Tunus Cumhurbaşkanı’nın etrafındaki partiler neden dağılıyor?

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’e daha önce destek veren partiler, Said’in ülkeyi ilgilendiren meselelerde tek başına kararlar almasını eleştirerek, diyalog kapısını açma çağrısında bulunuyorlar.

Siyasi partiler, Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’den 25 Temmuz sürecine destek veren çevrelerle diyaloğa geçmesini talep ediyorlar (AFP)
Siyasi partiler, Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’den 25 Temmuz sürecine destek veren çevrelerle diyaloğa geçmesini talep ediyorlar (AFP)
TT

Tunus Cumhurbaşkanı’nın etrafındaki partiler neden dağılıyor?

Siyasi partiler, Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’den 25 Temmuz sürecine destek veren çevrelerle diyaloğa geçmesini talep ediyorlar (AFP)
Siyasi partiler, Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’den 25 Temmuz sürecine destek veren çevrelerle diyaloğa geçmesini talep ediyorlar (AFP)

Hamadi Muammeri
Tunus’ta 25 Temmuz 2021’de ilan edilen olağanüstü kararlarla birlikte ülkenin siyaset sahnesinde etkili olan İslamcılar ile yenilikçi demokratlar arasındaki çatışmalar yeni bir boyuta evrildi: Cumhurbaşkanı Kays Said’in kararını destekleyenler ve karşı çıkanlar.
Halk Hareketi gibi merkez partiler, Cumhurbaşkanı Said’in ilan ettiği olağanüstü kararları başından bu yana destekliyor ancak zaman zaman çeşitli münasebetlerle Said’e 25 Temmuz sürecini destekleyen parti ve sivil toplum kuruluşlarıyla diyalog kurması çağrısında bulunuyor. Fakat Said’in bu çağrılara olumlu yanıt vermemesi bazı partileri pozisyon değişikliğine sevk etti.

Olumlu hareket
Halk Hareketi Genel Sekreteri Zuheyr el-Mağzavi, basına yaptığı açıklamada, Demokratik Akım Partisi, Demokrat Yurtseverler Partisi, Baas Hareketi, İleri Tunus ve çok sayıda ulusal dernek ve örgütlerle yaptıkları ortak toplantıda, suikast dosyalarının açılması ve gerçeklerin ortaya çıkarılması talebiyle Şukri Belid’in şehadetinin yıldönümüyle eş zamanlı olarak 6 Şubat’ta “Hesap Verebilirlik” adı altında sokağa çıkma kararı aldıklarını belirtti.
Mağzavi, “Halk Hareketi başından bu yana 25 Temmuz sürecini destekledi çünkü Tunus tarihinde önemli bir andı. Bunun üzerinden yozlaşmış demokrasiden gerçek demokrasiye geçişi talep ettik. Fakat maalesef 6 ay geçmesinin ardından ortada çok sayıda olumsuz mesaj var. Durumu yönetme konusunda Cumhurbaşkanı ile aynı fikirde değiliz. Çünkü o, örgütlenme şekli ve içeriğini birbirine karıştırdı. Taban demokrasisini inşa etmenin ülkenin sorunlarını çözeceğini düşünüyor. 25 Temmuz günü olup bitenler sadece Cumhurbaşkanı’nın kararı değildi aksine Kays Said’in yöneldiği bir toplumsal süreçti. Said ne kadar dahi olursa olsun bu süreci tek başına sürdüremeyecek ve ulusal egemenlik projesini tek başına çizemez” ifadelerini kullandı.
Mağzavi, Cumhurbaşkanı Said’e seslenerek, “Halk açık çek vermedi. Aldığın her kararda, vatandaşı sana destek olmak için arkanda saf tutarken bulacağını zannetme. Adın ile slogan attıkları gibi aynı zamanda aleyhinde slogan atmak için de çıkacaklar” dedi. Said’e diyalog çağrısında bulunan Mağzavi, “Çünkü istişare bir alternatif değil, yeterli değil ve bir faydası yok. Bugün Tunus’ta olanlar önemli sonuçlar doğurmayacak. Bu sadece vakit kaybı” değerlendirmesinde bulundu.

Hesap verebilirlik ve süreci düzeltme
Halk Hareketi yöneticisi ve çalışmaları askıya alınan Meclis’te Milletvekili Bedreddin el-Kamudi, Independent Arabia’ya verdiği demeçte, Kays Said’i 25 Temmuz sürecine destek verenlerle diyalog kurmaya çağırdı. Kamudi, “Halk Hareketi desteğinden vazgeçmedi fakat siyasi, sosyal ve ekonomi yelpazenin katılımını gerektiren düzeltme sürecinin başarılı olması için bu sürecin katılımcılık ilkesine dayanması gerektiği ve tek iradeyle olmayacağı hususunda bir dizi çekincesini dile getirdi” dedi.
“Düzeltme sürecini daha fazla güçlendirme ve çok geciken hesap verebilirliğin başlatılması gerektiği” çağrısında bulunan Kamudi, “Kays Said Tunusluların sosyal yönüne dokunan kararları işsizliği, borçları, tekelleşmeyi, kötüleşen kamu maliyesini artırmak için almadı aksine sosyal tıkanıklığı azaltmak için aldı. Tekelleşme veya ekonomiyi durdurma yoluyla 25 Temmuz sürecini baltalamaya çalışan lobiler (baskı kuran gruplar) var” diye konuştu.

Bazı partiler pozisyon değiştiriyor bazıları ise pozisyonunu koruyor
Tunus İçin İttifak Partisi Başkanı Serhan en-Nasıri, “Halk Hareketi ve onun müttefiki partiler Kays Said’e karşı pozisyon değiştiriyorlar. Said’in projesine ortak olmayı talep ediyorlar aksi takdirde ona karşı çıkacaklarını söylüyorlar. Tunus İçin İttifak Partisi eski sistemi kesip atan olağanüstü tedbirlerin ilanından bu yana pozisyonuna bağlı kalıyor” dedi.
Nasıri, “Tunus Cumhurbaşkanı aldığı kararların sorumluluğunu taşıyor. Tunus İçin İttifak Partisi de elektronik ulusal istişare yoluyla halkın katılımında onu destekliyor. Pozisyonlarını değiştiren partiler, tavırlarında gelgit yaşıyor. Bu partiler Cumhurbaşkanı’na yakınlaşmak istiyor ve Kays Said’in izlediği sürece muhalefetlerini dile getirmeyi arzuluyor. Bu, şartlı bir müzakere ve Cumhurbaşkanı üzerinde baskı kurmaktır. Biz, Kays Said’e baskı yapmıyoruz. Başlangıçtan beri talebimiz, diyalog kapısının açılması ve eski sisteme bulaşmayan parti ve ulusal örgütlerin katılımı ve bir an önce genel seçimlerin yapılmasıdır” ifadelerini kullandı.

Karşı çıkan siyasi çevreler
Demokratik Akım Partisi, Afak Tunus, Emek ve Özgürlük için Demokratik Blok Partisi/Tekettül, Cumhuriyetçi Parti ile Emek ve Özgürlük için Demokratik Blok Partisi (Tekettül) yaptıkları ortak açıklamada Kays Said’in yürüttüğü sürece tepki göstererek “Said’in başta yolsuzlukla mücadele, sosyal, ekonomik mali ve sağlık sorunlarıyla yüzleşme gibi gerçek öncelikler adına şahsi siyasi seçeneklerini bir oldu bitti ile dayatmasını” reddettiklerini ifade ettiler.
Söz konusu partiler “bu anayasal darbeye karşı çıkacak ve Tunusluların meşru beklentilerine yanıt verecek sivil bir siyasi cephe oluşturmak adına diğer demokratik partiler ve ulusal örgütlerle koordinasyonu sürdüreceklerini” vurguladılar.
Diğer bir başka cephede ise Cumhuriyet Halk Birliği Partisi, Tunus İrade Hareketi, Halk İradesi Partisi ve Vefa Hareketi “Demokrasi Cephesi” adı altında birleşerek, Kays Said’in çağırdığı “darbe” ile mücadele için koordinasyon kurmaya çalışacaklarını ve darbeye karşı duran tüm siyasi güçlerin ve milli şahsiyetlerin kendilerine katılmalarına açık olduklarını ilan ettiler.
25 Temmuz’daki olağanüstü tedbirler, ülkeye yeni bir siyasi harita dayattı. Kays Said’in izlediği sürece tümüyle muhalefet eden partiler Nahda Hareketi’ni aralarına almıyorlar aksine Tunus’un 25 Temmuz 2021’de yaşadığı sapmadan Nahda’yı sorumlu tutuyorlar. Yeni süreci tamamen destek veren partiler ise sonunda 25 Temmuz öncesi sistemi kırmanın heyecanını yaşıyor. Diğer bazı partiler ise Kays Said’in projesine destek vermek ile çekince göstermek arasında gidip geliyor ve bu haritanın ülkenin gelecekte tanık olacağı siyasi gelişmeler ışığında daha fazla değişikliklere yol açacağı görüşünü savunuyorlar. 



Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
TT

Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)

İbrahim Hamidi

Evlerde, herhangi bir eleştirinin kendine has bir ritüeli vardı; söze başlamadan önce mutlaka bir hava yaratılırdı. Spikerin veya dizinin sesi açılır, ardından konuşan kişi ağzını misafirinin kulağına yaklaştırırdı. Hatta iktidar sahibi olanlar bile korku duvarlarından çekinirdi. Kimi dinleme cihazlarının nasıl yerleştirildiğini çok iyi biliyor, kimi bizzat bu cihazları yerleştiriyor, kimileri ise meslektaşlarının kendilerinden önce davranmış olmasından korkuyordu.

Suriye rejiminin devrilmesinin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen hikâyelerin arkası kesilmiyor. İnsanların konuşabilmesi için televizyonun konuşması gerekirdi. Karşısında oturanlar bir eleştiri veya iç çekişi araya sıkıştırmaya çalışırken, oradan ‘Sayın Başkan’ övgüleri yükselebilirdi. Ancak telefon her zaman böyle bir tedbire izin vermezdi; telefonun kendine göre planları vardı. Anlatıcılara göre Cemil Hasan ile Ali Memlük’ün hikâyesi de milyonlarca hikâyeden sadece biriydi. Birincisi Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı’ndaki görevini kaybetmiş, diğeri ise Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanlığı’ndaki koltuğunu korumuştu. Sonra sıra ona da geldi. Beşşar Esed tarafından görevden alındığı gün Hasan onu aramış ve uzaklaştırma kararını sorgulamaya başlamıştı. Belki de görevi kaybetmenin, iki subaya daha önce imkânsız olan bir sohbet ortamı sağladığını düşünmüştü. Ne var ki tuzaklar ustası Memlük, lafı uzatmadan hemen araya girmişti: “Sesini yükselt, seni duyamıyorum... Telefon hışırtı yapıyor” diyerek telefonu kapatmıştı. Aslında yaptığı, telefon görüşmelerini kaydetmekle görevli bir memurun yazacağı rapordan kendi adını sildirmeye çalışmaktı.

İkisi de görevlerinden ayrıldılar ve şu an Moskova’da, hesap gününü bekledikleri bir ‘buzdolabında’ tutuluyorlar; fakat makam hırsı onlardan uzaklaşmış değil. Eski alışkanlıkları ve kelimelerin, işaretlerin nereye varabileceğine dair o eski refleksleri hâlâ üzerlerinde. Hasan, yoldaşı ve aynı zamanda rakibi olan kişiyi sarsan kararı sorgularken; Memlük ise yoldaşı ve rakibinin, söylenenleri duyup da itiraz etmediği veya sessiz kaldığına dair bir kayda geçmesinden korkuyordu. İktidarın kesintiye uğraması, sesin geri gelmesi için yeterli olmamıştı. Başkalarının ne söylediğini çözmekle geçen yılların ardından Memlük, sanki kendisine söylenenlerden kurtulmaya çalışır gibi bir haldeydi.

O telefon görüşmesinin bir diğer yüzü daha var. Hasan, rejimin çöküş gecesi olan 2024 sonlarında kaçarken, ofisinde Beşşar ve Mahir Esed’e düzülen övgü şiirleriyle dolu ‘altın bir sicil’ bırakmıştı. Bu dalkavuklukların anlatılacak başka bir hikâyesi var; övgülerin bile kifayetsiz kaldığı cümleler bunlar... Rejim adına büyük zulümlere imza atan, geniş nüfuz sahibi bir subay, tüm gücünü bu sadakat ritüellerine yatırıyordu. Suriyelilere kan kusturan o el, aynı zamanda boyun eğme ifade eden cümleleri kaleme alıyordu. Kendi kudretinin nereden geldiğini ve bunu kimin geri alabileceğini çok iyi biliyordu. Sahip olduğu makam ona insanlar ve zindanlardaki mahkûmlar üzerinde geniş bir yetki alanı sağlarken, aynı zamanda kendisinden üsttekilerin rızasına muhtaç kılıyordu. Aşırı övgüler, aslında ahdini tazelemek, o son telefon görüşmesini ve eve kapatılacağı anı olabildiğince ertelemek demekti.

Bir tanığa göre, iki subay arasında başka bir hikâye daha yaşanmıştı. Günün birinde Hasan, Baas Partisi’nin kuruluş yıl dönümünde Memlük’e bir demet çiçek göndermişti. Çiçekler parti bayrağının renklerini taşıyordu; ancak Memlük bu durumdan rahatsız olmuştu çünkü bir numaralı yapı taşlarından biri olduğu rejimin iktidardaki Baas Partisi’nden nefret ediyordu. Bu küçük çiçek demeti, rejimin vitrini ile gerçeği arasındaki devasa mesafeyi gözler önüne seriyordu. Güvenlik teşkilatının tepesindeki bir adam, ‘devlete ve topluma liderlik ettiği’ varsayılan partiden nefret ediyordu. Sadakati doğrudan ‘sahibine’ olduğu sürece bu nefreti, rejimin kalbinde yer almasına mâni olmuyordu.

Kuzey Kore, Sovyetler Birliği veya başka bir totaliter rejimde, bu ağırlıkta bir güvenlik sorumlusunun iktidar partisinin simgesini reddettiğini ve ondan nefret ettiğini hayal etmek mümkün müdür? Bu kıyaslama, Suriye’de partinin işlevi üzerine önemli bir soru doğuruyor: Acaba geriye ne kadarlık bir ideoloji kalmıştı, yoksa parti başka ilişkilerle yönetilen bir iktidarın perdesinden mi ibaretti? Baas’tan nefret edip Esed’e hizmet etmek mümkündü. Sokaklar parti sloganlarıyla dolup taşarken, makamlar ise ‘Sayın Başkana’ yakınlık derecesine göre belirleniyordu. İdeoloji halk içindi; kapalı kapıların ardına girebilenler içinse esas olan kişisel güvendi. Oradaki ‘yoldaşlar’, parti kartının, bir işaretin veya ‘talimatın’ açtığı kapıları asla açamayacağını çok iyi bilirlerdi. Nitekim Ali Duba, o işaretin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu.

Başka bir tanığın anlattığına göre, Hafız Esed döneminde Ulusal Güvenlik Bürosu’nun düzenli toplantıları Abdurrauf el-Kasım’ın başkanlığında yapılır; bu toplantılara istihbarat, parti ve hükümet yetkilileri katılırdı. Ali Duba ise askerî istihbarat başkanıydı. Hazır bulunanlar arasında unvan olarak en kıdemli kişi olmasa da, aldığı talimatlar ve bağlantıları dolayısıyla en güçlüsüydü. İşte bu yüzden toplantı, o gelmeden asla başlamazdı. O gecikir, herkes onu beklerdi. Toplantının başkanı ve üyeleri sandalyelerinde otururken, Duba onların zamanına el koyardı. Ağırlık merkezinin nerede olduğunu herkesin anlaması için masanın başköşesine oturmasına bile gerek yoktu.

Günün birinde Duba yine geç kalmış, ancak geldiğinde toplantının çoktan başlamış olduğunu görmüştü. Bir şeylerin değiştiğini hemen fark etmişti. Salonda hiç kimse, bu bekleme ayrıcalığına tek başına son verme yetkisine sahip olamazdı. O içeri girmeden önce yaşananlar ona verilmiş bir mesajdı; diğerlerinin onun yokluğunda fark ettiği şey ise, yeni gücünün sınırlarını anlamaları için onlara verilmiş birer izindi. O an unvanı değişmemişti; değişen tek şey, onunla lider arasındaki mesafeydi. Artık bu mesafeyi, başkalarının o yokken konuştukları dakikalarla ölçebiliyordu. Gelip yerine oturdu ve yeni konumuyla toplantıyı takip etmeye devam etti.

Görüşme saatleri, içeri girme sırası, selamın tonu, uzatılan ya da iptal edilen bekleyişler... Bunlar, makam sahiplerinin okumayı öğrendiği detaylardı. Çünkü korku cumhuriyetinin sözlüğünde, bu tür detaylarda yazmayanlar, karar ve bildirilerde yer alanlardan çok daha önemli olabilirdi. Ne var ki Duba, tüm o gücüne rağmen gözetim çemberinin dışında değildi. Kendisi rakipleri hakkında raporlar hazırlamakla görevliydi; ancak aygıt içerisindeki yoldaşları da onun hareketleri, seyahatleri ve ülkedeki ya da yurt dışındaki kumar maceraları hakkında Esed’e raporlar yazmakla görevlendirilmişti.

Raporlar farklı kurumlar arasında çeşitlilik gösterir ancak sonunda Saray’da kesişirdi. Herkes meslektaşı hakkında bir şeyler bilirdi ama hiçbiri, meslektaşının kendisi hakkında ne bildiğini tam olarak bilemezdi. Lider, şüpheleri yorumlamadaki merci ve bu şüphelerden korunma kaynağı olarak kalmaya devam ederdi. Aralarındaki uçurum ne kadar derinleşirse, ona olan ihtiyaçları da o kadar artardı.

İşte bu yüzden korkunun hatlarını ve sadakatin sınırlarını çizmek zordur. Zücaciye misali hücreden başlar, ofisten geçer, iktidar sahiplerinin evlerine sızar, iletişim damarlarında yayılır ve duvarlarda pas tutardı. Makamlar ve bedeller değişiklik gösterirdi; ancak huzur bulabilme yeteneği, başkalarının huzuruna el koyan ve insanların göğsüne korku ekenler için bile hep ulaşılmaz bir lüks olarak kalırdı.

Şam’daki bir huzurevinde, hayatını rejime adamış emekli bir subay yapayalnız yaşıyordu; inanılmamasından korktuğu için sadakatini aşırı bir şekilde dile getiriyordu. Ömür geçti, makamlar yok oldu ama sadakat sınavı bir türlü bitmedi. Her zaman fazladan bir cümleye, daha yüksek bir coşkuya ve hâlâ olması gerektiği gibi olduğuna dair yeni bir kanıta ihtiyaç duyuyordu. Ömrünün sonuna kadar yanında, kendi sesini sürekli denetleyen bir gözetmen taşıdı. Başkalarının göğsüne ektiği o korku, sonunda kendi göğsüne yerleşmişti. Kimsenin kendisinden daha fazlasını istemesine gerek kalmıyordu; o, bunu bizzat kendisinden istiyor ve sunduklarının gerekenin altında kalmasından korkuyordu. Kendininkinden bile korkuyordu. Bir ziyaretçisine şöyle demişti: “Bana inanmayacaklarından korkuyorum...”

George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde yöneticilerin ayrıcalıklarına uyum sağlamak için emirlerin nasıl değiştirildiğini görürüz. Suriye’de ise pek çok kelime yerinde sabit kalırken, hayat bu kelimelerin altında tamamen değişti. Verasetle devredilen bir cumhuriyet; kendi iktidarının en büyük muhafızlarından bazılarının nefret ettiği bir parti; üyelerinin toplantıyı yönetmeyen bir adamı beklediği kurumlar ve kaynakları ile aygıtları aile işlerinden ayrı düşünülmesi imkânsız bir devlet...

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Esed korkuyu icat etmedi; ancak onu ülkenin toprağına derinden ekti ve halkın göğsünde geniş bir aağ kurdu. Adamlarına nüfuz bahşetti ama anahtarları hep kendi ellerinde tuttu. Onlardan biri binlerce Suriyelinin zindan kapılarını açabilir ya da hayatına son verebilirdi; fakat kendi ofis kapısının açık kalmasını garantilemekten acizdi.

Bir subayın makamını kaybetme endişesiyle bir tutuklunun hayatı için duyduğu korku asla aynı kefeye konamaz; telefonun yüzüne kapatılmasıyla hayat soluğunun kesilmesi, yoldaşların duvarlarından duyulan korkuyla masum birinin zindana atılması bir değildir. Zalimin yaşadığı kaygının gün yüzüne çıkması, onu sorumluluktan aklamaya yetmez; aksine, vahşeti ve boyun eğmişliğiyle bu rejim tarifesinin sürdürülmesine, kafatası yığınlarının birikmesine ve ıstırap nehirlerinin kazılmasına nasıl katkıda bulunduğunu gözler önüne serer.


Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
TT

Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun dün yaptığı açıklamada, Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararının “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve önleyici yaklaşımımızı” yansıttığını söyledi.

Tebbun, Kurtuluş Devrimi'nin 72'nci yıl dönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda, “Bu yıl dönümü, ülkenin yüksek çıkarlarının gerektirdiği konularda farkındalığı artırmak için yenilenen bir fırsattır. Bu çerçevede, kardeş ve komşu bir ülkeyle iş birliği kapsamında anayasal yetkilendirme ve kurumsal uzlaşı devreye girmiştir” ifadelerini kullandı.

Nijer'e Cezayir ordusuna bağlı birliklerin gönderilmesi kararına işaret eden Tebbun, bu adımın “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve mevcut bölgesel koşullar karşısında ulusal güvenlik stratejimizin temel belirleyicilerinden biri olan önleyici yaklaşımı yansıttığını” belirtti.

Tebbun, kararın aynı zamanda istikrarın korunması gereklilikleriyle örtüştüğünü vurgulayarak, “Yeni Cezayir, siyasi egemenlik anlayışı ve Kasım Devrimi'nin ruhunu yansıtan bağımsız kararları doğrultusunda kaynaklarını ve imkânlarını istikrar ortamında değerlendirmektedir” dedi.

Cezayir Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz pazartesi günü Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararını almıştı. Cezayir Parlamentosu da daha önce cumhurbaşkanının askerî birlik gönderilmesine ilişkin talebini oylayarak kabul etmişti. Tebbun, bu ayın başlarında yaptığı açıklamada, Nijer'in kendi ifadesiyle Sahel bölgesi dışındaki bir ülke tarafından finanse edilen silahlı bir grubun tehdidiyle karşı karşıya olduğunu söylemişti.

Oylama, parlamentonun iki kanadında ayrı ayrı gerçekleştirilen kapalı oturumlarda yapıldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre görüşmeler sırasında yoğun gizlilik önlemleri uygulanırken, basın mensuplarının oturumları takip etmesine izin verilmedi. İktidar yanlısı partiler kararı desteklerken, muhalefet partileri konuya ilişkin sessiz kalmayı tercih etti.


Husiler, Lahic'in kuzeyinde tuzağa düşürüldü

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
TT

Husiler, Lahic'in kuzeyinde tuzağa düşürüldü

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)

Yemen'in güneybatısında çatışmalar daha şiddetli bir aşamaya girerken, Lahic ile Taiz vilayetleri arasındaki sınır hattında bulunan Makâtıra cephesi, Husilerin ağır kayıplar verdiği bir çatışma alanına dönüştü. Husilerin, Taiz ile güney vilayetlerini birbirine bağlayan en önemli kara güzergâhlarından biri olan Hicetü'l-Abd yolu üzerindeki stratejik yüksek noktaları ele geçirmek amacıyla bölgeye takviye birlikler ve zırhlı araçlar sevk ettiği bildirildi.

Bölgede topçu ateşinin eşlik ettiği geniş çaplı bir Husi saldırısı ve yüksek kesimler üzerinden ilerleme girişimleri yaşandı. Saldırılar sırasında bazı mevzileri ele geçiren Husiler, daha sonra Yemen hükümet güçleri ile Makâtıra, Züreykâ ve Mekâbide bölgelerinden yerel savaşçıların karşı saldırısıyla karşılaştı. Hava ve topçu desteğiyle gerçekleştirilen operasyonlarda Husilerin çok sayıda mensubu ve askerî aracı etkisiz hale getirilirken, Anan Dağı yeniden kontrol altına alındı ve Makâtıra Kalesi'ne yönelik ilerleme girişimi engellendi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre  Züreykâ çevresinde ise çatışmaların sürüyor.

Husilerin ikmal hatları da takviye birliklerini ve alternatif güzergâhları hedef alan hava saldırılarıyla vuruldu. Öte yandan, örgüt mensubu yaklaşık 60 savaşçının cenazesinin Turbe kentine ulaştığı yönünde haberler yayımlandı.

Taiz'in diğer cephelerinde de güney ve batı kesimlerinde çatışmalar devam etti. Şakab, Akruz ve Misrah bölgelerinde Husi mevzileri ve askerî araçları hedef alındı.