Uluslararası sistem nereye gidiyor?

Çin'in başta limanlar olmak üzere altyapı alanındaki faaliyetleri, ABD için endişe kaynağı oldu

Çin, dünyaya siyasi olarak liderlik etmeyi hedeflemediğini iddia ediyor (Getty)
Çin, dünyaya siyasi olarak liderlik etmeyi hedeflemediğini iddia ediyor (Getty)
TT

Uluslararası sistem nereye gidiyor?

Çin, dünyaya siyasi olarak liderlik etmeyi hedeflemediğini iddia ediyor (Getty)
Çin, dünyaya siyasi olarak liderlik etmeyi hedeflemediğini iddia ediyor (Getty)

Nebil Fehmi (Eski Mısır Dışişleri Bakanı)
Modern uluslararası sistemin temelinde değişiklik oldu mu? Eğer olduysa uluslararası sistem nereye gidiyor? Bu iki soru, tüm ülkelerin çıkarları ve ulusal güvenlikleri ile doğrudan ilişkilidir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası sistemin özellikleri, bu savaşın galipleri tarafından belirlendi. Dolayısıyla bu özellikler, onların öncelikleri ve rekabetleri etrafında dönüyordu. Avrupa, biri Sovyetler Birliği önderliğinde doğu, diğeri ise ABD'nin, sayesinde kıtalara ve denizlere uzandığı NATO liderliğinde batı olmak üzere ideolojik açıdan iki kutup arasında bölünmüş eski müttefikleri arasındaki doğrudan bir çatışma sahası olması nedeniyle ilk odak noktası haline geldi.
Uluslararası sistem gelişti ve Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Varşova Paktı'nın çöküşüyle ​​bağımsızlığını kazanan bir dizi gelişmekte olan ülke ile etkileşime girdi. ABD’nin tek kutuplu dünyası ve küreselleşme çağı bağlamında yeni fırsatlar, zorluklar ve Asya ile Avrupa'nın birleştiği, Çin'in tarihi açıdan doğal bir çayırı olarak gördüğü, geniş topraklara sahip Avrasya dahil olmak üzere çeşitli sahalar hakkında çok daha fazla konuşma yapıldı.
Rusya'nın hala önemli ve etkili bir ülke olduğu tartışılamaz bile. Ama artık ABD ve hatta gelecekte Çin’le kıyaslanabilecek büyüklükte bir ülke olmadığı da belirtilmeli. ABD’nin çok kutuplu bir dünyanın kendisine uluslararası sisteme kendi görüşlerini empoze etmeye devam etmesine izin veren benzersiz ve ayrıcalıklı bir konum vermediğini anlayana kadar, daha uzun yıllar güçlü ve etkili bir süper güç olarak kalacağı aşikardır.
Asya ekonomisi, önce Japonya'da ardından diğer bazı Asya ülkelerinde inanılmaz bir yükselişe ve Çin'in şaşırtıcı ekonomik başlangıcına tanık oldu. Asya, şuan dünya orta sınıfının yüzde 65'inden fazlasına ev sahipliği yapıyor. Büyük pazarları, kapasitelerini dahi aşan bir mali fazlalığa ve büyük yatırım imkanlarına sahiptir. Bu da, uluslararası düzeyde her zamankinden daha yüksek oranlarda faaliyet göstermesini ve etkileşimde bulunmasını sağladı. Asya, dış finansman arayan ülkeler için cazip bir yer haline geldi.
Asya'daki yatırım projesi arayışları, bazı ülkelerin yabancı yatırımlar çekme çabalarıyla aynı döneme denk gelirken ABD Başkanı Joe Biden’ın İngiltere Başbakanı Boris Johnson ile görüşmesinde, demokratik devletlerin Çin'in başlattığı Kuşak ve Yol Projesi'ne karşılık benzeri bir girişimde bulunmasını önermesi oldukça dikkat çekicidir.
Uluslararası ve bölgesel dengelerdeki gelişmeler, dünyanın Asya'yı bir sonraki uluslararası ekonomik odak noktası olarak görmesine neden oldu. ABD’nin eski başkanlarından Başkanı Barack Obama, Asya'ya geçişten bahsederken, Donald Trump, Hindistan’a açılmanın yanı sıra Kuzey Kore ve Çin ile doğrudan müzakerelere girdi. Çinli ve ABD’li üst düzey yetkililer arasında Alaska’da gerçekleşen fırtınalı diplomatik toplantı ise yeni ABD yönetiminin Çin'e olan büyük ilgisinin ilk belirtisi oldu. Aynı şekilde Avrupa Birliği (AB), Çin ile üye ülkeler arasındaki ilişkileri düzenlemek için Çin Diyalog Forumu'nu yeniden canlandırmayı kabul etti.
Öte yandan Çin, dünyaya siyasi olarak liderlik etmeyi amaçlamadığını ve bölgesel bir hegemonya kurma peşinde olmadığını vurgularken Çin’in söylemlerinde ve adımlarında, güven artırmaya ve çeşitli uluslararası sorumluluklar üstlenmeye hazır olduğunu yansıtan gözle görülür bir değişim var.
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, yükselen piyasa ekonomisi olarak isimlendirilen ülkelerindeki büyük şirketlerin önünde uluslararası ekonomik sistemin reformuna liderlik etmekten bahsederken kıtalararası dev bir girişim olan Kuşak ve Yol projesini başlattı. Son yıllarda, Çin’in alışılmadık, çatışmacı diplomatik uygulamalarına tanık olduk. Çinli üst düzey yetkililer, Trump ve Biden yönetimlerindeki mevkidaşlarıyla adeta diplomatik boks maçları yaptılar. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, sadece bir hafta önce Ortadoğu ile ilgili beş maddelik bir girişim duyurdu. İsrail ile Filistin arasında barışı tesis etmek için İsrailli ve Filistinli yetkililerin Pekin’de bir araya gelmesini içeren girişim yanı sıra Çin, İran ile stratejik bir iş birliği anlaşması imzaladı.
Ortadoğu’daki bazı ülkeler şu sıralar, sadece Çin'in çıkarı için ABD, Avrupa ve Rusya'dan uzaklaşmak için değil, aynı zamanda sürekli yenilenen siyasi ve ekonomik gerçekleri de hesaba katmak amacıyla durumlarını gözden geçirmek, politikalarını ve önlerindeki birden fazla seçeneği değerlendirmekle meşguller. Aynı durum İsrail ve Türkiye gibi ABD’ye yakın ülkeler için dahi geçerlidir.
İsrail, geçtiğimiz yüzyılın son yarısından bu yana attığı adımları endişeyle izleyen ABD’li askeri yetkililerin aşırı hassasiyetine rağmen, Çin ile askeri alandaki iş birliğini geliştirmeye çalışıyor. Bu konudaki endişelerin nedenlerinin en ünlüsü, İsrail'in 1990 yılında ABD teknolojisi ile üretilen Falcon Radar Sistemi’ni Pekin'e satma girişimleriydi.  Tel Aviv’in 2000 yılında, uydu sinyalleri aracılığıyla uzaktan kumanda ile yönetilen HARPY insansız hava araçlarını geliştirmek için Çin ile iş birliği yapmaya çalışmasıyla aynı endişe yeniden ortaya çıktı. Aynı şekilde İsrail ve Çin arasında terörizmle mücadele alanındaki iş birliğinde büyük bir sıçramaya ve başta altyapı, kaynaklar ve teknoloji alanları olmak üzere karşılıklı ticari faaliyetlerde ve yatırımlarda önemli bir artışa tanık olduk. Çin'in, başta limanlar olmak üzere altyapı alanındaki faaliyetleri, ABD için endişe kaynağı oldu.
Diğer yandan NATO üyesi olan Türkiye, tutumlarını, dengelerini ve uluslararası başlangıç ​​noktasını sürekli olarak gözden geçirmektedir. Ankara'nın NATO’dan çekilmemesine, Batı ülkelerinin en büyük düşmanı Rusya'ya yaklaşmasına ve ondan ölümcül silahlar satın almasına rağmen, durumdan hiçte hoşnut olmayan Batı ve Avrupa ülkelerinden yavaş yavaş uzaklaşmasının önemi hakkında sık sık gündeme gelen konuşmalar yapılıyor.
Türkiye’nin sol eğilimli eski Başbakanı Bülent Ecevit'in, 1970’li yılların ortalarında Batı'ya, özellikle Avrupa'ya fazla bağımlı olmama fikrini öne sürmesi oldukça dikkat çekicidir. Türkiye, 2003 yılında AK Parti’nin iktidara gelmesiyle son yirmi yılda Güney Kafkasya, Balkanlar, Akdeniz ve Avrasya bölgesine odaklandı ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünün yarattığı siyasi boşluğun sağladığı fırsatı değerlendirdi. Azerbaycan üzerinden Hazar Denizi'ne doğrudan bir kara koridoru oluşturan Türkiye, Arap dünyasının doğusunda Suriye ve Irak'ta askeri varlığını artmış, Kuzey Afrika'da ise Libya, Somali ve Sahra'nın güneyine kadar ilerledi. Böylece, uluslararası siyasi fırsatlardan yararlandı. Son on yılda Arap ülkelerindeki siyasi krizler çerçevesinde bölgesel olarak genişledi.
Çin’in başta İran olmak üzere Ortadoğu’dan gelen enerjiye bağımlılığı arttı. Çin ile İran arasında İran'a uygulanan yaptırımlara rağmen bu alandaki faaliyetler devam ediyor. Bu da, hem İran’ın yaklaşımına hem de iki ülkenin önümüzdeki yıllardaki beklentileri ile uyumlu bir durum. İki ülke arasında imzalanan anlaşmaya göre Çin’in İran yatırımların değeri 400 milyar doları buluyor.
New York merkezli Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Richard Haass, modern uluslararası sistemin artık yeterince verimli olmadığını belirterek, uluslararası sistemi gelişmeler ve zorluklarla nasıl başa çıkılacağı konusunda yönlendirmek için aralarında istişarelerde bulunacak bazı nüfuz sahibi ülkelerden oluşan çok sınırlı bir grubun oluşturulmasını önerdi. Ancak önerilen grubun, Latin Amerika, Afrika ve Arap dünyasından hiçbir ülkeyi içermemesi dikkat çekiciydi.
Makaleye bir soruyla başladık ve belki de bitiş paragrafına ek bir soruyla yön vermem daha uygun olur. Peki, Arap ülkeleri tüm bu gelişmelerin neresinde?
Arap ülkelerinin birçoğu bazıları Batı ülkelerine, bazıları ise (tarihsel olarak Sovyetler Birliği'nden sonra) Rusya’ya olmak üzere yabancı taraflara bağlıdır. Kısa vadede çıkarlarımızı korumak için mevcut stratejik ilişkileri sürdürmeliyiz ve politikalarımızı güç dengesindeki değişiklikler ışığında değerlendirmeliyiz. Eğer gerçekten yakın gelecekte bir rol üstlenmeyi istiyorsak, uluslararası odak noktasını doğuya doğru hareket ettirmeliyiz.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.

 


ABD'nin yaptırım tehdidine rağmen İran'a ait yolcu uçağı Çin'e indi

İran hava yolu şirketi Mahan Air’in Bağdat’taki ofisinin önünden geçen yayalar (AP)
İran hava yolu şirketi Mahan Air’in Bağdat’taki ofisinin önünden geçen yayalar (AP)
TT

ABD'nin yaptırım tehdidine rağmen İran'a ait yolcu uçağı Çin'e indi

İran hava yolu şirketi Mahan Air’in Bağdat’taki ofisinin önünden geçen yayalar (AP)
İran hava yolu şirketi Mahan Air’in Bağdat’taki ofisinin önünden geçen yayalar (AP)

İran'ın Mahan Air havayolu şirketine ait ticari bir uçak, ABD'nin İran hava yolu şirketleriyle iş yapan tüm taraflara yaptırım uygulama tehdidine rağmen çarşamba günü Çin'e indi. Uçuş takip sitesi FlightRadar24'ün verilerine göre uçak Çin'e ulaştı.

FlightRadar24, Tahran'dan kalkan Airbus A340 tipi uçağın saat 16.40 sıralarında (08.40 GMT) Çin'in güneyindeki Kanton kentine indiğini bildirdi.

Uçağın Çin'e inişi, ABD'nin İran havacılık sektörüne yönelik yeni ve kapsamlı yaptırımlarının yürürlüğe girdiği gün gerçekleşti. Washington, İran'a ait tüm hava yolu şirketlerinin faaliyetlerini durdurma ve bu şirketlerle iş yapan tarafları cezalandırma sözü vermişti.

Şarku’l Avsat’ın Fransız Haber Ajansı AFP’den aktardığı habere göre yeni yaptırımlar, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent tarafından pazartesi günü açıklanan ve İran havacılık sektörünü hedef alan bir dizi yaptırımın devamı niteliğinde.

Yeni yaptırımlar, askeri operasyonun hedeflerine ulaşmasında yaşanan zorluklar karşısında Washington'ın Tahran üzerindeki ekonomik baskıyı artırma girişimleri kapsamında uygulanıyor.


Washington İran'a Husileri silahlandırmayı durdurma çağrısı yaptı

ABD Dışişleri Bakanlığının bölgesel sözcüsü (ABD Dışişleri Bakanlığı)
ABD Dışişleri Bakanlığının bölgesel sözcüsü (ABD Dışişleri Bakanlığı)
TT

Washington İran'a Husileri silahlandırmayı durdurma çağrısı yaptı

ABD Dışişleri Bakanlığının bölgesel sözcüsü (ABD Dışişleri Bakanlığı)
ABD Dışişleri Bakanlığının bölgesel sözcüsü (ABD Dışişleri Bakanlığı)

ABD Dışişleri Bakanlığı, İran'a Husilere silah sağlamayı durdurma çağrısında bulunurken Suudi Arabistan'ın yanında olduğunu vurguladı ve Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırılarını kınadı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, Washington ile Tahran arasında diplomasi kapısının açık olduğunu belirtirken savaşın hedefinin değişmediğini vurguladı. Bakanlık, hedefin İran'ın nükleer silaha sahip olmasını engelleyecek ve bölgenin güvenliğine yönelik tehditleri ele alacak gerçek ve sürdürülebilir bir anlaşmaya varılması olduğunu bildirdi.

ABD'nin bu tutumu, ABD Dışişleri Bakanlığının bölgesel sözcüsü Karissa Gonzalez tarafından Şarku’l Avsat'a özel açıklamada dile getirildi.

Gonzalez, “İran'ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamındaki yükümlülüklerine tam olarak uymasının ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile tam ve şeffaf iş birliği yapmasının alternatifi yok” dedi.

Savaştan çıkış planı

İran'la savaştan diplomatik çözüm yoluyla çıkılması ve müzakerelerin ilerletilmesine yönelik bir plan olup olmadığı sorusuna Gonzalez, ABD Başkanı Donald Trump'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada bir anlaşmaya varılması yönünde ivme bulunduğunu açıkladığını söyledi. Gonzalez, Trump'ın ayrıca Steve Witkoff ve Jared Kushner'ın İran konusunda arabulucularla gerçekleştirdiği verimli bir görüşmeye işaret ettiğini belirtti.

Gonzalez'e göre ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD'nin olumlu bir sonuca ulaşabilecek her türlü iletişime açık olduğunu teyit etti. Bu nedenle diplomasi kapısı açık ancak hedef değişmedi. Buna göre amaç, İran'ın nükleer silaha sahip olmasını engelleyecek ve bölgenin güvenliğine yönelik tehditleri ele alacak gerçek ve sürdürülebilir bir anlaşmaya ulaşmak.

Gonzalez, diplomasinin başarısının yapılan görüşmelerin sayısıyla değil, İran'ın almaya hazır olduğu kararlarla ölçüleceğini belirtti. ABD'nin istikrarsızlığın temel nedenlerini ele alacak gerçek ve sürdürülebilir bir sonuç aradığını kaydeden Gonzalez, bunların başında İran'ın nükleer silaha sahip olmasının engellenmesinin geldiğini söyledi.

Yoğun istişareler

Gonzalez, başta Hürmüz Boğazı olmak üzere uluslararası deniz yollarının bir baskı aracı olarak kullanılmaması ve ABD'nin ortaklarının güvenliğini ve bölgesel istikrarı tehdit eden faaliyetlerle mücadele edilmesi gerektiğini vurguladı.

New York'taki yoğun istişarelerin, tutumların koordine edilmesi ve söz konusu hedeflere güvenilir ve doğrulanabilir şekilde ulaşabilecek herhangi bir diplomatik sürecin desteklenmesi açısından önemli bir fırsat olduğunu belirtti.

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Tümgeneral Muhsin Rızai'nin ABD'nin olası saldırılarına karşı askeri hazırlık içinde olduklarına ilişkin açıklamaları hakkında ise Gonzalez, ABD'nin güçlerini, vatandaşlarını, çıkarlarını veya ortaklarını hedef alan her türlü tehdidi ciddiye aldığını söyledi.

Gonzalez, “İran'ın askeri hazırlık olarak nitelendirdiği durum hakkında istihbari veya operasyonel değerlendirmelere girmeyeceğiz. Askeri planlarımızın ayrıntılarını da kamuoyuna açıklamayacağız. Ancak ABD, güçlerini ve çıkarlarını savunmak ve ortaklarını korumak için gerekli adımları atmaya devam edecek” dedi.

İran'ın önündeki yol

Gonzalez, karşılıklı tehditlerin krizin çözümüne katkı sağlamadığını belirterek Trump'ın İran'ın önünde bir anlaşmaya varmak gibi başka bir yol bulunduğunu açıkça ortaya koyduğunu söyledi.

Trump'ın diplomasiye açık olduğunu belirten Gonzalez, Tahran'ın önünde krize yol açan temel meseleleri ele almak için bu fırsatı değerlendirmek veya gerilimi tırmandırarak bölgedeki istikrarsızlığı ve zararı artırmak arasında açık bir tercih bulunduğunu ifade etti.

İran için kaçış yok

Tahran'ın nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerine uymamayı değerlendirdiği ve Washington'ın taleplerine yanıt vermemesi halinde gelecekte nükleer silah edinmeyi düşünebileceği yönündeki ihtimale ilişkin Gonzalez, ABD'nin tutumunun teorik açıklamalara veya taahhütlere değil, açık hukuki yükümlülüklere ve doğrulanabilir adımlara dayandığını vurguladı.

Gonzalez, “Bugünkü sorun, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının aylardır İran'ın ilan ettiği nükleer tesislere gerektiği şekilde erişememesi ve nükleer maddelerin başka amaçlara yönlendirilmediğine ilişkin gerekli güvenceleri artık sağlayamamasıdır” dedi.

Gonzalez'in aktardığına göre UAEA'nın son raporunda, İran'ın ilan ettiği nükleer maddelerin ve tesislerin durumuna ilişkin gerekli bilgilerin ajansa ulaşmadığı ve gerekli saha doğrulama faaliyetlerinin gerçekleştirilemediği teyit edildi.

Gonzalez, ABD'nin tutumunun açık olduğunu ve güvence yükümlülüklerinin isteğe bağlı olmadığını, tek taraflı olarak askıya alınamayacağını belirtti.

ABD Dışişleri Bakanlığının bölgesel sözcüsü, “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'ndan uzaklaşmaya ilişkin herhangi bir söylem, bugün uluslararası toplumun ihtiyaç duyduğu şeyin tam tersine, yani daha fazla şeffaflık, doğrulama ve yükümlülüklere bağlılık ihtiyacının ters yönünde ilerliyor. ABD'nin hedefi açık: İran nükleer silaha sahip olmamalı” ifadelerini kullandı.

Gonzalez ayrıca Trump'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada ABD'nin Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşım kanallarını yeniden açtığını ve enerji akışının boğaz üzerinden devam etmesini güvence altına almak için çalıştığını söylediğini hatırlattı.

Seyrüsefer özgürlüğü

Gonzalez, “Tutumu açık: Bu hayati öneme sahip uluslararası geçitte seyrüsefer özgürlüğü bir pazarlık kozu olmamalı. Ticaret ve enerji akışını korumaya, aynı zamanda İran yönetimine yönelik ekonomik baskıyı sürdürmeye devam edeceğiz” dedi.

İran'a yönelik yaptırımlar, İran varlıkları veya diğer müzakere düzenlemelerine ilişkin konular hakkında ise Gonzalez, “Bunları medya üzerinden müzakere etmeyeceğiz ve özel diplomatik mesajların ayrıntıları hakkında yorum yapmayacağız. Ancak bu meseleler ile uluslararası seyrüsefer özgürlüğü birbirine karıştırılmamalı” ifadelerini kullandı.

Gonzalez, Hürmüz Boğazı'ndaki ulaşımın engellenmeye devam edilmesinin bölge ekonomilerine ve küresel ekonomiye zarar verdiğini belirterek boğazdan güvenli ve kısıtlamasız geçiş özgürlüğünün yeniden sağlanmasının tüm uluslararası toplumun ortak çıkarı olduğunu vurguladı.

İran'ın Rızai tarafından dile getirilen şartlarının Trump'a ulaşıp ulaşmadığı sorusuna Gonzalez, “Özel tekliflerin veya diplomatik mesajların ayrıntılarına girmeyeceğiz. Ancak Başkan Trump, Steve Witkoff ve Jared Kushner'ın İran konusunda arabulucularla verimli bir görüşme gerçekleştirdiğini açıkladı ve bir anlaşmaya varılması yönünde ivme bulunduğunu söyledi” yanıtını verdi.

Gonzalez, ABD'nin herhangi bir öneriyi içeriği ve ortaya koyabileceği sonuçlar temelinde değerlendireceğini belirtti. Bunların başında İran'ın nükleer silaha sahip olmasının engellenmesi, seyrüsefer özgürlüğünün korunması ve ABD'nin ortaklarının güvenliği ile bölgesel istikrarı tehdit eden unsurların ele alınmasının geldiğini söyledi.

Gonzalez, “ABD açısından herhangi bir öneride önemli olan onun içeriği ve sürdürülebilir ve doğrulanabilir bir sonuca yol açıp açmayacağıdır. Önceliklerimiz biliniyor: İran'ın nükleer silaha sahip olmasını engellemek, uluslararası deniz yollarında seyrüsefer ve güvenliği güvence altına almak ve bölgenin istikrarını bozan, ortaklarımızı tehdit eden İran'ın tutumunu ele almak. Bu dosyalarda gerçek sonuçlar doğurabilecek ciddi bir diplomatik süreç varsa diplomasinin bir şans verilmesinin önemli olduğuna inanıyoruz. Ancak kendi kendimizle müzakere etmeyeceğiz ve müzakereler tamamlanmadan sonuçlarını açıklamayacağız” dedi.

Suudi Arabistan-ABD askeri anlaşması

ABD'nin Suudi Arabistan'a F-35 savaş uçakları ile Washington'ın iki hafta önce Riyad'a taahhüt ettiği füze ve hava savunma sistemlerini içeren silah anlaşmasının geleceğine ilişkin soruya Gonzalez, “ABD Dışişleri Bakanlığı, 17 Eylül'de Suudi Arabistan'a yönelik olası bir yabancı askeri satış anlaşmasını onayladığını açıkladı” yanıtını verdi.

Gonzalez'e göre anlaşma, 48 adet F-35 savaş uçağı ile bunlarla bağlantılı ekipman ve hizmetleri kapsıyor. Anlaşmanın tahmini toplam değeri 24,3 milyar dolar. Anlaşma, Yabancı Askeri Satışlar programı kapsamında yürürlükteki prosedürler doğrultusunda Kongre'ye bildirildi. Ancak uçakların teslimatına ilişkin şu anda açıklanmış bir takvim bulunmuyor.

Gonzalez, “Önerilen bu anlaşma, Krallığın mevcut ve gelecekteki tehditleri caydırma kapasitesinin güçlendirilmesine, savunmasının tahkim edilmesine ve ABD güçleri ile diğer bölgesel ve NATO güçleriyle birlikte çalışabilirliğinin artırılmasına katkı sağlayacak” dedi.

Uçakların teslimat takvimi veya ilave savunma sistemlerinin ayrıntıları konusunda ise şu aşamada paylaşabilecekleri kamuya açık bir bilgi bulunmadığını belirtti.

Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları

Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları ve Babülmendep'teki deniz ulaşımına yönelik tehditleri konusunda ABD'nin tutumuna ilişkin Gonzalez, “Husilerin Yemen içinde ve Suudi Arabistan'a karşı devam eden saldırılarını en güçlü ifadelerle kınıyoruz” dedi.

Gonzalez, Washington ve ortaklarının G7 kapsamında Suudi Arabistan ve Yemen'in meşru hükümetiyle tam dayanışma içinde olduklarını açıkça ortaya koyduklarını belirtti.

“Hüsilerden tüm askeri operasyonları, tehditleri ve sivil deniz ulaşımını hedef alan saldırıları derhal durdurmalarını ve iyi niyetle siyasi sürece dönmelerini talep ediyoruz” diyen Gonzalez, İran'a da Husileri silahlandırmayı ve desteklemeyi durdurması çağrısında bulundu.

Gonzalez, İran'ın Husilere verdiği desteğin bölgesel güvenliği, uluslararası ticareti ve küresel istikrarı tehdit eden tehlikeli bir gerilim modeline katkıda bulunduğunu söyledi.

Gonzalez, “Babülmendep'e yönelik tehdit yalnızca tek bir ülkeyi ilgilendirmiyor. Bu boğaz, uluslararası ticaret ve deniz ulaşımının en önemli damarlarından biri. Kızıldeniz ve Babülmendep'te seyrüsefer özgürlüğü ABD ve uluslararası toplum için temel bir çıkar. Bu geçişleri korumak için ortaklarımızla çalışmayı sürdüreceğiz. Füzelerin ve insansız hava araçlarının kullanılması veya sivil gemilerin hedef alınması yoluyla siyasi ya da askeri hedeflerin dayatılması kabul edilemez” ifadelerini kullandı.

ABD-Husi görüşmeleri

ABD'nin Umman'daki büyükelçiliğinin Husilerle gerçekleştirdiği ve birkaç gün önce basına sızan görüşmeye ilişkin soruya ABD Dışişleri Bakanlığının bölgesel sözcüsü Gonzalez yanıt vermekten kaçındı.

Gonzalez, “Belirli görüşmeler veya diplomatik temaslara ilişkin haberlere yorum yapmayacağız. Ancak ABD yönetiminin daha önce de açıkladığı üzere Kızıldeniz'de seyrüsefer özgürlüğünün korunması ve terörün bölgeden yayılmasının önlenmesi ABD'nin temel çıkarları arasında yer alıyor” dedi.

Gonzalez, ABD'nin genel önceliklerinin açık olduğunu belirterek bunların Kızıldeniz'de seyrüsefer özgürlüğünü korumak, terörün bölgeden yayılmasını önlemek, gerilim tırmanması riskini azaltmak ve ABD'nin çıkarlarını korumak olduğunu söyledi.

Gonzalez, ABD'nin G7 ortaklarıyla birlikte Husi saldırılarını en güçlü ifadelerle kınadığını ve Husilerden tüm askeri operasyonları, tehditleri ve sivil gemilere yönelik saldırıları durdurmalarını ve iyi niyetle siyasi sürece dönmelerini talep ettiğini vurguladı.


Pezeşkiyan: İran’ın teslim olmayacak... Tahran ABD’nin yanıtını değerlendiriyor

Pezeşkiyan: İran’ın teslim olmayacak... Tahran ABD’nin yanıtını değerlendiriyor
TT

Pezeşkiyan: İran’ın teslim olmayacak... Tahran ABD’nin yanıtını değerlendiriyor

Pezeşkiyan: İran’ın teslim olmayacak... Tahran ABD’nin yanıtını değerlendiriyor

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, çarşamba günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun yıllık toplantısında yaptığı konuşmada, Tahran’ın ABD ile savaşta teslim olmayacağını söyledi. Pezeşkiyan, çatışmayı sona erdirmeye yönelik girişimlerde diplomasiye inandıklarını belirtti. ABD heyeti ise Pezeşkiyan’ın konuşmasına başlamasıyla birlikte salondan ayrıldı.

Pezeşkiyan, “Herkes Hürmüz Boğazı’ndan yararlanırken bizim bu boğaz üzerinden deniz ulaşımına erişimimizden mahrum bırakılmamızı kabul edemeyiz” dedi. İran Cumhurbaşkanı, ABD Başkanı Donald Trump’ın “yaptırımlar ve artan baskılar karşısında İran halkının direnişinin güçleneceğini bilmesi gerektiğini” belirterek “Başımızı asla öne eğmeyecek, diz çökmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan üst düzey bir İranlı yetkili, Reuters’a yaptığı açıklamada Tahran’ın çatışmaların sona erdirilmesi yönündeki önerisine ABD tarafından verilen yanıtı değerlendirdiğini söyledi. Yetkili, dün ABD ile gerçekleştirilen dolaylı görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve ABD’nin uyguladığı deniz ablukasının kaldırılmasının ele alındığını belirtti.

İranlı yetkili, çatışmaların kalıcı olarak sona erdirilmesi ve ABD’nin deniz ablukasının kaldırılmasının “İran’ın başlıca öncelikleri arasında” olduğunu vurguladı. Yetkili, “İran ve ABD’nin tutumları arasında hâlâ çok sayıda anlaşmazlık bulunuyor ancak diplomatik süreç devam ediyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise çarşamba günü yaptığı açıklamada İran’la bir anlaşmaya varılmasının bir süre boyunca yoğun çaba gerektireceğini söyledi. Rubio, Trump’ın askeri seçeneklerinin de bulunduğunu ifade etti.

İran parlamentosundan bir milletvekili de daha önce yaptığı açıklamada, Pezeşkiyan’ın New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu görüşmeleri kapsamında Trump ile bir araya geleceğine inandığını söylemişti.