Gassan Selame, Şarku'l Avsat için kaleme aldı: Yeni bir düzene doğru hareket eden dünya

Gassan Selame  (Paris Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü)
Gassan Selame (Paris Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü)
TT

Gassan Selame, Şarku'l Avsat için kaleme aldı: Yeni bir düzene doğru hareket eden dünya

Gassan Selame  (Paris Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü)
Gassan Selame (Paris Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü)

Dünya düzenindeki baş döndürücü değişim ve dönüşümü takip etmeye çalışanlar, yaşananları kavrama noktasında önemli zorluklarla karşılaşıyor. Sanırım ‘yeni dünya düzenini’ kavrayabilmemiz için, önyargılarımızdan sıyrılmalı ve yeni bir bakış açısı edinmeliyiz. Biz de bunu yapmaya çalışacağız.  
Şu an aşamalı olarak yeni bir dünya düzenine giden bir sistemin içinde yer alıyoruz. Bu geçiş süreci ilk olarak, mevcut dünya düzeninin etkin aktörleri olan ve dünya sistemini kontrol eden büyük güçlerde başladı. Dünyanın en güçlü ülkesi denildiğinde akla ilk olarak, (her ne kadar yeni zorlayıcı rakipler belirse de) Amerika Birleşik Devletleri gelir. Akla gelen ikinci devlet, Berlin Duvarı’nın yıkılmasında sonra artık sıradan bölgesel bir güce dönüştüğü varsayılan, ancak bir süre sonra küresel bir güç olarak değerlendirilen Rusya’dır. Rusya son olarak Ukrayna, Suriye ve Afrika hamleleriyle geçmişteki prestijini kısmen de olsa geri kazanmış görünüyor. Üçüncüsü ise, tarihte eşi görülmemiş bir ekonomik sıçrama yaparak, yüz milyonlarca vatandaşını yoksulluk sınırının üstüne taşıyan ve ekonomik açıdan büyük bir güç haline gelen Çin’dir. Çin bu maddi ilerlemesini stratejik nüfuz alanları ve güçlü bir ordu kurarak pekiştirdi. ABD, Çin’i en büyük rakibi olarak görmeye başladı ve dünya kamuoyuna Çin’i dizginlemek için hamlelerde bulunacağını duyurdu.  
Değişen ve dönüşen dünya dediğimizde, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra dünya sisteminin egemeni olan ABD’nin bu rolünün artık devam etmediğini ikrar etmiş oluyoruz. Nitekim Rusya’nın askeri yükselişi ve Çin’in ekonomik atılımı bu yeni gerçekliği dayatan başlıca faktörlerdir. Dolayısıyla şu an dünyadaki büyük devletler arasında yeni bir güç dağılımı kaçınılmaz hale gelmiştir. Tabi ki ABD, güç unsurları dolayısıyla hala öncü durumdadır, benzeri olmayan askeri gücü, rezerv para olan dolara sahip olması ve hız kesmeyen teknolojik gelişimiyle lider konumundadır. Bununla birlikte ABD’nin gücüne ulaşmak isteyen ve potansiyel sahibi olan başka ülkeler de bulunmaktadır. Üstelik siber teknoloji ve yapay zekâ alanındaki ilerlemeler tüm denklemleri altüst edebilecek mahiyettedir.  
Ancak ‘yeni dünya düzeninde’ gücün yeniden dağılımı hiçbir şekilde bahsi geçen üç ülke ile sınırlı değildir. Avrupa Birliği de dünya sisteminde önemli roller üstlenme potansiyeline sahiptir. Birlik, İngiltere’nin çekilişini ifade eden Brexit’in olumsuz yansımalarını atlatmayı başardı. Schengen Anlaşması, ortak para birimi Euro ve Erasmus gibi kurumlarıyla bir arada kalmayı sürdürüyor. Yaşlı kıta Avrupa’nın askeri alandaki yetenekleri, finansal, endüstriyel ve teknolojik yetenekleriyle karşılaştırılamaz olsa da., bu konuda da atılımlar yaparak yeni sistemde önemli roller üstlenecektir.  
Öte yandan, büyük güçlerin kendi aralarındaki rekabete odaklanmalarından faydalanan orta ölçekli güçler, çeşitli düzeylerde farklı güç unsurları elde etmeyi başardı ve dikkate değer olduklarını kanıtladı. Örneğin İran, füze yeteneklerini en üst düzeye çıkardı ve kendisine bağlı güçlerle sağlam ideolojik ittifaklar kurdu. Son yirmi yılda inişli çıkışlı da olsa büyük ölçüde bağımsız bir stratejik hat inşa edebilen Türkiye de bu bağlamda zikredilebilir. Türkiye’nin bu stratejilerini, NATO’nun korucu şemsiyesi altından ayrılmak zorunda kalmadan gerçekleştirebilmesi de önemliydi.  Washington'un Çin etkisine karşı mücadelesinden çeşitli şekillerde yararlanma fırsatını değerlendiren Hindistan’ı da önemli bir güç olarak değerlendirebiliriz. İkinci Dünya Savaşı akabindeki kısıtlamalardan yavaş yavaş kurtulan Japonya ve İslam Dünyasında önemli bir role talip olan Endonezya’yı da anmamız uygun olacaktır.  
Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya, nüfuzlarını genişletmeye hevesli olsalar da belirli bir ideolojiyi dayatma taraftarı değildir. Batı'ya gelince, içeriği, değerleri ve kurumları bakımından küresel olarak kabul edilmeye layık tek medeniyetin kendi medeniyetleri olduğuna hala büyük ölçüde inanmaktadır. Geçtiğimiz on yıllar boyunca Batı, kendi demokratik değerlerini dünyanın çeşitli bölgelerine ihraç etmek için amansız bir çaba göstermiştir. Bu misyonerlik çabası, yalnızca Batı'nın etkisini değil, aynı zamanda onun siyasi ve sosyal modelini de reddeden sosyal tabakaların yaygın itirazlarına yol açtı. Bu durum Batı’da seçkinler arasında, demokrasi ve insan haklarını yaymak isteyenler ile ulusal çıkarlara öncelik verilmesini savunanı muhafazakârlar arasında derin bir ayrışmaya neden oldu. Önümüzdeki yıllarda ulusalcıların gücünde artış yaşanacağını ve Batı'nın değerlerini dayatmasının sonuçsuz kaldığının kavranacağını öngörüyorum.  Myanmar, Mali veya Gine gibi ülkelerde son dönemde yaşanan askeri darbeler sonrasında Batı ile geliştirilen ilişkiler, demokratik eğilimin zayıfladığına dair işaretler barındırıyor. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Joe Biden’in öncülük ettiği Demokrasi Zirvesi’nden de beklenen sonuçların alınamadığını hatırlatmak isterim. (Bu arada hiçbir Arap ülkesi zirveye davet edilmemişti.)  
Öte yandan, çeşitli Batı ülkelerini en çok endişelendiren konuların başında demografik değişim gelmektedir.  Bunun en somut örneği, Donald Trump'ın ülkesini Meksika'dan ayıran bir duvar inşa etme girişimidir.  
Çeşitli Avrupa ülkelerinde, özellikle doğu Avrupa’da ve İskandinavya'da göçmen karşıtı sağcı politikaların yükselişine şahit olunuyor. Avrupa ülkelerinde, Afrika ve Asya'dan yaşanan göç dalgaları nedeniyle bir panik havası esmekte. Aynı şekilde Amerika Birleşik Devletleri'nde, Orta ve Güney Amerika'da yerlerinden edilmiş göçmenlerin sayısındaki artış kaygı uyandırıyor.  Anne Marie Slaughter', The Economist’te yazdığı makalede, önümüzdeki on yıl içinde Amerikan dış politikası üzerindeki en etkili unsurun ABD'nin demografik yapısı olacağı işleniyordu. ABD’de ‘beyaz adamın’ yalnızca siyasi etkisinin azalması değil, aynı zamanda nüfustaki payının da giderek küçüldüğü bir gerçektir. Üstelik dünyadaki milyarlarca yoksul insan denizleri ve çölleri hayatları pahasına aşarak ilerlemiş ülkelere göç etme eğilimi göstermektedir.  
Büyük zenginlikleri barındıran, dinsel, mezhepsel ve ulusal kimliklerin kavgalı olduğu ülkelerdeki çatışmalar elbette son bulmayacaktır. Toplum sınıfları arasındaki sosyal ekonomik uçurumlar, adaletsizlik ve ayrımcılığa maruz kalan kitleleri isyana teşvik edecektir. Önümüzdeki süreçte devletler arasında ordular aracılığıyla çatışmalar nadiren yaşanacaktır. Devletler ordularını sadece caydırıcı güç olarak muhafaza edecektir. Şiddete başvurulduğunda da bu, toplu bir savaş olarak değil, daha çok polis harekâtı gibi sınırlı operasyonlarla olacaktır. Binlerce subay istihdam etmek yerine, insansız hava araçları, akıllı füzeler ve özel güvenlik şirketleri aracılığıyla çatışmalara girilecektir. Karşılığında da rakipleri, vekaleten savaşan silahlı gruplara itimat edecektir. Çatışmalar, açık bir zafer veya ezici bir yenilgi ile sona ermeyecek, yıpratmaya yönelik mükerrer operasyonlar olarak sürdürülecektir.  
Konvansiyonel savaşlar, yerini sınırlı operasyonlara bırakırken, buna paralel olarak, çekişme alanları, finans ve ekonomi dünyasına taşınacaktır. Böylece bireysel ve toplu mali cezalara başvurular artacak, rakiplerin sermayeleri dondurulacak, ülkeler yatırımlarla teşvik edilip yatırımların kesilmesiyle cezalandırılacaktır. Neoliberalizmin zaferi ile birlikte, kapitalist arenada bankalar hem terörle mücadelede hem de muhalifleri cezalandırmada en önemli merkezlere dönüşecektir. Dış politikada geleneksel diplomasinin yerini büyük ölçüde hazine ve mali departmanlar alacaktır.  
Öte yandan, büyük devletler arasındaki rekabet, askeri alanlardan ziyade ‘siber uzay’ alanına taşınacaktır. Bugün tanık olduğumuz üzere, siber saldırılarla rakip ülkelerin toplumsal bütünlüğüne ve seçimlere müdahale edilebiliyor. Yönetimler savunma ve saldırı amacıyla daha fazla teknolojik yatırım yapma eğilimi sergiliyor. Önümüzdeki dönemde de sosyal medya hükümetlerin, propaganda, casusluk ve toplumsal denetim araçları olmayı sürdürecektir.  
Ülkeler hareket alanlarını istedikleri gibi seçemeyecektir. Örneğin ABD bugünlerde daha çok Çin sorununa odaklanmak istese de Putin’in Ukrayna ve Suriye'deki faaliyetleri, Tahran'ın bölgedeki yayılmacı politikaları onu tekrar bu bölgelere çekmektedir. Çin şimdilik yakın çevresi dışındaki çatışmalardan uzak durmaktadır, ancak ileride dünya genelindeki ekonomik çıkarlarını savunmak zorunda kalacaktır. Avrupa Birliği, sömürge bağlarından kopmaya çalışıyor, ancak terörizm ve yasadışı göç konusundaki endişeleri, onu yeniden Kara Kıta'daki çatışmalara katılmaya zorluyor. 
Sonuç olarak tüm ülkelerin çatışmaların çözümünde Birleşmiş Milletlere güvenmeleri zor olacaktır. Zira BM, kurucularının öngördüğü şekilde bir kolektif güvenlik mekanizması haline gelemedi. Dünya barış ve güvenliğini sağlamaktan kaçınarak, iklim değişikliği, insan hakları, cinsiyet eşitliği gibi yararlı, ama daha erişilebilir görevlerle yetindi. BM bu yönleriyle bir güvenlik mekanizmasından çok insan hakları kuruluşu görüntüsü veriyor.  
21. Yüzyılda gözlerimizi küreselleşmeye açtık. Artık iç ve dış politikalar arasında büyük ayrımlar bulunmuyor. Terörizm sınır tanımadığı gibi, terörizmle mücadele de sınır tanımıyor. Demografik değişim, sınır tanımayan kitlelerin müdahalesiyle artış kaydediyor, SWIFT (Döviz Transferi) zaten doğası gereği sınır ötesidir. Siber uzay ise adeta sonsuz imkanlar içeren bir sınırsızlık anlamına geliyor. Bugünün dünyası, her gün yenilenen teknolojinin araçlarını kullanabilen toplumlar ile dünün çatışmalarının ve savaş araçlarının kurbanı olan diğer toplumlar arasında bölünmüş durumda. Hepimizi kucaklayan bir dünyanın içinde yaşayacağız ama adeta paralel evrenlerde, farklı zamanlarda, sanki ailemizin arasında birer yabancıymışız gibi.  

Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi, Şarku’l Avsat için kaleme aldı: Çatışma alanından, işbirliği ve bölgesel entegrasyona



Karşılıklı tehditler “savaş hayaletini” yeniden gündeme getirdi

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM), İran’a yönelik deniz ablukası kapsamında yürüttüğü operasyonlara ilişkin yayımladığı videodan.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM), İran’a yönelik deniz ablukası kapsamında yürüttüğü operasyonlara ilişkin yayımladığı videodan.
TT

Karşılıklı tehditler “savaş hayaletini” yeniden gündeme getirdi

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM), İran’a yönelik deniz ablukası kapsamında yürüttüğü operasyonlara ilişkin yayımladığı videodan.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM), İran’a yönelik deniz ablukası kapsamında yürüttüğü operasyonlara ilişkin yayımladığı videodan.

Washington ile Tahran arasında dün karşılıklı olarak sert tehditler dile getirildi. Bu açıklamalar, yedinci ayına giren savaşta gerilimin yeniden artabileceği endişelerini doğurdu.

ABD Başkanı Donald Trump, Camp David’deki hafta sonu tatilini yarıda keserek aniden Washington’a döndü ve “İran konusunda çok yakında büyük bir şey olabilir” açıklamasında bulundu.

Trump, “önemli bir karar” almak üzere olduğunu belirtti. Önündeki seçenekleri ise “İran’ı tamamen ortadan kaldırmak, ekonomik olarak çöküşe sürüklenmesine izin vermek ya da İran’la bir anlaşmaya varmak” şeklinde sıraladı.

İran ise ABD’nin kendisine yönelik büyük çaplı bir saldırı hazırlığında olduğuna dair istihbarata sahip olduğunu açıkladı ve Washington’u bu tehlikeli adımı atmaması konusunda uyardı.

Gerilimi düşürmek ve arabuluculuk sürecine yeniden dönmek amacıyla yürütülen yeni girişimler kapsamında Pakistan ve Türkiye, bölgedeki durumun daha fazla tırmanmasını önlemek için diplomatik temaslarda bulunduklarını açıkladı.


Rus belgesi, İran’la yaptırımları aşmaya yönelik iş birliğini ortaya koydu

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, BRICS Zirvesi kapsamında düzenlenen bir oturumda. (EPA)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, BRICS Zirvesi kapsamında düzenlenen bir oturumda. (EPA)
TT

Rus belgesi, İran’la yaptırımları aşmaya yönelik iş birliğini ortaya koydu

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, BRICS Zirvesi kapsamında düzenlenen bir oturumda. (EPA)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, BRICS Zirvesi kapsamında düzenlenen bir oturumda. (EPA)

Rusya’ya ait resmî bir belge, Moskova’nın İran’la enerji, nükleer program, havacılık, ulaştırma ve finans gibi kritik sektörlerde iş birliğini derinleştirmek amacıyla hazırladığı kapsamlı bir planı ortaya koydu. Planda alternatif finans kanallarının oluşturulması ve işlemlerde ulusal para birimlerinin kullanılması da yer alıyor. Şarku’l Avsat’ın ABD merkezli Fox News’ten aktardığı habere göre söz konusu adımların amaçlarından biri, iki ülkeye uygulanan ABD yaptırımlarını aşmak.

Belgeye göre Eylül 2024’te hazırlanan ve 2024-2026 dönemini kapsayan plan, Tahran’la nükleer iş birliğinin geliştirilmesine yönelik projelerin yanı sıra Rus uçaklarına ait bileşen ve yedek parçaların İran’da üretilmesi ihtimalinin araştırılmasını ve petrol ile doğal gaz sektörlerinde ortak projelerin hayata geçirilmesini içeriyor.

Belgede, Moskova ve Tahran’ın finans, nükleer enerji, enerji, havacılık ve ulaştırma alanlarında iş birliğini derinleştirmeye yönelik geniş kapsamlı bir program oluşturduğu belirtiliyor. Program kapsamında alternatif finans kanallarının kurulması, ticari işlemlerde ulusal para birimlerinin kullanımının artırılması ve nükleer alandaki iş birliğinin güçlendirilmesi öngörülüyor. Planda ayrıca Rusya’nın Rosatom şirketinin İran’daki Buşehr Nükleer Santrali’ni işletmeye devam etmesi ve petrol ile doğal gaz sektörlerinde projeler geliştirilmesi yer alıyor.

Havacılık alanında ise Rus uçaklarına yönelik yedek parça ve bileşenlerin İran’da üretilmesi ihtimali ele alınıyor. Bunun, iki ülke arasındaki sanayi iş birliğinin kapsamını genişletmesi bekleniyor.

Önerilen iş birliği enerji ve sanayiyle sınırlı kalmıyor. Belgede ulaştırma ve altyapı alanında da planlar bulunduğu görülüyor. Bunlar arasında İran’ın Azerbaycan’la sınırından başlayarak Basra Körfezi limanlarına uzanacak bir demir yolu hattının inşa edilmesi önerisi de bulunuyor. Ancak bu projelerden hangilerinin hâlen hayata geçirilmekte olduğu veya mevcut savaş ile bölgesel ve uluslararası gelişmelerin Moskova ve Tahran’ın belgede yer alan planlarında değişikliğe yol açıp açmadığı henüz netlik kazanmış değil.

Rusya uzun yıllardır İran’la yakın ilişkilere sahip olsa da iki ülke arasındaki iş birliği, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin başlamasının ardından belirgin biçimde arttı. ABD basınında yer alan haberlerde İran’ın Rusya’ya insansız hava araçları (İHA) sağlayarak destek verdiği öne sürülmüş, İran makamları ise bu iddiaları kesin bir dille reddetmişti. ABD’nin Tahran üzerindeki baskısını sürdürdüğü bir dönemde Moskova ile İran arasındaki temaslar yoğunlaşırken, bazı haberlerde Rusya’nın İran’a seyir füzelerinin üretimi konusunda yardım sağladığı ileri sürüldü.

Bu gelişmeler, Washington’un İran üzerindeki ekonomik baskıyı artırmayı sürdürdüğü bir dönemde yaşanıyor. Bu nedenle Moskova ile Tahran arasındaki finansal ve ticari iş birliği, özellikle ABD yaptırımlarına tabi kanalların dışında işlem yapmaya yönelik mekanizmaların aranması açısından giderek daha fazla önem taşıyor.

İki ülke arasındaki ilişkilerin daha da güçlendirilmesi kapsamında Rusya ve İran, geçen yıl 20 yıl süreli ve otomatik olarak uzatılabilme imkânı bulunan “Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması”nı imzaladı.

47 maddeden oluşan anlaşma; diplomatik, askerî ve güvenlik iş birliği, terörle mücadele, teknoloji ve siber güvenliğin yanı sıra çevre gibi çok çeşitli alanları kapsıyor.

Anlaşma ayrıca tarafların birbirlerinin egemenliğine saygı göstermesini ve iki ülkeden herhangi birinin topraklarının diğer tarafa zarar verecek faaliyetlerde kullanılmamasını öngörüyor. Bu hükümler, Moskova ve Tahran’ın giderek gelişen ilişkilerine uzun vadeli ve kurumsal bir çerçeve kazandırma iradesini yansıtıyor.


Almanya için Alternatif (AfD) seçimlerde öne çıktı... Merz sonucu “felaket” olarak nitelendirdi

Alman Şansölyesi Friedrich Merz (AP)
Alman Şansölyesi Friedrich Merz (AP)
TT

Almanya için Alternatif (AfD) seçimlerde öne çıktı... Merz sonucu “felaket” olarak nitelendirdi

Alman Şansölyesi Friedrich Merz (AP)
Alman Şansölyesi Friedrich Merz (AP)

Oy verme sonuçlarına ilişkin tahminler, aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin dün Almanya’nın kuzeydoğusundaki eyalet seçimlerinde birinci sırada yer aldığını gösterdi. Sonuç, Başbakan Friedrich Merz’in liderliğindeki ana muhafazakâr parti açısından 1949’dan bu yana kaydedilen en kötü sonuç oldu.

Merz, sandık çıkış anketlerinin açıklanmasının ardından sonucu “felaket” olarak nitelendirdi. Ancak başbakan olarak mücadelesini sürdüreceğini ve reform programını uygulamaya devam edeceğini söyledi. Açıklama, kötü sonucun Merz’i istifaya zorlayabileceği yönündeki spekülasyonların ardından geldi.

Alman kamu yayıncısı ARD’nin tahminlerine göre AfD’nin Mecklenburg-Vorpommern eyaletinde oyların yüzde 38,3’ünü alması bekleniyor. Parti, yüzde 35,4 oy alması beklenen merkez sol çizgideki Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) önünde bulunuyor. Merz’in muhafazakârları ise son sayımlarda yüzde 4,9’a geriledi. Bu oran, eyalet parlamentosuna girmek için gereken yüzde 5’lik barajın altında kaldığından, partinin parlamentonun tamamen dışında kalabileceğine işaret ediyor.

Bugünkü sonuç, AfD’nin bir ay içinde ikinci kez bir eyalet seçiminde birinci sırada yer almasını sağlayacak gibi görünüyor. Parti ulusal kamuoyu yoklamalarında da ilk sırada bulunuyor. Ancak diğer büyük partiler AfD ile iş birliğini reddederek partinin iktidara gelmesini engelliyor.

Dün başkent Berlin’de yapılan diğer seçimde ise Sol Parti yüzde 25,3 oy aldı. Merz liderliğindeki ve halen Sosyal Demokrat Parti ile koalisyon halinde eyaleti yöneten muhafazakârların oy oranı yüzde 19’a geriledi. AfD de liberal olarak bilinen kentte oylarını artırarak yüzde 16,3’e ulaştı. Sol Parti ilk kez eyalet kamuoyu yoklamalarında birinci sıraya yükselirken, parti gayrimenkul şirketlerine ait konutların kamulaştırılmasını ve kira fiyatlarına tavan getirilmesini savunuyor.

Merz reformları sürdürme sözü verdi

Bugünkü sonuçlar Merz için doğrudan bir siyasi yenilgi anlamına gelmeyebilir. Ancak düşük destek oranları, kamuoyunda tepki gören reformlar ve AfD’nin daha önce Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde elde ettiği başarı, Merz’in siyasi geleceğine ilişkin tartışmaları artırdı.

Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre Berlin merkezli DIW Ekonomi Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Marcel Fratzscher yaptığı açıklamada, federal hükümetin kapsamlı bir reform programı için kamuoyu ve siyasi destek oluşturmasının artık daha zor hale geleceğini belirtti.

Fratzscher, iktidar koalisyonundaki partilerin kırmızı çizgilerinde ısrar etmesi halinde “siyasi tıkanıklığın yerleşeceğini, ekonomik zayıflığın süreceğini ve AfD’nin 2029 seçimlerini kazanma ihtimalinin daha da artacağı” değerlendirmesinde bulundu.

Mecklenburg-Vorpommern Başbakanı ve SPD’li Manuela Schwesig’in kamuoyu desteği, dünkü seçimler öncesinde arttı. Schwesig, hem aşırı sağcı AfD’yi hem de Başbakan Friedrich Merz liderliğindeki federal hükümetin uyguladığı reformları açıkça eleştirdi.

Schwesig ayrıca AfD’nin Almanya’nın Ukrayna’ya verdiği desteği eleştirerek oy kazandığını söyledi. Daha önce, kendi eyaletinden Rus gazını Almanya’ya taşıyan Kuzey Akım boru hatlarını desteklemiş, ancak 2022’deki patlamaların ardından tutumunu değiştirmişti.

Schwesig, “Öncelikle eyaletimde birçok kişi Ukrayna’ya hem mali hem de askeri desteğe karşı. İkinci olarak da birçok kişi Kuzey Akım üzerinden enerji akışının yeniden başlamasını istiyor” dedi.

Almanya Başbakan Yardımcısı ve SPD yöneticisi Lars Klingbeil ise emeklilik reformları konusunda seçmenlerin yaşadığı kaygılara işaret ederek, politika değişikliği istediğini belirtti.

Merz ise bunun yerine, Avrupa’nın en büyük ekonomisindeki yavaş büyümeyi canlandıracağını savunduğu reform programına bağlı kaldı.

Merz, “Şimdi yapılması gerekenler cesaret, kararlılık ve sabır gerektiriyor” ifadelerini kullandı. Reformların, toplumda giderek daha fazla etkisini gösterdiğini söylediği otoriter eğilimlere karşı çözüm olduğunu savundu.

Mecklenburg-Vorpommern’daki seçimler, büyük ölçüde kırsal ve eski Doğu Almanya topraklarında bulunan bu eyalette ve başkent Berlin’de gerçekleşirken, 6 Eylül’de Saksonya-Anhalt’ta yapılan seçimin ardından geldi. Saksonya-Anhalt’ta aşırı sağcı AfD, nadir görülen bir başarıyla mutlak çoğunluğa yaklaşmıştı.

Yaklaşık on yıldan biraz fazla süre içinde AfD; Almanya’da kalma hakkı bulunmayan yabancıların sınır dışı edilmesine yönelik daha sert önlemler alınmasını, Rusya ile enerji ilişkilerinin yeniden kurulmasını ve avrodan vazgeçilmesini savunan, AB şüphecisi marjinal bir hareketten ülkenin en popüler partisi konumuna yükseldi.

AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki başarısı, 2029’da yapılması planlanan federal seçimlerde iktidara gelme yolunda ilk adım olarak görülürken, Avrupa genelinde de yankı uyandırdı.

Dün alınan sonuçlar, AfD’nin son yıllarda kaydettiği ilerlemeyi ortaya koyarken, diğer büyük partilerin AfD ile koalisyon kurmayı reddettiği “güvenlik duvarı” stratejisine ilişkin yeni soruları da gündeme getirdi.

Merz zorluklarla karşı karşıya

Merz, geçen yıl Almanya ekonomisini durgunluktan çıkararak yeniden büyüme yoluna sokacak iddialı reformlar vaadiyle başbakan seçildi. Ancak iletişim alanındaki  hatalar, emeklilik, vergi ve sağlık alanlarında kamuoyunda tepki gören reformlara yönelik hoşnutsuzluğu artırırken, Merz’in seçmenlerin güvenini kazanmasını zorlaştırdı.

Bununla birlikte hükümetine yönelik hayal kırıklığı, iki eyaletteki seçim kampanyalarına da damgasını vurdu. Seçmenler özellikle enerji ve konut maliyetlerindeki sert artış gibi konulara odaklandı. Merz, cuma günü tüketicilerin üzerindeki yükü hafifletmek amacıyla gaz ve motorin vergilerinde indirim de içeren bir tedbir paketi açıkladı.

Mecklenburg-Vorpommern’da oy kullanan birçok kişi, yaşam maliyetlerinin temel endişe kaynağı olduğunu belirtti.

Eyalet başkenti Schwerin’de oy kullanan Carlotta Haik, “Burada, bu ücretlerle artık neredeyse hiçbir şeyi karşılayamıyorsunuz” dedi.

Yaşlı bir seçmen ise dış yardımların finansmanını eleştirdi. Adının açıklanmasını istemeyen seçmen, “Paraya burada, ülkemizde, çocuklar ve emekliler için ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.