ABD’nin Suriye için belirlediği 5 yeni öncelik arasında ‘İran’ın Suriye’den çıkarılması’ hedefi yok: Suriye’nin kuzeydoğusunda kalmaya devam edilecek

Biden yönetimi siyasi incelemeleri bitirdikten sonra önceliklerini sundu.

Bu ayın başında Irak ile olan Simelka Sınır Kapısı yakınında Suriye’nin kuzey doğu bölgesinde görev yapan bir ABD askeri (AFP)
Bu ayın başında Irak ile olan Simelka Sınır Kapısı yakınında Suriye’nin kuzey doğu bölgesinde görev yapan bir ABD askeri (AFP)
TT

ABD’nin Suriye için belirlediği 5 yeni öncelik arasında ‘İran’ın Suriye’den çıkarılması’ hedefi yok: Suriye’nin kuzeydoğusunda kalmaya devam edilecek

Bu ayın başında Irak ile olan Simelka Sınır Kapısı yakınında Suriye’nin kuzey doğu bölgesinde görev yapan bir ABD askeri (AFP)
Bu ayın başında Irak ile olan Simelka Sınır Kapısı yakınında Suriye’nin kuzey doğu bölgesinde görev yapan bir ABD askeri (AFP)

ABD Başkanı Joe Biden’ın ekibi, yaşadığı doğum sancılarından sonra ABD’nin Suriye’deki öncelikleriyle ilgili nihai bir formüle ulaştı. Washington’daki kurumların içinde formülü inceleme süreci yılbaşından bu yana devam ediyordu. 5 temel ve 1 yan hedeften oluşan formül, eski ABD Başkanı Donald Trump döneminin aksine ‘İran’ın Suriye’den çıkarılması’ hedefini kapsamıyor. Bu formül ayrıca Suriye’nin komşu ülkelerini yani Ürdün, İsrail ve diğer ülkelerin istikrarının desteklenmesini öngörüyor.
Şarku’l Avsat’ın ulaştığı bilgilere göre, ABD’li yetkililerin geçtiğimiz günlerde kapalı kapılar ardında konuştuğu ABD’nin Suriye’deki öncelikleri şunlar: Birincisi, Suriye’nin kuzeydoğusunda kalmaya devam edilmesi ve DEAŞ’ın yenilgisinin sürdürülmesi. İkincisi, insani yardımların sınır ötesinden yapılmaya devam edilmesi. Üçüncüsü, ateşkesin korunması. Dördüncüsü, hesap verebilirlik ve insan haklarının desteklenmesi, kitle imha silahlarına başvurulmaması. Beşincisi, 2254 sayılı karar uyarınca barış sürecini ileriye taşımak. Bu beş temel hedefe ek olarak belirlenen yan hedef ise, ABD’nin Suriye’ye komşu ülkeleri ve istikrarlarını desteklemeye çaba göstermesi.
Bu formül aslında daha önce ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın Haziran’da bakanlar düzeyindeki DEAŞ Karşıtı Koalisyon Konferansı marjında açıkladığı formülün geliştirilmiş versiyonu. Nitekim Blinken, Konferans’taki konuşmasında, üç öncelikten bahsederek bunları şöyle sıralamıştı: “İnsani yardımlar, DEAŞ ile mücadele ve barış sürecini ileri taşımak.”

Önceliklerin uygulanması
İçerdeki mekanizmalarda gözden geçirilen söz konusu önceliklerin, geçtiğimiz aylarda Biden ekibinin Suriye’de ve diplomatik görüşmelerde attığı adımlarla hayata geçirmeye başladığı görülüyor. Nitekim ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Orgeneral Kenneth McKenzie, Afganistan’dan çekilme sırasında yaşanan kaosun ardından Suriye’nin kuzeyine gizli bir ziyaret gerçekleştirerek, ABD’nin Fırat’ın doğusunda kalmaya devam edeceğine ve Afganistan örneğinin burada tekrarlanmayacağına dair Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) güvence verdi. Biden yönetimi ayrıca Suriye’de DEAŞ ile mücadeleyi ve SDG’nin istikrarını etkileyecek bir askeri operasyon başlatmaması için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a baskı uyguladı. Bu hamleler, Biden dönemi sona erene kadar ABD güçlerinin Suriye’de kalacağı izlenimi veriyor.
İnsani yardım meselesine gelince, Biden ekibi Suriye’ye yönelik sınır ötesi insani yardımların uzatılmasını öngören kararın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden (BMGK) geçmesi için Temmuz ayında Cenevre’de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in temsilcileriyle gizli bir görüşme gerçekleştirdi.
Biden ekibinin Ortadoğu ve Kuzey Afrika Koordinatörü Brett McGurk, Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin ile Putin’in Temsilcisi Aleksandr Lavrantyev sınır ötesi insani yardım kararının 6 ay daha uzatılmasını sağlamak amacıyla Cenevre’de bir araya geldi. İkinci 6 ay önümüzdeki yılın başından itibaren başlayacak. Görüşmede ayrıca ABD’nin ‘erken toparlanma’ ve ‘insani yardımların sınır ötesi değil temas noktaları üzerinden yapılması’ yönündeki yükümlülüklerini yerine getirmesi konusu ele alındı. Biden yönetimi Suriye’nin kuzeydoğu ve kuzeybatısında istikrarı desteklemek için mali yardımlar sunmaya yaklaşıyor.
Diplomasi alanındaki hamlelere gelince, Biden yönetimi Suriye’deki kapsamlı ateşkesi, siyasi sürecin aktifleştirilmesi ve 2254 sayılı karar uyarınca anayasal reformları desteklediğini ifade eden açıklamalar yayınlamaya devam ediyor. ABD ayrıca Fransa, İngiltere ve Batılı ülkeleri, Suriyeli muhaliflerin yargılama, hesap verebilirlik ve insan hakları meselelerini gündemde tutmaları için teşvik etti. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre, ABD Hazine Bakanlığı, Temmuz sonlarında insan hakları ihlalleri ve terörizm ile ilgili yeni yaptırım listesi yayınladı. Bu liste, sadece Suriye hükümeti ve destekçilerini değil aynı zamanda geniş bir kesimi kapsadı. Bakanlık aynı zamanda ‘Arap gaz boru hattının’ Suriye topraklarından geçmesi halinde Ceaser Yasası yaptırımlarına takılmayacağına dair Mısır, Ürdün ve Lübnan’a şartlı taahhüt verdi. Bakanlığın şartı ise bu hattan elde edilecek paralardan Şam’a verilmemesi ve ABD’nin yaptırım listesinde yer alan şahıs ve şirketlerle işbirliği yapılmamasıydı.

İran kararsızlığı
Bu önceliklerin önem arz eden tarafı ise Trump’ın listesinde yer alan İran maddesinin silinmesidir. Zira Biden şu ana kadar Suriye dosyasıyla siyasi düzeyde ilgilenecek bir temsilci atamadı. Daha önce James Jeffrey’in baktığı bu dosya halihazırda Brett McGurk’ın kontrolünde. Biden yeni bir temsilci atamadığı gibi ABD savunma ve dışişleri bakanlıkları da bu dosyadan uzak tutuluyor.  Ancak Barbara Leaf’ın Dışişleri Bakanlığı’nda kıdemli bir pozisyona getirilmesi, söz konusu durumun değişip değişmeyeceği sorularını beraberinde getirdi.
Biden ekibi aynı zamanda Şam ile normalleşmeyi engellemek adına Arap ülkelerine yönelik bir diplomasi ve siyasi hamle de yapmadı. Ancak ABD’li diplomatlar Araplarla diyaloglarında iki noktaya odaklandıklarını belirtiyorlar. Buna göre ABD, Şam ile normalleşmeyi teşvik etmiyor ve böyle bir adım da atmayacak. Fakat normalleşmenin de ‘bedava’ olmaması gerektiğinin altını çiziyorlar. Aksi takdirde ABD’li diplomatlar Arap muhataplarına Ceaser Yasası’nın bir başkanlık kararnamesi değil ABD Kongresi’nin çıkardığı bir yasa olduğunu hatırlatmaktan geri durmuyorlar. Trump yönetiminin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in Washington’da yaptığı bir konuşmasında, görev yaptığı dönemde üst düzey hiçbir ABD’li yetkilinin kendilerinden Beşşar Esed hakkında konuşmaktan uzak durmalarını talep etmediğini belirtti. Jeffrey, “Arap ülkeleri, Esed ile normalleşme için kendilerine yeşil ışık yakıldığını hissetti” dedi.
Normalleşme meselesi, Biden döneminde değişiklik yapılan tek mesele değil. Aksine İran’ın Suriye’deki varlığı gibi jeopolitik diğer meselelere karşı ABD’nin kamuoyu önündeki pozisyonunda da Trump’ın politikasına kıyasla büyük bir değişim görülüyor. Nitekim Trump’ın Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Jeffrey ve Joel Rayburn yardımıyla ABD’nin Suriye’deki önceliklerini şu şekilde belirlemişti: Birincisi, DEAŞ’ın yenilmesi ve bir daha dönmemesinin sağlanması. İkincisi, BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararını uygulama sürecinin desteklenmesi. Üçüncüsü, İran’ın Suriye’den çıkarılması. Dördüncüsü, rejimin kitle imha silahlarını kullanmasının engellenmesi ve kimyasal silahlardan arındırılması. Beşincisi, insani krize cevap verilmesi ve ülke içinde ve dışında Suriye halkının çektiği acıların hafifletilmesi.
Trump ayrıca Şam ile normalleşme için 6 şart sundu: Terörizmin desteklenmesine son verilmesi, İran Devrim Muhafızları ile Hizbullah’a verilen desteğin durdurulması, komşu ülkelere tehdit oluşturulmaması, kitle imha silahlarını terk etmek, mülteci ve göçmenlerin gönüllü dönüşlerine izin verilmesi ve savaş suçlularıyla mücadele edilmesi.
Trump’ın ekibi bu hedefleri gerçekleştirmek ve Şam üzerindeki izolasyonun devam etmesi için ABD’nin Arap ve Avrupalı müttefikleriyle eşgüdüm içinde bir dizi baskı aracı belirledi. Bu araçlar ise şunlardı: ABD’nin Fırat’ın doğusunda ve Tanf Askeri Üssü’nde kalmaya devam etmesi, rejimin stratejik zenginliklere erişiminin engellenmesi, BM ve BMGK üzerinden diplomatik etki uygulamak, ekonomik yaptırımlar ve Ceaser (Sezar)Yasası, Arapların veya Avrupalıların Şam ile normalleşmesinin engellenmesi, İsrail’e istihbarat ve lojistik destek verilmesi, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeybatısındaki varlığı, sunulan şartlar kabul edilmediği sürece Suriye’nin yeniden imar süreci ile Arap ve Avrupa ülkelerinin desteğinin durdurulması.
Trump yönetiminin belirlediği bu hedef ve araçlar karşısında farklı düşünen McGurk ise ülkesinin hedefleri ile elindeki araçlarının birbiriyle uyumlu olması, bu araçları kullanabilecek güçte olması ve Moskova’nın bu baskılara tepki vermeye ne derece hazır olduğunun tespit edilmesi gerektiği kanaatinde. Biden ekibi İran ile nükleer anlaşmanın tekrar canlandırılması için müzakerelerin çökmesine neden olacak ve Suriye’de İran’a karşı gerginliği tırmandıracak adımlar atmamaya özen gösteriyor. Ancak Suriye’deki ABD noktalarının hedef alınması ve İsrail’in hava saldırılarına destek verilmesi gibi konular bu meselenin dışında tutuluyor. McGurk 2019’da Foreign Policy’de kaleme aldığı bir yazıda, “Arap ülkeleri Şam ile işbirliğine geri dönecek. Washington’un bu yöndeki direnci, Arap ülkelerini hayal kırıklığına uğratmaktan ve (Şam ile olan) diplomasisini Washington’un arkasından sürdürmeye teşvik etmekten başka bir işe yaramayacak. Bu nedenle en iyi yöntem ABD’nin Arap ortaklarıyla birlikte Şam’a karşı gerçekçi gündemler oluşturmak için çalışmasıdır. Örneğin Arap ülkelerini, Suriye ile yeniden ilişki kurmayı, Esed rejiminden güven verici adımların atılması şartına bağlamalarına teşvik etmek” ifadelerini kullandı.
ABD ekibinin, belirlenen bu yeni hedefleri 2 Aralık’ta Brüksel’de DEAŞ Karşıtı Koalisyon Konferansı marjında düzenlenecek Suriye konulu özel görüşmede Washington’un müttefiklerine sunması bekleniyor.



Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
TT

Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)

İsmail Derviş

Suriye toprakları, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden önceki yıllarda bölgedeki muhtelif orduların cirit attığı bir alana dönüşmüştü. Bu süreçte sahada dört ana güç konuşlanmıştı. Bunlar, Uluslararası Koalisyon Güçleri çatısı altında ABD, düşen rejime destek vermek için gelen Rusya, yine rejimi desteklemek amacıyla on binlerce unsurunu gönderen İran ve muhalefeti desteklemek, rejimin sınır bölgelerini istila etmesini engellemek ile milli güvenliğini korumak üzere Suriye'nin kuzeyine yerleşen Türkiye’ydi.

Ancak 8 Aralık 2024 tarihi Suriye tarihinin seyrini değiştirdi. Esed rejiminin düşmesinin hemen ardından İranlı milisler Suriye topraklarından kayboldu. Binlercesi kaçarken geride kalanlar ise ülkeden ayrılmak için fırsat kollayarak gözlerden uzaklaştı. Bundan aylar sonra, Şam ile Washington arasındaki ilişkilerin güçlenmesine paralel olarak Amerikan askerlerinin kademeli çekilme süreci başladı. Nitekim Suriye, ABD'ye düşman ülkeler arasında sınıflandırılırken, Ortadoğu'daki müttefiklerinden biri haline geldi.

Rusya'ya gelince; Şam ile siyasi ilişkilerini güçlendirmesiyle eş zamanlı olarak Suriye sahilindeki iki askeri üssünü muhafaza etti. Türkiye'nin nüfuzu ise çok daha büyük bir oranda arttı. Öyle ki ABD Başkanı Donald Trump, bunu birçok kez farklı mecralarda “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye'de kazandı” diyerek ilan etti.

Rusya’nın Suriye’deki askeri üsleri ve akıbetlerinin netleşmesi

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden bir buçuk yılı aşkın bir süre geçmişken, Suriye'de İran'ın veya ABD'nin herhangi bir askeri varlığı kalmamış bulunuyor.Şarku’l Avsat’ın  Şam, Suriye'nin resmi haber ajansı SANA'dan aktardığı habere göre Moskova ile Rusya’nın ülkenin kıyı kesimlerindeki varlığının yeniden düzenlenmesi sürecini başlatacak bir mutabakat zaptına ulaştı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan aktarılan bilgilere göre başta Hmeymim Hava Üssü ve Tartus Limanı'ndaki dördüncü ticari rıhtım olmak üzere sivil nitelikteki tesislerin yönetimi Suriye devleti tarafından üstlenilecek ve böylece bu tesisler kademeli olarak sivil yönetim sistemine dahil edilecek.

Dışişleri Bakanlığı, “Askeri nitelikteki üsler ve tesislere gelince, Suriye ve Rus tarafları mutabakat uyarınca bunların işlevinin yeniden tanımlanması hususunda anlaştı. Buna göre söz konusu noktalar, karşılıklı çıkarları koruyan yeni düzenlemeler çerçevesinde askeri üs olmaktan çıkarak ortak eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülüyor” ifadelerini kullandı. Mutabakat zaptı, dönüşüm sürecinin tamamlanması için üç ayı geçmeyen bir zaman sınırı belirliyor. Ardından bu yeni düzenlemeler yürürlüğe giriyor. Yaklaşık 18 ay önce başlayan müzakerelerden bu yana en göze çarpan adım sayılan bu hamle, Suriye-Rusya ilişkilerinde farklı bir dönemin kapısını aralıyor. Bu mutabakat, söz konusu ilişkileri dönemin şartlarına uygun şekilde Rusya’nın Suriye’deki varlığının niteliğini yeniden düzenleyen ve iki ülke arasındaki münasebetleri karşılıklı çıkarlar temelinde sürdüren yeni bir aşamaya taşıyor. Bu anlaşmayla birlikte Rusya’nın Suriye'deki varlığı resmi olarak düzen altına alınırken Şam’ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara’nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiren Türk askeri varlığı ise varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin Suriye'deki askeri varlığının sebebi

Askeri analist Nevvar Şaban, yaptığı değerlendirmede “Suriye'deki Türk üslerinin geleceğiyle ilgili olarak öncelikle bu üslerin kurulduğu bağlama bakmak gerekir. Söz konusu üsler, o dönemde Fırat Kalkanı Harekat Operasyon Odası ile iş birliği ve koordinasyon halinde, Türk milli güvenliğine yönelik tehditlerle mücadele etmeyi hedefleyen bir güvenlik harekatı kapsamında kuruldu. Daha sonra bu üslerin konuşlanması genişleyerek bölgenin istikrarı, ister hücre yapılanmaları ister başka şekillerde olsun bölgeden kaynaklanabilecek her türlü güvenlik tehdidinin önlenmesi ve kurtarma süreciyle eş zamanlı olarak Suriye tarafından Türkiye tarafına doğru sınırın denetim altına alınmasıyla bağdaşır hale geldi” ifadelerini kullandı.

Şaban sözlerine şöyle devam etti:

“Şu an sorulması gereken soru şu: Bu bölgeler üzerindeki tehdit ortadan kalktı mı? Bölge halen kırılganlığını koruyor. Suriye'deki güvenlik tehditleri ise çok boyutlu ve karmaşık. Nitekim sınır ötesi terör hücreleri var. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içerisinde anlaşmayı halen reddeden ve tehlike oluşturabilecek bir kesim bulunuyor, ayrıca uyuşturucu ticareti de mevcut. Dolayısıyla bölge halen güvenlik odaklı bir nitelik taşıyor. Bu bakımdan, Ankara'nın perspektifinden bakıldığında bölgede askeri üsler şeklinde varlık göstermek halen bir dereceye kadar gereklilik arz ediyor ve Suriye'nin bu bölgelerindeki istikrarın korunmasında fayda sağlıyor."

Güvenlik ortamı Türk çekilmesine izin veriyor mu?

Şaban açıklamalarını şöyle sürdürdü:

“Güvenlik ortamının henüz bir çekilme için elverişli hale gelmediğini düşünüyorum. Ancak güvenlik ortamı istikrara kavuşur, Türkiye'nin perspektifindeki koşullar ve kaygılar ortadan kalkar ve Suriye'nin güvenlik kapasitesi güçlenirse; işte o zaman bu askeri varlığa gerek kalmayacaktır. Zira bu varlık maliyetlidir ve dolayısıyla bir çekilme gerçekleşebilir. Şu an için, güvenlik durumunun çoğu unsurunda belirgin bir iyileşme olmasına rağmen, Türk tarafını bu askeri varlığı çekmeye sevk edecek ideal bir güvenlik ortamının oluştuğunu görmüyorum. Türk tarafının önümüzdeki aşamalarda bu varlığı azaltılabilir, ancak bu durum, Türk tarafının Suriye hükümetiyle koordinasyon sağladıktan sonra tamamen çekilmesine imkan tanıyacak eksiksiz bir güvenlik durumuna ve istikrarlı bir güvenlik ortamına ulaşılmasına bağlı kalmayı sürdürmektedir."

Adana Anlaşması ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının hukuki zemini

Siyaset araştırmacısı Yaser el-İyade ise konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Suriye hükümeti mevcut durumda; Suriye'de henüz tam bir istikrarın sağlanamamış olması nedeniyle ülkede yaşanan istikrarsızlıktan ötürü bu tür üslerin kaldırılmasını Türk tarafıyla konuşmak veya müzakere etmek için henüz erken olduğu görüşünü taşıyor. Zira her iki ülke de kendilerini halen gizlice faaliyet gösteren ve Suriye ya da Türk topraklarında her an terör eylemleriyle ortaya çıkabilecek terör örgütlerinin hedefinde görüyor. Aynı şekilde, projeleri Suriye, Türkiye ve diğer bazı ülkelerin topraklarını kapsayan ayrılıkçı örgütler şeklindeki ortak bir düşmanla karşı karşıya bulunuyorlar. Dolayısıyla iki tarafın da bu tür üslerin -en azından orta vadede- varlığını sürdürmesi gerektiği hususunda hemfikir olduğu söylenebilir. Bu noktada, Türk güvenlik varlığının Suriye topraklarındaki hukuki zeminini, iki taraf arasında 1998 yılında -yani 2011 Suriye Devrimi'nden ve ardından gelen güvenlik boşluğu ile Türkiye'ye komşu Suriye topraklarında muhtelif akımlardan askeri güçlerin belirmesinden önce- imzalanan Adana Anlaşması’nın oluşturduğunu belirtmek gerekir. Yaşanan bu süreç, Esad rejiminin çöküşünün ardından Türkiye'yi kendi milli güvenliğini ve gelecekteki çıkarlarını korumak adına üsler kurmaya mecbur bırakmıştır. Ankara da Suriye topraklarını kendi topraklarındaki güvenliğin anahtarı olan bir arka bahçe olarak değerlendiriyor.”

İyade, değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

“Ayrıca bu tür üslerin varlığının, bölgesel güvenlik ve istikrar durumuna bağlı olduğu gerçeğini de belirtmek gerekir. İsrail kaynaklı tehlikeler her iki ülkenin de ana gündem maddesini oluşturuyor. Özellikle Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut İsrail hükümetinin uygulamaları, Suriye'nin güneyine yönelik günlük ve tekrarlanan saldırıları ve askeri birliklerinin 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması uyarınca belirlenen ayrışma hatlarını ihlal etmesi, iki tarafın da bölgesel dengenin sütunu olarak görülen bu üslerin muhafaza edilmesi gerekliliği hususunda mutabık kalmasını sağlıyor. Netanyahu kampına yakın çevrelerden gelen ve 'İran'dan sonraki hedefin Türkiye olduğunu' iddia eden bazı açıklamalar ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Bu durum, Türk tarafının olası bir çatışma anında İsrail ile mücadelesinin ön cephesi olarak değerlendirdiği bu üslere daha da sıkı sarılmasına yol açıyor.”


Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
TT

Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın AFP muhabiri ve görgü tanıklarından aktardığına göre, Sudan’ın başkenti Hartum ve ülkenin kuzeyindeki iki kente bugün sabaha karşı insansız hava araçlarıyla (İHA) koordineli olduğu değerlendirilen bir saldırı düzenlendi. Saldırının, başkentte aylardır süren sakinliğin ardından gerçekleştiği bildirildi.

Hartum’u yerel saatle 05.00 sularında hedef alan İHA saldırısının ardından, Omdurman’ın kuzeyindeki bir askeri üsten uçaksavar atışlarının yapıldığı duyuldu. Görgü tanıkları, ordunun kontrolünde bulunan Atbara ve ed-Damir kentlerinde de İHA’ların görüldüğünü ve patlama seslerinin işitildiğini aktardı.


Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
TT

Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Bingazi'yi de kapsayan iki günlük ziyareti çerçevesinde, Libya'nın batısındaki geçici Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe'nin dün Libya'nın başkenti Tarablus'ta Fidan ile gerçekleştirdiği görüşmede, ülkenin resmi kurumlarının birleştirilmesi dosyası öne çıktı. Bu görüşmeler, ülkenin yıllardır süregelen siyasi ve askeri bölünme durumunu sona erdirmeye yönelik hızlanan siyasi ve diplomatik hareketliliğe tanık olduğu bir dönemde gerçekleşti.

UBH, ziyareti ‘iki ülke arasında ortak ilgi alanına giren bir dizi dosya üzerinde sürekli istişare ve koordinasyon’ çerçevesinde değerlendirdi. Görüşmeler, Libya krizine ilişkin, başında krizi çözmek için ortaya atılan Amerikan girişiminin geldiği hızlanan uluslararası ve bölgesel hareketlilik gölgesinde gerçekleşti.

Dibeybe-Fidan görüşmesi, bölgedeki durumdaki gelişmeleri ve bunların bölgesel güvenlik ile istikrar üzerindeki yansımaları üzerinde yoğunlaştı. Bunun yanı sıra Libya siyasi sürecindeki son gelişmeler ile ulusal kurumları birleştirme ve istikrarı güçlendirme çabalarını destekleme yolları da ele alındı.

UBH’nin açıklamasına göre görüşmede ayrıca, Libya ile Türkiye arasındaki iş birliği dosyaları ve bunları her iki ülkenin çıkarlarına hizmet edecek şekilde birçok alanda geliştirme yolları da ele alındı; ancak bu dosyaların niteliği veya görüşmelerin sonuçlarına ilişkin ek ayrıntı paylaşılmadı.

Fidan'ın ziyareti hem Tarablus'u hem de Bingazi'yi kapsaması nedeniyle özel bir önem taşıyor. Bu durum, Ankara'nın Libya’daki taraflarla temaslarının kapsamının genişlediğini yansıtıyor. Bu ziyaret, Ankara'nın ülkedeki siyasi ve kurumsal tabloyu yeniden düzenlemeye yönelik ortaya atılan girişimleri yakından takip ettiği bir dönemde gerçekleşti.

DERBTBH
Dibeybe ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ankara'da daha önce gerçekleştirdiği bir görüşmeden (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Fidan’ın Bingazi'de, Türkiye’nin Libya'nın doğusundaki farklı güç merkezleriyle iletişimi güçlendirmeye yönelik çabaları çerçevesinde, bazı yetkililer ve askeri liderle görüşmeler gerçekleştirmesi bekleniyor.

Türk Anadolu Ajansı'nın bir Türk diplomatik kaynağa dayandırdığı haberde, Fidan’ın gündeminin, Libya siyasi sürecindeki mevcut gelişmelere ve ülkedeki istikrarın önemine ilişkin görüş alışverişinde bulunmaya, bunun yanı sıra ABD’nin girişimlerini ve Birleşmiş Milletlerin (BM) siyasi sürecini takip etmeye odaklandığı belirtildi.

G
Massad Boulos (AFP)

Türkiye’nin hamleleri, Libya sahnesi açısından hassas bir dönemde gerçekleşiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Afrika'dan Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos'un öncülük ettiği ve sızdırılan bilgilere göre ülkedeki yürütme organının yeniden düzenlenmesini, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutan Yardımcısı Orgeneral Saddam Hafter'in Başkanlık Konseyi başkanlığını üstlenmesini, Dibeybe’nin ise başbakan olarak kalmaya devam etmesini öngören ABD girişimine ilişkin temaslar sürüyor.

Ankara, yıllardır Libya'daki farklı güç merkezleriyle, özellikle ülkenin doğusuyla ilişkiler kurma konusunda giderek artan bir açılıma imza atıyor. Bu durum, Trablus Savaşı (2019-2020) sırasındaki desteğinin Libya'nın batısındaki eski Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yakın ilişkiler kurmasının ardından yaşanıyor.

Türkiye’nin temaslarının Trablus'tan Bingazi'ye kayması, Libya dosyasında hareket alanını genişletme ve ilişkileri tek bir tarafla sınırlamama yönünde bir eğilimi yansıtıyor. Özellikle siyasi ve askeri tablonun karmaşıklaşması ve ülkenin doğusu ile batısındaki etkin güçleri sürece dahil etmeden bir çözüme ulaşmanın zorlaşması bu eğilimi güçlendiriyor.

FD B
Saddam Hafter (AFP)

Anadolu Ajansı'nın (AA) haberine göre bir diplomatik kaynak, Ankara’nın Libyalı yetkililerle diyaloğu ‘ülkenin batısı, doğusu ve güneyi arasında ayrım gözetmeden’ güçlendirmeye çalıştığını söyledi. Kaynağa göre iki ülkenin Doğu Akdeniz'deki hak ve ortak çıkarlarının ‘kazan-kazan’ ilkesi temelinde korunmasının önemi vurgulanıyor.

Türkiye'nin tutumu ayrıca, BM’nin Libya'da ‘adil, güvenilir ve şeffaf’ seçimler yapılmasını amaçlayan çabalarına verilen desteği de kapsıyor. Libyalı çeşitli taraflarla ve uluslararası toplumla iş birliği yaparak siyasi süreci ileriye taşıma vurgusu yapılıyor.

Öte yandan ekonomi dosyası, Türkiye’nin hamlelerinin başlıca boyutlarından birini oluşturuyor. Ankara, Libya ile enerji sektöründe karşılıklı fayda temelinde sürdürdüğü iş birliğini geliştirmek, yeni projeler uygulamak, bunun yanı sıra Türk şirketlerinin Libya'daki faaliyetlerinin güvenli ve sürdürülebilir bir şekilde sürmesini garanti altına almak istiyor.

Müteahhitlik sektörü, özellikle Libya'da Türk şirketlerinin dikkat çekici bir varlığına sahne oluyor. Ankara, Doğu Akdeniz bölgesinde stratejik bir konuma sahip olan Libya’da siyasi ve güvenlik varlığını pekiştirmesiyle eş zamanlı olarak ekonomik çıkarlarını korumaya ve genişletmeye çalışıyor.

Son haftalarda Türkiye'nin, her iki kampa mensup Libyalı siyasi, güvenlik ve askeri liderlerle temaslarının temposu arttı. Bu durum, Ankara'nın Libya dosyasına yaklaşımında dikkat çekici bir dönüşümü yansıtıyor ve önümüzdeki dönemde bu açılımın sınırlarına ve hedeflerine ilişkin sorular gündeme getiriyor.

Diğer taraftan UBH Savunma Bakanlığı Müsteşarı Abdusselam ez-Zubi ve Ulusal Güvenlik Danışmanı İbrahim ed-Dibeybe, İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın temsil ettiği Türk tarafıyla görüşmeler gerçekleştirdi.

Bu temaslar, Saddam Hafter'in Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretin üzerinden iki haftadan kısa bir süre sonra gerçekleşti. Hafter bu ziyarette Fidan ile bir araya gelerek, Libya'daki son gelişmeler ile bölgesel ve uluslararası meseleleri görüştü, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirecek koordinasyonun sürdürülmesinin önemini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Nisan'da Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Dibeybe'yi kabul etmişti. Bu görüşme, iki taraf arasında gerçekleştirilen en son üst düzey görüşme niteliği taşıyordu.

Türkiye’nin Trablus ile Bingazi arasında eş zamanlı hareketliliği, ikili temasların ötesinde anlamlar taşıyor. Bu hareketlilik, uluslararası ve bölgesel güçlerin Libya'daki siyasi ve askeri düzenlemelerin geleceğine ilişkin hesaplarını yeniden yaptığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu sırada Ankara, nüfuzunu ve çıkarlarını korumaya, olası gelecekteki herhangi bir çözümde etkin farklı taraflarla iletişim kanalları açmaya çalışıyor.