi amaçlayan gri çatışmalar alanında hareket etmesidir. Bu durum, istihbarat hesaplarının başarısını, öngörülemeyen bir bölgesel felakete doğru kaymayı önlemede çok önemli bir unsur haline getiriyor.

Obama'nın mirasından kopuş ve 2026 gerilimi

 İran dosyasındaki 2026 gerilimi ile 2015 anlaşması arasındaki karşılaştırma, uluslararası ilişkilerde gücün rolüne dair anlayışta derin bir uçurumu açığa çıkarıyor. Obama, gücü diplomatik süreci desteklemek için son çare olarak görürken, Trump onu nükleer tehdidi kökünden ortadan kaldıran yeni bir diplomatik gerçekliği dayatmak için birincil, hatta bazen tek araç olarak ele alıyor. Beyaz Saray Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi arasında yapılması beklenen İstanbul görüşmeleri hazırlıklarıyla aynı zamana denk gelen bu tarihi değişim, ABD'yi, çözümsüz krizleri çözmek için kararlı eylemi tercih edilen yöntem olarak gören, küresel hiyerarşinin tepesinde kalmanın bedeli olarak hesaplı bir risk sayan Harry Truman mirasına geri döndürüyor.

fd
ABD'nin 33. Başkanı Harry Truman (1884-1972), 1945'te başkent Washington'da medyaya hitap ediyor (AFP)

Sosyolojik bir bakış açısıyla, Amerikan siyasi figüründe, ortak çıkarları koordine etmeye çalışan uluslararası yöneticiden, müzakere masasına oturmadan önce hegemonyayı dayatmayı ve sahadaki gerçekliği değiştirmeyi amaçlayan ulusal lidere doğru bir dönüşüm gözlemliyoruz. Bu değişim, Amerikan siyasi kurumunun ulusal çıkar kavramını anlama biçimindeki bir değişikliği yansıtıyor. Tavizlerden kaynaklanan geçici istikrar artık amaç değil; aksine, nihai hedef, kalıcı üstünlüğü garanti eden kesin bir stratejik zaferdir. Bu tırmandırmada istihbarat hesaplarının hassasiyeti, teknik bilgi toplamanın ötesine geçerek, nokta saldırıların düşman başkentlerindeki güç yapılarına yönelik etkisini anlama yoluyla düşmanların davranışlarının analizini de içerecek şekilde genişledi.

Sonuç olarak, 2026 kumarı, potansiyel maliyetine rağmen hesaplı riskin, hızlanan teknolojik ve nükleer silahlanma yarışının ortasında ulusal güvenlik konularında tam bir kontrol kaybına yol açabilecek stratejik beklemeden daha az tehlikeli olduğu varsayımına dayanıyor.

Karizmatik liderliğin sosyolojisi ve ulusal çıkarlar

Bu değişim, liderliğin sosyolojik boyutunu dikkate almadan anlaşılamaz. Trump, istihbarat ve askeri bürokrasiye meydan okuyan ve onu büyük hedeflere engel olarak gören bir lider modelini yeniden canlandırıyor. Kennedy ve Carter örneklerinde, kurum başkanı kontrol etti ve emellerinin sınırlarını belirledi; bu da sonuçta sorumluluğun dağılmasından kaynaklanan başarısızlıklara yol açtı. Trump döneminde ise karar alma merkezileştirildi ve maceracı kişiliğiyle iç içe geçmiş olsa da, bu durum istihbarat kuruluşunu, liderliğin direktiflerini desteklemek için en doğru değerlendirmeleri sağlamak zorunda kaldığı bir konuma getiriyor.

ABD yönetiminin Venezuela ve İran gibi karmaşık dosyalarda elde ettiği istihbarat ve saha başarıları, yeni bir hegemonya çağını şekillendirdi

Bu liderlik tarzı, ABD'nin yüksek çıkarları kavramını temelden değiştiriyor; uzun vadeli kurumsal uzlaşmanın ürünü olmak yerine, başkan tarafından dayatılan ve tüm sorumluluğunu üstlendiği stratejik bir vizyon haline geliyor. Trump'ın Maduro'yu devirmedeki veya “Gece Yarısı Çekici” ile rakiplerinin nükleer yeteneklerini felç etmedeki başarısı, karmaşık diplomatik vaatlerden ziyade somut sonuçları tercih etme eğiliminde olan Amerikan kamuoyunun gözünde bu liderlik tarzının meşruiyetini güçlendiriyor. Ancak sürdürülebilirlik soruları devam ediyor. Hesaplar ne kadar hassas olursa olsun, bir macera her zaman bir maceradır ve can kayıpları -eğer meydana gelirse- karizmatik bir kahramanı bir anda istenmeyen bir başkana dönüştürebilir.

Peki sonra ne olacak?

ABD yönetiminin Venezuela ve İran gibi karmaşık dosyalarda elde ettiği istihbarat ve saha başarıları, geleneksel kurumların rutininden çok uzak, şok edici eylemlere ve hızlı sonuçlara dayalı yeni bir hegemonya çağını şekillendirdi. Bununla beraber bu yaklaşım, uluslararası düzenin geleceği için büyük zorlukları da içinde taşıyor. Proaktif maceraları gerçekleştirirken istihbarat hesaplarının doğruluğuna aşırı güvenmek, geçmişte büyük çatışmaları önleyen güvenceleri zayıflatabilir.

cdvfdv
Eylül 1945'te çekilen bir arşiv fotoğrafı, daha sonra tarihi bir dönüm noktası olarak korunan, Atom Bombası Kubbesi olarak bilinen Hiroşima Bölgesel Sanayi Geliştirme Binası'nın kalıntılarını gösteriyor (AFP)

Bugün dünya, Washington'un egemenlik ve güç kavramlarını yeniden tanımlamasını izliyor; artık mesele sadece çıkarları korumakla ilgili değil, tarihin seyrini saatler içinde değiştiren nokta operasyonlarla bunları dayatmakla ilgili.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre  Trump yönetiminin 2026'da benimsediği kesin sonuç doktrini, uluslararası topluma yeni bir gerçeklik sunuyor; burada stratejik ihtiyat zayıflıkla eş anlamlı hale gelirken, maceracılık, istenen sonuçlara ulaşıldığı ve önceki başkanları deviren ağır insani kayıplardan kaçınıldığı sürece, siyasi dehanın bir işareti olarak görülüyor.

ABD'nin sadece krizleri yönetmekle kalmayıp, onları tasfiye etmeye çalıştığı tarihi bir dönüm noktasındayız. Bu, hem fırsatlar hem de tehlikelerle dolu ve istihbarat camiasının, oyunun kurallarının sonsuza dek değiştiğini fark eden rakiplere karşı doğruluğunu koruyabilme yeteneğine bağlı bir süreçtir.


İran Cumhurbaşkanı: Nükleer müzakerelerde ‘baskıya boyun eğmeyeceğiz’

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tahran’ın batısındaki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda devrimin anma töreninde bir konuşma yaptı. (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tahran’ın batısındaki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda devrimin anma töreninde bir konuşma yaptı. (İran Cumhurbaşkanlığı)
TT

İran Cumhurbaşkanı: Nükleer müzakerelerde ‘baskıya boyun eğmeyeceğiz’

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tahran’ın batısındaki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda devrimin anma töreninde bir konuşma yaptı. (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tahran’ın batısındaki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda devrimin anma töreninde bir konuşma yaptı. (İran Cumhurbaşkanlığı)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ülkesinin ‘nükleer haklarına’ bağlılığını yineleyerek diyaloğa hazır olduklarını, ancak ‘baskı ve dayatmalara boyun eğmeyeceklerini’ söyledi. Pezeşkiyan, ABD ve Avrupa ülkelerini ‘baskı politikaları’ izlemek ve nükleer çerçevenin ötesine geçen şartlar dayatmakla suçladı.

Pezeşkiyan, 1979 Devrimi’nin yıl dönümü dolayısıyla Tahran’daki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda düzenlenen törende yaptığı konuşmada, ‘hegemon güçler’ olarak nitelediği ABD ve bazı Avrupa ülkelerini eleştirdi. Söz konusu ülkeleri devrimin ilk günlerinden bu yana İran’ı zayıflatmaya çalışmakla suçlayan Pezeşkiyan, ‘kışkırtma, ayrılık çıkarma ve darbe planları’ iddiasında bulundu.

İran’da devrimin yıl dönümü etkinlikleri, resmî kurumların geniş çaplı çağrı ve seferberliğiyle başladı. Devlet televizyonu, ülke genelindeki kutlamaları aktarırken, Tahran’da bulunan Azadi Meydanı’ndaki ana töreni canlı yayımladı. Törende Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), balistik füzeler, Paveh seyir füzesi ve Şahid tipi kamikaze insansız hava aracını (İHA) sergiledi.

dv ds
Tahran’ın batısındaki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda düzenlenen devrimi anma töreninde balistik füzeler sergilendi. (EPA)

Devrimin yıl dönümü, bölgede karşılıklı tehditler ve artan askerî gerilim eşliğinde, müzakere sürecini yeniden canlandırmaya yönelik bölgesel ve uluslararası diplomatik girişimlerin yoğunlaştığı bir döneme denk geliyor.

Pezeşkiyan konuşmasında, Umman arabuluculuğunda yürütülen nükleer müzakerelere odaklandı. İran’ın nükleer silah edinme hedefi olmadığını savunan Pezeşkiyan, ülkesinin uluslararası hukuk ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması (NPT) çerçevesinde denetim mekanizmalarına tabi olmaya hazır olduğunu söyledi. İran’ın barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkına sahip olduğunu vurgulayan Pezeşkiyan, bu hakkın ‘müzakereye açık olmadığını’ ifade etti ve Tahran’ın ‘uluslararası hukuk çerçevesinde’ ve egemenlik ilkelerini aşmadan diyaloğa hazır olduğunu belirtti.

Pezeşkiyan, olası müzakerelerin liderlik ve rejim kurumları tarafından belirlenen ‘kırmızı çizgiler’ çerçevesinde yürütülmesi gerektiğini kaydederek, İran’ın ‘siyasi ve ekonomik baskılara boyun eğmeyeceğini’ dile getirdi. Washington ve bazı Avrupa başkentlerinin inşa ettiğini söylediği ‘güvensizlik duvarının’ hızlı bir uzlaşıyı engellediğini öne süren Pezeşkiyan, ABD’nin ‘aşırı taleplerinin’ görüşmelerin ilerlemesini zorlaştırdığını savundu. Ayrıca ‘hegemon güçleri’, müzakere kapsamını nükleer dosyanın ötesine taşımaya çalışmakla suçladı.

Pezeşkiyan, İran’ın mevcut zorlukları ‘ulusal dayanıklılıkla’ ve Dini Lider Ali Hamaney’in rehberliğinde aşacağını belirtti. Bu ifadeler, söz konusu dosyada nihai kararın ülkenin üst düzey liderliğinin yönlendirmeleriyle uyumlu olacağı mesajı olarak değerlendirildi.

xcsdvfgr
Tahran’ın batısındaki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda 1979 Devrimi’ni anmak için düzenlenen törene katılan İranlılar (AP)

Pezeşkiyan, ilgili açıklamalarında ülkesinin uluslararası izolasyonu kırmak amacıyla çok taraflı platformlardaki angajmanını ve ‘ortaklıklarını genişletmeyi’ hedeflediğini belirtti. İran’ın BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) gibi oluşumlara katıldığını hatırlatan Pezeşkiyan, Avrasya Birliği ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) gibi bölgesel çerçevelerde iş birliğinin güçlendirildiğini ifade etti. Bu adımların Batı ile gergin seyreden ilişkiler karşısında kısmi bir alternatif sunduğunu ve İran’ın pazarlarını genişletmesine, yaptırımların etkisini hafifletmesine imkân tanıdığını söyledi.

Pezeşkiyan, komşu ülkelerle ilişkilerin öncelikli olduğunu vurgulayarak, İslam ülkeleri ve bölge devletleriyle bağların geliştirilmesinin dış politikanın temel eksenini oluşturduğunu ve stratejik bir tercih olduğunu dile getirdi. Çeşitli bölge başkentleriyle temas ve koordinasyon içinde olduklarını belirten Pezeşkiyan, bölgesel sorunların ‘bölge ülkeleri tarafından ve dış müdahale olmaksızın’ çözülmesi gerektiğini savundu.

Buna karşın, Tahran’ın somut bir ekonomik açılım sağlamasının, nükleer dosyadaki gelişmelere ve Batı yaptırımlarına bağlı olmaya devam ettiği değerlendiriliyor. Yaptırımlar, ülkenin mali ve yatırım alanındaki hareket alanını belirleyen temel unsur olmayı sürdürüyor.

Devrimin yıl dönümü kutlamaları, bir ay önce yaşanan ve insan hakları örgütlerine göre binlerce kişinin öldüğü ya da yaralandığı geniş çaplı protestoların ardından geldi. Söz konusu gösteriler, güvenlik güçlerinin kapsamlı müdahalesiyle bastırılmıştı.

Pezeşkiyan, son protestolara da değinerek hükümetin ‘barışçıl itirazı memnuniyetle karşıladığını’ ve bunu meşru bir hak olarak gördüğünü, ancak ‘şiddet, sabotaj ve yabancı müdahale çağrılarını’ kabul etmediğini söyledi. Son olayları ‘acı verici’ olarak niteleyen Pezeşkiyan, can kayıpları ve zararların yaşandığını ifade etti.

İran’ın İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana dış baskılar ve zayıflatma girişimleriyle karşı karşıya kaldığını savunan Pezeşkiyan, hegemon güçleri iç krizleri istismar ederek ülkenin istikrarını hedef almakla suçladı. Bu politikaların İran halkının özgüvenini sarsmayı ve ülkenin ilerleyişini engellemeyi amaçladığını ileri sürdü.

Ulusal birliğin korunmasının, gerek yaptırımlar gerek iç gerilimler karşısında öncelik taşıdığını belirten Pezeşkiyan, hükümetin zarar gören herkese karşı sorumlu olduğunu ifade etti. İç bölünmelerin derinleştirilmesinin ‘yalnızca ülkenin düşmanlarına hizmet edeceği’ uyarısında bulundu.

dfrfr
Tahran’ın batısındaki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda 1979 Devrimi’ni anmak için düzenlenen törenden (AP)

Pezeşkiyan, ekonomik yetersizlikler nedeniyle özür dileyerek hükümetin toplumsal hoşnutsuzluğa yol açan ekonomik ve sosyal sorunları çözmek için çalıştığını söyledi. Vatandaşların yaşam koşullarının iyileştirilmesinin hükümet için ‘kırmızı çizgi’ olduğunu vurgulayan Pezeşkiyan, ülkenin artan mali baskılar, düşen alım gücü ve enerji, bankacılık ve dış ticaret sektörlerini etkileyen Batı yaptırımlarıyla karşı karşıya bulunduğuna dikkat çekti.

Son günlerde yetkililer, yıl dönümü etkinliklerine katılım çağrılarını artırarak medya ve organizasyon kampanyalarını yoğunlaştırdı. Resmi makamlar, söz konusu günü ‘dış baskı ve tehditlere karşı bir mesaj’ olarak nitelendirirken, son dönemde yaşanan protestolar bağlamında da etkinliklerin mevcut zorluklar karşısında rejime yönelik halk desteğini yansıttığını belirtti.

Devlet medyası, hükümetin organize ettiği yürüyüşlere katılan bakanlar, milletvekilleri ve güvenlik yetkilileri ile kamuoyunda tanınan isimlerin görüntü ve videolarını yayımladı.