IKB eski Yahudi Temsilcisi ve KJV Başkanı Şerzad Mamnasi: Yahudiler, Allah'ı tanıması için Kürdistan'a sürüldü

IKB eski Yahudi Temsilcisi ve KJV Başkanı Şerzad Mamnasi: Yahudiler, Allah'ı tanıması için Kürdistan'a sürüldü
TT

IKB eski Yahudi Temsilcisi ve KJV Başkanı Şerzad Mamnasi: Yahudiler, Allah'ı tanıması için Kürdistan'a sürüldü

IKB eski Yahudi Temsilcisi ve KJV Başkanı Şerzad Mamnasi: Yahudiler, Allah'ı tanıması için Kürdistan'a sürüldü

Irak Kürdistan Bölgesi Diyanet İşleri Bakanlığı Yahudi İşleri Daire eski Başkanı ve İsrail-Kürdistan Dostluk Topluluğu (KJC) Başkanı Şerzad Ömer Mamnasi, Tevrat'ta Yahudilerin, Allah'ı tanıması için Mezopotamya'ya sürüldüğünü belirterek, "Yahudilerin Irak'taki varlığı 1700 yıl öncesine dayanırken, Kürt Yahudilerin Kürdistan'da varlığı en az 2700 yıla dayanıyor" diyor.
Mamnasi, IKB'deki Yahudilerin "Kürt" kimliklerini "Yahudi"kimliğinden önce kullandığını belirterek, "Kürt Yahudilerin Kürdistan Bölgesi'ni ikinci ülke olarak gördüklerini" söylüyor ve ekliyor, "Biz bilimsel düşünüyoruz. Olması gereken de budur. Kürt bir Müslüman'ın da bunu yapması gerekiyor."
Mamnasi, PKK'ya dair ise, "PKK de siyasetinin ne olduğunu bilmiyor. Daha Kürtler arasında barışı kurmadan ‘halkların kardeşliğinden' söz ediyor. Büyük bir yanlışlıktır. Görünüşte Türkiye'ye karşı İran, Suriye ve Irak'a dostluk içinde, ancak gel gör ki; Türkiye ile de sıkı ilişkilere sahip. Çünkü PKK olmasaydı, Türk askerleri Kürdistan Bölgesi'ne girmeyecekti, PKK'nin girdiği her yere TSK giriyor ve çıkmıyor o bölgelerden, bunu PKK bilmiyor mu?" sözlerini kullandı.
2015-2017 yılları arasında IKB Diyanet İşleri Bakanlığı Yahudi İşleri Daire Başkanlığı görevini yürüten ve halen KJC Başkanlığı görevini sürdüren Şerzad Mamnasi, Indepentend Türkçe'nin sorularını yanıtladı…

"Yahudiler, Allah'ı tanıması için Kürdistan'a sürüldü"
Yahudilerin, Irak ve Irak Kürdistan Bölgesi'nde geçmişten günümüze varlığına değinerek, sohbetimize başlayalım…
Elbette, Irak'ta 1938 -1956 yılları sonrası Yahudi topluluğuna dair bir varlık kalmadı. Kürdistan'da (günümüzde IKB) ise 1956'da Kürt Yahudiler İsrail'e döndüler. Yahudilerin Irak'taki varlığı 1700 yıl öncesine dayanırken, Kürt Yahudilerin Kürdistan'da varlığı en az 2700 yıla dayanıyor. Örneğin; Nahun Peygamber Elkuş'ta yaşamış ve Asur İmparatorluğu yıkılmadan 100 yıl önce Tevrat'ta Nahun bölümünde, Asur İmparatorluğu'nun yıkılacağına yer veriyor. Bir diğer anlamda tarihi kaynaklar ve hepimizin bildiği gibi 2800 yıl önce Kürt Med (Midya) İmparatorluğu, Asur İmparatorluğu'nun yıkılmasına sebep olduğuna yer veriyor.
Kürdistan'ın en eski ve ilk dini de Yahudilik'tir. Allah, Tevrat'ta Dicle-Fırat arasından (Mezopotamya) "mukaddes bir yer" olarak tanımlıyor ve "7 gün 7 gecede dünyanı kurdum. 3'üncü günde de Dicle-Fırat'ta insanı yarattım" diyor. Başka bir bölümde de, "Ey İsrailoğulları, Allah'a sırtınızı çevirdiğiniz için, Allah'ı tekrar tanımanız için sizi Asur İmparatorluğu aracılığıyla Habur'a sürdüm!" deniliyor. Habur neresi? Habur, Kürdistan! Bir diğer anlamda Allah'ı tanıması için Kürdistan'a sürülüyorlar. Yine başka bir bölümde de Allah, Hz. İbrahim'e seslenerek, "Ey İbrahim, Asuriler'in zulmünden dolayı zorda kalma. Asur İmparatorluğu'nu yok etmesi için Med İmparatorluğu'nu önüne çıkartacağım" diyor. Yani Tevrat'ta İnsanlığın ilk yeri "Kürdistan" olarak belirtiliyor.

Şerzad Ömer Mamnasi
Fazla uzatmadan Kürdistan topraklarındaki Yahudiler, Irak toprağındaki Yahudilerden farklı olmasının nedenlerinden biri de budur. Irak'taki Yahudiler, dönemin hükümeti tarafından 1941 Temmuz'unda Iraklıların desteğiyle ülkeden çıkarılmıştır. Ancak Kürdistan'daki Yahudiler yine dönemin Irak hükümeti tarafından 1952'de çıkarılmaya çalıştığında Kürtler buna şiddetle karşı çıktı. Saddam öncesi ve sonrası hükümetler de bu amacı güttü. Ayrıca Yahudi Kürtlerine ait tüm tarihi mekânlar, mal ve mülkleri de günümüze kadar korundu.

"İslam Kürtlere birlikte yaşamı aşılamadı, Kürtlerin sahip olduğu köklü tarih ve kültürüyle ilişkilidir"
Biz Yahudi Kürtlere, ne Müslüman ne Kakai ne Zerdeşt ve ne de Ezidi Kürtler hiçbir zaman düşmanlık yapmadı. Kürtlerin tek tanrıya inanan halk olması ve çok kültürlüğe olan inancıyla birlikte yaşama örnek olmuştur. Bunu da İslam Kürtlere aşılamadı, Kürtlerin sahip olduğu köklü tarihi ve kültürle ilişkilidir. 1948-2015 yılına kadar da Irak'ta bir şekilde kanunların değişmesini beklerken, Irak'ın gün be gün geriye gitmesine tanık olduk. Bunun da nedeni "zorla birlikte yaşam" üzerine kurulmak istenmesidir. Bu bir nevi 18 yaşındaki kız çocuğunun, 80 yaşındaki bir yaşlı adamla zorla evlendirilmesi gibi bir durumdur. Irak'ta bu durumda bir ülkedir.
Kildan, Asuri, Zerdeşt, Yahudi ve Ezidilerin varlığı üzerinden de Irak'ta birlikte yaşam kültürü olduğu söylenildi oysaki bu kültür olmadı. Saddam, Arapların bu bölgedeki varlıklarıyla asimilasyonu doğurdu ve ilk katliamı da Yahudi Kürtlerine yaptı. 2015 yılından sonra Irak daha çok karıştı. Şii ve Sünnilere kalan Irak'ta IŞİD ortaya çıktı. Şii grupların güçlenmesiyle mezhepsel çatışmalar arttı. Sadece Ezidiler değil, Hristiyan, Sabai-Mendai, Kakai ve diğer azınlıklar da saldırı ve çatışmaların hedefinde oldu.

"Sykes-Picot Anlaşması'nı yapan bölgedeki haritayı çizen Britanya ve Fransa'nın sorunudur"
Peki, Irak bu çatışma ortamından nasıl kurtulacak?
Bir Kürt Yahudi olarak bu benim sorum değilim. Bu Sykes-Picot Anlaşması'nı yapan bölgedeki haritayı çizen Britanya ve Fransa'nın sorunudur. 1200 yıl önce temeli atılan bir sorundur. Öncelikle Arapların ardından da İngilizlerin sorunudur. Britanya bölgedeki kontrolünü sürdürmek için Sünni ve Şiileri de destekliyor. Bunu onlara sormak gerekiyor…

İslami bir ülke olan Irak'ta, IKB Diyanet İşleri Bakanlığı bünyesinde ilk Yahudi İşleri Daire Başkanlığı görevini yürüttünüz. Görev süreniz nasıl geçti?
Evet, 22 Nisan 2015 yılında Kürdistan Parlamentosu'nda "dini ve etnik azınlık hakları çoklu kültür ve dinlerin birlikte yaşamına" yönelik oy çokluğuyla bir yasa kabul edildi. Bu yasa Sayın Mesud Barzani'nin destek ve girişimleriyle onaylandı. Yasa gereği Kürdistan Bölgesi'ndeki her din ve inanç kendi temsilciliğini açma hakkına sahiptir.
Bizde, Temmuz 2015 yılında büyük bir çaba göstererek, Yahudilerin de bakanlık bünyesinde temsilciliğinin açılmasını talep ettik. O dönem Diyanet İşleri Bakanı Değişim Hareketi'nden (Goran) Ömer Muslim idi ve parti olarak Bağdat ile diyalogları sıkı olması nedeniyle de yaklaşık sekiz ay uğraştıktan sonra ancak temsilcilik açabildik. Hatta bizim temsilciliğimiz görev süresi dolmadan bir gün önce onayladı. Bu süre içerisinde Yahudi toplumunu gerek iç gerekse dış toplantı ve çalışmalarda temsil etmenin yanı sıra birlikte yaşama dair tüm etkinlik ve anmalarda yer aldık. Benim için oldukça deneyimli bir süreç oldu. Bu girişim sayesinde Kürdistan Bölgesi'ndeki etnik ve dini oluşumlar bir birilerine daha çok yakınlaştı.

Kürt Yahudiler Rewandız 1905
"Irak'ta 4, Kürdistan Bölgesi'nde kimliğini saklayan çok sayıda Yahudi var"
Günümüzde Irak ve IKB'de Yahudilerin nüfusu ne kadar?

Irak'ın genelinde 1986'dan sonra resmi olarak nüfus sayımı yapılmadı. Yapıldığı söylenilen nüfus sayımlarının hepsi de siyasi ve faşist bir baskınlığın sonucunda, ülkedeki diğer millet ve azınlıkların nüfusunu sindirmeye yönelik yapılmıştır. Örneğin; yapılan sayımlarda Yahudiler, Musevi olarak yazılmış, Museviler de bir nevi Şiilerin bir kolu gibidir ve onların Musevi mi, Şii mi, Yahudi olduğu tam olarak belirleyemiyoruz. Bir nevi "beyaz katliam" olarak da tanımlayabiliriz. Irak'ta tam olarak ne kadar Şii, Sünni, Zerdeşt, Bahai vs. olduğunu bilemediğimiz gibi Yahudilerin de gerçek sayısını bilemiyoruz. Şu anda ise Bağdat'ta kimliğini saklamayan ve koruyanlar arasında dört Yahudi kaldı.
Kürdistan Bölgesi'nde ise çok sayıda Yahudi var ancak bunlar resmi olarak bilinmiyor, bunun da nedeni dönemsel olarak radikal terör ve İslami grupların (El Kaide, Haşdi Şabi, IŞİD…) ortaya çıkmasıdır. Bu nedenle de Yahudiler dinlerine bağlı ve kimliklerini saklamayı tercih ediyor. Bir diğer anlamda Ezidiler gibi katledilmek, Kakailer gibi öldürülmek ve Zerdeştler gibi ölümle tehdit edilmek istemiyorlar.
Şunu da eklemek istiyorum. Yüzlerce Yahudi aile Müslüman olmak zorunda kalmıştır. Bunlara Kürtçe "Bin Cu" diyoruz. Yani melez olan Yahudiler, annesi Yahudi ya da sadece babası Yahudi olan Yahudiler var. Ayrıca 1991 devriminden sonra birçok Yahudi, İsrail'e döndü. Ve döndükten sonra İsrail'de yaşamlarını sürdürmek istemeyip, tekrar Kürdistan Bölgesi'ne dönüp bir Yahudi gibi yaşıyor. Bir diğer anlamda dinsel disiplin faaliyetlerini toplu olarak sürdüren Yahudiler yok, ancak köken olarak var olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayinleri için Sinegog ve hahamın olması gerekiyor. Melez olan binlerce Yahudi ve kendi kimliği saklayan yüzlerce Yahudi aile var. 

Mamnasi-Zalmay Halilzad
Can güvenliklerinin sağlanmaması konusunda endişeli ve bulundukları topluma güvenmiyor diyebilir miyiz?
Kürdistan Bölgesi hükümetine, Kürt Müslüman toplumuna güvenleri var ancak, radikal İslami gruplar, terör ve komşu ülkelere güvenleri yok. Kaldı ki bu komşular açık bir şekilde Kürdistan Bölgesi'ne de saldırıyor. Sırf Ermeni ve Kürt oldukları için çok sayıda kişi öldürüldü. İran'da Bahai,Zerdeşt ve Sünni oldukları için çok sayıda kişi açık bir şekilde idam ediliyor. Etrafımız birlikte yaşam ve torelans kültürüne düşman ülkelerle çevrilidir. Yani Kürt Yahudiler can güvenliklerinin korunması açısında halen korku ve endişeye sahip. Saddam gitti, El-Kaide geldi, El-Kaide gitti, IŞİD geldi, Haşdi Şabi geldi. Farklı ad ve sloganlarla yeni radikal ve terör grupları çıkacaktır. Bölgede ne Saddam'ın, ne El Kaide'nin ne de IŞİD'in ne de Haşdi Şabi'nin ideolojisi son bulmayacaktır.

İsrail'de Kürt nüfusunun oranı belli mi?
Elbette, yaklaşık bir oran var. 2000 yılında yapılan nüfus sayımında İsrail'de, 220 bin Kürt Yahudi var. Günümüzde ise yaklaşık 350 bin Kürt olduğu tahmin ediliyor.

İsrail-Kürdistan Dostluk Topluluğu
"3 kez suikastte uğradım, bir elim ve bacağımdan oldum"
Bildiğim kadarıyla geçmiş yıllarda birkaç kez suikaste uğradığınız…

Evet, üç kez suikaste uğradım ve ölümden döndüm. Bedenimde halen şarapnel parçaları var. Bir suikastte bir elimi ve bacağımı kaybettim. Benim tek mesajım birlikte yaşam idi, sadece Yahudiler için değil, toplumun her kesimi için birlikte barış için yaşam mesajı idi. Bir Kürt Yahudi olarak, annemin ve babamdan bana kalan din ve kültürü sahiplenmemdi. Amacımız bir insan, bir Kürt ve Yahudi olarak yaşamaktır. Yaşamamamıza tahammül edemeyen radikal ideolojilerin hedefinde oldum.

Bağdat'ta Yahudi bir aile
"Osmanlı İmparatorluğu Yahudilerden özellikle ekonomik açıdan büyük fayda sağladı"
IKB'deki Kürt Yahudilerin, Türkiye ve diaspora Yahudileri arasında farklar var mı?

İspanya'da Yahudilere karşı katliam olduğu sırada, İspanya'daki Yahudilerin büyük bölümü Türkiye'ye yerleşti. O dönemde Osmanlı İmparatorluğu, Yahudileri destekleyerek oraya yerleşmelerine izin verdiler. Şu da bir gerçek Osmanlı İmparatorluğu Yahudilerden özellikle ekonomik açıdan büyük fayda sağladı. Nitekim o Yahudilerin hepsi iş ve zanaat sahibiydiler.
Osmanlı Ordusuna top, tüfek ve kılıçları Yahudiler yapıyordu. İspanya'nın zengin ailelerinden biri olan Alfandari ailesi tüm varlıklarını o dönemde Osmanlı'ya taşıdı. Bunun gibi birçok aile var. Günümüze kadar da Yahudi aileleri Türkiye ekonomisine büyük katkıları olmuştur. Bunu Türkiye'dekiler daha iyi biliyor.
Kürdistan'daki Yahudiler ise çiftçiydiler ve tarımla uğraşıyorlardı. Kendilerine ait toprak ve bağları vardı. Kürdistan'daki Yahudilere de "Ortadoğulu Yahudiler" deniliyor. Avrupa'da yaşayan Yahudilerin büyük bölümü de Ortadoğulular. Dini olarak; farklı coğrafyalardan olan Yahudiler arasında hiçbir fark yoktur. Aynı dilde ibadetlerini yapıyor, kutsal kitaplarını okuyorlar ancak bölgesel farklılıklardan dolayı aksağan farkına sahipler.
Yaşam kültürü olarak evet aralarında fark olabilir. Nasıl ki ABD'de yetişen bir Kürt ile Ortadoğu'da yetişen bir Kürt'ün bir ölçüye yemek kültürü vb. farklar olduğu gibi Yahudiler arasında da farklar vardır.

"Kürt Yahudiler Kürdistan'ı ikinci ülke kabul ediyor"
Kürdistan Bölgesi'ndeki Yahudiler, Türkiye'deki Yahudilere kıyasla kendilerini "Kürt Yahudi" olarak tanımlıyor, yani Kürt kimliğini Yahudilikten önce kullanıyor. Bunu nedeni bulundukları coğrafya mı? nitekim konuşmanızın başında "Yahudilerin, Allah'ı tanıması için Kürdistan'a sürüldüğüne de" dikkat çektiniz…

Evet, Kürt Yahudiler, Kürdistan'ı ikinci ülkeleri olarak kabul ediyor. Bunun da nedeni anne, baba ve ataları Kürdistan topraklarında yaşamlarını sürdürmesidir. Başta da belirttiğim gibi 2700 yıl önce Orşelim'den Mezopotamya'ya gönderildiler. Bir de Yahudiler ikiye ayrılıyor. Med İmparatorluğu döneminin padişahlarından Hesmani Padişahı, Asuriler ile savaşmak için imparatorluğu Yahudiliğe geçiyor. Yani tüm Yahudi topluluğu -Kildani, Süryani ve Aramiler-. Dinimize göre Yahudi doğulur ve sonradan Yahudi olunamaz. Ancak Haham Meclisi dönemin şartlarını göz önüne alarak böyle bir karar almış. Zerdeşt biri Yahudi olabilir, bunun da nedeni Zerdeştler de tek tanrıya inanıyor. Yahudiler de tek tanrıya inanıyor. Yani çok sayıda Yahudi Med İmparatorluğu'nun torunudur.
Bu nedenle de Kürt Yahudiler deniliyor. Yani "Türk Yahudi" diye bir tanımla yapılmıyor çünkü yoklar. Türkiye'deki Yahudiler de İbraniler, Türk değiller. Yahudi biri, Türk ile evlenebilir ancak doğan çocuklar İbranidir Türk değildir. Çünkü Türkler saf ırk değil, Kürtler Ari ırkındalar, Ari Faxş'in oğludur, Fexş Asur'un oğludur, Asur Sam'in oğludur, Sam'da Nuh'un oğludur. Yahudilerin ise hepsi Sami'dir. İsrail'de Kürtlerin kendi dillerini ve kültürlerini her yönden koruduğunu görüyoruz. Newroz Bayramı gibi birçok ulusal ve kutsal bayramı birlikte kutluyorlar. Ayrıca Türkiye'deki Yahudilerin, bulundukları ülkede milli bayramlara vs. önem vermediğini de görüyoruz.

"Kürt bir Müslüman'ın, ‘Önce Kürt'üm sonra Müslüman'ım' demesi gerekiyor"
IKB'de Yahudiler dışında, diğer dini ve etnik topluluklar "Kürt kimliklerini" öne alma konusunda ikiye bölünmüş durumdalar…

Çünkü biz bilimsel düşünüyoruz (Gülerek). Dünyada hiçbir din çocukların 12-13 yaşına basmadan ibadet etmesini zorunlu kılmıyor. Çocukların ilk öğrendiği dil de ana dilidir. Bir çocuk annesi onunla Arapça, ya da Türkçe ya da Kürtçe konuşursa ilk o dili öğrenir yani ana dilini öğrenir. Dil, ulusunun kimliğidir. İnsan olarak ilk öğrendiği; sahip olduğu beden ve kültürel varlığıdır. Rüyalarını da konuştuğu, baskın olan dilde görür. Üçüncü aşamada ise; anne ve babasının sahip olduğu dine bağlı olarak dinini öğrenir/öğretiyor.
Normal olan Kürt bir Müslüman'ın da, "Önce Kürt'üm sonra Müslüman'ım" demesidir. Ancak bu tür kişilere göre öyle söylediklerinde "kâfir" olacaklarını sanıyor, oysaki yanlış düşünüyorlar. İslam dini şeffaf bir dindir ve bu söylediğimle de çelişmiyor. Şayet İslam'ın kıstasına göre düşünseler, önce insan, sonra Kürt daha sonra da Müslüman olduklarını söylemeleri gerekiyor.

"İsrail ile ilişkilerini saklamaya çalışanlar Kürtleri, İsrail ile bağdaştırıp, destek aldıklarını söylüyor"
Zaman zaman "İsrail'in, IKB'ye yardım ve destek" söylemlerine tanık oluyoruz. İki tarafa da yakın biri olarak bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Evet. Irak'ın kuruluşundan beri Kürdistan'a ve Kürtlere yönelik bu tür suçlamalar yapılıyor. Saddam; Kürtler ile savaştığında "Kürdistan'ın ikinci İsrail olduğu" sözlerini kullanırdı. Türkler, medya organlarında "Mesud Barzani ailesi Yahudi'dir İsrail onlara ve Kürdistan'a yardım ediyor" sözlerine yer veriyor...Yalnız bu tarafların unuttuğu; Türkler, İsrail'in dronları ile Kürtleri öldürüyor. Taraflar arasında bu ve buna benzer askeri ve ticari anlaşmalar var ve gelin görün Türkiye kamuoyu bunları görmek istemiyor. Şayet İsrail Kürdistan'a yardım ediyorsa da kendisi için bunu yapıyor, çünkü eğer Kürdistan'ın varlığı olmasa ya da Kürdistan Bölgesi İran'ın desteklediği terör gruplarının elinde olsa daha büyük bir tehditle karşılarında olacaktı. Bu da sadece İsrail'e değil, Türkiye'ye de tehdittir. İsrail'in Kürdistan'a yardımı, yardım değil, kendi çıkarına hizmettir.
İsrail'in gerçek anlamda Kürtlere yardım etmesi gerekiyor. Sorun şu ki; İsrail'de de iki blok var, sağcılar ve solcular. Komünist ve sosyal demokratların Türkiye ile ilişkileri iyidir. Şimon Peres, İshak Rabin gibiler Türkiye'ye birçok kez borç para ve farklı yardımlarda bulundu, günümüzde de böyledir. Teröre destek veren ülkelere yardım ettiler. Barzani'yi de cumhuriyetçiler destekliyor. Şunu kesin olarak söyleyeyim, Kürtleri İsrail ile bağdaştırıp, destek aldıklarını söyleyenler, İsrail ile ilişkilerini saklamaya çalışanlardır. İsrail, sadece uluslararası lobi çalışmalarında Kürtleri destekliyor.

"Bir Kürt olarak, Zazaca, Kurmanci ve Hewrami anlamamam benim için büyük bir ayıp olurdu"
Kürdistan Bölgesi hakkında geniş bilgiye sahip olduğunuz gibi, Türkiye'de Urfa, Mardin, Diyarbakır gibi kent ve köyler ile tarihi mekânları hakkında geniş bilgiye sahip olduğunuzu biliyorum. Keza bu Suriye ve İran'daki Kürtler için de geçerli. Tüm Yahudiler mi öyle yoksa bu sadece sizin kişisel merakınız mı?

Ulusunuzu, halkınızı sevdiğinizde, onunla ilgili tarihi mekânları, folklorik özellikleri, mutfak kültürü dahi her türlü bilgiyi de öğrenmek isteyip, araştırıyorsunuz. Benim için de bu denli köklü bir tarihe sahip olan halkımıza dair bilgi sahibi olmak için araştırma yapmak çok önemlidir. Güvenlik nedeniyle İran'a hiç gitmedim ancak elime geçen tüm kaynaklardan oradaki Kürtlere dair her konuyla ilgilendim. Evet, dediğiniz gibi Irak Kürdistanı gezdiğim gibi Suriye ve Türkiye'yi de gezdim. Gidemediğim köyler hakkında bilgi edinmeye çalıştım. Aşiretleri, dengbejleri kimlerdi, yemekleri nasıl, kültürleri vs. bir çeşit merak, keyif ve öğrenme arzusu diyebiliriz. Bir diğer anlamda, insani, Kürtlük ve Yahudi hissiyatı da diyebiliriz.
Dünyanın farklı ülkelerinde tanıdığım tüm Yahudiler de böyledir. Köklerini ve bağlı olan her şeyi öğrenme merakı hâkimdir. Bu dünyada misafiriz, 100 yıl yaşamayabiliriz, en azından imkânlarımız doğrultusunda öğrenmeye çalışmamız gerektiğine inanıyorum. İki kızım var, çocuklarım bana sorduğunda verecek cevabım olsun, mümkün olduğu kadar onları da gezdiriyorum, bildiklerimi de onlarla paylaşıyorum. Dinim ne kadar önemli ise halkım ve tarihi de bu denli önemlidir. Bir Kürt olarak, Zazaca, Kurmanci ve Hewrami anlamamam benim için büyük bir ayıp olurdu.

"Papa'nın ziyareti Beni İbrahim projesine destek ve tarihleri birer kod"
Papa'nın Irak ve IKB'ye ziyareti "tarihi" olarak tanımlandı. Bu ziyareti siz nasıl yorumluyorsunuz?

Öncelikle bu ziyaret özellikle Türkiye'deki bazı faşist parti ve kesimler tarafından "üslupsuz" bir şekilde kullanıldı. Türk ve Kürt halkının tabanından söz etmiyorum. Tabii bu kesimlerin bu kadar tepkili olması da kendilerince haklılık payı var çünkü Türkiye "Beni İbrahim Projesinin" dışındadır. Bu proje Donald Trump ve Binyamin Netenyahu tarafından Arap ülkeleriyle oluşturulan bir projedir. Papa'nın ziyareti ise bu projede yer alanlara destek niteliğinde aslında.
Papa'nın ziyaret gün ve tarihlerini hatırlayalım; Cuma günü Irak'ı (Bağdat) yani Müslümanları ziyaret etti. Şabbat'ta da yani Cumartesi günü Ur kentinde peygamberlerin babası İbrahim Peygamberi ziyaret etti. Pazar günü de Kürdistan Bölgesi'ni ziyaret etti, ki Pazar dünyadaki tüm Hristiyanların kutsal günüdür. Bunu şu şekilde yorumluyoruz; Pazar (Sunday) yani "Sun" İngilizce de güneş demek, bu bir kodtur. Yani Kürdistan bayrağında yer alan güneş...Papa 5 Mart'ta Bağdat'ı, 7 Mart'a da Kürdistan'ı ziyaret etti. Rönesanstan önce seküler ve dindarların arasında sürekli sorun yaşanırdı. Birlikte yaşamdan yana olanlar, ayın 7'sinde bir araya gelirdi. Radikal dinciler arasında ise ayın 5'inde çatışmalar yaşanırdı…Kürdistan'da büyük ayini düzenlemelerinin bir diğer anlamı Kürdistan'da Beni İbrahim Projesinin içinde yer almasıdır.
Türkiye'de çok basit bir pul üzerinde dahi büyük tartışmalar yaşandı. O pulun üzerindeki harita Osmanlı arşivlerinde de olan bir haritadır. Osmanlı İmparatorluğu dönemini hayata geçirmek isteyen Türkler de var. Şayet onu istiyorlarsa gerçekten haritada Yunanistan, Ermenistan, İsrail ve Mısır'da var ve bu ülkelere karşı da tepki göstermeleri gerekiyor. Ancak bildiğimiz gibi bu ülkelere öyle belirgin tepkiler yok! Söz konusu Kürdistan olunca çok basit bir konuda dahi bağırıp, çağırabiliyorlar. Bu tür davranışlar ne Türklere ne de Kürtlere hizmet ediyor. Aklıselim bir şekilde davranılması gerekiyor. Şu anda İsrail'in Erbil'de konsolosluk veya her hangi bir temsilciliği yok ancak Türkiye'de büyükelçiliği var!

"PKK da siyasetinin ne olduğunu bilmiyor"
Son olarak PKK'ya nasıl bakıyorsunuz?

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum, PKK taraflarında İsrail'in Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye teslim edilmesi katkısı olduğu suçlaması var. PKK'lı yetkili ve taraftarlarının unuttuğu veya görmek istemediği, PKK, 1983'te Hizbullah, Yaser Arafat, İran ve Sovyet'e yakın tüm komünist, sosyalist ve sosyal demokrat partilerin hepsi ile bir olup İsrail'e karşı savaştı. Sonradan birçok esir alınan kişi de itiraf etti zaten.
Dünyadaki tüm Yahudiler, Kürtlerin haklarının barışçıl yoldan almasından yanadır. Bir Yahudi olarak Türkiye ve PKK'nin teröre başvurmadan Kürtlerin haklarını vermesinden yanayız. Kaldı ki PKK'de siyasetinin ne olduğunu bilmiyor. Daha Kürtler arasında barışı kurmadan "halkların kardeşliğinden" söz ediyor. Büyük bir yanlışlıktır. Görünüşte Türkiye'ye karşı İran, Suriye ve Irak'a dostluk içine giriyor ancak gel gör ki; Türkiye ile de sıkı ilişkilere sahip. PKK olmasaydı, Türk askerleri Kürdistan Bölgesi'ne girmeyecekti, PKK'nin girdiği her yere TSK giriyor ve çıkmıyor o bölgelerden, bunu PKK bilmiyor mu? Bu kadar mı tesadüf olur. PKK, bir nevi Türkiye'nin elindeki Kürt hareketini yok etme ve işgal etme kartıdır. PKK olmasa Kobani ve Afrin'e girmeyecekti.
Avrupa'da PKK'nin faaliyetleri ölmüş durumda, neden? Çünkü insanlar onların gerçek niyetini anladı. Kürtler, tarihleri boyunca silahlı mücadele vermiştir ancak hiçbir zaman "terörist" tanımlamasına maruz kalmadı. Hiçbir Kürt örgütü PKK gibi de olmadı, onlara katılanın ne akibeti ne yaşamı belli. Evet, Kürtler öldürüldü, ancak Kürtler kendilerini savunma dışında kimseyi öldürmedi. Bu yüzden de devletsizler…
Independent Türkçe



Filistinliler ve Filistin yönetimi, kurulması beklenen İsrail hükümetini yakından izliyor

Yaşhar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)
Yaşhar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)
TT

Filistinliler ve Filistin yönetimi, kurulması beklenen İsrail hükümetini yakından izliyor

Yaşhar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)
Yaşhar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, son seçim kampanyasında “Sağ mı, Filistin mi?” şeklindeki ünlü sloganını kullanırken, seçmenleri rakipleri Gadi Eisenkot, Naftali Bennett ve Avigdor Lieberman’a karşı kışkırtmaya çalışıyordu. Netanyahu, söz konusu isimlerin seçimleri kazanmaları halinde Filistinlilere devlet kurma hakkı vereceklerini ve bunun İsrail için bir felakete yol açacağını öne sürüyordu.

İsrail’de Netanyahu’ya inananların olup olmamasından bağımsız olarak Filistinliler ona hiçbir zaman inanmadı. Çünkü Filistinliler, aşırı sağdan merkez sağa ve sola kadar hiçbir İsrailli liderin bu aşamada kendilerine bir devlet, hatta özerk bir yönetim bile vermeyeceğini herkesten daha iyi biliyor.

Filistinlilerin büyük çoğunluğu bu gerçeğin farkında olsa da seçimleri dakika dakika takip ediyor ve kesin sonuçları benzeri görülmemiş bir ilgiyle bekliyor. Çünkü İsrail’in yeni başbakanı ve çevresindeki bakanlar, önümüzdeki yıllarda Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki yaşamın nasıl şekilleneceğini büyük ölçüde belirleyecek.

Filistinli bir yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bu aşamada hiçbir hükümetin siyasi bir süreci başlatmayacağının farkındayız. Bu, zor ve karmaşık bir mesele. Hiçbirisi kendi kaderimizi tayin etme ve devlet kurma hakkımızı bize vermeye niyetli değil. Bu, vazgeçmeyeceğimiz bir mesele ve bunun için her türlü yolla mücadele etmeyi sürdürüyoruz” ifadelerini kullandı.

Yetkili sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bunun dışında, geleceğimizi belirleyecek pek çok konu da risk altında. Filistin yönetiminin geleceği, ekonomik durum, Batı Şeria’nın geleceği, bölgedeki güvenlik durumu, yerleşimci terörü, Gazze Şeridi’nin geleceği, Gazze’nin yeniden imarı ve yönetimi… Bütün bunlar İsrail’de iktidara gelecek koalisyonla bağlantılı meseleler.”

Yetkili, “Netanyahu’nun sağ koalisyonu, Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich gibi bakanlarla iktidarda kalırsa karmaşık, zor ve belirsiz bir durumla karşı karşıya kalacağız. Ancak Gadi Eisenkot hükümet kurarsa ya da Ben-Gvir ve Smotrich’in yer almadığı bir ulusal birlik hükümeti oluşturulursa bir rahatlama yaşanabilir” değerlendirmesinde bulundu.

Filistin yönetimi

Filistin yönetimi, seçim sürecini yakından takip ediyor ve Eisenkot’un başarılı olmasını, Netanyahu’nun ise iktidardan düşmesini umut ediyor. Yönetim, mevcut hükümet dışındaki herhangi bir yeni İsrail hükümetiyle güvenlik ve ekonomi alanlarında bir rahatlama yaşanabileceğini düşünüyor. Ekonomik ve güvenlik meselelerinde müzakereleri kabul eden, alıkonulan Filistin gelirlerini serbest bırakan ve mali transferleri düzenli hâle getiren herhangi bir hükümet, Filistin yönetimi açısından “kötünün iyisi” olarak görülüyor.

Filistin yönetimi bu tutumunu açıkça dile getirmek yerine sessiz kalmayı ve son derece temkinli davranarak meselenin İsrail’in iç işi olduğunu söylemeyi tercih ediyor.

Filistin yönetimi, 2022’deki önceki seçimlerde Netanyahu’nun yenilmesine yardımcı olmaya çalışmıştı. O dönemde İsrail İç Güvenlik Servisi Şin Bet, Filistin yönetimine seçimlere müdahale etmemesi yönünde açık ve “sert uyarı” yayımlamıştı.

Uyarı, Filistin Genel İstihbarat Servisi Başkanı Macid Farac’ın Arap partilerinin liderleriyle yaptığı görüşmenin ardından gelmişti. İsrailli yetkililer, görüşmenin amacının Arap partilerini saflarını birleştirmeye ikna etmek olduğunu öne sürerken Filistin yönetimi, toplantıda seçimlerin ele alınmadığını savunmuştu.

İsrail basınında o dönemde yayımlanan haberlerde, Filistin yönetiminin Arap partilerinin liderlerine, Arap seçmenlerin sandığa katılım oranının düşmesinden ve bunun sonucunda Netanyahu’nun aşırı sağcı bir hükümetle yeniden iktidara gelmesinden endişe duyduğunu ilettiği belirtilmişti. Haberlere göre Filistinli yetkili, Arap milletvekillerini böyle bir senaryoyu önlemek için yeterince çaba göstermemekle suçlayacak kadar ileri gitmişti.

Filistin yönetimi bu kez Arap partileriyle doğrudan görüşmeye çalışmadı. Ancak Arap partilerinin liderleriyle çeşitli kanallar üzerinden iletişim kurduğu ve Arap milletvekillerinin Knesset’te elde ettiği sandalye sayısından memnuniyet duyduğu açık. Söz konusu sandalye dağılımı, Netanyahu’nun kesin bir zafer elde etmesini fiilen engelliyor.

Silme projesi

Netanyahu, Filistinlilere karşı Batı Şeria’da her türlü baskıyı artıran ve Gazze Şeridi’nde kanlı bir savaş yürüten aşırı sağcı hükümete liderlik etti. Bu süreçte Filistin yönetimini zayıflatmaya çalıştı, yönetimin gelirlerini alıkoydu ve yerleşimcilerin Batı Şeria’da Filistinlileri öldürmesine, onlara saldırmasına ve topraklarına el koymasına göz yumdu.

İsrail hükümeti ayrıca mevcut yerleşimleri genişletme ve yenilerini kurma, bunları birbirine bağlayarak kesintisiz yerleşim kuşakları oluşturma planını hayata geçirmeye çalıştı. Batı Şeria’da yaklaşık 1000 askerî kontrol noktası ve geçiş kapısı kurarak, Filistinlileri A Bölgesi içinde hapsetmeye dönük bir düzen oluşturdu.

Netanyahu hükümeti, Batı Şeria’nın en büyük kenti el Halil’e ilişkin “El Halil Anlaşması”nı da iptal etti. Ayrıca işgal altındaki Filistin topraklarında elektronik bir “Arazi Sicili ve Hakların Tasfiyesi” sistemini devreye soktu. Bu adımın, Batı Şeria’nın ilhak sürecini derinleştirmesi; Filistin yönetimini egemenlikten, Filistinlileri ise hukuki korumadan yoksun bırakması bekleniyor.

Bütün bunlar, Filistin halkını bir halk olarak “silme” projesine hizmet eden politikalar bütünü olarak değerlendiriliyor.

İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem’in kapsamlı bir araştırmasında da ele alınan “silme projesi”, Batı Şeria’daki Filistin varlığını hedef alıyor. Örgüte göre bu süreç beş temel mekanizma üzerinden ilerliyor: şiddet ve korku yayma, hareket özgürlüğünü kısıtlama, ekonomik boğma, siyasi ve toplumsal yıkım ile etnik temizlik ve toprakların ele geçirilmesi.

Hayatı cehenneme çevirdiler

Batı Şeria’nın Ramallah kentinde yaşayan 50 yaşındaki Ahmed Teym, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Herhangi bir hükümetten önemli bir değişiklik beklemiyoruz. Hepsi aynı. Ancak Netanyahu, Ben-Gvir ve Smotrich dışında isimler gelirse günlük yaşamla ilgili bazı konularda işler biraz daha iyiye gidebilir” dedi.

Teym, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Filistin yönetimine ait paraları öderlerse, yerleşimcileri daha fazla engellerlerse, işçilerin yeniden İsrail’de çalışmasına izin verirlerse, Batı Şeria üzerindeki baskıyı azaltıp kontrol noktalarını ve geçiş kapılarını kolaylaştırırlarsa insanların yükü büyük ölçüde azalır. Bu önemli.”

Batı Şeria’daki Filistinliler ağır bir ekonomik krizle karşı karşıya. Kontrol noktalarında günlük kısıtlamalar ve gecikmeler, İsrail ordusunun düzenlediği operasyonlar ve yerleşimcilerin ölümcül saldırıları, bölge sakinlerinin yaşamını son derece zorlaştırıyor.

Beytüllahim’den Musa Avvad ise Arap seçmenlerin “Netanyahu, Ben-Gvir ve Smotrich’i evlerine göndermeyi” başarmasını umduğunu belirterek, “Hayatımızı cehenneme çevirdiler” dedi.

Bu cehennem yalnızca Batı Şeria’daki Filistinlilerle sınırlı kalmadı; İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutukluları da etkiledi. Ben-Gvir döneminde tutukluların yiyecek, ziyaret ve geçmişte sahip oldukları diğer ayrıcalıklardan mahrum bırakıldığı belirtildi.

Tutuklu Haldun Abyat’ın annesi, her gün oğlu ve Ben-Gvir’in görevden ayrılması için dua ettiğini söyledi.

Şarku’l Avsat’a konuşan anne, “Hapishaneleri mezarlıklara çevirdi. Hapishaneden bir haber geldiğinde oğlum için içim öfkeyle yanıyor. İnşallah gider ve bir daha geri dönmez” ifadelerini kullandı.

Filistinliler, İsrail’deki siyasi tablonun netleşmesi için haftalarca, hatta daha uzun süre beklemek zorunda kalabilir. Yeni bir hükümet kurulması hâlinde ise kendilerini ilgilendiren olağanüstü önlemlerin alınması için aylarca beklemeleri gerekebilir.


Üç önemli tarih arasında Ortadoğu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Üç önemli tarih arasında Ortadoğu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

İbrahim Hamidi

Tek bir haftada üç önemli tarih: İsrail’deki seçimler, Süveyş Savaşı’nın yetmişinci yıl dönümü ve ABD’deki ara seçimler.

Aralarında bir savaşın yıl dönümü bulunan iki sandık. Esas mesele takvimlerin yakınlığı değil, anlamların kesişimi. Savaşları ‘varoluşsal’ gören bir devletteki seçimler. Savaşlara karar verme, onları bitirme veya durdurma kudretine sahip bir imparatorluktaki seçimler. Ve ilk kurşunu sıkanın son sözü söylemeyebileceğini gözler önüne seren bir savaşın yıl dönümü.

27 Ekim’de İsrail, 7 Ekim saldırıları ile Gazze’den Lübnan, Suriye ve İran’a kadar uzanan yansımalarının üzerinden geçen üç yılın ardından sandık başına gidiyor. Askeri haritalar değişti, liderler suikasta uğradı, tesisler yerle bir edildi. Ancak yeni bölgesel düzenin kelimeleri henüz yazılmış değil.

Seçim kampanyasında Binyamin Netanyahu, İran’ın nükleer programını ve füze cephaneliğini yok etmenin de ötesine geçti. Tahran’daki kuşatılmış rejimi değiştirmenin, İran tehdidini ortadan kaldırmanın yolu olduğunu söyledi. Ancak hedef ile uygulama arasında katedilmesi gereken mesafeler var. İran ağır darbeler aldı. Rejimdeki isimlerin yüzleri değişti; liderliğini yeniden düzenledi, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) konumunu güçlendirdi, bölgesel kozlarını kullanmaya devam etti ve yaptırımlarla köşeye sıkışıp daha da hırçınlaştı. Yemen, Lübnan ve Irak’taki kanıtlar çok açık.

Yeni bir raunt, önceki rauntların başaramadığını başarabilecek mi? Amerikan raporları, ara seçimlerden sonra İran’a karşı yeni saldırılar düzenlemek amacıyla hazırlanan ortak askeri planlardan söz etti. Sahadaki hareketlilik ile diplomatik girişimler adeta yarışıyor.

İşte tam bu noktada ikinci tarih devreye giriyor: 29 Ekim 1956’da Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail, Cemal Abdunnasır’ı devirmek ve Süveyş Kanalı’nın denetimini geri almak da dahil olmak üzere farklı hedeflerle Süveyş Savaşı’na girdi. Ordular ilerledi, ancak ABD Başkanı Dwight Eisenhower savaşın durdurulmasını dayattı. Abdunnasır devrilmedi; aksine daha da hırslı hale geldi. Savaş, İngiliz ve Fransız imparatorluklarının çöküşünü ve Amerikan nüfuzunun yükselişini gözler önüne serdi.

Daha önce bu köşede Süveyş ile Hürmüz arasındaki kesişme noktalarına değinmiştim. Ancak Süveyş’in bugünkü yıl dönümü; coğrafya, ittifaklar ve güç dengeleriyle ilgili başka çelişkileri de akla getiriyor. Mısır’ın ulusal güvenliği hâlâ Süveyş Kanalı ile mi sınırlı, yoksa komşu ülkelere, Kızıldeniz’e ve Babu’l Mendeb’e kadar uzanıyor mu? Washington, müttefiki İsrail’in yeni bir savaşa doğru atılmasını durduracak mı, yoksa buna ortak mı olacak? Çin ile Rusya, Birleşik Krallık ve Fransa’nın krizinden yararlanan Washington gibi, ABD’nin Ortadoğu savaşlarıyla meşgul olmasını kendi nüfuzunu yıpratmak için bir fırsat olarak mı görüyor?

Trump bir Eisenhower değil ve Kongre haritasını gözlüyor; Netanyahu da David Ben-Gurion değil ve Knesset haritasını bekliyor. Yetmiş yıl önce Avrupalı güçlerin nüfuzunu devralan ABD ile bugün müttefiklerinin kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini söyleyen ABD aynı ABD değil. Birkaç gün önce Tom Barrack, bu dönüşümün ipuçlarını sundu. Geleneksel güvenlik garantörü olarak ABD’nin rolünün gözden geçirildiğinden bahsetti; bölge ülkelerini kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk almaya ve yeni ittifaklar kurmaya çağırdı. Ayrıca Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’deki Amerikan müdahalelerinin ve rejim değiştirme çabalarının başarısızlıklarını hatırlattı.

Çelişki şu ki; Trump’ın temsilcisi rejim değiştirme deneyimlerinin başarısızlığından bahsederken, Netanyahu İran rejimini değiştirmekten söz ediyor. Bir başka çelişki ise ABD müttefiklerinden kendi ayakları üzerinde durmalarını isterken, askeri kararlarının ve İsrail ile olan ilişkisinin onların güvenliğini belirleyen en önemli etkenlerden biri olmaya devam etmesi ve Başkanlarının kararları, tweetleri ve ani dönüşleriyle onları şaşırtması.

İşte tam bu noktada üçüncü tarihin önemi ortaya çıkıyor: 3 Kasım. ABD’deki ara seçimler, Kongre’deki güç dengelerini yeniden dağıtabilir ve Trump’ın görev süresinin geri kalanında politikalarını uygulama yeteneğini etkileyebilir. Dış politikanın sadece Kongre seçimlerinin sonuçlarına bağlı kalmadığı doğru; ancak savaş, müzakere, güçler dengesi ve siyasi bölünmelere dair hesaplamalar iç politikadan doğrudan etkilenir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İsrail ve ABD’deki seçimlerin arasında Ortadoğu ülkeleri kendilerini çelişkili ihtimallerin karşısında buluyor: İran’la yeni bir savaş ya da bir uzlaşma; eski ittifakların sürmesi ya da yeniden şekillenmesi; ve müttefiklerin güvenlik yükünü taşıma isteğindeki azalmaya tezat oluşturan bir Amerikan askeri varlığı ile sonuçlarının bedelini ödeyen ortaklarla koordinasyon kurulmadan yürütülen savaşlar.

1956’da Süveyş, uluslararası ağırlık merkezinin Avrupa’dan ABD’ye kaydığını gözler önüne seren bir an olmuştu. Yetmiş yıl sonra ise Washington’ın mirasını devralmaya hazır tek bir güç görünmüyor. Amerika en güçlüsü, Çin ilerliyor, Rusya maceralara giriyor ve bölge ülkeleri yeni bölgesel ittifaklar dokuyarak büyük güçler arasındaki karar alma marjlarını genişletmeye çalışıyor.

Üç tarih ve yetmiş yıl. Seçim süreçleri ve askeri hazırlıklar. Süveyş Savaşı’nda son sözü ilk kurşunu sıkan söylememişti. İsrail ve ABD’deki sandıklar, İran’a yönelik deniz ablukası sandığı, savaş hazırlıkları ve uzlaşma girişimleri arasında; bu kez sonsözü kim yazacak?


İsrail’in hamleleri, Gazze’de savaşın yeniden alevlenebileceğine işaret ediyor

İsrail, Hamas hareketinde üçüncü kademeden bir üst kademeye yükselen her kişiyi ortadan kaldırmaya çalışıyor. (AFP)
İsrail, Hamas hareketinde üçüncü kademeden bir üst kademeye yükselen her kişiyi ortadan kaldırmaya çalışıyor. (AFP)
TT

İsrail’in hamleleri, Gazze’de savaşın yeniden alevlenebileceğine işaret ediyor

İsrail, Hamas hareketinde üçüncü kademeden bir üst kademeye yükselen her kişiyi ortadan kaldırmaya çalışıyor. (AFP)
İsrail, Hamas hareketinde üçüncü kademeden bir üst kademeye yükselen her kişiyi ortadan kaldırmaya çalışıyor. (AFP)

İzzeddin Ebu Ayşe

Gazze’de savaş tamamen sona ermiş değil. Hamas yöneticilerini hedef alan suikastlar sürerken, İsrail ordusu da Gazze Şeridi’nin geniş kesimlerinde konuşlanmaya devam ediyor ve sarı hat boyunca bazı bölgeleri kontrolünde tutuyor.

Son günlerde İsrailli yetkililerin Gazze’ye yönelik yeni ve kapsamlı bir askeri operasyon tehdidinde bulunan açıklamalarının artması, İsrail’in operasyonlarını gerçekten genişletmeye hazırlanıp hazırlanmadığı sorusunu gündeme getiriyor.

İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, “Güçlerimizin, Gazze’de ihtiyaç duyulması halinde hızla geniş çaplı bir faaliyete geçebilecek hazırlık düzeyini koruması gerekiyor” dedi. Zamir, ordunun sarı hat boyunca operasyonlarını sürdürdüğünü ve amacının Hamas’ın kapasitesini yeniden kazanmasını engellemek olduğunu belirtti.

Buna karşılık Hamas, silah cephaneliğini yeniden inşa ettiği veya saldırıları yeniden başlatmaya hazırlandığı iddialarını reddediyor ve İsrail’i ateşkes anlaşmasını baltalamakla suçluyor. Hareketin sözcüsü Hazım Kasım, “Tel Aviv’in Hamas’ın askeri yapılanmasını yeniden inşa etme sürecini hızlandırdığı, tünellerini onardığı ve kaçakçılık faaliyetlerini sürdürdüğüne ilişkin iddiaları, Gazze Şeridi’ne yönelik savaşın devamını gerekçelendirmeyi amaçlayan yalan haberlerdir” dedi.

Gerçekte İsrail Gazze’den çekilmiş değil ve ordusu düşük yoğunlukta da olsa bölge genelinde faaliyetlerini sürdürüyor. İsrail, siyasi ve askeri koşulların bunu gerektirdiğine karar vermesi halinde operasyonlarının seviyesini artırma kapasitesini de elinde tutuyor. Peki İsrail, Gazze Şeridi’nde geniş çaplı bir operasyon başlatmaya mı hazırlanıyor?

İsrail, Hamas’ın yeniden yapılanmasını engellemek istiyor

İsrail, geçtiğimiz eylül ayında suikast politikasını yoğunlaştırdı. Siyasi gözlemciler ve askeri araştırmacılara göre Tel Aviv, Hamas’ın birinci kademe liderlerini ortadan kaldırmasının ve ikinci kademesini de büyük ölçüde tasfiye etmesinin ardından, hareket içinde üçüncü kademeden terfi ettirilen her ismi de hedef almaya çalışıyor. Bu adım, Gazze’de geniş çaplı bir askeri operasyon öncesi hazırlık olarak değerlendirilebilir.

İsrail, 29 Eylül’de İzzeddin el-Beyk’i hedef aldı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, el-Beyk’i Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın Kuzey Gazze Tugayı komutanı olarak tanımlarken, yeni savaşçılar toplamaya çalıştığını söyledi. Hamas da el-Beyk’in öldürüldüğünü doğruladı.

Aynı ay içerisinde daha önce de aralarında Hamas’ın askeri kanadının üst düzey liderlik konseyinin üyesi Muhammed el-Yezuri, İsrail’in Refah Tugayı Komutanı olarak nitelendirdiği Nail Ebu Ubeyd ve Hamas’ın üst düzey mali sorumlularından biri olduğunu belirttiği Muhammed Ebu Alvan’ın da bulunduğu saha komutanları hedef alınmıştı. Ayrıca Hamas’ın İç Güvenlik Birimi’nde üst düzey görevli Muin el-Arabid de kaçırılmıştı.

cfgthy
 İsrail, geçtiğimiz eylül ayında suikast politikasını yoğunlaştırdı. (AFP)

İsrail açısından bu isimler, ‘Hamas’ın savaş sonrasında yeniden yapılanmasını engellemek’ başlığı altında birleşiyor. Savunma Bakanı Yisrael Katz da “Hareketin askeri yapısını yeniden oluşturmasını engellemek için çalışıyoruz. İsrail, Hamas’ın gücünü yeniden inşa etmesine izin vermeyecek; liderlerini, mensuplarını, finans kaynaklarını ve altyapısını takip etmeyi sürdürecek” dedi.

Ancak İsrail’in sözünü ettiği yeniden yapılanma, Hamas’ın savaş öncesindeki gücüne yeniden kavuştuğu anlamına gelmiyor. İsrail kaynaklı değerlendirmelere göre Hamas savaştan çok daha zayıf çıktı. Hareketin yeniden kazanmaya çalıştığı şey, örgütsel ve askeri yapısının bir bölümü. Hamas bu kapsamda birliklerini ve liderlik kadrolarını yeniden düzenlemeye, daha merkeziyetsiz bir yapıyla faaliyet göstermeye çalışıyor.

Şarku’l Avsat’ın Independet Arabia’dan aktardığı analize göre Siyasi araştırmacı Said ed-Dabbe, bir komutanın öldürülmesinin Hamas üzerindeki etkisinin yalnızca kişinin adı veya görevine bakılarak ölçülemeyeceğini belirtti. Hareketin savaş yılları boyunca daha merkeziyetsiz bir yapı geliştirdiğine dikkat çeken Dabbe, bunun bazı liderlerin kaybını telafi etmesine ve sorumlulukları yeniden dağıtmasına olanak sağladığını ifade etti. Bu nedenle suikastların, Tel Aviv’in planladığı bir askeri operasyonun hazırlığı niteliğinde olabileceğini değerlendirdi.

İsrail tarafında ise Yahudi Halk Politikası Enstitüsü (JPPI) araştırmacısı Yaakov Katz, “Savaşın yeniden başlayıp başlamayacağına ilişkin tartışma güvenlik kurumları içerisinde yürütülüyor. Güney Komutanlığı, Hamas’ın yeniden yapılanıp silahlandığı, ancak savaş öncesindeki gücüne henüz ulaşmadığı değerlendirmesinden hareketle olası bir saldırı için operasyon planlarını yeniden şekillendiriyor” dedi.

Siyasi analist Seth Frantzman ise “İsrail’in daha önce dağıtıldığını açıkladığı birliklerde yeni komutanların ortaya çıkmaya devam etmesi, Hamas’ın ağır kayıplara rağmen kendisini yeniden yapılandırma kapasitesine ilişkin soru işaretleri oluşturuyor” değerlendirmesinde bulundu.

Frantzman’a göre suikastlar, İsrail’in Hamas liderlerini hedef alma kapasitesinin devam ettiğini göstermekten daha fazlasını ortaya koyuyor. Bu saldırılar, İsrail’in Hamas’ın örgütsel varlığını yeni bir askeri kapasiteye dönüştürmesini engellemeye çalıştığını, hareketin ise sürekli saldırı baskısı altında yapısını korumaya ve yeniden düzenlemeye çalıştığını gösteriyor. Bu nedenle Gazze’de yeni bir askeri operasyon düzenlenmesi ihtimali oldukça güçlü.

İsrailli araştırmacı Gershon Baskin ise İsrail’de Hamas’ın yeniden yapılanmasına ilişkin söylemlerin artmasının, kamuoyunu ve uluslararası toplumu savaşın yeniden başlaması ihtimaline hazırlamak amacıyla kullanılabileceğini belirtti.

Ancak suikastlar zinciri tek başına İsrail’in geniş çaplı bir askeri operasyon kararı aldığını kanıtlamıyor. Tel Aviv açısından sorun artık yalnızca Hamas’ın savaştan geriye kalan kapasitesi değil, harekete saflarını yeniden düzenlemesi için zaman tanınması halinde nasıl bir yapıya dönüşebileceği.

RAND Corporation’ın kıdemli politika analistlerinden Shira Efron ise çıkmazı farklı bir açıdan değerlendirdi. Efron, “ABD’nin Gazze planı en zor meselelerde, başta Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail’in tamamen çekilmesi ve Gazze Şeridi için yeni bir yönetim oluşturulması olmak üzere, tıkanmış durumda” dedi. Efron’a göre İsrail ordusunun Gazze topraklarındaki varlığını sürdürmesi, yeni bir askeri operasyona hazır olduğu anlamına geliyor ve İsrail savaşı fiilen sona erdirmiş değil.

İsrail ordusu varlığını pekiştiriyor

Gazze kentinin ez-Zeytun Mahallesi’nde sarı hat artık yalnızca yaklaşılması yasak bir çizgi olmaktan çıktı; hat batıya doğru ilerleyerek yerinden edilenlerin bulunduğu bölgelere yaklaşmaya başladı. Bu durum, ailelerin yeniden sığındıkları yerleri terk etmek zorunda kalmasına yol açtı.

Bölge sakinlerinden Asım Devle, “Ailem, güçlerin ve beton blokların ilerlemesiyle defalarca yerinden edilmek zorunda kaldı. Savaş benim için kalınabilecek bir yer bulma arayışından oluşan bir dizi sürece dönüştü. Savaşın sona erdiğine inanmıyorum ve İsrail’in geniş çaplı bir askeri operasyon planladığını düşünüyorum” dedi.

Hamas Sözcüsü Hazım Kasım ise “Sarı hattın batıya doğru kaydırılması, ateşkes anlaşmasının açık bir ihlalidir ve İsrail’in Gazze Şeridi içindeki kontrolünü genişletmeye devam ettiğini gösterir” ifadesini kullandı.

İsrail, sarı hattı Gazze Şeridi içindeki yeni güvenlik düzenlemelerinin bir parçası olarak değerlendiriyor. Gazze Tümeni Komutanı Tuğgeneral Liron Bito, “Ordu, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yüzde 63’ünü kontrol ediyor. Yaklaşık 40 yeni askeri mevzi kurduk. Güçlerin Gazze içinde konuşlandırılması, İsrail’e tehdidin Gazze sınırlarına ulaşmasını beklemek yerine ileri bir konumdan savunma yapma imkânı sağlıyor” dedi.

Bito’nun açıklamaları, İsrail’in Gazze’deki askeri varlığının niteliğine ilişkin yaklaşımını ortaya koyması bakımından dikkat çekti. İsrail ordusu bir yandan askeri hazırlıklardan ve Gazze Şeridi içinde hareket serbestisinden söz ederken, diğer yandan Hamas mensuplarını hedef alan operasyonlarını sürdürüyor.

Coğrafya araştırmacısı Cad İshak ise “Sarı hat sabit bir sınır gibi hareket etmiyor, İsrail güçlerinin hareketine bağlı olarak değişiyor. İsrail’in kontrol alanının, Gazze Şeridi’nin yüzölçümünün yaklaşık yüzde 64’üne ulaştığı görülüyor” dedi.

İshak, İsrail’in Gazze’deki varlığının yalnızca önceki bir askeri operasyonun kalıntısı olduğuna inanmıyor. Askeri mevzilerin kurulması ve güçlerin Şerit içinde tutulmasının, orduya istediği zaman Gazze içinden operasyon düzenleme imkânı verdiğini belirten İshak, bunun Tel Aviv’in olası bir askeri operasyona yönelik hazırlıklarının parçası olabileceğini ifade etti.

Bu konuşlanmanın operasyonların genişletilmesi ihtimalini değerlendirme açısından önemi de burada ortaya çıkıyor. İsrail, çatışmaların seviyesini yükseltmeye karar vermesi halinde Gazze içindeki askeri varlığını yeniden oluşturmak zorunda değil; çünkü bu varlığın önemli bir bölümü halihazırda mevcut.

Ordu hazırlık yapıyor… Karar siyasi

İsrail askeri yönetimi, savaş sona ermiş gibi hareket etmiyor. Güçler Gazze içinde konuşlanmış durumda. Askeri yönetim, sarı hat üzerindeki mevzilerini sağlamlaştırmak, tahkimatları güçlendirmek ve Hamas’la daha geniş çaplı bir çatışma turu ihtimaline karşı hazırlıklarını sürdürmek için çalışmalar yürütüyor.

Jerusalem Post gazetesinin güvenlik yetkililerine dayandırdığı habere göre, Güney Komutanlığı bu süreçleri paralel şekilde yürütüyor ve bunlar arasında Hamas’a karşı gelecekte düzenlenebilecek bir operasyonun planlanması da bulunuyor.

Gazze’de İsrail ordusunun askeri hazırlıkları her zaman büyük askeri konvoyların hareketiyle kendini göstermiyor. Zaman zaman devam eden tatbikatlar da bu hazırlıkların göstergesi oluyor. Bu durum, son aylarda İsrail Güney Komutanlığı’nın Gazze’de yeni bir operasyon için hazırladığı planları Genelkurmay ve siyasi kademeye sunmasıyla da ortaya çıktı.

Güney Komutanlığı Komutanı Tümgeneral Yaniv Bar, Hamas’ın askeri kapasitesinin tasfiye edilmesinin yaklaşık 6 ila 10 hafta sürebileceğini değerlendirdi. Ancak planın sunulması, operasyonun hayata geçirilmesine yönelik bir karar anlamına gelmedi. Operasyona geçiş kararı siyasi kademenin onayına bağlı olmaya devam etti.

scdfgth
Hamas, silah stoklarını yeniden oluşturduğunu veya saldırılara yeniden başlamayı hedeflediğini reddediyor ve İsrail’i ateşkes anlaşmasını baltalamakla suçluyor. (AFP)

İsrailli askeri araştırmacı Yossi Yehoshua, “Ordu, çatışmaların yeniden başlaması ihtimaline karşı birden fazla senaryo hazırlıyor. Ancak planın uygulamaya geçirilmesi, özellikle İsrail’in hazırlandığı cephelerin sayısının artması nedeniyle siyasi bir karar gerektiriyor” dedi.

Buna karşılık Hazım Kasım, İsrail’in Hamas’ın askeri gücünü yeniden inşa etme sürecini hızlandırdığı yönündeki söylemlerini reddederek, bunun ‘harekete yönelik, saldırıyı gerekçelendirmeyi amaçlayan açık bir kışkırtma’ olduğunu belirtti. Kasım, “Hamas, savaşın sona erdirilmesine ilişkin ateşkes anlaşmasına tamamen bağlı” dedi.

İsrail ordusu, 6 Eylül’de birden fazla cephede ani savaş senaryosunu simüle eden bir tatbikat düzenledi. Tatbikatta yedek askerlerin göreve çağrılması ve Gazze’de sarı hat boyunca çatışma senaryosu da uygulandı. Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, “Ani ve çok cepheli bir savaşa hazırlık, ordunun kuvvet oluşturma sürecinin temel unsurlarından biri haline geldi. Güçlerin Gazze içinde bulunması, orduya ileri hatlardan savunma yapma ve her türlü tehdide hızla karşılık verme kapasitesi sağlıyor” dedi.

Bu aşamada ateşkes ile geniş çaplı bir operasyon arasındaki mesafeyi belirleyen unsur, ordunun kapasitesinden ziyade siyasi karar mekanizması.

Savaşı alevlendirecek kıvılcım ne olabilir?

Gazze’de gerilimin tırmanması için resmi bir ilan gerekmiyor. Sarı hat yakınlarında yaşanacak bir çatışma ya da Hamas’tan bir ismin öldürülmesi, karşılıklı misillemeler zincirini tetikleyebilir. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz da çatışmanın seviyesini yükseltebilecek senaryolardan birini gündeme getirdi.

Katz, “Gazze şehrinde bir İsrail askerinin veya sivilin kaçırılması, kentin boşaltılmasına ve yaklaşık 1 milyon sakinin güneye nakledilmesine, binaların ve kulelerin yıkılmasına yol açar. Ayrıca Hamas’ın ABD planında kendisine düşen yükümlülüklere uymaması da İsrail’i askeri harekete geçmeye sevk edebilir” dedi.

Katz’ın açıklamaları bir tehdit ve kamuoyuna ilan edilmiş bir senaryo niteliğindeydi. Ancak açıklamanın önemi, tek bir güvenlik olayının operasyonların genişletilmesi için nasıl gerekçeye dönüştürülebileceğini ortaya koymasında yatıyor. Gazze’de yeni bir kitlesel yerinden edilme ihtimali ise siyasi açıdan son derece kaygı verici bir senaryo olarak görülüyor. Burada askeri risklerle bölgedeki halkın gerçekliği kesişiyor: Operasyonların genişlemesi halinde insanlar nereye gidecek?

Buna karşılık Hamas Siyasi Büro Başkanı Halil el-Hayye, “İsrail’e savaşı yeniden başlatması için bahane vermeyeceğiz. Biz istikrarı savunuyoruz ve hareketin silahlı gücü işgalin ve saldırıların varlığıyla bağlantılı” dedi.

Birleşmiş Milletler’e (BM) göre Gazze Şeridi’ndeki yerinden edilme alanlarında aşırı yoğunluk, barınma sıkıntısı, su ve kanalizasyon eksikliği yaşanıyor. Bu durum, Gazze şehrinin geniş çaplı tahliyesini, çatışma bölgesindeki insanların güvenli bir bölgeye tahliye edilmesinden farklı hale getiriyor. Zira Gazze’nin güneyinde de devam eden bir yerinden edilme krizi yaşanıyor.

Washington frene basıyor

Gazze’de savaşın alevlenme ihtimali yalnızca İsrail’in ne istediğiyle sınırlı değil. Ateşkesin başlamasından bu yana Washington, askeri operasyonları kontrol altında tutmaya ve tarafları, Hamas’ın silahsızlandırılmasına götürmesi öngörülen siyasi sürecin uygulanmasına yönlendirmeye çalıştı.

ABD’nin baskısı, ağustos ayında İsrail’in Gazze’deki operasyonlarının düzeyini kısa süreliğine düşürmesiyle açık şekilde görüldü.

Ancak ABD’nin baskısı, barış ve refah planının ilerletilmesi için fırsat yaratılması temelinde yürütülüyor. İsrail, Hamas silahsızlandırılmadan güçlerini çekmeyeceğini söylerken, Hamas ise silah meselesini İsrail’in çekilmesi ve savaşın sona ermesini güvence altına alacak garantilere bağlıyor.

Ortadoğu uzmanı Julie Norman, “ABD İsrail’e baskı yapabilir ancak geniş çaplı bir askeri operasyon düzenlemesini engelleyemez. Ayrıca İsrail’de 27 Ekim’de yapılacak seçimler yaklaşırken bu baskı en düşük seviyesine iniyor” dedi.

Nitekim İsrail ordu radyosu, seçim kampanyasının kritik aşamasına girmesiyle Washington’ın Binyamin Netanyahu hükümeti üzerindeki baskı uygulama kapasitesinin azaldığını bildirdi. İsrailli yetkililer de savaşın yeniden başlatılabileceği yönündeki açıklamalarını sürdürdü.

Bu durum, Gazze Barış Kurulu Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov’un, ‘İsrail’in seçim atmosferine girmesiyle konseyin Netanyahu üzerinde baskı kurma kapasitesinin azaldığı’ yönündeki açıklamasıyla da örtüşüyor. Buna karşılık Savunma Bakanı Yisrael Katz, “Gazze’de geniş çaplı savaşın yeniden başlaması an meselesi. Ordu, Hamas’a karşı görevi tamamlamaya hazır” dedi.