İklim Zirvesi ve sonrası

Gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerle eşit önlemler almaları çağrısında bulunmanın diğerlerinin çıkarlarına hizmet ettiğini ve sömürüyle sonuçlanacağı görüşündeler.

COP26 İklim Zirvesi’ndeki tartışmalı noktaların zirvenin sonuçlarının sahada başarısız olmasını engelleyebileceği belirtiliyor. (AFP)
COP26 İklim Zirvesi’ndeki tartışmalı noktaların zirvenin sonuçlarının sahada başarısız olmasını engelleyebileceği belirtiliyor. (AFP)
TT

İklim Zirvesi ve sonrası

COP26 İklim Zirvesi’ndeki tartışmalı noktaların zirvenin sonuçlarının sahada başarısız olmasını engelleyebileceği belirtiliyor. (AFP)
COP26 İklim Zirvesi’ndeki tartışmalı noktaların zirvenin sonuçlarının sahada başarısız olmasını engelleyebileceği belirtiliyor. (AFP)

Nebil Fehmi
Birleşmiş Milletler’in (BM) ‘COP26’ adıyla bilinen iklim değişikliği ve çevre konulu 26. Taraflar Konferansı İskoçya’nın Glasgow kentinde düzenlendi. Birçok kişi, söz konusu zirveyi uluslararası toplum için olumlu bir etkileşim ve yaşadığımız ortamı ve tüm kazancımızı yok eden, servetimizi tüketen toksik gazların salınımı ile kaçınılmaz olarak sonumuzu getirecek bir atmosfer yaratan uygulamaları durdurmak için ciddi bir taahhütte bulunmak arasında seçim yapmak zorunda bırakan bir dönüm noktası olarak nitelendirdi. Bu kişilerin başında da dünyanın açgözlülüğü ve pervasızlığı nedeniyle kendini öldürdüğü konusunda uyarıda bulunan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres geliyordu.
ABD, başa geçen Joe Biden’ın Donald Trump'ın çekilme kararını bozmasının ardından Paris İklim Anlaşması'na geri döndü. Birçok kişi bu gelişme nedeniyle iyimser bir havaya büründü. Özellikle iklim değişikliğinin yansımaları sıcaklıklardaki yıllık artış ve tüm bunların gıda güvenliği, su kaynakları, plajlar ve benzeri alanlardaki etkisi ile kendini gösterdi. Bu durumun bilimsel olarak ortaya koyulmasıyla petrol, gaz ve kömür gibi geleneksel kaynaklardan enerji üretimi ile kentleşme ve kalkınma amaçları doğrultusunda ormanların ve ağaçların yok edilmesi arasındaki bariz çelişkinin üstesinden gelmek ve yeni nesillere güvenli ve sağlıklı bir gelecek bırakmak için güçlü bir kolektif eylem talep eden sesler yükseldi.
Glasgow’daki zirvenin iklim değişikliğinin tehlikelerini vurgulamayı başardığını, aşırı tüketim modelimizin uzun vadede yıkıcı ve son derece tehlikeli olduğunu doğrulayan bilimsel görüşe öncelik verilmesine yardımcı olduğunu ve arkasındaki siyasi itici gücün, en azından kısa vadede iklim değişikliğine ve onun yansımalarına şüpheyle bakanları susturduğunu düşünüyorum.
Zirvenin olumlu yönlerinden biri de iklim ve çevresel değişiklikler sınır tanımadığından bu zorlukla mücadelenin toplu ve kapsamlı bir eylem ihtiyaç duyduğunun açık ve net bir şekilde ortaya koymasıydı. Ayrıca açgözlü tüketimi kontrol etmek için kapsamlı bir eylem planı olmadan istenen sonuçları elde etmek de mümkün değildir.  Çünkü bu ister enerji ister diğer doğal kaynaklarımızın tüketimi açısından olsun, doğal biyolojik çeşitliliğimizi etkiler. Onlarca yıldır yanlış çevre politikalarının yansımalarıyla mücadele alanında ve küresel tüketim denkleminin bileşenlerini değiştirme ve dünyanın çeşitli yerlerinde daha az zararlı üretim ve kalkınma yolları sağlama ihtiyacı çerçevesinde geleceğimizi korumak için de önemlidir.
Zirvede ormanların yok edilmesini durdurmak, metan gazı emisyonlarını düşürmek, yılda 1,5 santigrat derecelik küresel ısınmayı önlemek, karbondioksit emisyonlarını ve diğer toksik emisyonları azaltmak için bir dizi anlaşmaya varıldı.
Ayrıca, 2030, 2050 ve 2070 yılları için belirlenenler de dahil olmak üzere, karbondioksit emisyonlarının sıfırlanacağı tarih konusunda ülkelerin sunduğu taahhütler gibi bir dizi önemli noktada fikir ayrılıklarına da tanık olundu. Uluslararası toplum, gelişmekte olan ülkelerin, geleneksel enerji kaynaklarını kullanan, eski ve çevreyi kirleten tüketici teknolojilerinden daha modern olanlara geçmelerine yardımcı olacak ve çevreye daha saygılı, çevreyi koruyan ve iklim değişikliğine karşı önlemler alan yeşil bir ekonomi sistemini belirleme ve destekleme yaklaşımını kolaylaştıracak devasa bir finansal fon için ihtiyaç duyulan desteğe dair taahhütlerini yerine getirmedi. Bu konularda genel olarak farklı tutumlar sergilenmesinin, esasen çoğu çevreye ve iklim değişikliğine zararlı ucuz, geleneksel enerji kaynaklarına bağlı olan etkin büyüme oranlarına ulaşma konusundaki çıkarlarıyla ilgili olduğunu herkes biliyor. Bir teknolojiden diğerine geçmenin maliyetini kimin üstleneceğinin yanı sıra gelişmekte olan veya daha gelişmiş ülkelerin çoğu, ‘farklı büyüme oranlarına sahip ülkeler arasında eşit önlemler alınması çağrısında bulunmanın, onlardan daha zengin ülkelerin çıkarlarına hizmet ettiğine ve özellikle iklim değişikliği konusunda en büyük ve en ağır zararı, sanayileşmiş büyük ve zengin ülkelerin ahmakça ve sömürücü politikaları yüzünden eşit ve adil olmayan koşullar yaratarak çevreyi korumaya yönelik çabaların sömürülmesiyle sonuçlanacağına inanıyorlar.
İklim değişikliğinin yansımalarının çoğunun son 100 yılın birikiminden olduğundan bugünün bir sonucu olmadığı ifadesine katılıyorum. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerin mümkün olan en düşük maliyetle kalkınma hakkına sahip olduklarına da inanıyorum. Tıpkı geçmişte şuan sanayileşmiş ülkelerin hakkı olduğu gibi. Ancak somut gerçekleri tartışarak zaman kaybetmenin bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Bunun sanayileşmiş ülkeler tarafından reddedilmesinin veya gelişmekte olan ülkeler tarafından suçlanmalarının da bir sonuç doğurmayacağının farkındayım. Çünkü iklim değişikliğine bir an önce tepki verilmezse gezegenimizi kötüye kullanmanın bedelini hepimiz ağır bir şekilde ödeyeceğiz.
Gelişmekte olan ülkelerin, fiyatları petrol, gaz ve kömüre kıyasla halen nispeten yüksek olan yenilenebilir enerji başta olmak üzere çevreye zararlı olmayan enerji kaynaklarına geçmelerini sağlamak için yükümlülüklerini yerine getiren sanayileşmiş ve zengin topluluğa bağlı kalmamızı tercih ederim. Destek, aynı zamanda üretken endüstrilerinin daha modern ve çevreye daha zararsız teknolojilerin geliştirilmesine yönelik olmalıdır. Buna, temiz teknolojinin gelişmekte olan ülkelere düşük fiyatlarla aktarılmasına ve yerelleştirilmesine yardımcı olabilecek kaynakların sağlanmasının ötesine geçen bu desteğin önemi de ekleniyor. Böylece çevre sorununun, sağlıklı ve tamamlayıcı ilişkiler yerine zengin üretici ile daha az gelişmiş tüketici arasında bir ticaret denklemi haline gelmesi engellenebilir.  Barselona merkezli Avrupa - Akdeniz Topluluğu Birliği’nin (EUROMED) bir konferansında Avrupa ülkelerinin, Akdeniz'e kıyısı olan ve çevresindeki gelişmekte olan ülkeleri desteklemek ve diğer ülkelere kıyasla yüzde 20'den fazla sıcaklık artışına tanık olan Afrika’daki iklim değişikliğinin yansımalarıyla başa çıkmalarını sağlamak için özel bir fon oluşturmasını tavsiye etmiştim. Yıllarıca sömürgecilik yüzünden acı çeken Afrika ülkelerinin kalkınma trenine yetişmek için amansız bir arayış içindeyken modern ve temiz teknolojileri benimsemeleri ve bunlara güvenmeleri için uluslararası destekli başka bir özel fonun kurulmasının gerekliliğini düşünüyorum. BM ve iklim değişikliği ile ilgili uzman kuruluşlarının, zirvenin bitiminden sonra, yeni taahhütleri, zirvenin başarısının boyutlarını ve hızlı hareket edilmesi gereken alanları değerlendirmek amacıyla acil bir çalışma hazırlamalarını öneriyorum. Her ne kadar eksik olsalar da bunları ciddi olarak değerlendirmek yerinde olur. Özellikle Mısır’ın bir sonraki iklim zirvesi COP27’ye ev sahipliği yapmayı teklif etmesi bu değerlendirmeyi daha da önemli kılıyor. Mısır, alternatif enerjiye daha fazla yönelerek önümüzdeki on yıl içinde alternatif enerjinin, enerji tüketiminin yüzde 46'sını oluşturacağını duyurdu.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



İspanya'da bir depoda çıkan yangında beş çocuk hayatını kaybetti

Gazeteciler, 17 Şubat 2026'da Barselona yakınlarındaki Manlleu'da çıkan yangında 5 kişinin hayatını kaybettiği binanın önünde toplandı (AFP)
Gazeteciler, 17 Şubat 2026'da Barselona yakınlarındaki Manlleu'da çıkan yangında 5 kişinin hayatını kaybettiği binanın önünde toplandı (AFP)
TT

İspanya'da bir depoda çıkan yangında beş çocuk hayatını kaybetti

Gazeteciler, 17 Şubat 2026'da Barselona yakınlarındaki Manlleu'da çıkan yangında 5 kişinin hayatını kaybettiği binanın önünde toplandı (AFP)
Gazeteciler, 17 Şubat 2026'da Barselona yakınlarındaki Manlleu'da çıkan yangında 5 kişinin hayatını kaybettiği binanın önünde toplandı (AFP)

Yetkililer, İspanya'nın kuzeydoğusundaki bir konut binasının üst katındaki bir depoda dün yangın çıktığını ve odada mahsur kalan beş çocuğun öldüğünü, binanın ferklı yerlerinde bulunan beş kişinin de yaralandığını açıkladı.

Katalonya polisi, yangının pazartesi akşamı saat 21:00 civarında Barselona'nın kuzeyindeki yaklaşık 21 bin nüfuslu Manlleu kasabasında çıktığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın AP'den aktardığına göre yaşları 14 ile 17 arasında değişen kurbanların binanın sakinleri olmadığı tespit edildi.

Polis, yangının nedenini ve çocukların odadan neden kaçamadığını araştırıyor. Olayın cinayet olup olmadığı konusunda ise görüş belirtmekten kaçındılar.

Acil servis yetkilileri, binanın başka yerlerinde yaralananlardan dördünün daha sonra hastanelerden taburcu edildiğini, beşincisinin ise hastaneye yatırılmasına gerek duyulmadığını bildirdi.

Katalonya Devlet Başkanı Salvador Illa, kurbanların ailelerine başsağlığı dileklerini ileterek, "beş kişinin ölümünden dolayı derin üzüntü duyduğunu" söyledi.


Washington, uyuşturucu kaçakçılığı şüphesiyle teknelere düzenlenen saldırılarda 11 kişinin öldüğünü açıkladı

ABD savaş gemisi USS Sampson, Latin Amerika ve Karayip sularındaki ABD deniz kuvvetleri varlığında Panama City'de demirlemiş durumda (Arşiv- AFP)
ABD savaş gemisi USS Sampson, Latin Amerika ve Karayip sularındaki ABD deniz kuvvetleri varlığında Panama City'de demirlemiş durumda (Arşiv- AFP)
TT

Washington, uyuşturucu kaçakçılığı şüphesiyle teknelere düzenlenen saldırılarda 11 kişinin öldüğünü açıkladı

ABD savaş gemisi USS Sampson, Latin Amerika ve Karayip sularındaki ABD deniz kuvvetleri varlığında Panama City'de demirlemiş durumda (Arşiv- AFP)
ABD savaş gemisi USS Sampson, Latin Amerika ve Karayip sularındaki ABD deniz kuvvetleri varlığında Panama City'de demirlemiş durumda (Arşiv- AFP)

ABD ordusu dün yaptığı açıklamada, Doğu Pasifik ve Karayip denizlerinde uyuşturucu kaçakçılığı için kullanıldığı belirtilen üç teknede bulunan 11 kişinin öldürüldüğü saldırılar düzenlediğini duyurdu.

ABD Güney Komutanlığı, X platformunda yaptığı açıklamada, pazartesi akşamı gerçekleştirilen saldırılarda "Doğu Pasifik'teki ilk teknede dört, Doğu Pasifik'teki ikinci teknede dört ve Karayip'teki üçüncü teknede üç kişinin" öldürüldüğünü belirtti.

Paylaşımda, saldırılar sırasında ikisi hareketsiz halde bulunan, üçüncüsü ise yüksek hızda seyreden üç tekneye yapılan saldırıları gösteren bir video yer aldı. Saldırılardan önce iki teknenin hareket ettirildiği görülebiliyordu.

ABD, eylül ayı başlarında kaçakçılık şüphesiyle tekneleri hedef almaya başladı ve bu saldırılar sonucunda şu ana kadar 140'tan fazla kişi öldü, onlarca tekne imha edildi. Trump yönetimi, Latin Amerika'da faaliyet gösteren "uyuşturucu teröristleri" olarak adlandırdığı gruplarla savaş halinde olduğunu ısrarla belirtiyor. Ancak, hedef alınan teknelerin uyuşturucu kaçakçılığıyla ilgili olduğuna dair kesin bir kanıt sunmadığı için saldırıların yasallığı konusunda hararetli tartışmalar yaşanıyor.

Uluslararası hukuk uzmanları ve insan hakları örgütleri, saldırıların ABD'ye doğrudan bir tehdit oluşturmayan sivilleri hedef aldığı düşünüldüğünden, yargısız infaz anlamına gelebileceğini söylüyor. Washington, son aylarda uyuşturucu kaçakçılığından şüphelenilen tekneleri hedef aldığı, petrol tankerlerine el koyduğu ve Venezuela'nın solcu Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun yakalanmasıyla sonuçlanan Karakas baskınını gerçekleştirdiği Karayipler'e büyük bir deniz gücü konuşlandırdı.

Ancak ABD yönetimi, filonun amiral gemisi olan USS Gerald R. Ford uçak gemisini ve saldırı grubunu, Trump'ın anlaşmaya varılmaması halinde İran'a karşı askeri harekât tehdidinde bulunduğu Ortadoğu'ya da konuşlandırdı.


İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
TT

İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)

İran ile ABD, uzun süredir devam eden nükleer anlaşmazlığı çözmeyi amaçlayan görüşmelerde salı günü temel “yol gösterici ilkeler” üzerinde bir anlayışa vardı. Ancak İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bunun yakın zamanda bir anlaşmaya varılacağı anlamına gelmediğini belirtti.

Arakçi’nin açıklamalarının ardından petrol vadeli işlemleri gerilerken, gösterge Brent ham petrol yüzde 1’den fazla düştü. Açıklamalar, ABD’nin Tahran’ı taviz vermeye zorlamak amacıyla askeri güç konuşlandırdığı bölgede çatışma endişelerini bir miktar azalttı.

Cenevre’deki temasların ardından İran medyasına konuşan Arakçi, “Farklı fikirler ortaya kondu ve bu fikirler ciddi şekilde tartışıldı. Sonuçta bazı yol gösterici ilkeler üzerinde genel bir mutabakata varmayı başardık” dedi.

Her iki tarafın da “net sonraki adımları” var

ABD’nin Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in, Arakçi ile birlikte yürüttüğü dolaylı görüşmelere Umman arabuluculuk etti. Beyaz Saray, toplantıya ilişkin e-posta yoluyla yöneltilen sorulara yanıt vermedi.

Umman Dışişleri Bakanı Badr bin Hamad Al Busaidi, X platformunda yaptığı paylaşımda “yapılacak çok iş olduğunu”, ancak İran ile ABD’nin “net sonraki adımlarla” masadan ayrıldığını ifade etti.

Görüşmelerin başladığı sırada İran devlet medyası, İran Devrim Muhafızları’nın bölgede askeri tatbikat gerçekleştirmesi nedeniyle, küresel petrol arzı açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı’nın bir bölümünün “güvenlik tedbirleri” kapsamında geçici olarak kapatılacağını duyurdu.

Tahran daha önce, saldırıya uğraması halinde ticari gemilere boğazı kapatma tehdidinde bulunmuştu. Böyle bir adım, küresel petrol akışının beşte birini kesintiye uğratabilir ve ham petrol fiyatlarını yukarı çekebilir.

Trump’ın İran’da “rejim değişikliğinin” en iyi seçenek olabileceğine yönelik sözlerine yanıt veren İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney (86), ABD’nin yönetimini devirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısız olacağı uyarısında bulundu.

İran medyasına yansıyan açıklamalarında Hamaney, “ABD Başkanı ordularının dünyanın en güçlüsü olduğunu söylüyor; ancak dünyanın en güçlü ordusu bile bazen öyle bir tokat yer ki ayağa kalkamaz” dedi.

Arakçi, görüşmelerin ardından Cenevre’de düzenlenen bir silahsızlanma konferansında yaptığı konuşmada ise “yeni bir fırsat penceresinin” açıldığını belirterek, müzakerelerin İran’ın meşru haklarının tam olarak tanınmasını sağlayacak “sürdürülebilir” bir çözüme ulaşmasını umduğunu ifade etti.

Trump daha önce yaptığı açıklamada, Cenevre’deki görüşmelere “dolaylı olarak” kendisinin de dahil olacağını söylemiş ve Tahran’ın anlaşma yapmak istediğine inandığını belirtmişti.

Trump, pazartesi günü Air Force One uçağında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Anlaşma yapmamanın sonuçlarını istemediklerini düşünüyorum. Nükleer kapasitelerini ortadan kaldırmak için B-2’leri göndermek yerine bir anlaşma yapabilirdik. Ama B-2’leri göndermek zorunda kaldık” demişti.

ABD, geçen haziran ayında İsrail ile birlikte İran’ın nükleer tesislerini bombalamıştı. Washington ve Tel Aviv, İran’ın İsrail’in varlığını tehdit edebilecek bir nükleer silah geliştirmeyi hedeflediğine inanıyor. Tahran ise nükleer programının tamamen barışçıl olduğunu savunuyor. Ancak İran, elektrik üretimi için gereken saflığın çok ötesinde ve silah yapımı için gerekli seviyeye yakın oranda uranyum zenginleştirmiş durumda.

İran: Sadece nükleer program konuşulur

Söz konusu saldırıların ardından İran’daki İslami yönetim, kısmen uluslararası yaptırımların petrol gelirlerini kısıtlamasının tetiklediği hayat pahalılığı krizine karşı düzenlenen ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği sokak protestolarıyla zayıfladı.

Washington, görüşmelerin kapsamını İran’ın füze stokları gibi nükleer dışı konuları da içerecek şekilde genişletmek istiyor. Tahran ise yalnızca nükleer programına yönelik kısıtlamaları — yaptırımların kaldırılması karşılığında — müzakere etmeye hazır olduğunu, uranyum zenginleştirmeden tamamen vazgeçmeyeceğini ve füze programını masaya getirmeyeceğini belirtiyor.

Hamaney, İran’ın geniş füze stokunun müzakereye açık olmadığını yineleyerek, füze türü ve menzilinin ABD ile hiçbir ilgisi bulunmadığını söyledi.

Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, Cenevre görüşmelerinin başarısının ABD’nin gerçekçi olmayan talepler ileri sürmemesine ve İran’a yönelik ağır yaptırımları kaldırma konusunda ciddi davranmasına bağlı olduğunu ifade etti.

ABD B-2 bombardıman uçakları nükleer hedefleri vurdu

Tahran ile Washington’un, geçen yıl haziran ayında altıncı tur görüşmeleri yapması planlanıyordu. Ancak Washington’un müttefiki İsrail’in İran’a yönelik bombardıman kampanyası başlatması ve ardından ABD’ye ait B-2 bombardıman uçaklarının nükleer hedefleri vurması üzerine süreç kesintiye uğradı. Tahran, o tarihten bu yana uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurduğunu açıkladı.

İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) taraf bulunuyor. Anlaşma, ülkelere sivil nükleer enerji geliştirme hakkı tanırken, atom silahından vazgeçmelerini ve Birleşmiş Milletler’in nükleer denetim kurumu olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile iş birliği yapmalarını şart koşuyor.

İsrail ise NPT’yi imzalamadı. Tel Aviv, çevresindeki düşmanları caydırmayı amaçlayan onlarca yıllık “belirsizlik politikası” çerçevesinde nükleer silaha sahip olduğunu ne doğruluyor ne de yalanlıyor. Ancak akademisyenler İsrail’in nükleer silaha sahip olduğuna inanıyor.