Türkiye-Rusya: Dost mu düşman mı? Yoksa pragmatik bir ilişkiden mi ibaret?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında 4 Şubat'ta çekilen bir Rus askeri aracı (AFP)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında 4 Şubat'ta çekilen bir Rus askeri aracı (AFP)
TT

Türkiye-Rusya: Dost mu düşman mı? Yoksa pragmatik bir ilişkiden mi ibaret?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında 4 Şubat'ta çekilen bir Rus askeri aracı (AFP)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında 4 Şubat'ta çekilen bir Rus askeri aracı (AFP)

Türkiye-Rusya ilişkileri, her zaman, tarihi bir derinliğe sahip olmuş, ancak genellikle çatışmayı barındırmıştır. Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası onlarca savaşta karşı karşıya geldiler. Birinci Dünya Savaşı sırasında anlaşmazlığa düştüler. İki ülke, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı sırasında iyi ve kabul edilebilir ilişkilere sahiptiler. Ama o dönemde dahi, işler göründüğü kadar iyi değildi.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Sovyetler Birliği, Doğu Anadolu'da bazı topraklar üzerinde hak iddia etti. Türkiye’nin boğazlar üzerindeki egemenliğinden şikayetçiydi. Ankara, 1952 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'ne (NATO) katıldı. Türkiye, Soğuk Savaş boyunca NATO’nun güney kanadında kaldı. Fakat Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Türkiye ve Rusya, bazılarının ‘Kafkaslar ve Orta Asya için büyük yeni oyun’ olarak adlandırdıkları bir rekabet içine girdiler.
Kırım Tatarları, Çerkesler, Nogaylar (Kuzey Kafkasya bölgesinde yaşayan Türk kökenliler) ve küçülen Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer halkları, Rusya’nın 18. ve 19. yüzyıllardaki ilerleyişleri nedeniyle atalarının topraklarını terk etmek zorunda kaldılar. Anadolu'da yeni bir istikrar bulan bu kişiler, Türkiye-Rusya ilişkilerinin de şekillenmesinde etkili oldular.
Bu arka plan göz önüne alındığında ve uluslararası sahnedeki çevre ve yeni stratejik gelişmeler bağlamında Türkiye-Rusya ilişkileri 21. yüzyılın ilk on yılında yeni bir ivme kazandı.

Putin ve Erdoğan
Birçok kişiye göre Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, siyaset yapma biçimleri açısından benziyorlar. (Ortak idealler ve yaşam tarzlarıyla belirlenen bir dostluk açısından) en iyi arkadaşlar olarak sayılamayacakları doğru olsa da şu aralar Türkye-Rusya ilişkilerinin yönetiminde büyük, hatta merkezi bir rol oynayan, karşılıklı çıkar ve menfaate dayalı bir çalışma ilişkisi kurdukları da bir gerçek.
İki ülke arasındaki ilişkiler şu sıralar oldukça aktif görünüyor. Aralarındaki ticaret hacmi, yaklaşık 30 milyar dolara ulaştı. Ortalama olarak ise 25 milyar dolar. Aralarındaki ticaret hacmindeki düşük payına rağmen Rusya, Türkiye'ye doğal gazın yüzde 34'ünü ve petrolün yüzde 11'ini sağlayarak onun ana enerji tedarikçisi olmaya devam ederken, Türkiye, Rusya'ya ağırlıklı olarak tarım ürünleri, makineler, araçlar ve tekstil ürünleri ihraç ediyor.
Genel olarak, ikili ticaret hacminin yaklaşık yüzde 80'i Rusya'nın lehine olsa da makul fiyatlı her şey dahil tatil köylerini seven Ruslar için Ankara hala ana tatil destinasyonu olduğundan, Türkiye bu açığı hizmet ve inşaat sektörleriyle kapatıyor. 2019 yılında Türkiye'ye gelen Rus turist sayısı 7 milyona ulaştı. İnşaat sektöründe ise Türkiye şimdiye kadar Moskova'da toplam değeri yaklaşık 75 milyar dolar olan yaklaşık 1980 projeyi tamamladı.
Türkiye aynı zamanda Rusya’nın doğalgazının boru hatlarına da ev sahipliği yapıyor. Bölgedeki en yeni ortak girişim, Rusya ile Türkiye'yi Karadeniz'in altında 930 kilometrelik iki açık deniz boru hattıyla birbirine bağlayan 2020 yılında da resmi olarak açılışı yapılan Türk Akımı projesidir. Boru hatlarından biri Türkiye'ye doğalgaz getirirken diğeri Avrupa'ya giden doğalgazı taşıyor.
Bir de iki ülke arasında stratejik değerde bir başka iş birliği alanı söz konusu, o da toplam maliyeti 20 milyar dolar olarak tahmin edilen Akkuyu Nükleer Santrali’dir. Santralin ilk reaktörünün 2023 yılında faaliyete geçmesi planlanıyor.
Ancak bunlarla birlikte Rusya ve Türkiye, dünya sahnesinde Suriye, Ukrayna, Libya ve Güney Kafkasya gibi çoğu zaman zıt taraflarda oldukları farklı yerlerde karşı karşıya gelmeye devam ediyorlar. Bazen de bir birlerinin canını acıtıyorlar. Ama genel olarak birlikte bulundukları tüm sahnelerde bir tür diyalog ve iş birliği kurmayı başarıyorlar.

İdlib'de açılan çatlak
Rusya, Suriye'de önemli bir aktör ve Suriye savaşında askeri olarak aktif bir ülke. Suriye konulu Astana süreci de Ankara ile Moskova arasında iş birliğinin önünü açtı. Fakat özellikle İdlib'de, her an bir çatlağın oluşması söz konusu. Erdoğan ile Putin arasında 2018 yılında imzalanan ateşkes anlaşmasına rağmen Suriye rejimi ve Rusya, İdlib’in yarısını ele geçirdiler. İdlib'de rejimin sıklıkla hedef aldığı muhalifler arasında Heyetu Tahriru’ş-Şam (HTŞ) ve diğer çoğu aşırılık yanlısı gruplara mensup binlerce unsur var.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 9 Eylül'de Moskova'da İsrail Dışişleri Bakanı Yair Lapid ile düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi:
“Türk meslektaşlarımızın, Rusya ve Türkiye cumhurbaşkanlarının Eylül 2018'de vardıkları anlaşmaları uygulaması gerekiyor. Bu anlaşmalar, ılımlı muhaliflerin başta HTŞ olmak üzere aşırılık yanlısı ve terörist gruplardan ayrılmalarını öngörüyor. Böyle bir çalışmanın devam ettiği doğrudur, ancak ne yazık ki henüz tamamlanmamıştır.”
Lavrov, Dera'daki son gelişmelerle ilgili olarak da, “Dera ve ülke genelinde Suriye ordusu dışında hiçbir silahlı grup, hiçbir bölgeyi kontrol etmemelidir” dedi.
Lavrov'un açıklamaları, gelecekle ilgili ne gibi tahminlerde bulunabileceğimize dair bir mesajı olarak değerlendirilebilir. Esed rejimi ve Rusya’nın kapsamlı bir askeri operasyona girişmesi durumunda İdlib ve orada yaşayan 3,4 milyon insanının başına gelecekler, Rusya ve Türkiye’nin karşı karşıya gelmesi ihtimaline işaret ediyor. Bu bağlamda, İdlib'de devriye sırasında Türk askerlerinin içinde bulunduğu askeri aracı hedef alan ve iki Türk askerinin şehit olmasına, 3 askerin de yaralanmasına neden olan saldırının kritik bir döneme denk geldiği görülüyor. Türkiye'nin 24 Kasım 2015 tarihinde Suriye'de SU-24 model bir Rus askeri uçağını düşürmesinin ardından Rusya, kendi topraklarında faaliyet gösteren Türk şirketlerinin neredeyse tüm hizmetlerini askıya almış, Rusların Türkiye'yi ziyaret etmesini yasaklamıştı. Bu olay, iki ülke arasında işlerin nasıl gelişebileceğinin açık bir örneğidir. Olaydan sonra Türkiye’nin Suriye'deki askeri faaliyetleri ciddi şekilde etkilenirken Rusya, hava savunma sistemleri de dahil olmak üzere gelişmiş askeri teçhizatla Şam'daki varlığını güçlendirdi. İlişkilerin onarılması için büyük çabalar sarf edildi ve yaklaşık bir yıl uğraşıldı. Türkiye ve Rusya, Libya'da da farklı savaşçı unsurlarla karşı karşıya geldiler. Türkiye’nin dönemin Libya hükümeti, Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin (UMH) talebi üzerine Libya’ya yönelik askeri müdahalesi, savaşın gidişatını değiştirdi. Rusya'nın ve Libya'daki pozisyonunu destekleyen ülkelerin durumu kontrol altına almadıkları doğru olsa da en azından şimdilik, olayların gidişatından memnun değiller gibi göründükleri de bir gerçek.

Kafkasya’da çarpışma
Azerbaycan, 2020 yılında Türkiye’nin desteğiyle Ermenistan’ın işgali altındaki topraklarını geri almayı başardı. Ankara, o dönemde Kafkasya'da önemli bir güç olduğunu gösterdi. Azerbaycan ile ittifakını güçlendiren Türkiye, Kafkaslar ve Orta Asya'daki müttefiklerinden birkaç puan kazandı. Rusya tarafında ise Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, ne Moskova'nın dostuydu ne de dersini almıştı.  Rusya, ateşkes kararını planlamayı başardı. Anlaşma şartlarına göre Azerbaycan 1990 yılından bu yana işgal altında olan topraklarını geri aldı. Her halükarda hem Türkiye hem de Rusya, bu arenada işlerin farklı bir şekil almasını ve aralarında bir çatışmaya dönüşmesini engellemede iyi rol oynadı.
Türkiye ve Rusya Ukrayna'da ise karşı karşıyalar. Çünkü Ankara, Kırım'ın ilhakını tanımadığını açıkça gösterdi. Rusya, siyasi pozisyonlar fiili bir eyleme dönüşmedikçe bunu umursamıyor. Ancak Ruslar, Türkiye ile Ukrayna arasında yapılan son savunma iş birliğin anlaşmasını, özellikle de Türk savaş uçaklarının transferini biraz endişeyle takip ediyorlar.
Afganistan’a gelince, nedenleri herkes için tam olarak açık olmasa da o da iki ülke arasındaki iş birliği veya çatışma için başka bir dosya haline gelebilir. Ancak Türkiye, Taliban’ın yönetimindeki yeni Kabil'de rol almaya istekli görünüyor. Rusya ise Afganistan'a - temelde - güvenlik açısından bakarken, Orta Asya ülkelerine özel ilgi gösteriyor. Bu bölge, stratejik değeri ve yakın dış komşusu ile Moskova liderliğindeki Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) açısından Rusya için büyük bir öneme sahip.
NATO açısından özel önem taşıyan bir diğer konu da, Karadeniz ve (1936'da Montrö'de imzalanan, İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı'nın kontrolünü Türkiye'ye veren) Montrö Boğazlar Sözleşmesi’dir. Çünkü Rusya, Karadeniz'de NATO gemilerinin bulunmasını istemiyor ve savaş gemilerinin Türkiye’nin boğazlarından geçişini düzenleyen ve varlığını sınırlayan sözleşmenin korunmasında ısrar ediyor. Türkiye cumhurbaşkanı tarafından siyasi olarak pazarlanan Kanal İstanbul projesi, anlaşmanın değiştirilmesi gerekip gerekmeyeceği konusunda bazı soruları gündeme getirse de Türkiye'nin bu konudaki tutumu Rusya'nınkiyle çelişmiyor gibi görünüyor.

S-400 Hava Savunma Sistemi
Ankara ve Moskova arasındaki ilişkilerde yaşanan en önemli gelişme, Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemleri satın almasının uzun vadeli sonuçları oldu. ABD ve NATO’daki diğer bazı müttefikleri, Türkiye'ye karşı ‘ABD'nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası’ çerçevesinde yaptırımlar uygulayacak kadar ileri giderek, konuya güçlü bir şekilde yanıt verdiler. Bu arada Batılı birçok ülke, S-400 sorununu Türkiye'nin NATO ve Batı'dan uzaklaşmasının bir başka kanıtı olarak sunmaya devam ediyorlar.
Türkiye tarafında ise hikaye oldukça farklı. Türkiye, bir süredir Avrupa Birliği (AB) ve genel olarak Batı tarafından haksızlığa uğradığını ve birçok kez müttefikler tarafından ihmal edildiğini hissediyor. Türkiye’nin AB üyeliği müzakereleri derin bir çıkmaza girmişken, şuan bir de ABD, Kanada, Fransa ve Almanya da dahil olmak üzere birçok müttefik ülkeden silah satışları bazı durumlarda ya kısıtlanmış ya da tamamen yasaklanmış halde.
Türkiye, ABD ve diğer Batılı ülkelerden hava savunma sistemleri satın almaya çalıştığını, ancak reddedildiğini açıkladı. Buna karşın Rusya, Ankara'ya silah satmaya oldukça istekliydi. Türkiye de büyük ihtiyaç duyduğu savunma sistemini satın alabileceği yer olarak Rusya’yı seçti. Çeşitli siyasi görüşlerden nadiren bir konuda fikir birliği sağlayan Türkler bile, ülkelerinin attığı adımın, Rusya'ya olan sevgisinden değil, Batılı müttefiklerinin ve ortaklarının Türkiye’ye kötü muamelede bulunmalarının bir sonucu olduğunda hemfikirler.
Her halükarda, Rusya mutlu görünüyor. Çünkü hem milyar dolarlık silah sistemlerinden birini satmayı başardı, hem de NATO içinde bir çatlak yarattı. Aynı zamanda Türkiye ile Batı arasında zaten gergin olan ilişkileri daha da istikrarsızlaştırdı.
Türkiye'nin, mevcut kötüleşen güvenlik ortamında Rusya'nın ana tehdit olarak görüldüğü NATO’nun bir üyesi olduğu doğru, ama Ankara'nın veya başka bir NATO ülkesinin Rusya ile çeşitli alanlarda ilişki kurmasını engelleyecek hiçbir neden de yok. Bu alışveriş, Türkiye’nin NATO’daki yükümlülükleriyle çelişmeyen karşılıklı yarar ve saygı temelinde yapıldı.
Sonuç olarak, Türkiye ve Rusya, bazıları doğrudan veya dolaylı olarak karşı karşıya gelme olasılığı olan birçok konuda farklı tutumlara sahip olabilirler. Ancak şuan iki tarafın ilişkilerine pragmatizm hakim gibi görünüyor. Bu ilişkilerde zaman zaman çok sabırlı olmak ve bazen bazı şeylere göz yummak gerekse de, her iki ülke de mümkün olduğu sürece diyalog ve iş birliğini, karşı karşıya gelmeye tercih edilebileceklerinin farkında görünüyorlar.
*Şarku’l Avsat Özel

 



Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.


Güney Kore: Eğitim tatbikatı sırasında askeri helikopter kazasında iki kişi hayatını kaybetti

Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
TT

Güney Kore: Eğitim tatbikatı sırasında askeri helikopter kazasında iki kişi hayatını kaybetti

Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)

Güney Kore ordusu, bugün Kuzey Gapyeong eyaletinde rutin bir eğitim görevi sırasında bir AH-1S Cobra askeri helikopterinin düştüğünü ve iki kişilik mürettebatının hayatını kaybettiğini açıkladı.

Ordu yaptığı açıklamada, helikopterin saat 11:00 civarında, nedeni henüz netleşmeyen bir şekilde düştüğünü belirtti. İki mürettebat yakındaki bir hastaneye kaldırıldı ancak yaralanmaları nedeniyle hayatlarını kaybetti.

Kaza sonrasında, ordu bu modeldeki tüm helikopterlerin uçuşlarını durdurdu ve kaza nedenini araştırmak üzere bir acil müdahale ekibi oluşturdu. Ordu, eğitim görevinin motor çalışır haldeyken acil iniş prosedürlerinin uygulanmasını içerdiğini belirtti.