Çin’in ekonomik emperyalizminin kazanımları ve başarısızlıkları

Çin’in yürüttüğü ekonomi diplomasisi dünyadaki antidemokratik yönetimlerde başarılı olsa da sivil toplumun direnciyle karşılaşıyor

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Dünya Siyasi Partiler Zirvesi’nde konuşurken (AP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Dünya Siyasi Partiler Zirvesi’nde konuşurken (AP)
TT

Çin’in ekonomik emperyalizminin kazanımları ve başarısızlıkları

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Dünya Siyasi Partiler Zirvesi’nde konuşurken (AP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Dünya Siyasi Partiler Zirvesi’nde konuşurken (AP)

Audrye Wong
Sık sık Çin'in ekonomi diplomasisinde (economic statecraft) ustalaştığı dile getiriliyor. Gözlemciler düzenli olarak, Çin’in giderek artan ekonomik ağırlığını kullanarak sempati ve nüfuz satın almayı başarmasından duydukları endişeyi dile getiriyorlar.
Pekin, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını başlarında diğer ülkelere maske ve şimdi de aşı bağışlayarak destek kazanmak için imalat tedarik zincirlerindeki hakimiyetini kullanıyor. Rekabeti Çinli şirketler lehine çevirmek için uzun süredir haksız devlet sübvansiyonlarına başvuruyor.
Pekin ayrıca silah sektörü gibi genişleyen ticari ilişkilerini de bu amaçla kullanmaya çalıştı. 2013 yılında dünyanın en büyük tüccarı olarak ABD'yi geride bırakan Çin, bugün yaklaşık 35 ülkenin ana ithalat kaynağı ve 25 ülkenin ihracatta ilk destinasyonu haline geldi. Çin Komünist Partisi rejimi, bu doğrultuda kendi tüketici pazarına erişime izin vermekten ve diğer hükümetlere ve şirketlere kendi isteklerine uymaları için baskı yapmaktan da çekinmedi. Örneğin 2019 yılında İsveçli bir edebiyat derneğinin Çin'de gözaltına alınan Çin doğumlu bir yazara ödül vermesinin ardından Çin ticari heyeti İsveç ziyaretini iptal etti. Pekin, ertesi yıl ise Avustralya’nın Kovid-19 salgınının kaynağına ilişkin bağımsız bir soruşturma başlatılması çağrısına, bir dizi Avustralya ürününe vergiler uygulayarak misillemede bulundu. Çin, ekonomik gücünü diğer ülkelere baskı yapma aracı olarak kullanmaya daha fazla yönelirken pek çok kişi bu manevraların gelecekte olacakların sadece görünen kısmı olmasından korkuyor. ABD’li yetkililer, Kuşak-Yol Projesi’ne (BRI) atıfta bulunarak, Çin’i “borç tuzağı diplomasisi” yürütmekle suçluyorlar. ABD’li yetkililer Çin’in, borç alan ülkelere büyük krediler sağlayıp ardından temerrüde düştüklerinde onlardan stratejik tavizler istediğini öne sürüyorlar. Aynı yetkililerin çoğu, Çin’in ekonomik araçlarını daha da işlevselleştirirken, ABD'nin ekonomik gücü nasıl stratejik kazanımlara dönüştüreceğini unutarak ekonomik araçlarının gevşemesine izin verdiğini düşünüyorlar.
Çin, imajını ve kendisine benzeyen diğer ülkeleri yeniden şekillendirmeye çalışmaktan çok kendi çıkarlarını korumakla meşgul olmaya devam ediyor.
Buna karşın daha yakından bakıldığında, Çin'in sicilinin genellikle inanıldığından çok daha az etkileyici olduğu ortaya çıkıyor. Öte yandan Çin’in ekonomi diplomasisini yürütme girişimleri direnişle karşılaştı. BRI’dan yatırım alan 60 ülkeden ve hatta Çin’in en çok yatırım yaptığı ülkelerden birçok yetkili, kalitesiz inşaat, şişirilmiş maliyetler ve çevresel bozulmadan şikayetçi. Ancak Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, “yüksek kaliteli” ve “uygun fiyatlı” projelerin önemini vurgulamak için elinden geleni yaptığından Pekin, savunmacı bir duruş sergilemek zorunda kaldı. Bir yandan da birkaç ülke Çin pazarına karşılıklı erişim talep ederken, diğerleri Çin girişimlerinden tamamen çekildiler ve şimdi başka yerlerde finansman arıyorlar.
Çin, varlığını ekonomik olarak sınırlarının çok ötesine genişletmeyi başardı, ancak şimdiye kadar bunu uzun vadeli stratejik nüfuza dönüştürmekte başarısız oldu. Ancak Çin ekonomisi güçlü bir cazibeye sahip olmaya devam ediyor. Diğer yandan bu Pekin’in keşfetmeye başladığı gibi, diğer ülkelerin siyasi eksenlerini değiştirdiği anlamına gelmiyor.

Peki, Çin ne istiyor?
Son yıllarda, Çin'in küresel ekonomik ayak izi katlanarak büyüdü. Çin’in dünya ticaretindeki payı 1995 yılında yüzde 3’ken, 2018 yılında muazzam ekonomik büyüme sayesinde yüzde 12'ye ulaştı. Bu herhangi bir ülkenin dünya ticaretinde sahip olduğu en büyük paydır. Çin, 2020 yılında kısmen pandemi nedeniyle Avrupa Birliği'nin (AB) en büyük ticaret ortağı olarak ABD'yi yerinden etti. Bu arada Çinli şirketler ve bankalar, Güneydoğu Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerine para akıtırken, Çin, gelişmekte olan ülkelerde de hızla yatırımlarda bulundu. Pekin ayrıca küresel ekonomik yönetimde aktif bir liderlik rolü oynadı. 2008 yılında patlak veren küresel mali krizi iyi bir şekilde atlatarak kendine olan güveni arttı. 2014 yılında, başlangıç ​​sermayesi 100 milyar dolar olan çok taraflı bir kalkınma bankası olan Asya Altyapı Yatırım Bankası'nı (AIIB) tanıttı. O zamandan beri, Washington’ın itirazlarına rağmen, çoğu ABD'nin geleneksel ortakları ve müttefikleri olan 100'den fazla ülkeyi kapsayacak şekilde büyüdü.
Peki, Çin tüm bu yeni ekonomik güçle ne yapmak istiyor? Çin siyasi sisteminin muğlâklığı, pek çok kişinin Pekin’in davranışını tutarlı bir büyük strateji izleyen merkezi bir karar alma süreciyle ilişkilendirmesine yol açıyor. Gerçekten de, Çin politikaları genellikle Çin'in yerel yönetimleri, üst düzey bürokrasileri, devlete ait işletmeler ve özel şirketler dahil olmak üzere bir dizi aktör arasındaki rekabet ve pazarlığın ürünüdür. Örneğin BRI’yı ele alalım. Girişim, belirsiz ve tutarsız bir plan olarak başladı. Sonra kendi çıkarlarına hizmet etmeye çalışan hükümet yetkilileri ve fırsatçı şirketler tarafından çekiştirilen bağımsız bir varlık haline geldi. Bu nedenle BRI’daki bir dizi temel proje, büyük stratejik planlardan ziyade bireysel aktörlerin seçimlerine göre şekillendi.
Çin’in baltalama politikası, şeffaflık ve denetimi üst seviyede tutan ülkelerde işe yaramadı.
Benzer şekilde, Çin’in eylemlerini, otokratik siyasi sistemini ve ekonomi diplomasisini ihraç etme istediği olarak görmek de yanlış olur. Başkan Şi’nin yurtiçinde giderek daha baskıcı, yurtdışında ise daha iddialı olduğu doğrudur. Ancak Çin, uluslararası sistemi kendi önceliklerini yansıtacak şekilde yeniden şekillendirmeye çalışsa da, imajı ve kendisine benzeyen diğer ülkeleri yeniden şekillendirmeye çalışmaktan çok kendi çıkarlarını korumakla meşgul. Bu da tüm sistemi devirmeye çalışmaktan çok uzak bir tablo çiziyor.
Dolayısıyla Çin’in yürüttüğü ekonomi diplomasisi, gerçekten büyük stratejik planlar veya otoriter güdüler tarafından değil, daha pratik ve acil olan istikrar ve hayatta kalma güdüleriyle motive ediliyor. Çin Komünist Partisi (ÇKP), bu bağlamda öncelikle yönetiminin meşruiyetini korumayı hedefliyor. Bu nedenle Çin, acil yangınları söndürmek ve ÇKP’nin hem yurtiçinde hem de uluslararası alanda imajını korumak için genellikle ekonomi diplomasisini kullanıyor. Çin, eleştiriye son vermek ve politikalarını destekleyenleri ödüllendirmek istiyor. Bu durum özellikle (Tayvan, Tibet, Doğu Çin Denizi ve Güney Çin Denizi'nde olduğu gibi) ulusal egemenlik, toprak bütünlüğü ve (Sincan Özerk Bölgesi’ndeki Uygur Türklerine yönelik tutumuna ve Kovid-19 pandemisini ele alış biçimine benzer) yerel yönetim ile ilgili konular için geçerli.
Pekin, ekonomik gücünü jeopolitik nüfuza dönüştürme çabalarında çeşitli yaklaşımlar benimsiyor. Çin, cezalandırmak istediği ülkelere ticari kısıtlamalar getirmek için sık sık iç pazarının büyüklüğünden yararlandı. Bunu da ekonomisine yönelik zararı en aza indirecek işe yarar yollarla yaptı. Örneğin, Çin hükümeti, muhalif insan hakları ve demokrasi aktivisti Liu Xiaobo’ya Nobel Barış Ödülü verildikten sonra Norveç somonu ihracatına yaptırımlar uyguladı. Güney Çin Denizi'nde artan gerilimin ardından ise Filipinler’den muz ithal edilmesini yasakladı. Her iki olayda da eylemlerini gıda güvenliğine bağlayarak savundu. Ağırlığını boykotları teşvik etmek için de kullandı. Mesela Seul'ü ABD liderliğindeki bir füze savunma sistemini kullanmaktan caydırmak için Çinli tüketicileri Güney Koreli mağazalar zincirine boykota çağırdı.
Çin hükümeti ve Çinli şirketler, ülkelerinin en iyi yabancı yatırımcı ve teknoloji üreticisi konumundan yararlanarak, özellikle beşinci nesil (5G) haberleşme ve yapay zeka gibi bazıları ulusal güvenliği olumsuz etkileyen yeni teknolojiler alanında uluslararası standart belirleme kuruluşlarında aktif roller oynayıp Çin ürünlerinin ihracatını teşvik etmiştir.
Ancak Çin’in ekonomi diplomasisinin belki de en çarpıcı özelliği, olumlu teşvikleri kullanmasıdır. Bu teşvikler, Pekin'in yasadışı anlaşmalar ve bilinen kurallara göre teşvikler yoluyla siyasi liderleri satın aldığı masa altı teşvikleri olarak ikiye ayrılıyor. Yabancı çıkarları önemseyen lobileri güçlendiriyor. Onlar da Çin ile daha yakın ilişkiler kurulması için kendi hükümetlerine baskı yapıyorlar.

Pekin’in dünya ticaretindeki hukuksuz yöntemleri
Çin, siyasi yöntemleri ve kurumları aşan yasadışı ve şeffaf olmayan yollarla ekonomik teşviklerde bulunuyor. Çinli şirketler yurtdışında giderek daha fazla yatırım yaparken, ister kamu ister özel olsun bu şirketler, bazen Çinli yetkililerin üstü kapalı onayıyla bürokratik işlemlerini kolaylaştırmak için yatırım veya yardım projeleri alan ülkelerdeki seçkinlere rüşvet ve komisyon teklif ediyorlar. Çinli şirketler, sözleşmeleri garantilemek amacıyla çoğu zaman şişirilmiş maliyetlerle hem Çinli aktörler hem de yerel seçkinlere ek karlar yaratarak, rekabetçi ihale ve düzenleyicilerin onay sürecini atlattılar. Ben bu tür teşvikleri ‘yıkıcı havuçlar’ olarak adlandırıyorum. Çünkü kullanımları birçok yönden Çin'in yerel ekonomisinin doğasını yansıtıyor. Çin’de şirketler, resmi makamlarla olan ilişkilerine güvenirler. Bunun yanı sıra yolsuzluk ve yabancı yatırım ve dış yardımı düzenleyen mevzuat eksikliği de oldukça yaygındır. Araştırmam, bu yöntemin, kamuya hesap verme sorumluluğunun az olduğu, yani siyasi liderlerin kamuoyundan ve hukukun üstünlüğünden korkmamaları için bilgi akışının kısıtlandığı ülkelerde en iyi şekilde çalıştığını gösteriyor.

Çin’in Güneydoğu Asya’daki yıkıcı havuçları
Kamboçya buna iyi bir örnek. Kamboçya Başbakanı Hun Sen ve ailesi uzun süredir orduyu, polisi ve ekonominin büyük bir bölümünü kontrol ediyor. Hükümet ayrıca medya platformlarını da kontrol ediyor. Gazeteciler, aktivistler ve muhalif politikacılar genellikle yıldırma ve şiddet yoluyla susturuluyorlar. Çin’in Kamboçya'daki yardım ve yatırım projelerinin ayrıntıları belirsiz olsa da alınan bilgiler Çin’in nüfuzu nedeniyle ciddi şekilde yozlaşmış bir hükümetin varlığına işaret ediyor.
Seçkinler zenginleşirken yoksulların topraklarından çıkarılması ve çevrenin bozması, Çin tarafından finanse edilen projelerin tipi bir özelliğidir. Kamboçyalı seçkinler, Çin tarafından finanse edilen projeleri ceplerini doldurmak için kullanırken, inşaatlar çevreyi tahrip ediyor, bölge sakinleri evlerini terk etmeye zorlanıyorlar. Pekin, seçkinlerin ceplerini doldurma hırslarından faydalanıyor. Ancak inşaat alanı, bölgenin çekebileceği turist sayısı için oldukça büyük görünürken havaalanı ve liman, sanki Çin’in askeri kullanımı için iyi tasarlanmış gibi bir izlenim bırakıyor.
Bu cömertlik, Çin'in, özellikle Güney Çin Denizi’yle ilgili iddiaları çerçevesinde Kamboçya’yı kendi tarafına çekmek için satın almasını sağladı. Güneydoğu Asya Uluslar Birliği’nin (ASEAN) 2012 yılında düzenlenen zirvesinde Kamboçya, Güney Çin Denizi anlaşmazlıkları konusundaki tartışmaları engellemek için ASEAN dönem başkanlığı konumunu kullandı. ASEAN, tarihinde ilk kez örgüt ortak bir bildiri yayınlayamadı.
Bir noktada konuyu gündeme getirmeye çalışan ASEAN üyelerinin sözleri Kamboçya Dışişleri Bakanı tarafından kesildi. Zirvede üyeler sadece basit bir açıklama yapmayı önerdiklerinde ise salondan çıktı. Bölgede görüştüğüm hükümet yetkilileri, Kamboçya’nın zirvedeki davranışını, Pekin'e Kamboçya hükümetine verdiği desteğin bedelinin ödediği bir “doğrudan nakit anlaşmasının” sonucu olarak nitelediler. Çinli üst düzey yetkililer ASEAN zirvesinden aylar önce başkent Phnom Penh'i ziyaret ederek altyapı ve kalkınma projeleri için yüz milyonlarca dolar değerinde hibe ve ek krediler sağladılar. ASEAN o zamandan beri daha bölünmüş ve tutarsız hale geldiğinden, Pekin'in Güney Çin Denizi'yle ilgili tutumunu söylem ve askeri olarak pekiştirmesine izin verdiğinden bu yatırım, harika bir sonuç verdi.

Doğu Avrupa’daki kirli ittifak
Benzer bir durum, Macaristan ve Sırbistan'daki giderek liberallikten uzaklaşan hükümetlerin Çin’in dış politikasını savunmak karşılığında yardım kabul ettiği Doğu Avrupa'da ortaya çıkıyor. Örneğin, iki ülke arasındaki yüksek hızlı tren projesi, artan maliyetlere ve ekonomik uygulanabilirliği hakkında artan şüphelere rağmen hala gizli tutuluyor. Projenin bir kısmı, daha önce Dünya Bankası tarafından usulsüzlükler nedeniyle kara listeye alınmış olan Çinli bir kamu şirketi tarafından inşa edilirken, bir diğeri de Macaristan Başbakanı’nın adı yolsuzluğa karışmış iş ortağı tarafından inşa ediliyor.
Bunun karşılığında Macaristan ve Sırbistan, Çin'e karşı uysal davranırken Macaristan, Pekin'in Güney Çin Denizi'ndeki tutumunu destekleyen resmi açıklamalar yayınladı. Sırbistan Cumhurbaşkanı ise Kovid-19 salgınının başlarında Pekin'den aldığı tıbbi malzemeler için Çin bayrağını öperek minnettarlığını ifade ederken Çin'in Hong Kong'daki baskıcı Ulusal Güvenlik Yasası’na olan desteğini dile getirdi. Çin, AB’deki kamuoyu açıklamaları ve vetolarıyla birlikte Avrupa’daki en zayıf meyveleri bu şekilde topladı. Ancak bölgedeki hiçbir ülke dış politikasının yönünü kökten değiştirmedi. Yine de Pekin, uluslararası eleştirileri yumuşatmayı ve Avrupa ülkelerinin birleştiği konularda kamuoyu karşısında utanç verici bölünmeler yaratmayı başardı.

Filipinler kamuoyu Çin etkisini nasıl kırdı?
Çin'in baltalama politikası, şeffaflığın ve denetimin fazla olduğu ülkelerde işe yaramadı. Filipinler örneğini ele alalım. Filipinler’in eski Devlet Başkanı Gloria Macapagal-Arroyo’nun (2001- 2010) yönetimi sırasında ülke, yaygın olan yolsuzluk vakalarına rağmen canlı bir medya sektörü ve rekabetçi bir siyasi sisteme sahipti. Arroyo döneminde Çin, Filipinler’de 1,6 milyar dolar değerinde demiryollarını ve telekomünikasyon altyapısını finanse ve inşa etmeyi kabul etti. Mil başına düşen maliyetle ölçülen dünyanın en pahalı demiryolu olma yolunda ilerleyen “Kuzey Demiryolu” adlı proje gibi bir dizi proje ihalesiz ve fahiş fiyatlarla sözleşmeli olarak dağıtıldı. Çin devletine ait ZTE şirketi tarafından kurulacak ulusal geniş bant internet ağının maliyeti, Filipinler Seçim Komisyonu Başkanı ve başkanın kocası da dahil olmak üzere önemli siyasi aktörlere verilen rüşvetler nedeniyle yaklaşık 130 milyon dolar artarak 329 milyon dolara yükseldi. Çin, 2005 yılında Filipinler Ulusal Petrol Şirketi, Çin'in denizcilik iddialarına meşruiyet kazandıran denizaltı kaynaklarının araştırılması konusunda bir anlaşma imzaladı. Anlaşmanın zamanlaması Çin için oldukça uygun görünüyor.
Ancak basın tüm bu aşırılıkları ortaya çıkardı ve halk tüm bu olanlara tepki gösterdi. 2007 ve 2008 yıllarında Filipinler Senatosu, kamuya açık 13 oturum düzenledi. Oturumlar, Filipinli politikacıları ve Çinli şirketleri yolsuzluklarından sorumlu tutan uzun ve sert ifadelerin yer aldığı bir raporun yayınlanmasıyla sonuçlandı. Bu arada bazı siyasetçiler, aktivistler ve sivil toplum kuruluşları başkent Manila ve diğer şehirlerde hükümet karşıtı gösteriler düzenlediler. Hükümet ise Çin tarafından finanse edilen bir dizi projeyi askıya aldı ve ardından gözden geçirdi. Söz konusu seçkinlerin bir kısmı suçlanarak haklarında soruşturma başlatıldı.
Çin’in Filipinler’deki faaliyetlerini bir başarı olarak tanımlamak güç. Benigno Aquino III, 2010 yılında seçim kampanyası sırasında tanıttığı yolsuzlukla mücadele programı sayesinde cumhurbaşkanı seçildi ve Pekin ile ilişkileri konusunda selefinden daha şüpheci olduğunu kanıtladı. Filipinler’in mevcut Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, Çin’in yatırımlarını Filipinler’e çekme konusunda daha istekli olsa da daha fazla şeffaflık için baskı yapan milletvekilleri ve daha katı prosedürler uygulayan devlet kurumları nedeniyle bu konuda kısmen kısıtlanıyor. Son tahlilde Filipinler’in Çin için en önemli konu olan Güney Çin Denizi konusundaki politikası değişmedi.

Çin, büyüyen ekonomik nüfuzunu yeni bir jeopolitik gerçekliğe dönüştürme olasılığına sırtını yaslayamaz
Bu tür yansımalar oldukça yaygın bir hale geliyor. Pekin, örneğin Avustralya'da politikacıları ve diğer etkili kişileri, Güney Çin Denizi ve insan hakları konusundaki tutumlarını desteklemeye ikna etmek amacıyla Çinli işadamlarını vekil olarak kullanarak seçim kampanyalarına katkıda bulundu ve akademik kurumları finanse etti. Ancak buna hızla tepki verildi ve Çin'den para aldığı iddia edilen ve Çin'in tutumunu savunduğu düşünülen önde gelen Avustralyalı bir politikacı 2017 yılında istifaya zorlandı. Ertesi yıl, Avustralya Parlamentosu ülkenin yabancı siyasi müdahaleye ilişkin yasalarını sıkılaştırdı. 2015 yılında, Sri Lanka Cumhurbaşkanı milyarlarca dolar değerindeki Çin altyapı projeleri için yolsuzluğa yeşil ışık yakması nedeniyle görevden alındı. Aynı şey, üç yıl sonra Maldivler Devlet Başkanı’nın başına da geldi.

Malezya da Çin’e direniyor
Benzer bir durum, 2018 yılında Malezya'da da meydana geldi. Dönemin Başbakanı Necip Rezak, bir kısmı Çin tarafından finanse edilen yatırımlarla bağlantılı olarak borçların karşılanması için sözleşme maliyetlerinin şişirilmesiyle Malezya Kamu Kalkınma Fonu’nun (1MDB) kötü yönetimi nedeniyle yolsuzluk skandallarına karıştı. Sonuç olarak, seçmenler o yıl yapılan seçimlerde Rezak’ın partisini ezici bir yenilgiye uğratarak onu görevden ayrılmaya zorladı. Malezya muhalefeti, 61 yıl önce ülkenin bağımsızlığını kazanmasından bu yana tarihindeki ilk zaferini kazandı. Rezak’ın ardından göreve gelen Mahathir Muhammed, derhal bir dizi projeyi durdurdu. Daha sonra 12 yıl hapis cezasına çarptırılan Rezak’ın aksine, Pekin'in Güney Çin Denizi'ndeki eylemlerine karşı sesini yükselterek Çin ile kararlaştırılan büyük bir demiryolu projesini yeniden müzakere etti. Böylece, Çin'in yıkıcı devlet yönetimi, sorumlu siyasi sistemlerin sığ sularında bir kez daha tökezledi.

Çin, neden müttefik kazanmakta ve jeopolitiği etkilemekte başarısız oldu?



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.