Türkiye'nin arabuluculuğu Sudan-Etiyopya sınır anlaşmazlığını çözer mi?

Türkiye, Etiyopya ile Sudan arasında, el-Faşka bölgesi ile ilgili girişimde bulunuyor. (Hasan Hamid-Independent Arabia)
Türkiye, Etiyopya ile Sudan arasında, el-Faşka bölgesi ile ilgili girişimde bulunuyor. (Hasan Hamid-Independent Arabia)
TT

Türkiye'nin arabuluculuğu Sudan-Etiyopya sınır anlaşmazlığını çözer mi?

Türkiye, Etiyopya ile Sudan arasında, el-Faşka bölgesi ile ilgili girişimde bulunuyor. (Hasan Hamid-Independent Arabia)
Türkiye, Etiyopya ile Sudan arasında, el-Faşka bölgesi ile ilgili girişimde bulunuyor. (Hasan Hamid-Independent Arabia)

Muna Abdulfettah
Sudan, el-Faşka bölgesine dair Etiyopya ile sınır anlaşmazlığını çözme konusundaki Türk girişimini memnuniyetle karşıladı. Hartum, Addis Ababa’yı tarım ve yerleşim yoluyla bölgeyi işgal etmek ve gerilimi tırmandırmakla suçluyor. İki ülke arasında ayrıca Nahda (Rönesans) Barajı’nın doldurulması ve işletilmesi süreçlerine ilişkin yasal olarak bağlayıcı bir anlaşma yapılması ve Etiyopya hükümetinin Sudan sınırındaki Tigray Kurtuluş Cephesi ile yaşadığı çatışmalar da diğer kriz başlıkları olarak ön plana çıkıyor.
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan'ın geçtiğimiz 12 Ağustos'ta Türkiye'ye düzenlediği ziyaret sırasında Sudan ve Türk tarafları arasında imzalanan anlaşmalarda da bu girişimden bahsedilmişti. Ardından Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed'in bu ayın 18'inde Türkiye’ye yaptığı ziyarette bu konu yeniden gündeme geldi. Etiyopya Dışişleri Bakanlığı, geçtiğimiz şubat ayından bu yana Ankara'nın anlaşmazlığı çözmek için resmen arabuluculuk yapması talebinde bulunuyor. Ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin Sudan ile Etiyopya arasındaki Faşka bölgesi üzerindeki anlaşmazlığın arabuluculuk da dahil olmak üzere dostane bir şekilde çözülmesine her şekilde katkıda bulunmaya hazır olduğunu açıkladı. Ülkesinin Tigray'daki çatışmayı sona erdirmek için de arabulucu rolü oynamaya hazır olduğunu vurguladı.

Arabuluculuk
Bu girişim, Ortadoğu'daki kriz bölgelerinde arabulucu olarak devreye giren Türkiye'nin yeni bir adımı olarak ön plana çıkıyor. Türkiye, bu adımlarıyla çatışmanın taraflarıyla olan ilişkilerini ihmal etmeyen ve koordinasyon içinde yürüttüğü diplomatik doktrininin yanı sıra Soğuk Savaş sonrası dönemde Avrupa ve genel olarak Batı eğilimleri ile meşgul olması nedeniyle bölgede azalan rolünü yeniden kazanma yolunda ilerliyor.
Türkiye, Sudan-Etiyopya sınır krizi konusunda uluslararası düzeyde bağlayıcı bir anlaşmaya varılamaması sonucunda, uluslararası toplum iki tarafı suçlamakla yetindiği için fikir birliği konusunda ortak bir zemin bularak iki devleti yeniden müzakere masasına getirme ve inisiyatifiyle bu krizdeki siyasi açmaza son verme sözü verdi. Sudan ve Etiyopya’nın bu arabuluculuğa verdiği yanıt, Addis Ababa'nın Arap ülkelerinden gelen benzer arabuluculukları reddetmesi ve krize Afrika çözümüne bağlı kalmaya çalışmasının ardından geldi.
Ankara, bir yanda Türkiye-Etiyopya çıkarları, diğer yanda Türkiye-Sudan çıkarları ışığında, iki ülkenin davetini geri çevirmedi. Konuyu müzakere masasına koymak için Addis Ababa ile anlaşmaya varması gerektiğine Hartum'u ikna etti. Bu girişim, çevredeki krizlerin sürdüğü bir dönemde gelmiş olsa da Etiyopya'nın konuyu Arap ve Afrika çevrelerinden uzaklaştırma çabasını yansıtıyor olabilir. Ankara, Ortadoğu'nun ötesine geçerek Afrika'da stratejik derinliğini ve konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Ülkeler arasındaki anlaşmazlıklar ne kadar şiddetli olursa olsun hassas dengeler içinde sürdürdüğü ilişkilerle bu amaç doğrultusunda ilerliyor. Diğer uluslararası güçlere kıyasla coğrafi yakınlığından da yararlanıyor.

Hareket dayanakları
Ankara'nın Etiyopya ve geçiş hükümeti ile olan ilişkisi, Türkiye'nin bu sınır anlaşmazlığında büyük bir atılım yapma çabalarının sonuçları konusunda sorulara neden oluyor. Türkiye, arabuluculuk sürecinde kararlı görünüyor. Tüm arabuluculuk deneyimlerine sadece bir deneyim eklense de olası başarısızlığının Türkiye üzerindeki olumsuz yansımalarını hafifletmeyebilir. Türkiye'nin Sudan-Etiyopya sınır krizinde rol oynaması, iki ülkenin iç krizlerinin temellerine dayanıyor. Etiyopya ise karayla çevrili bir ülke olmanın sıkıntısını yaşıyor. Siyasi ve ekonomik olarak yükselmeye başladığında, komşu ülkelerle sık sık yaşadığı anlaşmazlıklar nedeniyle uygulanan izolasyon arttı. Bu da onu Afrika dışında bir müttefik aramaya itti. Hele de bu müttefik Çin'den sonra ikinci sırada yer alan bir ticaret ortağıysa.
Türkiye, 2016 yılında başladığı ve sonuncusu geçen temmuz ayında Türk ‘Maarif Vakfı’na’ devredilen Fethullah Gülen örgütünün Etiyopya’daki tüm okullarını aldı. Addis Ababa’da bir iç atılım gerçekleştirdi. Örgüt, Etiyopya'da Abiy Ahmed'in mensubu olduğu Müslüman çoğunluklu Oromo milliyetçiliğinden taraftar toplamış ve eğitim alanındaki faaliyetleri için verimli topraklar bularak burada 8 okul açmıştı.
Etiyopya'nın korkuları ve Arap olmayan bir ülkenin Sudan'la arabuluculuk yapmasını istemesi de bunda rol oynadı. Bu da Türkiye'yi bazı bölgesel arabuluculuklardan çıkışını telafi etmek için bir dönüş haline getirdi. Bu, Ankara'nın Sudan'daki etkisini yeniden kurma ve Burhan ile Erdoğan arasındaki görüşmede adı geçmeyen Sevakin Adası ve limanı üzerinde yeniden müzakere etme başlığıyla tamamlanıyor. Türkiye ayrıca yatırımlarını gözetmek için Afrika Boynuzu'nda siyasi ve güvenlik istikrarı arıyor. Ayrıca bölgede Çin etkisinin büyümesini engellemek için bir istek de var. Erdoğan, Türk iş insanlarını Etiyopya'ya yatırım yapmaya ve altyapısının geliştirilmesine katkıda bulunmaya çağırdı. Ayrıca Türkiye, bölgedeki bazı konularda Afrika'nın tutumuyla yakınlaşmayı da başaracak.

Başarı faktörleri
Türkiye'nin bu krizde arabuluculuk oynaması için birçok faktör var. Birincisi, Türk arabuluculuğu aktif hale geldi ve Suriye, Libya ve diğer bölgelerde de kendini gösterdi. Bu, ardından uluslararası eleştiriler nedeniyle durgunluğun hakim olduğu aktif bir aşama. Ancak Erdoğan, Sudan ve Doğu Afrika bölgesinde tarihi konularda taraf olarak arabuluculuk konusunda ülkesini diplomatik cepheye geri getirme sürecini benimsiyor. İkincisi, Türk-Batı rekabeti. Ankara öncelikli olarak Afrika Boynuzu'ndaki Batı rolünü azaltmayı amaçlıyor. Üçüncüsü, sınır krizine Arap müdahalesini engellemek. Türkiye'nin vizyonu, Suriye ve Libya sorununda Arap arabuluculuğu deneyimine dayanan bu temelden kaynaklanıyor.
Türkiye'nin arabuluculuğu, çatışmaların ve ihtilafların yoğun olduğu bir ortamda, bölgede denenmiş en önemli arabuluculuk modellerinden biridir. Çatışmaları çözmedeki etkisizlikleri ne olursa olsun müdahaleleri olumlu bir şekilde başlıyor. Başka sorunlar ortaya çıkarsa sonuç farklılaşabiliyor.
Ankara'nın arabuluculuğunun başarısına katkıda bulunabilecek bazı faktörler de var. Türk diplomasisinin, bu arabuluculuğu başarılı kılmak için başka çabalar göstermesi ve Afrika ve Arap krizlerinde bir dizi müzakere yoluyla konumunu güvence altına alabileceği olumlu bir rol oynaması bekleniyor. Hartum'un müttefikini devirmesine rağmen Erdoğan'ın Etiyopya'yı Sudan'a tercih etmemesi nedeniyle Türk söyleminde iki ülke arasında bir denge var. Bu pragmatik bir durum olduğunu gösteriyor. Aynı şekilde, Türkiye'nin Afrika Boynuzu ülkeleri, özellikle Etiyopya'nın bu arabuluculuğa ihtiyacı olduğunun bilincinde olmasına ek olarak çabalarının Afrika Birliği'nin arabuluculuğunun bir parçası olmaması ve Arap arabuluculuğuna bir alternatif olması konusunda hassasiyet gösterdiği görülüyor. Ayrıca bunda sınır anlaşmazlığını çözmek için arabuluculuk yapma konusunda Batı'nın isteksizliği ve ABD'nin Nahda Barajı ve Tigray anlaşmazlığı davalarına müdahale etme tercihi de etkili.

Arabuluculuğun zorlukları
Diğer yandan sınır anlaşmazlığında Türk arabuluculuğu birçok zorlukla da karşı karşıya. Belki de bunların en göze çarpanı, her iki ülkede de etkin kalkınma rolleriyle bağlantılı olmamasıdır. Etiyopya'daki Türk yatırımları ve Afrika'daki krizleri yönetme şekline rağmen Sudan'ın ekonomik ve kalkınmacı tedavilere ihtiyacı var. Sudan'daki Türk yatırımları halen istenilen düzeyde değil.
Arabuluculuğun Türkiye'nin genelde Afrika Boynuzu'ndaki, özelde Etiyopya ve Sudan'daki tarihsel ağırlığından yararlanarak sükunet ve uzlaşmaya dayalı bir çözüme dayandığı bir dönemde, Ömer el-Beşir rejiminin düşüşü sonrasında zayıflamaya başlayan ilişkiler, Sudan'da kafa karışıklığı yaratan ve Türkiye için çok şey ifade eden Sevakin Anlaşması bu durumu etkileyebilir.
Arabuluculuk, sivil ve askeri bileşenler arasındaki siyasi karardaki çelişki, Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri’nin Ankara'nın arabuluculuk yapmaya başlayan ve rejimin düşüşünden nu yana bölgeye akın eden ‘İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler)’ liderlerine kucak açmasını kabul etmeme olasılığı da dahil olmak üzere çeşitli zorluklarla karşı karşıya.
Afrika Birliği'nin Etiyopya'yı yeniden bağlayamadığı sınır anlaşmaları, özellikle Afrika Birliği Örgütü ülkelerinin sömürgecilikten bu yana siyasi sınırları değiştirmemesi için imzaladıkları 1963 anlaşması ile Sudan ve Etiyopya tarafından 1972'de imzalanan anlaşma ikilemi de bu zorluklar arasında bulunuyor.

*Independent Arabia’da yayınlanan bu makale Şarku’l Avsat tarafından çevrildi.



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.