Silahlı hareketler Sudan’daki sivil ve askeri uzlaşıyı tehdit ediyor

Barış anlaşmasını imzalayan silahlı hareketler, Hartum’daki sivil alanlarda konuşlandı (Hasan Hammad- Independent Arabia)
Barış anlaşmasını imzalayan silahlı hareketler, Hartum’daki sivil alanlarda konuşlandı (Hasan Hammad- Independent Arabia)
TT

Silahlı hareketler Sudan’daki sivil ve askeri uzlaşıyı tehdit ediyor

Barış anlaşmasını imzalayan silahlı hareketler, Hartum’daki sivil alanlarda konuşlandı (Hasan Hammad- Independent Arabia)
Barış anlaşmasını imzalayan silahlı hareketler, Hartum’daki sivil alanlarda konuşlandı (Hasan Hammad- Independent Arabia)

Mena Abdulfettah
Sudan’da bulunan silahlı hareketlerin liderlerinin, barış anlaşması imzalayarak, Kasım ayında ülkeye geri dönmesinin ardından Sudanlı siyasiler, Hartum’da kalmalarını destekleyenlerle kendi bölgelerine dönmelerini isteyenler arasında bölündü.
Bu reddedici tavır, ülkenin herkesi kapsayabileceği esasına dayalı olarak bu hareketlerin liderlerinden öfkeli tepkilerle karşılaştı. Hareketleri silahsızlandırmak ve ardından düzenli güçlere entegre etmek olmak üzere iki yön arayışında olan geçiş hükümeti ise durum karşısında sessiz. Ancak yönü, bu silahlı grupların siyasallaşmasına doğru kaymış durumda.

Sessizliğin bedeli
Bugün Sudan’ın tanık olduğu kriz, siyasi pozisyonları sınırlamak üzere sivil ve askeri bileşenler tarafından henüz uzlaşı sağlanmayan devletin yapısal krizinin bir parçası olarak kabul ediliyor. Bu krizlerin büyük bir kısmını, eski rejimden miras kalan ekonomik ve güvenlik krizleri oluşturuyor.
Sudan hükümeti, Darfur, Güney Kordofan ve Mavi Nil’de onlarca yıldır süren savaşı sona erdirmek amacıyla 3 Ekim 2020 tarihinde silahlı isyancı hareketlerle Cuba Barış Anlaşması imzaladı. Anlaşma imzalanırken bölgesel ve uluslararası müzakerecilerin ve imzacıların algısı anlaşmanın, ardında binlerce mağdur, yaklaşık 3 milyon mülteci ve yerinden edilmiş bırakan savaş ve çatışma dönemini sona erdireceği yönündeydi. Ancak şiddet sayfası tamamen çevrilmedi ve anlaşma, farklı etnik gruplar arasında şiddete neden oldu. Silahlı hareketlerin Hartum’a geri dönüşü, siyasetle karışık başka bir sosyal şiddet dalgası yarattı. Bu yeni dalga ise anlaşmada belirtildiği üzere bu hareketleri silahsızlandırmak veya üyelerini orduya yeniden entegre etmek için bir ön düzenleme yapma konusunda, devletin sessizliği ortasında yaşandı. Devlet, adımın daha önce benzeri görülmemiş olması ve buna ayak uydurmak için hiçbir güvenlik düzenlemesi yapılmaması nedeniyle sessizdi. Bu bağlamda başkent, geçiş hükümetinin ‘kendilerine verilen bu yetkilerin, mekanizmaların ve donanımın bir dizi hedefe ulaşmak için kullanılmasıyla’ ilgili olarak sessiz kalmasının bedelini ödemek zorunda kaldı.

Geri dönüşü yasallaştırma
Geçiş hükümetinin ilan ettiği şey, sivil alanlarda bulunmalarına izin verilen bu güçlerin taktiksel olarak güçlendirilmeleri hususunda yaptıklarıyla uyuşmuyordu. Bu sadece savaşlardaki askeri taktiklerin iyi bilinen ve olağan doğasını göz ardı etmekle ilgili değildi. Aksine bu silahlı hareketlerin mevcudiyeti gerekliyse hareketi yasallaştırmak için sınırlar koymaksızın, liderlerini ve mensuplarını hoşnut etmeye yönelik bir girişimdi. Elde edilmek istenen ise savaş dışı bir alanda aldatıcı bir zaferdi. Ayrıca geçiş hükümetinin ve özellikle de bu güçlerin Hartum’da kalmasını destekleyen Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri’nin (ÖDBG) sorunu da siyasi ve askeri güç dengesinde meydana getirilmek istenen değişim veya darbenin boyutu ile ilgiliydi. Sivil ya da askeri olsun mevcut kurumların, eski rejimin soyundan olduğuna dair yaygın bir görüş de mevcuttu.

Geniş bir yoğunluk
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Barış anlaşmasının imzalanmasından bu yana Sudan arenası, bölgelere dağılmış geniş bir silah yoğunluğuna tanık oldu. Buna bağlı olarak bu güçler, önceden bilinen alanlar dışındaki mevzilerde yoğunlaştı. Ordu ve polis ise kendilerini hassas bir pozisyonda buldu. Öyle ki bu güçlerin varlığını açıkça reddetmediler, ama aynı zamanda bunun neye yol açtığını ve ilerleyen günlerde neler olabileceğini de görmezden gelemezdiler. Ordunun yeniden yapılandırılmasıyla, ‘bu güçleri dışlayarak, durumu daha da hassas bir noktaya ulaştıracakları’ konusunda mesele daha da karmaşık bir hale geldi.
Barış anlaşmasını imzalayan silahlı hareketlere bağlı kuvvetlerin Hartum’a geri dönüşü, (Cuba Anlaşması’nın nihai şeklinin imzalanmasından önceki müzakere konularının sonuncusu olarak) güvenlik düzenlemeleri protokolüne aykırı bir durumdur. Öyle ki Darfur süreciyle ilgili olan metin, bölgedeki güvenliği sağlamak ve sivilleri korumak için ‘Darfur’da Barışı Sürdürmek İçin Ulusal Kuvvetler’ adı altında hükümet güçleri ile silahlı hareketler arasında ortak güçler oluşturulmasını şart koşuyor. Metin, anlaşmanın imzalanmasından sonraki 90 gün içerisinde başlayan aşamalı bir süreçte, kapsamlı bir ateşkes sağlanmasını, saldırgan eylemlerin sonlandırılmasını, insani yardımın ulaştırılmasını ve silahlı kuvvetlerin entegre edilip terhis edilmesini içeriyor. Ancak Halk Hareketi- Kuzey örgütüne gelince anlaşma, Nubia Dağları ve Mavi Nil bölgelerinde barışı sağlamak için ortak ulusal güçlerin oluşturulmasını şart koşuyor.

Hareketlerin siyasallaşması
Bazı siyasi bloklar, bu güçlerin hayatta kalmasını desteklemenin kendi çıkarlarına olduğunu düşünüyor. Öyle ki bu durum, düzenli güçlerin nüfuzunu azaltmaya ve siyasi süreci kendi çıkarları için yeniden yapılandırmaya giden bu hareketlere karşı açıklıklarını gösteriyor. Aynı şekilde farklı etnik kökenlere dayalı ekonomik, politik ve sosyal marjinalleştirme de dahil olmak üzere, tarihsel zulümlere dayalı bir tür şantaj da uygulanıyor. Bunun da ötesinde bazıları geçiş döneminin uzatılması çağrısı yaparken, hareketlerin liderleri de barış anlaşmasının demokratik bir sistem kurmaya yönelik yükümlülüklerinden kaçıyor. Gerçekçi olarak bu durum ve orduyla ittifakları, onlara siyasi ve askeri ayrıcalıklar garanti ediyor. Geçiş hükümeti, onlarla askeri elbise çerçevesi dışında ve siyasi sürece göre ilgilenmeye çalıştığında onların ordunun örgütlere bağlılıklarını açığa çıkardı. Bu bağlamda hükümet, hareketler meselesinin çözümünden geri adım atmanın, kendisine kısa vadede siyasi bir zafer kazandıracağına inanıyor olabilir. Ancak bu hareketler üslerini Hartum’da yoğunlaştıracak ve ağır bir sivil bedel ödemeden kışlalarına da dönemeyebilirler. Bu durum, bu hareketlere bağlı olan bazı unsurların belirttiği gibi, başkentteki ve sivil bölgelerdeki varlıklarının etnik kökenleri nedeniyle reddedilmesiyle sonuçlanabilir.

Olası gelişmeler
Silahlı hareketlerin Hartum’da belirsiz veya bilinmeyen bir süre boyunca kalması, muhtemelen Sudan’daki siyasi ve toplumsal durumu etkileyebilecek gelişmelere yol açacak. Bu bağlamda ilk olarak bu kriz, geçiş hükümetinin ‘bu hareketleri destekleme politikası konusunda’ uluslararası toplumdan büyük bir baskı görmesine neden olabilir. Bu hareketlerin sokakları kontrol etmesi sonucunda güvensizlik tezahürleriyle sarsılan Sudan toplumu ile ilgili olarak, polisin ‘çatışmaları ve yeni gelenlere düşman olduğu suçlamalarını’ önlemek üzere bazı olayları görmezden gelmesine yol açabilir. İkinci olarak bu hareketler, isteklerini karşılama sürecini hızlandırmak için Hartum’daki varlıklarından faydalanabilirler. Bu durum ise özellikle de geçiş hükümetine ‘ilk önce kendi çıkarlarını gerçekleştirme’ baskısı olmak üzere güç paylaşımı krizinin boyutunun artmasına katkıda bulunabilir. Aynı şekilde bu hareketlerin, kaybedecek bir şeyleri bulunmuyor. Üçüncü olarak hükümetin bu hareketlerin sorunlarını çözme ciddiyeti tartışılıyor. Bu da hareketleri, ait oldukları bölgelere geri döndürmek yerine Hartum ve büyük şehirlerdeki kalışlarını uzatacak alternatifler bulmaya itiyor. Bu durumda hükümet ise güvenlik düzenlemelerini bu hareketlerin anayasal ve yasal statüsüne göre yeniden tesis etmek zorunda kalıyor.

Uzlaşının sonu
Mevcut krizin, sivil ve askeri unsurlar arasındaki resmi anlaşmanın sonunun başlangıcı olabileceği göz ardı edilemez. Öyle ki Sudan’daki askeri ve demokratik hükümetlerin birbirini takip eden tepkilerinin neden olduğu art arda krizler, Sudan devletinin etkili bir yönetim sistemine sahip olmadığını, her geçen gün krizlerle mücadele yeteneğini kaybettiğini kanıtladı. Siyasi, ekonomik ve toplumsal güvenliğin gereklerini yerine getirmek için sağlam bir zemin oluşturma konusundaki rolünü görmezden gelmek zor. Bu durum, eski Devlet Başkanı Ömer el-Beşir rejiminin, uzlaşmazlığıyla ateşlediği savaşları ve neden olduğu krizleri kontrol altına alma başarısızlığına benziyor. Beşir, son zamanlarında da durumu düzeltememiş ve bu, hareketlerin güçlenmesine ve güneyin ayrılmasına yol açmıştı. Aynı şekilde geçiş hükümeti de bu gereklilikleri yerine getirmekte başarısız.
Aynı şekilde sivil bir devlet kurma eşiğinde geçiş döneminin kazanımlarına doğru uzanan dikenli yolda uzun bir zaman geçti. Sudan sistemini devrim ilkelerine göre oluşturmaya yönelik etkili adımlar mevcut değil. Ordunun ve hareketlerin yapılandırılmasına dayanan seçimlere, güvenlik ve askeri koşullara, ayrıca büyük ulusal projelere dayanan ekonomik incelemelere yönelik siyasi denetlemeler hususunda adımlar da bulunmuyor. Bu durum, normal ve bağımsız bir devlet kurmanın gerçekçi bir açıklamasıdır. Önümüzde gördüklerimiz, devrimin yansımalarının bir açıklamasıdır. Kurulma aşamasında olan bir devlet üzerine yapılan bahis, etkileri ve kayıpları ne olursa olsun, güç ve zenginlik için siyasi ve askeri güçlerin hareketlerine ve rekabetine bağlı kalacaktır. Bu konudaki son söz, görev süresinin bitiminden önce, silahlı hareketlerin ve onlara yakın siyasi blokların şantajına maruz kalmaması için geçiş hükümetine aittir.

 


SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.