Sudan’da şiddete rağmen barışçıl çözüme yer var mı?

Sudan’da hükümetin, yerine getirmesi gereken görevleri olduğuna ve bunları geçiş dönemi sonrasına ertelememesi gerektiğine kanaat getirmesini gerekiyor.

Sudan'daki protesto gösterilerinden bir kare (Reuters_Arşiv)
Sudan'daki protesto gösterilerinden bir kare (Reuters_Arşiv)
TT

Sudan’da şiddete rağmen barışçıl çözüme yer var mı?

Sudan'daki protesto gösterilerinden bir kare (Reuters_Arşiv)
Sudan'daki protesto gösterilerinden bir kare (Reuters_Arşiv)

Mana Abdulfettah*
Eski rejime karşı Aralık 2018 devriminin, önceki protestoları bastırma geleneğinde olduğu gibi daha şiddetli bir karşılık bulması bekleniyordu. Zira 30 yıl boyunca genişletilen otoriteden kolay kolay vazgeçilemeyeceği öngörülüyordu. Durum, beklendiği üzere aşırı şiddete yükseldi ve gerisinde yüzlerce kurban, yaralı ve kayıp bıraktı.
Ancak geçiş hükümeti altında devam edildi. Bu durumun, her zaman bir açıklamaya ihtiyacı var. Devletin güç ve şiddet tekeline sahip olduğunu varsayarsak geçiş hükümeti, bir yanda siyasi güçler, diğer yanda bu güçler ve halk arasında ‘demokrasi ve barış içinde bir arada yaşama geçişin’ ortasına koyuldu.
Geçiş döneminin sonuna yaklaşırken, ilk aşamada başarısızlık yaşanmış olabilir. Mevcut şartlar değişmedikçe de bir sonraki ve son dönemde de başarısızlık yaşanması mümkün.
Başarısızlık, yalnızca halkın arzularına ulaşılmasında değil, askeri ve sivil bileşenlerin belirli bir süre için anlaşamamasında da görüldü. Mevcut şiddetin bazı sebeplerinin kökleri, Sudan devletine dayanıyor olmasına rağmen geçiş hükümeti de bu şiddetin tırmanmasına katkı sağladı.
Başbakan Abdullah Hamduk’un geçen pazar günü sunduğu istifa, Sudanlıları ‘Başbakanın azil süresinin sona ermesinin ardından siyasi bir anlaşma uyarınca görevine iade edilmesiyle’ aştıklarını sandıkları karanlık noktaya geri getirdi. Bir hükümet kurmayı başaramamış olsa da varlığı, sokakların yalnız olmadığına dair az bir güvence veren sivil bir hükümetin siyasi bir sembolizmiydi. Hamduk’un ayrılış konuşmasındaki ‘Sudan’da demokrasiye siyasi geçiş için yeni bir anlaşmaya varma yolunda diyalog masasına oturma’ çağrısıyla durum daha da karanlıklaşıyor. Bu da bizi, çatışmanın aynı diyalog ilkesi üzerinde uzlaşı sağlanan başlangıç ​​noktasına geri getiriyor.

Umut dağıldı
Sudan devriminin eski rejimden kurtulmayı başardığı, ancak devrim sonrası döneme tam olarak hazırlanmadan hedeflerini gerçekleştirmeye devam ettiği bir dönemde tüm kazanımlar, tek bir hedef üzerinde toplandı; Ömer el-Beşir’i devirmek. Bu ise beklenmedik bir zamanda elde edildi. Devrimci güçlerin sadece Beşir ve hükümetini değil bir bütün olarak rejimi devirme gerekliliğine odaklanması nedeniyle ise diğer hedefler donduruldu. Yeni bir rejimin sağlam temellere oturtulması için 30 Haziran darbesinin etkilerinin ortadan kaldırılması konusunda ciddi endişeler vardı.
Devrimin bu ilk döneminde askeri bileşen, yönetimdeki ortağının hareketleri, iki bileşenin üyeleri arasında artan güvensizlik ve medya alışverişi konusunda da endişeliydi ve konseyin, sözde birliğinin sırtını büken saman oldu.
Geçiş hükümeti, geçiş aşamasının adımlarının tüm gruplarının askeri ve sivil bileşenleri ve diğer siyasi partiler arasında, üzerinde anlaşmaya varılan belirli demokratik mekanizmalar geliştirmeyi başaramadı. Ve siyaset sahnesine öyle ya da böyle yansıyan, eleştiriden şiddetli çatışmalara dönüşen mücadele süreçlerini hızlandırdı.
İstifa eden Başbakan Abdullah Hamduk’un varlığı, askeri konseyin hükümetteki varlığını reddetmeleri sonucunda isyancılar ile düzenli güçler arasında kısa bir süreliğine tampon görevi görse de Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) bileşenleri arasındaki içsel farklılıklar ile otorite dışındaki güçler ve taraflar arasındaki farklılıklar, sivil bir hükümete ulaşma umudunu kırdı.
Burada şunu belirtmek gerekiyor ki bu güçler, sokağı temsil eden ideal modeller değildi. Ancak bu güçlerin ve Hamduk’un varlığında, ordunun iktidarı tamamen kontrol etmesi korkularını ortadan kaldıran bir sivil semboldü.
Egemenlik Konseyi’ndeki sivil güçlerden hoşnut kalınmadığı göz önüne alındığında bu durum, devrim hedefleri hesaba katılmadan vatandaşları askeri güçlerin okları altına sokmamalıdır. Aksine vatandaşlar, hala geçiş döneminin zorluklarıyla karşı karşıyalar.

Anlaşmazlık noktası
Sivil ve askeri bileşenler arasındaki anlaşmazlık noktalarından biri de toplumsal bir kurum olarak devlet kavramında özetlenebilir. Bu devletin temel işlevi ise farklı siyasi ve etnik oluşumlar arasında barış içinde bir arada yaşamayı güvence altına alan toplumsal ve siyasi değişimi sağlamaktır. Sivil bileşen, bu temel işlevi talep ederken, silahlı hareketlerin hükümet içindeki ‘Devrimci Cephe’ye dahil edilmesi sürecine sponsor oldu. Askeri bileşen de yetkisini ‘ortağına ve yetkisi olmayan halka’ dayatma eğilimindeydi.
Bu farklı gruplar, tek bir siyasi grup ve tek bir merkezi otorite altında birleşmiş olsa da Sudan siyasi tarihine göre şiddetin sebeplerinden biri olarak kabul ediliyor. ÖDBG, devletin siyasi otoritesinin bu şekilde genişletilmesine veya yukarıda belirtilen amaçlar için meşru ve caiz olarak kabul edilmesine başlangıçta itiraz etmemiştir.
Son dönemde olağanüstü hâl yasasının yeniden yürürlüğe girmesiyle yetkilerini genişleten ordu, polis ve güvenlik güçleri gibi baskıcı organlarının da yardımıyla mevcut iktidar, barışçıl göstericilere karşı şiddet uygulamıştır. Ve bu eylemleri ‘devleti ve kurumlarını koruma hakkı olduğu’ gerekçesiyle meşrulaştırmıştır. Onu, bu zorlayıcı yöntemleri kullanmaya teşvik eden şey ise değiştirilmesi önerilen yasaların tamamının bozulması veya birçoğunun cezasız kalması nedeniyle, düzenli kuvvetlerin cezalandırılmasını sağlayan mevzuatın etkinleştirilmemesidir.
Bu güçler, kendilerini halkın temsilcileri ve birleşik liderliğe bir alternatif olarak gördüler. Ancak geçiş hükümetine karşı çıkan tüm uyumlu taraflar arasında birleşik bir şemsiye olarak görülmediler. Ayrıca üyelerinin pozisyonlarına bağlılığı nedeniyle halk desteğini çok hızlı bir şekilde kaybetmeyi başardı ve Egemenlik Konseyi’ne yöneltilen eleştirilerden payını aldı.

Şiddetin sebepleri
Düzenli güçlerin haksız ve baskıcı uygulamaları ve barışçıl protestoları bastırmak için aşırı şiddet kullanımı büyük bir bıkkınlık yarattı ve devrim halinin devam etmesini teşvik etti. Bu uygulamalara siyasi yetersizlik, kötü yönetim ve sivil bileşenin siyasi deneyim eksikliği de eşlik ediyor. Zayıf siyasi entegrasyon süreçlerine ek olarak, siyasi güçler uyumsuzluk halinde ve tek bir hükümet olmak için gerekli çeşitlilik teşvik edilmedi. Aksine Egemenlik Konseyi içerisinde hükümet ve muhalefetin rollerini birlikte oynuyordu.
İdeoloji, eski rejim döneminde siyasi şiddetin yayılmasında önemli bir rol oynarken, geçiş hükümetinin liberal güçler ile devlete karşı bir mücadele yürütmek amacıyla belirli nedenlerle insanları harekete geçiren diğer unsurlar arasında bölündüğünü görüyoruz. Bu duruma, daha fazla mücadele için güç ve şiddet uygulanmasını kutlayarak kurbanların yüceltilmesi eşlik ediyor. Bir yandan da devlet şiddetine karşı şiddete başvurdukları gerekçesi ile düzenli kuvvetlerin bazı üyelerini hedef alarak aşırı bir çatışma çağrısında bulunuluyor.
Bir başka neden ise başkent Hartum’daki gösterilerin Darfur, Nuba Dağları bölgesi ve Doğu Sudan da dahil olmak üzere farklı bölgelerdeki diğer gösterilerle birleşmesi olarak ortaya çıkıyor. Sivil bileşen, bu durumu Hartum’da yaşananlarla bağlantılı olarak tasvir etmeye çalıştı. Ancak bu bölgelerin, sözde ‘ayrılıkçı şiddete’ dahil edilebilecek başka protesto nedenleri de var. Ancak özellikle geçiş hükümetiyle Kapsamlı Barış Anlaşması’nı imzalamayı kabul etmeyen silahlı hareketlerin güvensizliğinde ve faaliyetlerinde verimli bir zemin buldu. Diğer bir sebep de keskin bir kutuplaşma ve bağımsız siyasi görüş ayırma süreçlerinin ortaya çıkması nedeniyle siyasi sadakat silahının, ‘Benimle olmayan bana karşıdır’ şeklindeki sabit siyasi önsöze göre kullanılmasıdır.

Diğer şiddet şekilleri
Gelecek dönem, anayasal ifade araçlarının, hakların korunmasının ve yasalara başvurmanın yokluğunda, farklı elit gruplar arasındaki siyasi çatışmalarda temsil edilen diğer şiddet şekillerinin ortaya çıkmasına tanık olabilir. Aynı şekilde protestolar devam ederken, bu eylemler yetkililerin şiddetine tepki olarak ise barışçıldan şiddete dönüşüyor. Bu durumda hayatta kalan olmayacak.
Protestolar, şimdiden farklı direniş şekilleri almaya başladı, altyapıya ve devlet tesislerine büyük zarar verdi, bireylere saldırılara, vatandaşları yağmalamaya ve terörize etmeye dönüştü. Sudan toplumunda sosyo- dini bir değişimin yaşandığı inancıyla, mevcut durumu reddedici ideolojik temellere dayalı noktalar da dahil, çeşitli terör hareketleri de üreyebilir.
Bu söylem, devrimin başlangıcından itibaren başladı ve şu anda da devam ediyor. Bu hedefe ulaşmak için birleşen radikal İslamcı grupların koalisyonuyla güçlendirilmesi de planlanabilir. Ayrıca hükümetin liberal yolunun ‘Sudan’ı uluslararası kapitalizm taleplerine, Batı’nın ülke işlerine müdahalesine ve Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi uluslararası finans kuruluşlarına boyun eğmeye götüreceğine’ inanan komünist eğilime dayalı başka bir ideolojik hareket daha var. Bu eğilim, bu yönde sloganlar taşıyan pankartlarla göstericiler arasında aktiftir ve aktif hareketlerden şiddet hareketlerine dönüşmesi için de yer vardır.
Ordu, artık güç ve otoriteyi kontrol ediyor, sivillere karşı şiddet uyguluyor. Öyle ki işler tersine dönerse ve askeri yapılanma dış baskılara maruz kalırsa, bir askeri devrim durumuna tanık olabiliriz. Bu olasılığa, Cuba Barış Anlaşması’nda öngörülen birleşme kararından önce geniş yetki talebini sürdüren isyancı silahlı hareketlerin kuruma entegre edilmesinin yanı sıra, askeri kurumun içinde yetki ve ayrıcalıklarla ilgili sorunların varlığı hizmet etmektedir. Bu durum ise iç çatışmadan herkese karşı bir devrime dönüşebilir. Mevcut durum ve şiddet kullanımının devam etmesi, Darfur ve Nuba Dağları bölgesinde savaşın devam etmesiyle tehdit ediyor.

Orta yollu çözümler
Mevcut durum çerçevesinde aklın sesini güçlendirme ve radikal çözümler bulma çağrısı, başlı başına bir gerçekçilik dışı gibi görünüyor. Ancak Sudan’ın krizlerini temelden çözmeyecek bir tür barışçıl çözümler yaratmak ve sağlamak için her zaman bir orta alan var. Ancak bu barışçıl çözümler, durumu sakinleştirmeye ve tırmanmamasını sağlamaya, hoşnutsuzluk, tıkanıklık ve genel hayal kırıklığı durumunu ortadan kaldırmaya ve diğer bölgelerdeki etnik huzursuzluğun yoğunluğunu hafifletmeye katkıda bulunacaktır. Ayrıca bu kritik aşamadaki siyasi katılım, gençleri ‘siyasi ve toplumsal çoğunluğu sağlayacak’ bir sonraki hükümetin parçası olmaya da yöneltebilir. Bunların yanı sıra hesap verebilirliği ve şeffaflığı sağlamak için üç otoritenin (yürütme, yasama ve yargı) ayrılığı ve devrim yıllarında cinayetlere ilişkin soruşturmaların sonuçları üzerinde çalışılması da gündeme gelebilir. Bu soruşturmaların başında, Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlığı önündeki oturma eylemi olaylarıyla ilgili soruşturmalar geliyor.
Bu çözümler, hükümetin ‘yerine getirmesi gereken görevleri olduğuna ve bunları geçiş dönemi sonrasına ertelemeyeceğine’ inanmasını gerektiriyor. Hem sivil hem de askeri geçiş hükümetinin siyasi pratiğinden açıkça anlaşılan şey, geçiş dönemini bozan bir zaman köprüsü olarak görülmeleridir. Nitekim iki taraf da vatandaşlara karşı herhangi bir yükümlülük altına girmeden bu köprüyü geçmek istiyor.
*Bu analiz Independent Arabia’dan Şarku’l Avsat okuyucuları için tercüme edilmiştir.



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.