ABD ve Avrupa, Etiyopya ve Sudan’daki çıkarlarını korumak için mücadele ediyor

Addis Ababa'nın Tigray sorununu çözmesi, ABD ve Batılı tarafları hesaplarını gözden geçirmeye itiyor.

Birleşmiş Milletler’in New York'taki genel merkezinin önünde toplanan Tigrayli göstericiler. (AFP)
Birleşmiş Milletler’in New York'taki genel merkezinin önünde toplanan Tigrayli göstericiler. (AFP)
TT

ABD ve Avrupa, Etiyopya ve Sudan’daki çıkarlarını korumak için mücadele ediyor

Birleşmiş Milletler’in New York'taki genel merkezinin önünde toplanan Tigrayli göstericiler. (AFP)
Birleşmiş Milletler’in New York'taki genel merkezinin önünde toplanan Tigrayli göstericiler. (AFP)

Hem Sudan hem de Etiyopya, gerek siyasi ihtilaflar nedeniyle iç karışıklığa neden olan sorunlar olsaun gerekse kendi isteğine göre ilerlemek ve siyasi vizyonlarına ulaşmak için koşullarını dikte etmeye devam eden dış güçlerin hedefleriolsun, benzer sıkıntılardan geçiyorlar. Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) varyantları ve diğer meselelerle meşgul olan uluslararası arenada şu sorunun cevabı merak ediliyor: Karşı karşıya oldukları iç koşullar ve dış zorluklar göz önüne alındığında iki ülkenin sorunları hangi noktaya gidiyor?

Etiyopya sıkıntıların üstesinden geldi
Etiyopya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Dina Mufti haftalık basın toplantısında, 2021 yılını ‘Nahda (Rönesans) Barajı ve dış güçlerin müdahale ettiği Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) ile yaşanan çatışmadan ötürü Etiyopya için bir imtihan ve baskı yılı’ olarak nitelendirdi. Sözcü açıklamasının devamında “Etiyopya, krizi uluslararası boyuta taşımaya yönelik tüm girişimlerin üstesinden gelerek bu aşağılık girişimlerin hepsini engellemeyi başardı” ifadelerini kullandı.
Sudan Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ülkenin 1 Ocak 1956’da elde ettiği bağımsızlığı münasebetiyle benzer bir açıklama yaptı:
“Sudan zor bir durumdan geçiyor. Göz ardı edilemeyecek zorluklar, sıkıntılar ve krizlerle kuşatılmış durumda. Bunlarla ancak tam bir farkındalık, dürüstlük ve gerçek bağlılığın yanı sıra ulusun çıkarları her türlü çıkarın üstünde tutularak mücadele edilebilir.”
ABD, Sudan'da askeri ve sivil unsurlar arasında tanık olunan siyasi farklılıklar konusunda, geçtiğimiz 30 Ekim'de yaptığı çağrıda Sudan güvenlik güçlerinden her türlü şiddetten kaçınmalarını ve Sudan vatandaşlarının barışçıl gösteriler yapmasına saygı göstermelerini istedi.
ABD'nin Afrika Boynuzu Özel Temsilcisi Jeffrey Feltman, "Sudan halkının Orgeneral Abdulfettah el-Burhan liderliğindeki hükümeti barışçıl bir şekilde protesto etmesine izin verilmesi gerektiğini" vurguladı.

Akıl dışı baskılar
ABD ve Batılı örgütler Kasım 2020'de yapılan askeri operasyonunun ardından Tigray savaşının dayanakları hususunda Etiyopya hükümetini insan hakları ihlalleri ile suçlarken Etiyopya hükümeti ise "Tigray konusunda kendisine uygulanan baskıların akıl dışı”olduğunu söyledi.
Avrupa Birliği (AB) geçtiğimiz mart ayında Etiyopya hükümetini Tigray'da yaşananlarla ilgili eleştirdi. Avrupa Komisyonu, Tigray bölgesindeki ihtiyaç sahiplerine ve mültecilere insani yardımların ulaştırılmasına getirilen kısıtlamalara ilişkin 'endişesini' dile getirdi. Ne var ki Etiyopya hükümeti bu açıklamaların doğru olmadığını söylüyor. Geçtiğimiz kasım ayında ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken yaptığı bir basın açıklamasında ‘Etiyopya'da yakında bir iç patlama’ olabileceğine dair uyarıda bulundu.
Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, ABD'nin Addis Ababa'daki durumla ilgili tekrar tekrar yaptığı uyarılar ve ardından diplomatik heyetlerin ve yabancı uyruklu kişilerin ülkeyi terk etmesine yol açan korkutma ve kışkırtmaları hakkında, geçen haziran ayında değerlendirmelerde bulundu:
“Gerçek mermilerle değil, yalan yanlış söylemlerle savaşıyoruz. Etiyopya, kalkınma yolunu bozmaya çalışan iç ve dış mihrakların baskılarını engellemek için birçok büyük projeye imza atıyor."
Etiyopya Dışişleri Bakanlığı 25 Mayıs'ta, Tigray Bölgesi’ndeki insan hakları ihlallerinden ötürü ABD'nin Addis Ababa'ya getirdiği kısıtlamalar karşısında rahatsızlığını dile getirdi. Etiyopya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Dina Mufti yaptığı basın toplantısında, "Kısıtlamalar iki ülke arasında 120 yıldır devam eden stratejik ilişkilere değer kazandırmıyor" dedi. Etiyopya Dışişleri Bakanlığı bir önceki gün de Birleşmiş Milletler'i (BM) Etiyopya'daki mevcut duruma ilişkin ‘tarafsız’ olduğunu bildirdiği tutumunu gözden geçirmeye davet etti.
Etiyopya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Demeke Mekonnen geçtiğimiz cumartesi günü BM'ye gönderdiği mektupta BM'yi ‘TPLF'ye karşı verilen mücadelede taraflı tutumunu değiştirmeye ve Etiyopya hükümetine baskı yapmamaya’ çağırdı. Mekonnen ABD yönetiminin Addis Ababa'yı ‘Afrika Büyüme ve Fırsatlar Kanunu’nun (African Growth and Opportunity Act - AGOA) sağladığı imtiyazlardan çıkarmaya yönelik kararlarını ‘acele atılmış adımlar’ olarak değerlendirdi.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Batılı ülkeler 5 Ocak'ta, Abdullah Hamduk'un görevinden istifa etmesinin ardından Sudan ordusunu tek taraflı bir şekilde yeni bir başbakan atamaması konusunda uyardı. ABD, AB, İngiltere ve Norveç tarafından yapılan söz konusu açıklamada “Sudan'da güvenilir bir hükümet ve parlamentonun kurulması, ekonomik yardımların yeniden başlamasını kolaylaştırmak için atılması gerekli bir adımdır” ifadeleri kullanılarak ülkenin bir çatışmaya girme tehlikesine karşı uyarıda bulunuldu. Ayrıca Batılı ülkeler, ‘ilgili sivil tarafların yönetimde geniş bir katılımı olmadan bir başbakanı veya belli bir hükümeti desteklemeyeceklerini’ vurguladılar.
Başbakan Abdullah Hamduk'un istifa etmesinin ardından Batı'nın gelecek hükümete yönelik tehditleri ışığında Sudan Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ‘ulusal kazanımlara bağlı kalınacağını, ülkenin kaosa kaymasına izin verilmeyeceğini, geçiş sürecini ve elde edilen başarıları koruyup vazifeleri tamamlamak ve barış yoluna devam etmek için ciddi bir şekilde çalışılacağını, geçiş yönetiminin bütün kurumlarının kurulacağını ve Sudan halkının ülkeyi yönetmesi için seçtiği kişiye yetki vereceği 2023 yılında belirlenen tarihte bağımsız seçimlerin düzenleneceğini’ vurguladı.
Etiyopya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Dina Mufti geçen pazartesi Etiyopya Haber Ajansı'na (ENA) verdiği demeçte şunları söyledi:
“Addis Ababa, Sudan'daki durumu yakından izliyor ve Sudan halkının kendi iç ihtilaflarını herhangi bir dış müdahale olmaksızın barışçıl bir şekilde çözebileceğine inanıyor.”

İlginin iç yüzü
Etiyopya Kamu Diplomasisi Enstitüsü Başkanı Yasin Ahmed yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“ABD ve Batı'nın gösterdiği ilgi, insanlık olarak tanımlanan sebepler veya Batı'nın kutsal bir şiar olarak benimsediği demokrasi ilkelerinden kaynaklanıyor gibi görünse de bu önemin her şeyden önce çıkarlar tarafından harekete geçirilen sebepleri var. Batı siyasetindeki değişmez gerçek, gerek ekonomik gerek jeostratejik boyutlarda olsun kendi çıkarlarıdır. Etiyopya, 18’inci yüzyılda, İmparator Menelik döneminde Batı ve İtalya sömürgeciliğinden başlayarak sömürge dönemleri ve sonrasında Batılı güçlerin ilgi ve rekabetine sahne olmuştur. Bence ABD ve Batı'nın Etiyopya ve Sudan'ı hedef almasının en önemli gerekçeleri Washington, Pekin, Türkiye ve Rusya'nın Afrika Boynuzu üzerindeki rekabetinde gizli. Bu da Etiyopya ve Sudan'ı rekabet ve çatışma hususunda önemli iki ülke ve arena haline getiriyor.”

Açıklamasında Etiyopya sahnesine ilişkin tahminlerine de yer veren Ahmed sözlerini şöyle sürdürdü:
“Etiyopya'nın Tigray sorununu çözmedeki başarısı, başta ABD olmak üzere Batılı tarafları hesaplarını gözden geçirmeye itecek. ABD'nin Afrika Boynuzu Özel Temsilcisi Jeffrey Feltman’ın Etiyopya’ya yapacağı ziyaret, Addis Ababa'ya yapacağı son ziyaret olabilir. Çünkü ABD yönetimi Feltman’ın yerine David Satterfield'ı geçirmeye karar verdi. Burada ortaya çıkan soru şu: Feltman’ı değiştirme kararı, Washington'ın Etiyopya hükümetine ve Afrika Boynuzu ülkelerine karşı başarısızlığı için bir örtbas mı?”

Ordunun yetkilendirilmesi
Diğer taraftan Afrika Danışmanlık Merkezi Müdürü Mu'tasım Abdulkadir el-Hasan duruma ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
“Sudan'ın ekonomik ve stratejik öneme sahip olduğu Afrika Boynuzu bölgesi hedef alınıyor ve bölge üzerinden bir rekabet dönüyor. İki ülkenin içinde bulunduğu koşullardaki ortak faktör ve amaç, ABD ve Batı'daki müttefiklerinin iki ülkedeki siyasi sistemlere dayatmaya çalıştıkları itaat etme yaklaşımıdır. Sudan durumuna daha önceden hiç gösterilmeyen bir önem gösteriliyor. Bu da bu ülkelerin çıkarlarının arkasında Hartum'daki bir rejimin kendilerine müttefik olmasını ve emirlerine itaat etmesini sağlamaya çalıştıklarını gösteriyor. Sudan topraklarının sahip olduğu zenginliklerin elde edilmesi, dış güçler için bir sorun teşkil eden ordunun kasıtlı olarak yetkilendirilmesinin ardından, ulaşılmak istenen esas amaçtır. Dış güçler askeriyeyi çeşitli yollarla siyaset sahnesinden ekarte edip yerine arkasından kazanımlar elde edecekleri zayıf bir sivil rejim koymaya çalışıyor.”
Abdı-ulkadir, gelecekte yaşanacaklara ilişkin de tahminlerde bulundu:
“Önümüzdeki yıllarda ve 2023'te sivil bir hükümeti aday göstermek için yapılacak seçimlere kadar ordu, yönetim Sudan halkının hak ve çıkarlarını gözeten sivilllere devredilene kadar bırakana kadar iktidarda olacak. Bundan dolayı Sudan’da taraflar arasında daha fazla çatışmaya tanık olunacak.”



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.