Uluslararası sistem nereye gidiyor?

Çin'in başta limanlar olmak üzere altyapı alanındaki faaliyetleri, ABD için endişe kaynağı oldu

Çin, dünyaya siyasi olarak liderlik etmeyi hedeflemediğini iddia ediyor (Getty)
Çin, dünyaya siyasi olarak liderlik etmeyi hedeflemediğini iddia ediyor (Getty)
TT

Uluslararası sistem nereye gidiyor?

Çin, dünyaya siyasi olarak liderlik etmeyi hedeflemediğini iddia ediyor (Getty)
Çin, dünyaya siyasi olarak liderlik etmeyi hedeflemediğini iddia ediyor (Getty)

Nebil Fehmi (Eski Mısır Dışişleri Bakanı)
Modern uluslararası sistemin temelinde değişiklik oldu mu? Eğer olduysa uluslararası sistem nereye gidiyor? Bu iki soru, tüm ülkelerin çıkarları ve ulusal güvenlikleri ile doğrudan ilişkilidir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası sistemin özellikleri, bu savaşın galipleri tarafından belirlendi. Dolayısıyla bu özellikler, onların öncelikleri ve rekabetleri etrafında dönüyordu. Avrupa, biri Sovyetler Birliği önderliğinde doğu, diğeri ise ABD'nin, sayesinde kıtalara ve denizlere uzandığı NATO liderliğinde batı olmak üzere ideolojik açıdan iki kutup arasında bölünmüş eski müttefikleri arasındaki doğrudan bir çatışma sahası olması nedeniyle ilk odak noktası haline geldi.
Uluslararası sistem gelişti ve Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Varşova Paktı'nın çöküşüyle ​​bağımsızlığını kazanan bir dizi gelişmekte olan ülke ile etkileşime girdi. ABD’nin tek kutuplu dünyası ve küreselleşme çağı bağlamında yeni fırsatlar, zorluklar ve Asya ile Avrupa'nın birleştiği, Çin'in tarihi açıdan doğal bir çayırı olarak gördüğü, geniş topraklara sahip Avrasya dahil olmak üzere çeşitli sahalar hakkında çok daha fazla konuşma yapıldı.
Rusya'nın hala önemli ve etkili bir ülke olduğu tartışılamaz bile. Ama artık ABD ve hatta gelecekte Çin’le kıyaslanabilecek büyüklükte bir ülke olmadığı da belirtilmeli. ABD’nin çok kutuplu bir dünyanın kendisine uluslararası sisteme kendi görüşlerini empoze etmeye devam etmesine izin veren benzersiz ve ayrıcalıklı bir konum vermediğini anlayana kadar, daha uzun yıllar güçlü ve etkili bir süper güç olarak kalacağı aşikardır.
Asya ekonomisi, önce Japonya'da ardından diğer bazı Asya ülkelerinde inanılmaz bir yükselişe ve Çin'in şaşırtıcı ekonomik başlangıcına tanık oldu. Asya, şuan dünya orta sınıfının yüzde 65'inden fazlasına ev sahipliği yapıyor. Büyük pazarları, kapasitelerini dahi aşan bir mali fazlalığa ve büyük yatırım imkanlarına sahiptir. Bu da, uluslararası düzeyde her zamankinden daha yüksek oranlarda faaliyet göstermesini ve etkileşimde bulunmasını sağladı. Asya, dış finansman arayan ülkeler için cazip bir yer haline geldi.
Asya'daki yatırım projesi arayışları, bazı ülkelerin yabancı yatırımlar çekme çabalarıyla aynı döneme denk gelirken ABD Başkanı Joe Biden’ın İngiltere Başbakanı Boris Johnson ile görüşmesinde, demokratik devletlerin Çin'in başlattığı Kuşak ve Yol Projesi'ne karşılık benzeri bir girişimde bulunmasını önermesi oldukça dikkat çekicidir.
Uluslararası ve bölgesel dengelerdeki gelişmeler, dünyanın Asya'yı bir sonraki uluslararası ekonomik odak noktası olarak görmesine neden oldu. ABD’nin eski başkanlarından Başkanı Barack Obama, Asya'ya geçişten bahsederken, Donald Trump, Hindistan’a açılmanın yanı sıra Kuzey Kore ve Çin ile doğrudan müzakerelere girdi. Çinli ve ABD’li üst düzey yetkililer arasında Alaska’da gerçekleşen fırtınalı diplomatik toplantı ise yeni ABD yönetiminin Çin'e olan büyük ilgisinin ilk belirtisi oldu. Aynı şekilde Avrupa Birliği (AB), Çin ile üye ülkeler arasındaki ilişkileri düzenlemek için Çin Diyalog Forumu'nu yeniden canlandırmayı kabul etti.
Öte yandan Çin, dünyaya siyasi olarak liderlik etmeyi amaçlamadığını ve bölgesel bir hegemonya kurma peşinde olmadığını vurgularken Çin’in söylemlerinde ve adımlarında, güven artırmaya ve çeşitli uluslararası sorumluluklar üstlenmeye hazır olduğunu yansıtan gözle görülür bir değişim var.
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, yükselen piyasa ekonomisi olarak isimlendirilen ülkelerindeki büyük şirketlerin önünde uluslararası ekonomik sistemin reformuna liderlik etmekten bahsederken kıtalararası dev bir girişim olan Kuşak ve Yol projesini başlattı. Son yıllarda, Çin’in alışılmadık, çatışmacı diplomatik uygulamalarına tanık olduk. Çinli üst düzey yetkililer, Trump ve Biden yönetimlerindeki mevkidaşlarıyla adeta diplomatik boks maçları yaptılar. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, sadece bir hafta önce Ortadoğu ile ilgili beş maddelik bir girişim duyurdu. İsrail ile Filistin arasında barışı tesis etmek için İsrailli ve Filistinli yetkililerin Pekin’de bir araya gelmesini içeren girişim yanı sıra Çin, İran ile stratejik bir iş birliği anlaşması imzaladı.
Ortadoğu’daki bazı ülkeler şu sıralar, sadece Çin'in çıkarı için ABD, Avrupa ve Rusya'dan uzaklaşmak için değil, aynı zamanda sürekli yenilenen siyasi ve ekonomik gerçekleri de hesaba katmak amacıyla durumlarını gözden geçirmek, politikalarını ve önlerindeki birden fazla seçeneği değerlendirmekle meşguller. Aynı durum İsrail ve Türkiye gibi ABD’ye yakın ülkeler için dahi geçerlidir.
İsrail, geçtiğimiz yüzyılın son yarısından bu yana attığı adımları endişeyle izleyen ABD’li askeri yetkililerin aşırı hassasiyetine rağmen, Çin ile askeri alandaki iş birliğini geliştirmeye çalışıyor. Bu konudaki endişelerin nedenlerinin en ünlüsü, İsrail'in 1990 yılında ABD teknolojisi ile üretilen Falcon Radar Sistemi’ni Pekin'e satma girişimleriydi.  Tel Aviv’in 2000 yılında, uydu sinyalleri aracılığıyla uzaktan kumanda ile yönetilen HARPY insansız hava araçlarını geliştirmek için Çin ile iş birliği yapmaya çalışmasıyla aynı endişe yeniden ortaya çıktı. Aynı şekilde İsrail ve Çin arasında terörizmle mücadele alanındaki iş birliğinde büyük bir sıçramaya ve başta altyapı, kaynaklar ve teknoloji alanları olmak üzere karşılıklı ticari faaliyetlerde ve yatırımlarda önemli bir artışa tanık olduk. Çin'in, başta limanlar olmak üzere altyapı alanındaki faaliyetleri, ABD için endişe kaynağı oldu.
Diğer yandan NATO üyesi olan Türkiye, tutumlarını, dengelerini ve uluslararası başlangıç ​​noktasını sürekli olarak gözden geçirmektedir. Ankara'nın NATO’dan çekilmemesine, Batı ülkelerinin en büyük düşmanı Rusya'ya yaklaşmasına ve ondan ölümcül silahlar satın almasına rağmen, durumdan hiçte hoşnut olmayan Batı ve Avrupa ülkelerinden yavaş yavaş uzaklaşmasının önemi hakkında sık sık gündeme gelen konuşmalar yapılıyor.
Türkiye’nin sol eğilimli eski Başbakanı Bülent Ecevit'in, 1970’li yılların ortalarında Batı'ya, özellikle Avrupa'ya fazla bağımlı olmama fikrini öne sürmesi oldukça dikkat çekicidir. Türkiye, 2003 yılında AK Parti’nin iktidara gelmesiyle son yirmi yılda Güney Kafkasya, Balkanlar, Akdeniz ve Avrasya bölgesine odaklandı ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünün yarattığı siyasi boşluğun sağladığı fırsatı değerlendirdi. Azerbaycan üzerinden Hazar Denizi'ne doğrudan bir kara koridoru oluşturan Türkiye, Arap dünyasının doğusunda Suriye ve Irak'ta askeri varlığını artmış, Kuzey Afrika'da ise Libya, Somali ve Sahra'nın güneyine kadar ilerledi. Böylece, uluslararası siyasi fırsatlardan yararlandı. Son on yılda Arap ülkelerindeki siyasi krizler çerçevesinde bölgesel olarak genişledi.
Çin’in başta İran olmak üzere Ortadoğu’dan gelen enerjiye bağımlılığı arttı. Çin ile İran arasında İran'a uygulanan yaptırımlara rağmen bu alandaki faaliyetler devam ediyor. Bu da, hem İran’ın yaklaşımına hem de iki ülkenin önümüzdeki yıllardaki beklentileri ile uyumlu bir durum. İki ülke arasında imzalanan anlaşmaya göre Çin’in İran yatırımların değeri 400 milyar doları buluyor.
New York merkezli Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Richard Haass, modern uluslararası sistemin artık yeterince verimli olmadığını belirterek, uluslararası sistemi gelişmeler ve zorluklarla nasıl başa çıkılacağı konusunda yönlendirmek için aralarında istişarelerde bulunacak bazı nüfuz sahibi ülkelerden oluşan çok sınırlı bir grubun oluşturulmasını önerdi. Ancak önerilen grubun, Latin Amerika, Afrika ve Arap dünyasından hiçbir ülkeyi içermemesi dikkat çekiciydi.
Makaleye bir soruyla başladık ve belki de bitiş paragrafına ek bir soruyla yön vermem daha uygun olur. Peki, Arap ülkeleri tüm bu gelişmelerin neresinde?
Arap ülkelerinin birçoğu bazıları Batı ülkelerine, bazıları ise (tarihsel olarak Sovyetler Birliği'nden sonra) Rusya’ya olmak üzere yabancı taraflara bağlıdır. Kısa vadede çıkarlarımızı korumak için mevcut stratejik ilişkileri sürdürmeliyiz ve politikalarımızı güç dengesindeki değişiklikler ışığında değerlendirmeliyiz. Eğer gerçekten yakın gelecekte bir rol üstlenmeyi istiyorsak, uluslararası odak noktasını doğuya doğru hareket ettirmeliyiz.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.

 


Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.