Suriyeli düşünür Burhan Galyun: Mezhepçilik miras yoluyla gelmeyen, modern bir siyasi olgudur

Suriyeli düşünür Burhan Galyun: Mezhepçilik miras yoluyla gelmeyen, modern bir siyasi olgudur
TT

Suriyeli düşünür Burhan Galyun: Mezhepçilik miras yoluyla gelmeyen, modern bir siyasi olgudur

Suriyeli düşünür Burhan Galyun: Mezhepçilik miras yoluyla gelmeyen, modern bir siyasi olgudur

Suriyeli düşünür Burhan Galyun, çağdaş Arap düşüncesini birçok vizyon, fikir, konum ve tezle zenginleştiren birkaç Arap aydından biridir. Bu zenginlikler çağdaş dönemde, Arap toplumlarının diktatörlüklerden kurtulmasına yardımcı oluyor. Galyun, Arap Baharı sürecinde tanık olunan dehşet, açmaz ve çatlaklarda Suriye halkının yanında durmaya önem verdi. Arap Baharı hayallerini ve kitlelerinin tüm korku duygularını ortadan kaldırma gücünü savunmak ve bireyin değerini, özgürlüğünü, onurunu ve Arap toplumu içinde düzgün bir yaşam hakkını vurgulamak için defalarca öne çıktı.
Galyun’un bu noktada düşünceleri, gerçekliğin analizine dayanıyordu. Doğrudan Arap gerçekliğinin analizini yapan Galyun devlet, sol, güç, sınıf ve blok kavramlarının ezberlenmesine ve kullanılmasına dayanmıyor ancak entelektüel süreçte Arap bağlamıyla ilişkide kalıyor. Tarihin, Galyun'un düşüncesinde paleontolojik sosyolojik yöntemi açısından temel bir dayanak olarak yer alması, onu özellikle de Arap Baharı gibi çağdaş Arap tarihinin kritik ve merkezi bir aşamasında, Arap siyasi bağlamında Batı düşüncesini devşirme girişimlerine başvurmadan, düşünceyi kendi bağlamına oturtuyor.
Burhan Galyun’un yazıları politik, sosyal bir gerçekliği aşmak için hazır değerlendirmeler sunmasa da vakayı, gerçeği, kavramı ve konuyu düşünme laboratuvarı yapan felsefi fikirler ve sosyal analizlere odaklanma eğiliminde. Tıpkı mezhepçilik kavramında olduğu gibi. Çoğu durumda, mezhepçiliği Arap-İslam tarihi çerçevesinde okuyan bir entelektüel olarak salt felsefi düşüncenin ötesine geçiriyor.
Galyun, mezhepçiliğin modern bir kavram olduğunun farkında. Ancak bu farkındalık onu, 2017 yılında el-Merkezu’l Arabi li’l Ebhas ve Diraseti’s Siyasat tarafından basılan ‘Nizamu’t Taifiyye: Mine’d Devleti ile’l Kabile’ (Devletten Kabileye Mezhep Sistemi) adlı kitabında kavramı çağdaş sosyolojik yöntem temelinde, kronolojik bir analize tabi kılmaktan, büyük ölçüde siyaset sosyolojisi teorileriyle özdeşleştirmekten alıkoymadı.
Şarku’l Avsat Türkçe, Burhan Galyun ile ‘Suriye el-Emel’in Arap dünyasındaki son gelişmeler ışığında, çağdaş Arap siyasi yaşamındaki mezhepçilik kavramı ve kalıntıları hakkında gerçekleştirdiği röportajı ilginize sunuyor.
Sizce mezhepçilik konusu İslam'ın başlangıcından modern döneme kadar, Arap-İslam mirası içinde neden gündeme getirilmedi? Ortaçağ Arap-İslam düşüncesi neden mezhepçilik  meselesini, bunun getirdiği açmazları ve çelişkileri düşünmekten uzak durdu?
1978 yılında yayınlanan ‘Mezhepçilik Meselesi’ adlı kitabımda mezhepçiliği bir mezhebe, dine ya da itikat mensubiyeti, kısacası dinî veya mezhebi grup ile siyasî grup açısından ayırdım. Siyasi iktidar mücadelesinde din ve mezhep temelinde mücadele etmeyen ya da bir inancı savunmayan, daha ziyade kabile taassubuna benzer bir şekilde mezhep fanatizmi kullanan bir siyasi faktör olduğunun altını çizdim. Bu daha önce yapılmadı. Çünkü iktidar, yönetici ailenin tekelindeydi ve güç mevkileri konusunda fertler ve gruplar arasında herhangi bir rekabet söz konusu değildi. Yani basitçe ne bireyler ne partiler ne de başka herhangi bir aktör arasında çatışma veya iktidar aktarımına açık bir siyasi alan yoktu. İktidarı ele geçiren aile veya güç bunu otoritesini meşru kılmak, halkın sadakatini korumak, inanca veya hakim dine itaat ve teslimiyetlerini sağlamak veya dinini empoze etmek için zorunlu olarak benimsiyor.. Kural buydu. İki İslam İmparatorluğu Emeviler ve Abbasiler, Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere ardından gelen tüm saltanatlarda ilişkiler mesheplerin bir arada yaşaması, dini inanç özgürlüğü, bu özel inançların birbirinden tamamen ayrılması ve iktidarın, yönetici ailenin malı olması üzerine kuruluydu. Çeşitli dinlere mensup olanlar arasında en çok zulüm ve baskı görenler, hakim din içindeki ayrılık yanlısı hareketlerdir. Bu hareketler, bidatçiler veya zındıklar olarak isimlendiriliyordu. Çünkü hakim olan dinin güvenilirliğine ve resmi makamlarının meşruiyetine şüphe düşürüyorlardı.
Modern çağda siyasi bir uygulama olarak mezhepçilik, yani bir mezhebin siyasi bir aktöre, partiye veya bir yarı partiye dönüşmesi, birbiriyle ilişkili iki konudan kaynaklanıyor: Birincisi, açık bir siyaset alanının ortaya çıkması. Bu, iktidara erişim hakkının genelleştirilmesi veya modern devlette halkın otoritesi açısından onun üzerindeki tartışma, yani siyaseti herkesin katılmayı arzulayabileceği kamusal ve meşru bir talep ve uygulama haline getirmek anlamına gelir. Bu, modern devletin ve ürünlerinin en belirgin özelliklerinden biridir. İkincisi, siyasetin bir kamu malı haline gelmesi ve aynı zamanda katılım, güç ya da sorumluluk pozisyonları için rekabet etmenin, beklentileri gerçekleştirmenin meşru yol ve araçlarının engellenmesidir. O halde mezhepçilik siyasi hakların bireylere genelleştirilmesinin ve bunların kullanılması için doğal yolların kapatılmasının sonucudur. Buradaki çatışma, şeffaf ve meşru siyasi mücadelenin yasaklanması veya engellenmesi için gayri meşru ama gerçekçi bir bedel haline geliyor. Bu durum ister siyasi bir parti olsun isterse de onun bir alternatifi, yönetim için rekabet eden seçkinleri, siyasi mücadelede dini grubun dengesini veya ağırlığını kullanmaya sevk etti. Bu eğilim ayrıca iktidar tekelinin artması ve aktarımının engellenmesiyle de katlanarak artar. Aynı zamanda iktidardaki seçkinlerin mezhep veya kabile bağnazlığı üzerine bahis oynamasını da gerektirir.
Bu nedenle ikinci kitabım ‘Devletten Kabileye Mezhepçilik Sistemi’nde, mezhepçiliği, (iktidar sahiplerinin tekelinde olduğu için bulunamayan gerçek para biriminin yerine geçen) siyasette ve ticaret amacıyla meşru pazardan yasaklanmasından kaynaklanan sahte paranın, karaborsada kullanılması olarak niteledim. Bu, mezhepçiliğin ne tarihsel ne de dini bir miras olduğu, yani şu veya bu dine bağlı olmadığı, daha ziyade otoriter rejimlerin siyasetin içine soktuğu ve diğerlerini meşruiyetlerini kullanma hakkından mahrum bıraktığı açmazın bir sonucu olarak ortaya çıkan anormal bir ilişki olduğu anlamına gelir. Ancak siyaseti engellerken, meşruiyeti yalnızca halkın katılımına dayanan modern devlet sisteminin ayrılmaz bir parçası olan yabancılaşmayı önlemek ve güç dengelerini inşa etmek için çıkar çatışmalarını ve gerekli uzlaşmaları ifade etme işlevini iptal edemez. Mezhep, çatışmaları yasaklı siyasi çatışmaları bu şekilde değiştirir, örtbas eder veya örter. Bu nedenle ne zaman ki siyaset yapma yasağı kaldırıldı ve yeniden halkın katıldığı kamusal ve meşru bir faaliyet haline geldi işte o zaman seçkinler, siyasi ve yasal araçları kullanarak özgürce ve şeffaf bir şekilde iktidara karşı çıktı. Mezhepçilik de otomatik olarak geriledi. Mezhepçilikten geriye bir mezhebe ve dine soğuk bağlılık dışında hiçbir şey kalmadı. Yani mezhep, fayda değeri olan asli gerçeğini korumak ve bireylerin manevi taleplerini karşılamak için siyasi mübadele değerini kaybeder.

El-Merkezu’l Arabi li’l Ebhas ve Diraseti’s Siyasat tarafından basılan ‘Devletten Kabileye Mezhepçilik Sistemi’nde konuyla etkileşiminizin düzeyi hakkında detaylı ve nitel analiz yapıyor, mezhepçiliğe bir çözüm sunmuyorsunuz. Bunun yerine, konu hakkında düşünmek için bir giriş noktası olarak bazı olası açıklamalar bulmaya çalışan teorik felsefi öncüllerden bahsediyorsunuz. Bu noktaya nasıl ulaştınız?
Görüldüğü üzere sosyal başlıkta bu bir analiz ve yöntem meselesidir.

Çağdaş Arap düşüncesinin yazılarına bakıldığında okur, mezhepçilik konusunun 1980’li yıllardan bu yana çokça gündeme getirildiğini ve bugün de daha önceki yoğunluğuna benzer bir şekilde gündemde olduğunu hissediyor. Arap gerçekliğinin son yıllarda tanık olduğu çatlaklara ve kopmalara rağmen bu korkunç sürekliliği nasıl açıklıyorsunuz?
Doğru. Bunun nedeni, genel olarak Arap, özel olarak da Doğu toplumlarının tüm entelektüel ve politik seviyelerde kamu işlerine katılım ve müzakere için tüm pencereleri kapatan kara tiranlık modelini bilmemeleridir. Potansiyel aktivistlerin gözünü korkutmak, onları cinayetle ya da hapis ve acımasız işkenceyle terörize etmek, 1970'lere kadar meşruiyet arayışını veya herhangi bir siyasi meşruiyet ölçüsünü inşa etmenin yerini almasıdır. Bu kara tiranlık modeli ve siyasetin imha edilmesi, egemen seçkinler, tüm ulusal, kalkınma ve stratejik bahislerini nihai ve tam olarak kaybetmeleri nedeniyle her meşruiyet kaynağını ve küçük bir bölümünü bile geri kazanma umudunu yitirdiklerini anlayana kadar belirgin bir hal almadı. O anda kendisi hakkındaki tüm yanılsamalarından ve egemenliğinin popülaritesinden vazgeçti. Tüm güçler üzerinde tam bir tekel sisteminin geliştirilmesi, her türlü entelektüel veya politik ifadenin kalıcı ve barbarca bir şekilde bastırılması ve onu kötüleyebilecek her türlü dolaşım, değişim ve iletişim biçimlerinin tamamen yasaklanması süreci başladı. Bu, modern siyasetin ruhunu ve anlamlarını canlandırmada etkili oldu.
Bu nedenle yarı demokratik bir yaşam veya en azından çoğulculuk ile karakterize edilen onlarca yıl boyunca mezhepçilik olgusu neredeyse hiç yoktu veya çok sınırlıydı. Bu da benim önceki hipotezimi doğruluyor. Karaborsa, yalnızca malların ve ihtiyaçların gerçek değerlerine uymayan otoriteye ve keyfi yasalara tabi tekelci bir pazarda ortaya çıkar.

Mezhepçiliğin Arap dünyasındaki siyasi sözlükteki kullanımı açısından çok çeşitli çağrışımları var. Söz konusu kitabınızda kavramı tarihsel ve düşünsel olarak irdelemişsiniz. Sosyal bilimler üzerinde çalışan bir araştırmacı, zaman ve mekana bağlı olarak dönüşen bir Arap gerçekliği karşısında bu yorumlara ne ölçüde güvenebilir?
Mevcut gerçekliğin veya incelenen fenomenin etkili ve verimli bir şekilde anlaşılmasını sağlamada rasyonel argümanların ciddiyetine ve verimliliğine zihinsel kanaat ve güven dışında herhangi bir hipotezin geçerliliği olasılığından emin olmanın herhangi bir yolu yoktur.

Mezhepçiliğin bugün Arap baskıcı diktatörlük rejimlerinin elinde siyasi bölünmeler, ayrımcılık, milliyetçilik ve siyasi partileri daha da kötüleştirme yoluyla Arap toplumu üzerindeki hâkimiyetlerini sıkılaştırmak için bir silah haline geldiğini düşünmek mümkün müdür?
Evet. Hatta, bugün toplumları parçalayan ve bölen, grupların ve bireylerin birbirlerine olan güvenini sarsan, toplumun içinde bulunduğu gerçek sorunlara ilişkin kamuoyu bilincinin ortaya çıkmasını önleyen ve kamu otoritesi konumundaki görevlileri, eylemleri, yolsuzlukları ve kamu parasının yağmalanmasını, kamu sorumluluğuna ihanetlerini izleyen, sorgulayan ve yargılayan bir kamuoyunun oluşmasını engellemek için en güçlü silahtır.

Çağdaş Arap düşüncesinde mezhepçilik konusunda vardığım en önemli bulgulardan biri ya kadim Arap geçmişine ve çağdaş toplumdaki kalıntılarına ya da ideolojik bir karaktere dayanmasıdır. Orta Çağ Arap toplumlarının tarihinde bir mezhepsel düşünce kalıbının varlığından ne ölçüde söz edebiliriz?
Mezhepçilik, mezhepten farklı olarak siyasi bir bidat veya siyasi bir stratejidir. Manevi ihtiyaçlara cevap veren bir doktrin değildir. Dolayısıyla, az önce de belirttiğim gibi; siyaset ilkesinin devlet ve toplumların yönetiminde yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan yeni bir olgudur. Çok basit bir şekilde görüleceği üzere monarşilerden daha çok cumhuriyetçi sistemlerde ortaya çıkmaktadır. Mezhep kelimesi mevcut çağrışımlarda bile kullanılmamıştır. Dilbilimsel olarak ‘tayfa’ kelimesi basitçe bir grup insan anlamına gelir. Araplardan, Müslümanlardan, tüccarlardan, sanayicilerden oluşan bir grup, fakir ve zenginlerden oluşan bir grup veya bir grup aydın veya bir grup alimden bahsetmek mümkündür. Aynı şekilde Orta Çağ’da, bugün yerine ‘savaş komutanları’ (Umerau’l Harb) ifadesini kullanabileceğimiz ‘müluk et-tavaif’ (Tayfa Kralları) ifadesi kullanılmıştır. O dönemde kullanılan bu ifadenin, dini grup ve fırkalar için kullanılan: el-milel (milletler), en-nihle (akide), eş-şiya (cemaatler), el-mezahib (mezhepler) ve el-firak (fırkalar) terimleriyle herhangi bir ilgisi yoktu.

Peki ya sömürge dönemi? Mezhepçilik fikrini nasıl körükleyebilirdi?
Sömürge otoriteleri, tıpkı bugünün otoriterleri gibi aynı amaç için dini, ulusal veya etnik bölünmelere yapılan yatırımları kullandılar. Bu, analistlerin, politikalarının temeli olarak nitelediği kuraldı: Böl ve yönet. Ardında herhangi bir dini amaç yoktu. Kural, sadece dini mezheplerin mensuplarına uygulanmayıp aynı şekilde etnik ve antropolojik bölünmeler de gerçekleştirildi.

İslam ile ilgili olarak, özellikle bazı araştırmacılar ve oryantalistlerin Arapların bölünmesinin İslam'ın özgüllüğünü çerçeveleyen ve konuyu ele almasını sağlayan ulusal yapının yokluğundan kaynaklanması konusundaki ısrarları ışığında, bu kavramla bir ilgisi var mı?
İslam kendisini baştan beri bir dünya dini olarak tanıtmıştır. Yalnızca Araplara değil tüm insanlığı muhatap alıyordu. Araplara da yalnızca insan olmaları bakımından hitap etti. Tek tanrılı bir dine inanmakla meşrulaştırılan dini çoğulculuğu tanıyan ve üç tek tanrılı dine Ehl-i Kitap adını veren az sayıda dinden biridir. Daha sonra, Sabiîleri fiilen tanıdı ve kendisinden önce var olan tüm dinlerin kimliklerini korumalarına izin verdi. İslam'da tıpkı bugün olduğu gibi misyonerlik politikası yoktu. Ancak insanların çoğunluğu zamanla İslam'a girdi. İslam, katkıda bulunduğu veya eski kültürlerin ve halkların tek bir otorite ve kültür altında kaynaşmasından geliştiği hakim bir medeniyete entegre edilmesinin bir sonucu olarak manevi ve medeni bir referans çerçevesi, kültürel ve maddi, yani medeni, kapsamlı bie rehberdir. Arap-İslam medeniyetinden bahsederken kastedilen din değildir. Daha ziyade birden çok kültürün, dinin ve mezhebin etkileşimine izin veren ve çeşitli kültürlerin ve halkların katıldığı ve karşılıklı değişimin meydana geldiği yeni bir medeniyet üreten tarihi ve medeni bir çerçevedir.
Bu durum, Sünniler ve Şiiler olmak üzere iki ana akımdan ve hatta Haricilerin temsil ettiği üçüncü akımdan ortaya çıkan İslami düşünce ekollerinin yanı sıra Haçlı Seferleri’ne ve belki de MS 12’inci yüzyıla kadar Suriye'de Hıristiyanların çoğunluğu oluşturmaya devam ettiğini ve İslam'ın resmen tanımadığı dinlerin günümüze kadar varlığını sürdürdüğünü açıklamaktadır. Ancak bu elbette Müslümanlar ve çeşitli mezhepleri arasındaki iç savaşları yok sayamaz. Bunlar mezhepsel seçenekler üzerindeki çatışmanın arkasındaki güç savaşlarıdır.

Kitapta dikkatimi çeken şey, çağdaş yaklaşımlara dayalı bir tür epistemolojik kazı gerçekleştirmek için Arap düşüncesinin katmanlarında seyahat ederek tarihsel, arkeolojik ve ardından sosyal psikolojinin hakim olduğu birçok sayfaya rağmen bunu felsefe ile sınırlandırmak zor olduğundan, çalıştığım ve konuya yaklaştığım yöntemin özgünlüğü oldu. Arap toplumlarının tarihinde mezhepçilik kavramını incelemek için teorik kavramları ve ifadeleri analiz etmenize yardımcı olan bu bilimsel bir araştırma yöntemine nasıl ulaştınız?
Bunlar öğrenme yoluyla kazanılan şeyler. Gerçekliği okumayı ve koşulları, toplumları, sistemleri ve farklı tarihsel dönemleri karşılaştırmayı ve eleştirel yaklaşımları benimsemeyi öğrendim. Her araştırmacının, kendince araştırma tercihlerine ve etik yönelimlere dayanan deneyimleri vardır.

Lübnan gibi bir ülkede 17 Ekim Hareketi olarak isimlendirilen protestolardan beri, diğer bazı Arap ülkelerine kıyasla bu kavrama atfettiğiniz özellikler nelerdir?
Lübnan’da durum, diğer Arap ülkelerinden farklıdır. Çünkü siyasi sistemin temeli, mevkilerin mezhebe göre dağılımına dayalıdır. Dolayısıyla dayandığı temel modern Lübnan devletinde güç birliği ve toplumsal barıştır. Lübnan'ın bugün yaşamakta olduğu kriz mezhepçilikten kaynaklanmıyor. Ancak pratikte bir partinin iktidar üzerindeki tek taraflı kontrolünü sona erdiren veya bununla sonuçlanan iç savaş ve yabancı işgallerin sonucu olarak mezhepçi çoğulcu sistemin baltalanmasından ve bu mezhep kota sisteminin içeriğini boşaltmasından doğuyor. Kendisi de bölgesel ve uluslararası çatışma kurallarına tabi olan Hizbullah'ın, Lübnan'ın iç hesaplarından ve dengelerinden uzak, bu tek taraflı etkin denetimi çerçevesinde, mezhep sistemini artık kendi ayakları üzerinde toparlama, hatta reformdan geçirme imkanı yoktur. İlan edilmemiş tek parti yönetimi ve egemenliği, üstün silahları ve zalim bölgesel hesapları bağlamında, mezhepleri temsil eden siyasi liderlerin ne anlaşma imkânı ne de ağırlığı kaldı. Çoğu, mezheplerinin onlara duyduğu güveni kaybetti. Diğer taraftan Hizbullah'ın otoritesi yanında ya da bu tekelci otoritenin izin verdiği dar sınırlar içinde çalışmayı kabul edenler dışında saha ya da siyasi alan boştu.
Lübnan siyasi yaşamı işte böyle sonlandı ve meydan iki tarafa kaldı: Birincisi, mezhepçi partilere olan güvenini yitirmiş ve artık sokaklara inip görevden alındıklarını ilan etmek için gösteriler yapmak dışında görüşlerini ve kendilerini ifade etme imkânı olmayan halk kitlesidir. Bu, söz konusu liderlere ve partilere karşı isyanının doğrudan bir ifadesidir.
İkincisi, partinin çatısı altında çalışmayı, onu korumayı ve onunla iş birliği yapmayı kabul eden bir grup politikacıdan oluşan siyasi ‘elitten’ geriye kalanların durgunluğu. Gerçek şu ki bu partinin kendi politikası ve varlık nedeni, İran'ın bölgesel politika gündemini karşılamakla bağlantılı olduğu ölçüde Lübnan'a yönelik bir politika gündemi yoktur. Beni Lübnan'ın tamamen Suriye'nin durumuna düştüğünü söylemeye iten durum da bu. Her ikisi de dış bir partinin emrinde ve dış bir gündem uğruna çalıştığı için ülkesinin kaderini umursamayan tek fiili partinin otoritesine tabidir. O halde burada, eski ya da basit bilinen anlamda, güç ve konumların dağılımına ilişkin mezhep çatışmalarından çok daha karmaşık bir durumla karşı karşıyayız. Lübnan'daki resmi, mezhebe dayalı şekliyle ve Suriye'deki sahte ulusal biçimiyle mevcut devletin parçalanması ve çökmesiyle karşı karşıyayız.

Mezhepçiliğin, bazı gazetecilerin literatüründe milliyetçiliğin karşısında bir kavram olarak kullanıldığı göz önüne alırsak; milliyetçilik kavramıyla olan ilişkisinin Arap toplumunun özgüllüğü üzerindeki olumsuz etkisinin boyutu nedir?
Bana göre denklem tam tersi. Doğu ülkelerinde mezhepçi mantığın alevlenmesinin ve siyasi yaşam üzerindeki kontrolünün, ulusal hareketlerin, sistemlerin ve politikaların başarısızlığından kaynaklandığına inanıyorum. Bununla sadece 1950’li ve1960’lı yıllarda Suriye ve Mısır'ın birleştiği kısa dönem dışında bir devleti ve bir rejimi temsil etmeyen Arap milliyetçiliği gibi sınır ötesi milliyetçiliği kastetmiyorum. Ulusal anlamda milliyetçilikten bahsediyorum. Bu başarısızlığın nedeni mezhepçilik değil, çoğu zaman yerel seçkinlerin denetim sınırlarını aşan diğer siyasi, ekonomik, jeopolitik ve stratejik faktörlerdir.

Düşünür Azmi Bişara, konuya teorik ve tarihsel açıdan yaklaştığı 928 sayfalık ‘Mezhep, Mezhepçilik ve Hayali Mezhepler’ başlıklı, seçkin bir entelektüel çalışma yayınlamıştır. Başkalarının mezhepçilik konusuna katkılarını, kitabınızla ilişkileri bağlamında nasıl görüyor ve değerlendiriyorsunuz? Ya da başka bir deyişle bu ciddi fikrî yazılar, Arapları, rejimlerinin onları kasıtlı olarak siyasi sahneye doğru ittiği mezhepçilik, parçalanma ve mezhepsel bölünme durumundan ne ölçüde kurtarabilir?
Birden fazla vesileyle bahsettiğim gibi; sosyal dünyayı anlamada, aynı konuya ne kadar çok katkı ve farklı bakış açısı olursa, okuyucunun ve kamuoyunun kapasitesi de o kadar artar. Sonuç olarak toplumun kendisi, daha iyi ve daha inandırıcı bir vizyon oluşturmalı ve ardından olumsuz olguyu kuşatabilecek ve üstesinden gelebilecek yeni bir farkındalık meydana getirmeli.
Ancak mezhepsel durumun ve mezhepsel bölünmelerin ortadan kaldırılması sadece epistemolojik ve ideolojik bir savaş değil, öncelikle siyasi bir savaştır. Merkezi otoriteyi ve kaderleri, yani maddi yaşamlarının koşulları, konumları, rolleri ve kültürleri ile gerçeklikten gördükleri ve görmelerine izin verilmeyen şeyleri kontrol eden devletin çalışma kurallarını değiştirmeden, insanların toplumsal varoluşlarına, ilişkilerine, anlaşmazlıklarına ve bölünmelerine ilişkin algılarını değiştirmek mümkün değildir. Burada özellikle mezhepçiliğin ilk ve en büyük talebinin tüketicisi ve sahibi, mezhepsel bölünmeler üzerinde oynama kuralının kurucusu, onu taklit etmeye ve sahasında oynamaya çalışan muhalif elitlerden çok daha fazlası olan otoriter rejimden ve bireysel tiranlıktan söz ediyorum.



Irak bugün Kürt peşmerge güçlerinin birleştirilmesi sürecini tamamlıyor

Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)
TT

Irak bugün Kürt peşmerge güçlerinin birleştirilmesi sürecini tamamlıyor

Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, Bağdat’ta güvenlik koordinasyonu amacıyla düzenlenen bir toplantıda. (Arşiv, Resmî medya)

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi makamları, bugün Kürt peşmerge güçlerinin birleştirilmesinin ilanı dolayısıyla resmî bir tören düzenlemeye hazırlanıyor. Böylece Kürdistan Bölgesi’nde Peşmerge Bakanlığı’nın dışında herhangi bir Kürt silahlı gücünün bulunmadığı yeni bir döneme geçilmesi hedefleniyor.

Şarku’l Avsat’ın Irak Haber Ajansı’ndan (INA) aktardığına göre, Kürdistan Bölgesi Başkanlığı Sözcüsü Dilşad Şehab, bugün “peşmerge güçlerinin birleştirilmesinin ilan edileceğini ve 21 Eylül’den sonra Peşmerge Bakanlığı bünyesi dışında hiçbir peşmerge gücünün kalmayacağını” söyledi. Şehab, bu adımın güçlerin bakanlık çatısı altında birleştirilmesi için uzun süredir yürütülen çalışmaların sonucu olduğunu belirtti.

Şehab, birleştirme sürecinin 2016 yılında başladığını ve özellikle siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle geçen yıllarda önemli zorluklarla karşılaşıldığını ifade etti. Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani’nin yürüttüğü çabaların yanı sıra, koalisyon güçleri ve dost ülkelerin desteğinin bu zorlukların aşılmasına ve birleşme sürecinin tamamlanmasına katkı sağladığını kaydetti.

Şehab ayrıca, sürecin tamamlanmasının ilan edileceği törenin, Kürdistan Bölgesi Başkanı’nın himayesinde ABD Savunma Bakanlığı ile Kürdistan Peşmerge Bakanlığı arasında imzalanan mutabakat zaptının dördüncü yıl dönümünde gerçekleşeceğini belirtti. Söz konusu mutabakat, peşmerge güçlerinin birleştirilmesini ve bu güçlere destek sağlanmasını amaçlıyordu.

Irak’taki bütün silahlı grupların, Irak’a destek veren uluslararası koalisyon güçlerinin ülkeden tamamen çekilmesini tamamlamasının ardından, silahlarını en geç bu ayın 30’una kadar devlete teslim etmeleri bekleniyor.

Irak hükümeti, silahların teslim edilmesi dosyasına ilişkin bir mekanizma üzerinde anlaşmaya varmak amacıyla başta Hizbullah Tugayları, Ensarullah el-Evfiya, El-Nuceba, Seyyidü'ş Şüheda, Seraya Evliyaü'd Dem ve Ehli Kehf olmak üzere silahlı grupların temsilcileriyle müzakereler yürütüyor.


Halep’in güneyinde Suriye ordusuna ait silah depolarında patlamalar

İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)
İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)
TT

Halep’in güneyinde Suriye ordusuna ait silah depolarında patlamalar

İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)
İsrail’in Suriye ordusuna ait askeri noktayı hedef alan hava saldırısının ardından Şam’ın bir banliyösünden yükselen dumanlar, (Arşiv-AFP)

Halep’in güney kırsalındaki bölgeler, bugün sabaha karşı Suriye ordusuna ait silah depolarında meydana gelen patlama sesleriyle sarsıldı.

Halep Sivil Savunma Operasyonları Komutanı Faysal Muhammed Ali, “Halep’in güneyindeki el-İys bölgesinde patlamaların devam etmesi, ambulans ve kurtarma ekiplerinin olay yerine ulaşmasını engelliyor” dedi.

Ali, Suriye Haber Ajansı’na (SANA) yaptığı açıklamada, sivilleri patlamaların meydana geldiği bölgeye yaklaşmamaları konusunda uyardı.

Halep Valisi Azzam el-Garib de el-İys ve çevresinde patlamalar meydana gelmesi nedeniyle bölge halkına bölgeye gitmemeleri çağrısında bulundu. Garib, “Herkesten evlerinden çıkmamalarını, patlama bölgelerine gitmemelerini ve güvenlikleri ile müdahale ekiplerinin güvenliği için bu alanların yakınında toplanmamalarını rica ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Garib ayrıca, “Hastaneler ile ambulans ve acil müdahale ekipleri teyakkuz halinde. İlgili makamlar sahadaki durumu takip ediyor ve her türlü acil duruma müdahale ediyor” dedi.

Suriye İçişleri Bakanlığı ise “el-İys’teki patlamaların ardından Şam-Halep uluslararası yolunun, İbcla Üniversitesi kavşağı ile Han Tuman Köprüsü’nde Halep yönünden trafiğe kapatıldığını” duyurdu.

Patlamaların meydana geldiği bölgeye yakın el-İys ve ez-Zerbe sakinleri, durumu korkutucu olarak nitelendirdi. Bölge sakinleri, onlarca füzenin havada uçtuğunu ve patlamaların bölgede büyük paniğe yol açtığını belirtti.

Şarku’l Avsatın DPA’dan aktardığına göre Halep’in güneyindeki el-İkarda bölgesinde yaşayanlar, “el-İys ve Tel Hediye beldelerinde şiddetli patlama sesleri duyuluyor. Füzelerin havada uçtuğu ve patladığı görüldü” dedi.

Bölge sakinleri ayrıca, “Hiç kimse askeri mevzilere yaklaşamıyor. Mevziilerde çok sayıda asker bulunuyor ancak onlardan ne durumda olduğu bilinmiyor” ifadelerini kullandı.

Halep kentinde yaşayanlar da patlama seslerinin kentten yaklaşık 30 kilometre uzaklıktaki el-İys beldesinden açıkça duyulduğunu belirtti.

El-İys bölgesi ve Halep’in güneyindeki diğer bölgelerin, muhalif grupların Halep’e girmesinin ardından İdlib vilayetine ve buradan Şam’a doğru ilerlediği dönemde İran Devrim Muhafızları ve Lübnan Hizbullahı güçlerinin kontrolünde olduğu belirtiliyor.


Rusya Suriye sahilinde kalıyor ancak misyon değişiyor

Mutabakat, askeri üs ve tesislerin işlevini yeniden tanımlayarak, bunların Şam ile Moskova arasında ortak eğitim ve yetiştirme merkezlerine dönüştürülmesini öngörüyor. (Independent Arabia)
Mutabakat, askeri üs ve tesislerin işlevini yeniden tanımlayarak, bunların Şam ile Moskova arasında ortak eğitim ve yetiştirme merkezlerine dönüştürülmesini öngörüyor. (Independent Arabia)
TT

Rusya Suriye sahilinde kalıyor ancak misyon değişiyor

Mutabakat, askeri üs ve tesislerin işlevini yeniden tanımlayarak, bunların Şam ile Moskova arasında ortak eğitim ve yetiştirme merkezlerine dönüştürülmesini öngörüyor. (Independent Arabia)
Mutabakat, askeri üs ve tesislerin işlevini yeniden tanımlayarak, bunların Şam ile Moskova arasında ortak eğitim ve yetiştirme merkezlerine dönüştürülmesini öngörüyor. (Independent Arabia)

Mustafa Rüstem

Rusya’ya ait bir gemi konvoyunun Suriye’nin batısındaki Tartus’a ulaşmasıyla birlikte, Rusya’nın Akdeniz kıyısındaki iki üssünden birinin bulunduğu bu limana Moskova-Şam mutabakatının ardından gelen ilk gemilerin ne taşıdığı gündeme geldi. Söz konusu mutabakat, Rusya’nın Suriye topraklarındaki varlığının geleceğine ilişkin düzenlemeleri içeriyor.

Rus konvoyunda yer alan dört gemi, bu ayın 7’sinde Akdeniz’e ulaştı. Rus çarlarının, 2024’ün sonlarında başlıca müttefikleri olan Suriye eski Devlet Başkanı Beşşar Esed’in devrilerek Moskova’ya kaçmasının ardından da Akdeniz’deki varlığını korumaya çalıştığı biliniyor.

Askeri-teknik iş birliği

Deniz istihbarat şirketi Sea Max’in uydu görüntüleri üzerinden yaptığı ilk incelemeye göre Rusya’ya ait Sparta ve ikmal gemisi Akademik Paşin konvoyda yer aldı. Reuters ise konvoydaki iki gemiyi görüntülerken, Rus petrol tankeri General Skobelev’in Suriye açıklarında demirlediğini ve boşaltma operasyonu sırasında limanın üzerinde bir gözetleme balonunun uçtuğunu bildirdi.

Bu sırada Sparta gemisi, Hmeymim ve Tartus üslerine gönderilen mühimmatın da bulunduğu malzemeleri boşalttı. Konvoydaki dördüncü gemi ise Rusya’ya ait Amiral Levçenko destroyeri. Konvoyun Cebelitarık Boğazı’nı geçerek Akdeniz’e yönelmesi ve gemilerin sinyal yayınlarını kesmesinin ardından, uydu takibiyle Suriye kıyılarına ulaştıkları doğrulandı.

Rus siyasi işler uzmanı Dr. Roland Bijamov yaptığı değerlendirmede, Rus gemilerinin faaliyetlerinin iki ülke arasındaki yeni ilişkiler ve ikili iş birliği çerçevesinde, askeri-teknik iş birliğinin yeni bir modeli kapsamında yürütüldüğünü söyledi. Bijamov, Suriye Genelkurmay Başkanı’nın Hmeymim Üssü’ne gerçekleştirdiği ilk ziyaretin, tarafların son dönemde vardıkları anlaşmaları fiilen uygulama aşamasına geçtiğini gösterdiğini belirtti.

 Rusya Akdeniz'den çekilmeyecek, Akdeniz'e kıyısı bulunan iki Suriye üssünde varlığını sürdürecek (Independent Arabia)
Rusya Akdeniz'den çekilmeyecek, Akdeniz'e kıyısı bulunan iki Suriye üssünde varlığını sürdürecek (Independent Arabia)

Bijamov’a göre Rusya Akdeniz’den çekilmeyecek; Tartus ve Hmeymim’deki varlığını sürdürecek, ancak buradaki faaliyetlerini ortak eğitim merkezleri ve lojistik merkezler şeklinde yeniden yapılandıracak.

Rusya’nın yeni Suriye ordusuna silah tedariki konusunda ise Bijamov, bunun mümkün olduğunu ancak sürecin kademeli ve pratik şekilde ilerleyeceğini, ilk aşamada Şam yönetimine yeni ordunun ihtiyaç duyduğu yedek parçalar ile askeri teçhizat bileşenlerinin sağlanmasıyla sınırlı kalacağını ifade etti.

Rus gemilerinin gelişinin, Suriye Genelkurmay Başkanı’nın Rus üssüne gerçekleştirdiği askeri heyet ziyarete paralel olarak gerçekleştiğine dikkat çeken Bijamov, iki gelişmenin aynı sürecin birbirine bağlı parçaları olduğunu belirtti. Bijamov’a göre Moskova, yeni koşullar altında varlığını sürdürürken, Şam da diğer uluslararası aktörlere karşı elini güçlendiren bir konum elde ediyor. Sürecin temelinde ise pragmatizm ve ortak çıkarlar bulunuyor.

Mutabakat ve Rusya’nın varlığı

Suriye-Rusya ilişkilerini takip eden uzmanlara göre, gerçekleşen gelişmeler Şam’ın dış politikasında, Suriyelilerin hafızasında önemli yer tutan en karmaşık meselelerden birinin çözümü açısından yeni bir adım oluşturuyor. Böylece iki taraf arasındaki eski düşmanlık, barış ve karşılıklı çıkar ilişkisine dönüştürülürken, uzun süre Rusya’nın mutlak nüfuzu altında bulunan bir bölgede Suriye egemenliğinin yeniden tesis edilmesi hedefleniyor.

Suriye Genelkurmay Başkanı’nın Rus üslerine yaptığı ziyaretin ardından Suriye Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani de cuma günü Lazkiye Uluslararası Havalimanı’nı ziyaret etti. Şeybani’ye Genelkurmay Başkanı, deniz ve hava kuvvetleri komutanları ile askeri istihbarat başkanı eşlik etti. Heyet, mutabakatın uygulanmasına ilişkin süreci takip etmek ve üzerinde anlaşmaya varılan uygulama adımlarının ne aşamada olduğunu değerlendirmek üzere bazı Rus yetkililerle bir toplantı gerçekleştirdi.

Moskova ile Şam arasında Rusya’nın iki üssünün geleceğine ilişkin müzakereler bir buçuk yılı aşkın süre devam etti. Taraflar, sivil nitelikteki tesislerin yönetiminde Suriye egemenliğini güvence altına alan bir anlaşmaya vardı. Buna göre Hmeymim Havalimanı ve Tartus Limanı’ndaki dördüncü ticari rıhtım gibi tesislerin kademeli olarak yeniden işletmeye alınması ve sivil yatırımlara açılması öngörülüyor.

Buna karşılık mutabakat, askeri nitelikteki tesislerde Rusya’nın varlığını yeniden düzenlerken, Akdeniz kıyısındaki bu bölgede Suriye’nin ulusal egemenliğini de güvence altına alıyor. Suriye Dışişleri Bakanlığı’nın konuya ilişkin açıklamasına göre yeni düzenlemelerin uygulanması için üç ayı aşmayacak net bir takvim belirlendi.

Eğitim ve silahlandırma

Suriye’nin resmi haber ajansı SANA’nın haberine göre taraflar, 9 Ağustos’ta imzalanan mutabakat kapsamında askeri üs ve tesislerin işlevlerini yeniden düzenleyerek bunları ortak eğitim ve yetiştirme merkezlerine dönüştürme konusunda anlaşmaya vardı.

Askeri analist Ahmed Kabalan yaptığı açıklamada, anlaşmanın yeni Suriye ordusuna teknik destek sağlanmasının yanı sıra eğitim ve yetiştirme faaliyetlerine katkıda bulunmasının önünü açtığını söyledi. Kabalan, özellikle Şam’ın kurtarılmasının ilk günlerinde İsrail hava saldırılarında imha edilen ağır araçların ve hava savunma sistemlerinin onarımı konusunda iş birliği yapılabileceğini ifade etti.

Kabalan’a göre bunun karşılığında Moskova Akdeniz’deki iki üssünü koruyacak. Tartus Üssü’nün, Rusya’ya Akdeniz’in güney kesimindeki NATO faaliyetlerini izleme imkânı sağlaması nedeniyle önemli olduğunu belirten Kabalan, üssün kaybedilmesinin bölgedeki güç dengesini etkileyebileceğini, ayrıca farklı ülkelerde yürütülecek operasyonlar için bir ikmal ve hareket noktası niteliği taşıdığını ifade etti.

Suriye Gelecek Hareketi ise yayımladığı açıklamada, mutabakat hükümlerinin uygulanmasının hızlandırılması çağrısında bulundu. Açıklamada, açık bir uygulama planı, kesin takvimler ve askeri tesislerin sivil ve eğitim merkezlerine fiilen dönüştürülmesini denetleyecek mekanizmalar oluşturulması istendi. Ayrıca Lazkiye Havalimanı ve Tartus Limanı’nın geliştirilmesine yönelik kapsamlı bir plan hazırlanması ve geri alınan tesislerin yönetiminde şeffaflığın artırılması, işletme faaliyetleri ve gelirler konusunda düzenli raporlar yayımlanması talep edildi.

Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığı

Moskova, 2011’de Suriye’de halk hareketinin başlamasının ardından ülkenin içişlerine doğrudan müdahil oldu. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Rusya, Çin’le birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde veto yetkisini kullanarak Esed yönetimi ile muhalifler arasındaki çatışmaları sona erdirecek uluslararası kararların önünü kesti.

Askerî açıdan Rusya’nın Suriye’deki varlığı 2015’te önemli ölçüde arttı. Moskova, önceki Suriye yönetimine silah ve teknoloji desteği sağlarken, Hmeymim ve Tartus’taki faaliyetlerini genişletti; ayrıca ülkenin farklı bölgelerinde çok sayıda askeri üs ve nokta kurdu.

Esed’in devrilmesine kadar devam eden bu varlığın ardından, muhaliflerin 27 Kasım 2024’te Halep’e yönelik operasyon başlatmasıyla Rusya, kentteki son askeri noktası olan Esed Askeri Akademisi’nden personelini çekti. Rusya ayrıca ağır araçlarını ve gelişmiş savunma sistemlerini batıdaki Hmeymim ve Tartus üslerine taşıdı ve varlığını korumak amacıyla diplomatik çözüm arayışlarına yöneldi.