Suriyeli düşünür Burhan Galyun: Mezhepçilik miras yoluyla gelmeyen, modern bir siyasi olgudur

Suriyeli düşünür Burhan Galyun: Mezhepçilik miras yoluyla gelmeyen, modern bir siyasi olgudur
TT

Suriyeli düşünür Burhan Galyun: Mezhepçilik miras yoluyla gelmeyen, modern bir siyasi olgudur

Suriyeli düşünür Burhan Galyun: Mezhepçilik miras yoluyla gelmeyen, modern bir siyasi olgudur

Suriyeli düşünür Burhan Galyun, çağdaş Arap düşüncesini birçok vizyon, fikir, konum ve tezle zenginleştiren birkaç Arap aydından biridir. Bu zenginlikler çağdaş dönemde, Arap toplumlarının diktatörlüklerden kurtulmasına yardımcı oluyor. Galyun, Arap Baharı sürecinde tanık olunan dehşet, açmaz ve çatlaklarda Suriye halkının yanında durmaya önem verdi. Arap Baharı hayallerini ve kitlelerinin tüm korku duygularını ortadan kaldırma gücünü savunmak ve bireyin değerini, özgürlüğünü, onurunu ve Arap toplumu içinde düzgün bir yaşam hakkını vurgulamak için defalarca öne çıktı.
Galyun’un bu noktada düşünceleri, gerçekliğin analizine dayanıyordu. Doğrudan Arap gerçekliğinin analizini yapan Galyun devlet, sol, güç, sınıf ve blok kavramlarının ezberlenmesine ve kullanılmasına dayanmıyor ancak entelektüel süreçte Arap bağlamıyla ilişkide kalıyor. Tarihin, Galyun'un düşüncesinde paleontolojik sosyolojik yöntemi açısından temel bir dayanak olarak yer alması, onu özellikle de Arap Baharı gibi çağdaş Arap tarihinin kritik ve merkezi bir aşamasında, Arap siyasi bağlamında Batı düşüncesini devşirme girişimlerine başvurmadan, düşünceyi kendi bağlamına oturtuyor.
Burhan Galyun’un yazıları politik, sosyal bir gerçekliği aşmak için hazır değerlendirmeler sunmasa da vakayı, gerçeği, kavramı ve konuyu düşünme laboratuvarı yapan felsefi fikirler ve sosyal analizlere odaklanma eğiliminde. Tıpkı mezhepçilik kavramında olduğu gibi. Çoğu durumda, mezhepçiliği Arap-İslam tarihi çerçevesinde okuyan bir entelektüel olarak salt felsefi düşüncenin ötesine geçiriyor.
Galyun, mezhepçiliğin modern bir kavram olduğunun farkında. Ancak bu farkındalık onu, 2017 yılında el-Merkezu’l Arabi li’l Ebhas ve Diraseti’s Siyasat tarafından basılan ‘Nizamu’t Taifiyye: Mine’d Devleti ile’l Kabile’ (Devletten Kabileye Mezhep Sistemi) adlı kitabında kavramı çağdaş sosyolojik yöntem temelinde, kronolojik bir analize tabi kılmaktan, büyük ölçüde siyaset sosyolojisi teorileriyle özdeşleştirmekten alıkoymadı.
Şarku’l Avsat Türkçe, Burhan Galyun ile ‘Suriye el-Emel’in Arap dünyasındaki son gelişmeler ışığında, çağdaş Arap siyasi yaşamındaki mezhepçilik kavramı ve kalıntıları hakkında gerçekleştirdiği röportajı ilginize sunuyor.
Sizce mezhepçilik konusu İslam'ın başlangıcından modern döneme kadar, Arap-İslam mirası içinde neden gündeme getirilmedi? Ortaçağ Arap-İslam düşüncesi neden mezhepçilik  meselesini, bunun getirdiği açmazları ve çelişkileri düşünmekten uzak durdu?
1978 yılında yayınlanan ‘Mezhepçilik Meselesi’ adlı kitabımda mezhepçiliği bir mezhebe, dine ya da itikat mensubiyeti, kısacası dinî veya mezhebi grup ile siyasî grup açısından ayırdım. Siyasi iktidar mücadelesinde din ve mezhep temelinde mücadele etmeyen ya da bir inancı savunmayan, daha ziyade kabile taassubuna benzer bir şekilde mezhep fanatizmi kullanan bir siyasi faktör olduğunun altını çizdim. Bu daha önce yapılmadı. Çünkü iktidar, yönetici ailenin tekelindeydi ve güç mevkileri konusunda fertler ve gruplar arasında herhangi bir rekabet söz konusu değildi. Yani basitçe ne bireyler ne partiler ne de başka herhangi bir aktör arasında çatışma veya iktidar aktarımına açık bir siyasi alan yoktu. İktidarı ele geçiren aile veya güç bunu otoritesini meşru kılmak, halkın sadakatini korumak, inanca veya hakim dine itaat ve teslimiyetlerini sağlamak veya dinini empoze etmek için zorunlu olarak benimsiyor.. Kural buydu. İki İslam İmparatorluğu Emeviler ve Abbasiler, Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere ardından gelen tüm saltanatlarda ilişkiler mesheplerin bir arada yaşaması, dini inanç özgürlüğü, bu özel inançların birbirinden tamamen ayrılması ve iktidarın, yönetici ailenin malı olması üzerine kuruluydu. Çeşitli dinlere mensup olanlar arasında en çok zulüm ve baskı görenler, hakim din içindeki ayrılık yanlısı hareketlerdir. Bu hareketler, bidatçiler veya zındıklar olarak isimlendiriliyordu. Çünkü hakim olan dinin güvenilirliğine ve resmi makamlarının meşruiyetine şüphe düşürüyorlardı.
Modern çağda siyasi bir uygulama olarak mezhepçilik, yani bir mezhebin siyasi bir aktöre, partiye veya bir yarı partiye dönüşmesi, birbiriyle ilişkili iki konudan kaynaklanıyor: Birincisi, açık bir siyaset alanının ortaya çıkması. Bu, iktidara erişim hakkının genelleştirilmesi veya modern devlette halkın otoritesi açısından onun üzerindeki tartışma, yani siyaseti herkesin katılmayı arzulayabileceği kamusal ve meşru bir talep ve uygulama haline getirmek anlamına gelir. Bu, modern devletin ve ürünlerinin en belirgin özelliklerinden biridir. İkincisi, siyasetin bir kamu malı haline gelmesi ve aynı zamanda katılım, güç ya da sorumluluk pozisyonları için rekabet etmenin, beklentileri gerçekleştirmenin meşru yol ve araçlarının engellenmesidir. O halde mezhepçilik siyasi hakların bireylere genelleştirilmesinin ve bunların kullanılması için doğal yolların kapatılmasının sonucudur. Buradaki çatışma, şeffaf ve meşru siyasi mücadelenin yasaklanması veya engellenmesi için gayri meşru ama gerçekçi bir bedel haline geliyor. Bu durum ister siyasi bir parti olsun isterse de onun bir alternatifi, yönetim için rekabet eden seçkinleri, siyasi mücadelede dini grubun dengesini veya ağırlığını kullanmaya sevk etti. Bu eğilim ayrıca iktidar tekelinin artması ve aktarımının engellenmesiyle de katlanarak artar. Aynı zamanda iktidardaki seçkinlerin mezhep veya kabile bağnazlığı üzerine bahis oynamasını da gerektirir.
Bu nedenle ikinci kitabım ‘Devletten Kabileye Mezhepçilik Sistemi’nde, mezhepçiliği, (iktidar sahiplerinin tekelinde olduğu için bulunamayan gerçek para biriminin yerine geçen) siyasette ve ticaret amacıyla meşru pazardan yasaklanmasından kaynaklanan sahte paranın, karaborsada kullanılması olarak niteledim. Bu, mezhepçiliğin ne tarihsel ne de dini bir miras olduğu, yani şu veya bu dine bağlı olmadığı, daha ziyade otoriter rejimlerin siyasetin içine soktuğu ve diğerlerini meşruiyetlerini kullanma hakkından mahrum bıraktığı açmazın bir sonucu olarak ortaya çıkan anormal bir ilişki olduğu anlamına gelir. Ancak siyaseti engellerken, meşruiyeti yalnızca halkın katılımına dayanan modern devlet sisteminin ayrılmaz bir parçası olan yabancılaşmayı önlemek ve güç dengelerini inşa etmek için çıkar çatışmalarını ve gerekli uzlaşmaları ifade etme işlevini iptal edemez. Mezhep, çatışmaları yasaklı siyasi çatışmaları bu şekilde değiştirir, örtbas eder veya örter. Bu nedenle ne zaman ki siyaset yapma yasağı kaldırıldı ve yeniden halkın katıldığı kamusal ve meşru bir faaliyet haline geldi işte o zaman seçkinler, siyasi ve yasal araçları kullanarak özgürce ve şeffaf bir şekilde iktidara karşı çıktı. Mezhepçilik de otomatik olarak geriledi. Mezhepçilikten geriye bir mezhebe ve dine soğuk bağlılık dışında hiçbir şey kalmadı. Yani mezhep, fayda değeri olan asli gerçeğini korumak ve bireylerin manevi taleplerini karşılamak için siyasi mübadele değerini kaybeder.

El-Merkezu’l Arabi li’l Ebhas ve Diraseti’s Siyasat tarafından basılan ‘Devletten Kabileye Mezhepçilik Sistemi’nde konuyla etkileşiminizin düzeyi hakkında detaylı ve nitel analiz yapıyor, mezhepçiliğe bir çözüm sunmuyorsunuz. Bunun yerine, konu hakkında düşünmek için bir giriş noktası olarak bazı olası açıklamalar bulmaya çalışan teorik felsefi öncüllerden bahsediyorsunuz. Bu noktaya nasıl ulaştınız?
Görüldüğü üzere sosyal başlıkta bu bir analiz ve yöntem meselesidir.

Çağdaş Arap düşüncesinin yazılarına bakıldığında okur, mezhepçilik konusunun 1980’li yıllardan bu yana çokça gündeme getirildiğini ve bugün de daha önceki yoğunluğuna benzer bir şekilde gündemde olduğunu hissediyor. Arap gerçekliğinin son yıllarda tanık olduğu çatlaklara ve kopmalara rağmen bu korkunç sürekliliği nasıl açıklıyorsunuz?
Doğru. Bunun nedeni, genel olarak Arap, özel olarak da Doğu toplumlarının tüm entelektüel ve politik seviyelerde kamu işlerine katılım ve müzakere için tüm pencereleri kapatan kara tiranlık modelini bilmemeleridir. Potansiyel aktivistlerin gözünü korkutmak, onları cinayetle ya da hapis ve acımasız işkenceyle terörize etmek, 1970'lere kadar meşruiyet arayışını veya herhangi bir siyasi meşruiyet ölçüsünü inşa etmenin yerini almasıdır. Bu kara tiranlık modeli ve siyasetin imha edilmesi, egemen seçkinler, tüm ulusal, kalkınma ve stratejik bahislerini nihai ve tam olarak kaybetmeleri nedeniyle her meşruiyet kaynağını ve küçük bir bölümünü bile geri kazanma umudunu yitirdiklerini anlayana kadar belirgin bir hal almadı. O anda kendisi hakkındaki tüm yanılsamalarından ve egemenliğinin popülaritesinden vazgeçti. Tüm güçler üzerinde tam bir tekel sisteminin geliştirilmesi, her türlü entelektüel veya politik ifadenin kalıcı ve barbarca bir şekilde bastırılması ve onu kötüleyebilecek her türlü dolaşım, değişim ve iletişim biçimlerinin tamamen yasaklanması süreci başladı. Bu, modern siyasetin ruhunu ve anlamlarını canlandırmada etkili oldu.
Bu nedenle yarı demokratik bir yaşam veya en azından çoğulculuk ile karakterize edilen onlarca yıl boyunca mezhepçilik olgusu neredeyse hiç yoktu veya çok sınırlıydı. Bu da benim önceki hipotezimi doğruluyor. Karaborsa, yalnızca malların ve ihtiyaçların gerçek değerlerine uymayan otoriteye ve keyfi yasalara tabi tekelci bir pazarda ortaya çıkar.

Mezhepçiliğin Arap dünyasındaki siyasi sözlükteki kullanımı açısından çok çeşitli çağrışımları var. Söz konusu kitabınızda kavramı tarihsel ve düşünsel olarak irdelemişsiniz. Sosyal bilimler üzerinde çalışan bir araştırmacı, zaman ve mekana bağlı olarak dönüşen bir Arap gerçekliği karşısında bu yorumlara ne ölçüde güvenebilir?
Mevcut gerçekliğin veya incelenen fenomenin etkili ve verimli bir şekilde anlaşılmasını sağlamada rasyonel argümanların ciddiyetine ve verimliliğine zihinsel kanaat ve güven dışında herhangi bir hipotezin geçerliliği olasılığından emin olmanın herhangi bir yolu yoktur.

Mezhepçiliğin bugün Arap baskıcı diktatörlük rejimlerinin elinde siyasi bölünmeler, ayrımcılık, milliyetçilik ve siyasi partileri daha da kötüleştirme yoluyla Arap toplumu üzerindeki hâkimiyetlerini sıkılaştırmak için bir silah haline geldiğini düşünmek mümkün müdür?
Evet. Hatta, bugün toplumları parçalayan ve bölen, grupların ve bireylerin birbirlerine olan güvenini sarsan, toplumun içinde bulunduğu gerçek sorunlara ilişkin kamuoyu bilincinin ortaya çıkmasını önleyen ve kamu otoritesi konumundaki görevlileri, eylemleri, yolsuzlukları ve kamu parasının yağmalanmasını, kamu sorumluluğuna ihanetlerini izleyen, sorgulayan ve yargılayan bir kamuoyunun oluşmasını engellemek için en güçlü silahtır.

Çağdaş Arap düşüncesinde mezhepçilik konusunda vardığım en önemli bulgulardan biri ya kadim Arap geçmişine ve çağdaş toplumdaki kalıntılarına ya da ideolojik bir karaktere dayanmasıdır. Orta Çağ Arap toplumlarının tarihinde bir mezhepsel düşünce kalıbının varlığından ne ölçüde söz edebiliriz?
Mezhepçilik, mezhepten farklı olarak siyasi bir bidat veya siyasi bir stratejidir. Manevi ihtiyaçlara cevap veren bir doktrin değildir. Dolayısıyla, az önce de belirttiğim gibi; siyaset ilkesinin devlet ve toplumların yönetiminde yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan yeni bir olgudur. Çok basit bir şekilde görüleceği üzere monarşilerden daha çok cumhuriyetçi sistemlerde ortaya çıkmaktadır. Mezhep kelimesi mevcut çağrışımlarda bile kullanılmamıştır. Dilbilimsel olarak ‘tayfa’ kelimesi basitçe bir grup insan anlamına gelir. Araplardan, Müslümanlardan, tüccarlardan, sanayicilerden oluşan bir grup, fakir ve zenginlerden oluşan bir grup veya bir grup aydın veya bir grup alimden bahsetmek mümkündür. Aynı şekilde Orta Çağ’da, bugün yerine ‘savaş komutanları’ (Umerau’l Harb) ifadesini kullanabileceğimiz ‘müluk et-tavaif’ (Tayfa Kralları) ifadesi kullanılmıştır. O dönemde kullanılan bu ifadenin, dini grup ve fırkalar için kullanılan: el-milel (milletler), en-nihle (akide), eş-şiya (cemaatler), el-mezahib (mezhepler) ve el-firak (fırkalar) terimleriyle herhangi bir ilgisi yoktu.

Peki ya sömürge dönemi? Mezhepçilik fikrini nasıl körükleyebilirdi?
Sömürge otoriteleri, tıpkı bugünün otoriterleri gibi aynı amaç için dini, ulusal veya etnik bölünmelere yapılan yatırımları kullandılar. Bu, analistlerin, politikalarının temeli olarak nitelediği kuraldı: Böl ve yönet. Ardında herhangi bir dini amaç yoktu. Kural, sadece dini mezheplerin mensuplarına uygulanmayıp aynı şekilde etnik ve antropolojik bölünmeler de gerçekleştirildi.

İslam ile ilgili olarak, özellikle bazı araştırmacılar ve oryantalistlerin Arapların bölünmesinin İslam'ın özgüllüğünü çerçeveleyen ve konuyu ele almasını sağlayan ulusal yapının yokluğundan kaynaklanması konusundaki ısrarları ışığında, bu kavramla bir ilgisi var mı?
İslam kendisini baştan beri bir dünya dini olarak tanıtmıştır. Yalnızca Araplara değil tüm insanlığı muhatap alıyordu. Araplara da yalnızca insan olmaları bakımından hitap etti. Tek tanrılı bir dine inanmakla meşrulaştırılan dini çoğulculuğu tanıyan ve üç tek tanrılı dine Ehl-i Kitap adını veren az sayıda dinden biridir. Daha sonra, Sabiîleri fiilen tanıdı ve kendisinden önce var olan tüm dinlerin kimliklerini korumalarına izin verdi. İslam'da tıpkı bugün olduğu gibi misyonerlik politikası yoktu. Ancak insanların çoğunluğu zamanla İslam'a girdi. İslam, katkıda bulunduğu veya eski kültürlerin ve halkların tek bir otorite ve kültür altında kaynaşmasından geliştiği hakim bir medeniyete entegre edilmesinin bir sonucu olarak manevi ve medeni bir referans çerçevesi, kültürel ve maddi, yani medeni, kapsamlı bie rehberdir. Arap-İslam medeniyetinden bahsederken kastedilen din değildir. Daha ziyade birden çok kültürün, dinin ve mezhebin etkileşimine izin veren ve çeşitli kültürlerin ve halkların katıldığı ve karşılıklı değişimin meydana geldiği yeni bir medeniyet üreten tarihi ve medeni bir çerçevedir.
Bu durum, Sünniler ve Şiiler olmak üzere iki ana akımdan ve hatta Haricilerin temsil ettiği üçüncü akımdan ortaya çıkan İslami düşünce ekollerinin yanı sıra Haçlı Seferleri’ne ve belki de MS 12’inci yüzyıla kadar Suriye'de Hıristiyanların çoğunluğu oluşturmaya devam ettiğini ve İslam'ın resmen tanımadığı dinlerin günümüze kadar varlığını sürdürdüğünü açıklamaktadır. Ancak bu elbette Müslümanlar ve çeşitli mezhepleri arasındaki iç savaşları yok sayamaz. Bunlar mezhepsel seçenekler üzerindeki çatışmanın arkasındaki güç savaşlarıdır.

Kitapta dikkatimi çeken şey, çağdaş yaklaşımlara dayalı bir tür epistemolojik kazı gerçekleştirmek için Arap düşüncesinin katmanlarında seyahat ederek tarihsel, arkeolojik ve ardından sosyal psikolojinin hakim olduğu birçok sayfaya rağmen bunu felsefe ile sınırlandırmak zor olduğundan, çalıştığım ve konuya yaklaştığım yöntemin özgünlüğü oldu. Arap toplumlarının tarihinde mezhepçilik kavramını incelemek için teorik kavramları ve ifadeleri analiz etmenize yardımcı olan bu bilimsel bir araştırma yöntemine nasıl ulaştınız?
Bunlar öğrenme yoluyla kazanılan şeyler. Gerçekliği okumayı ve koşulları, toplumları, sistemleri ve farklı tarihsel dönemleri karşılaştırmayı ve eleştirel yaklaşımları benimsemeyi öğrendim. Her araştırmacının, kendince araştırma tercihlerine ve etik yönelimlere dayanan deneyimleri vardır.

Lübnan gibi bir ülkede 17 Ekim Hareketi olarak isimlendirilen protestolardan beri, diğer bazı Arap ülkelerine kıyasla bu kavrama atfettiğiniz özellikler nelerdir?
Lübnan’da durum, diğer Arap ülkelerinden farklıdır. Çünkü siyasi sistemin temeli, mevkilerin mezhebe göre dağılımına dayalıdır. Dolayısıyla dayandığı temel modern Lübnan devletinde güç birliği ve toplumsal barıştır. Lübnan'ın bugün yaşamakta olduğu kriz mezhepçilikten kaynaklanmıyor. Ancak pratikte bir partinin iktidar üzerindeki tek taraflı kontrolünü sona erdiren veya bununla sonuçlanan iç savaş ve yabancı işgallerin sonucu olarak mezhepçi çoğulcu sistemin baltalanmasından ve bu mezhep kota sisteminin içeriğini boşaltmasından doğuyor. Kendisi de bölgesel ve uluslararası çatışma kurallarına tabi olan Hizbullah'ın, Lübnan'ın iç hesaplarından ve dengelerinden uzak, bu tek taraflı etkin denetimi çerçevesinde, mezhep sistemini artık kendi ayakları üzerinde toparlama, hatta reformdan geçirme imkanı yoktur. İlan edilmemiş tek parti yönetimi ve egemenliği, üstün silahları ve zalim bölgesel hesapları bağlamında, mezhepleri temsil eden siyasi liderlerin ne anlaşma imkânı ne de ağırlığı kaldı. Çoğu, mezheplerinin onlara duyduğu güveni kaybetti. Diğer taraftan Hizbullah'ın otoritesi yanında ya da bu tekelci otoritenin izin verdiği dar sınırlar içinde çalışmayı kabul edenler dışında saha ya da siyasi alan boştu.
Lübnan siyasi yaşamı işte böyle sonlandı ve meydan iki tarafa kaldı: Birincisi, mezhepçi partilere olan güvenini yitirmiş ve artık sokaklara inip görevden alındıklarını ilan etmek için gösteriler yapmak dışında görüşlerini ve kendilerini ifade etme imkânı olmayan halk kitlesidir. Bu, söz konusu liderlere ve partilere karşı isyanının doğrudan bir ifadesidir.
İkincisi, partinin çatısı altında çalışmayı, onu korumayı ve onunla iş birliği yapmayı kabul eden bir grup politikacıdan oluşan siyasi ‘elitten’ geriye kalanların durgunluğu. Gerçek şu ki bu partinin kendi politikası ve varlık nedeni, İran'ın bölgesel politika gündemini karşılamakla bağlantılı olduğu ölçüde Lübnan'a yönelik bir politika gündemi yoktur. Beni Lübnan'ın tamamen Suriye'nin durumuna düştüğünü söylemeye iten durum da bu. Her ikisi de dış bir partinin emrinde ve dış bir gündem uğruna çalıştığı için ülkesinin kaderini umursamayan tek fiili partinin otoritesine tabidir. O halde burada, eski ya da basit bilinen anlamda, güç ve konumların dağılımına ilişkin mezhep çatışmalarından çok daha karmaşık bir durumla karşı karşıyayız. Lübnan'daki resmi, mezhebe dayalı şekliyle ve Suriye'deki sahte ulusal biçimiyle mevcut devletin parçalanması ve çökmesiyle karşı karşıyayız.

Mezhepçiliğin, bazı gazetecilerin literatüründe milliyetçiliğin karşısında bir kavram olarak kullanıldığı göz önüne alırsak; milliyetçilik kavramıyla olan ilişkisinin Arap toplumunun özgüllüğü üzerindeki olumsuz etkisinin boyutu nedir?
Bana göre denklem tam tersi. Doğu ülkelerinde mezhepçi mantığın alevlenmesinin ve siyasi yaşam üzerindeki kontrolünün, ulusal hareketlerin, sistemlerin ve politikaların başarısızlığından kaynaklandığına inanıyorum. Bununla sadece 1950’li ve1960’lı yıllarda Suriye ve Mısır'ın birleştiği kısa dönem dışında bir devleti ve bir rejimi temsil etmeyen Arap milliyetçiliği gibi sınır ötesi milliyetçiliği kastetmiyorum. Ulusal anlamda milliyetçilikten bahsediyorum. Bu başarısızlığın nedeni mezhepçilik değil, çoğu zaman yerel seçkinlerin denetim sınırlarını aşan diğer siyasi, ekonomik, jeopolitik ve stratejik faktörlerdir.

Düşünür Azmi Bişara, konuya teorik ve tarihsel açıdan yaklaştığı 928 sayfalık ‘Mezhep, Mezhepçilik ve Hayali Mezhepler’ başlıklı, seçkin bir entelektüel çalışma yayınlamıştır. Başkalarının mezhepçilik konusuna katkılarını, kitabınızla ilişkileri bağlamında nasıl görüyor ve değerlendiriyorsunuz? Ya da başka bir deyişle bu ciddi fikrî yazılar, Arapları, rejimlerinin onları kasıtlı olarak siyasi sahneye doğru ittiği mezhepçilik, parçalanma ve mezhepsel bölünme durumundan ne ölçüde kurtarabilir?
Birden fazla vesileyle bahsettiğim gibi; sosyal dünyayı anlamada, aynı konuya ne kadar çok katkı ve farklı bakış açısı olursa, okuyucunun ve kamuoyunun kapasitesi de o kadar artar. Sonuç olarak toplumun kendisi, daha iyi ve daha inandırıcı bir vizyon oluşturmalı ve ardından olumsuz olguyu kuşatabilecek ve üstesinden gelebilecek yeni bir farkındalık meydana getirmeli.
Ancak mezhepsel durumun ve mezhepsel bölünmelerin ortadan kaldırılması sadece epistemolojik ve ideolojik bir savaş değil, öncelikle siyasi bir savaştır. Merkezi otoriteyi ve kaderleri, yani maddi yaşamlarının koşulları, konumları, rolleri ve kültürleri ile gerçeklikten gördükleri ve görmelerine izin verilmeyen şeyleri kontrol eden devletin çalışma kurallarını değiştirmeden, insanların toplumsal varoluşlarına, ilişkilerine, anlaşmazlıklarına ve bölünmelerine ilişkin algılarını değiştirmek mümkün değildir. Burada özellikle mezhepçiliğin ilk ve en büyük talebinin tüketicisi ve sahibi, mezhepsel bölünmeler üzerinde oynama kuralının kurucusu, onu taklit etmeye ve sahasında oynamaya çalışan muhalif elitlerden çok daha fazlası olan otoriter rejimden ve bireysel tiranlıktan söz ediyorum.



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.