Ukrayna meselesinde herkesin yaptığı hatalar ve alınan dersler

Olaylar, uluslararası ya da bölgesel olarak tek taraflı gücün kimsenin çıkarına olmadığını, siyasi ve askeri bir dengenin varlığının ise herkesin çıkarına olduğunu ortaya koyuyor

Putin, Donetsk ve Luhansk’ın bağımsızlığını tanımasını, 2014 yılında imzalanan Minsk Anlaşması’nın zaten ihlal edildiği olduğu gerekçesiyle savundu (AFP)
Putin, Donetsk ve Luhansk’ın bağımsızlığını tanımasını, 2014 yılında imzalanan Minsk Anlaşması’nın zaten ihlal edildiği olduğu gerekçesiyle savundu (AFP)
TT

Ukrayna meselesinde herkesin yaptığı hatalar ve alınan dersler

Putin, Donetsk ve Luhansk’ın bağımsızlığını tanımasını, 2014 yılında imzalanan Minsk Anlaşması’nın zaten ihlal edildiği olduğu gerekçesiyle savundu (AFP)
Putin, Donetsk ve Luhansk’ın bağımsızlığını tanımasını, 2014 yılında imzalanan Minsk Anlaşması’nın zaten ihlal edildiği olduğu gerekçesiyle savundu (AFP)

Nebil Fehmi
Siyaset ve dış ilişkilerin uygulanışı noktasında, mevcut olanı tanımlamak, ilkeli pozisyonlar almak ve dış ilişkilerin yönetiminde toplumsal ve insani ilkelere bağlı kalmak karşılığında çıkarlara öncelik vermek anlamına gelen siyasi gerçekçilik temelinde süregelen bir tartışma söz konusu.
Modern çağda siyasi gerçekçilik felsefesini benimseyen en önemli isimlerden biri olan ABD’nin eski başkanlarından Richard Nixon yönetimi sırasında ABD’nin Çin'e açılması ve Rusya ile ateşkes yapması için çalışan eski Dışişleri Bakanı Dr. Henry Kissinger, Batı'nın, aralarında tarihi, etnik ve siyasi bağlar olan Rusya ve Ukrayna'yı birbirinden ayırma çabalarının sonuçlarına ve beyhudeliğine karşı uyardığı bir makale kaleme aldı. Bu makale, çıkar ve gerçekçilik kavramlarının sadece Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden düşünürler tarafından dile getirilmediği anlamına geliyordu.
Buna karşın Batılı ülkeler, dış ilişkilerinin birçok yönünü toplumlarının ilke ve kurallarına, özellikle de 21. yüzyılın gerektirdiği üslupla en iyi, en yararlı ve en tutarlı olanı olmasından ötürü demokrasi ve insan haklarına saygı göstermeye dayalı olduğunu iddia ettiler.
Geçmişte bir diplomat olarak geçirdiğim yıllar boyunca, dış ilişkiler konusunda eylem için bir temel veya çerçeve oluşturan ulusal kurallar ve Birleşmiş Milletler (BM) Anlaşması gibi uluslararası kuralların biri olmadan diğerinin de olmayacağına inandım. Büyük ülkeler, Kuveyt'in Irak işgalinden kurtuluşundan önce BM Güvenlik Konseyi'nden (BMGK) kararlar çıkarmaya ve Libya'ya bir hava ambargosu uygulamaya çalıştılar. Ancak her ikisi arasındaki temel itici güç bir biriyle bağlantılı olsa da her biri diğerinden farklı meselelerdi.
Batılı ülkelerin yalnızca ilkelere ve hukuka bağlı oldukları iddiasında da herhangi bir inandırıcılık bulamadım. Çünkü gerektiğinde ilke yerine çıkara öncelik verebiliyorlar. Ayrıca onlar da işgalci ülkelerdi. ABD’nin önderliğinde, sınırlarının dışında halen en çok sömürgecilik yapanlar onlar. Maalesef ne kadar önemli olsa da demokrasi ve insan hakları ilkelerine bağlı kalmak, jeo-stratejik amaç ve çıkarlara ulaşmak için sadece bir araç ve bahaneden ibarettir.
Ukrayna’nın mevcut durumu ve Rusya ile Batı'nın eylemleri, yukarıdakilerin hepsini doğruluyor. Elbette Rusya'nın Ukrayna topraklarının çeşitli bölgelerinde askeri güç kullanması ve silah zoruyla hükümeti değiştirmeyi istemesi, uluslararası hukukla çelişen ve istenmeyen bir eylemdir. Fakat bu, ABD ve Batı'nın Ukrayna konusundaki tutumlarının doğru olduğu anlamına gelmiyor.
Başkan Putin, Donetsk ve Luhansk'ın bağımsızlığını tanımasını 2014 yılında imzalanan Minsk Anlaşması’nın zaten ihlal edildiği gerekçesiyle savundu. Donetsk ve Luhansk ile iş birliği anlaşmaları imzaladı ve güvenliklerini sağlamak amacıyla askeri kuvvetler gönderen Putin, Ukrayna hükümetinin Minsk Anlaşması’nı ihlal ettiğini öne sürerek Batı'nın bu konuda Ukrayna’yı desteklemekte ve cesaretlendirmekte çok ileri gittiğini söyledi ve bunda da haklıydı.
Rusya’nın askeri seçeneğe yönelmesini savunmuyorum ve de savunmayacağım. Çünkü bu bir oldu-bittiyi getirmek için güç gösterisi ve özellikle Batılı rakiplerini buna başvurdukları için eleştiren ülkelerin 21. yüzyılda aşmaları gereken bir eylemdir. Sorunun kaynağının ve daha fazla ağırlaşmasının asıl sorumlusunun ABD ve Batılı ülkeler olduğunu düşünüyorum. Batı, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra NATO'nun doğuya genişlemeyeceğine dair Sovyetler Birliği'ne verdiği sözü çiğnedi ve önce 1999 yılında ve ardından 2004 yılında Doğu Avrupa ülkelerinden üyelerle doğuya doğru genişledi. NATO, 2008 yılında Bükreş'te yapılan zirvede Ukrayna ve Gürcistan'ın üyeliğinin tartışılabileceğini duyurdu.
Rusya, 2008 yılında Gürcistan ile arasında bir savaşın patlak verdiği Bükreş zirvesi sonrasındaki kadar hızlı ve net bir tepki vermemişti. Ukrayna krizi ise 2014 yılında patlak verdi. Rusya, o yıl, Karadeniz’deki limanlarını korumak da dahil olmak üzere stratejik amaçlarla Kırım'ı ilhak etti. ABD'nin Ukrayna’daki yönetimin Batı yanlısı bir yönetimle değiştirildiği darbeyi desteklemesinin ardından Ukrayna bir iç savaşa itildi. Nispeten sakin geçen bir dönemin ardından, Ukrayna'yı dolaylı olarak NATO’ya daha yakın hale getirmek için (eski ABD Başkanı Donald) Trump ve (mevcut ABD Başkanı Joe) Biden dönemlerinde ABD tarafından Ukranya’ya silah ve askeri eğitim alanlarında verilen desteğin yanı sıra Türkiye'nin Ukrayna hükümetine insansız hava araçları (İHA) temin etmesi gibi Batılı adımların sıklaşmasıyla 2021 sonbaharı ve 2022 yılı başlarında bölgede tansiyon yeniden yükseldi.
Rusya, Batı'nın, NATO üyeliği, Avrupa Birliği (AB) üyeliği ve demokratik ve liberal temellerin yaygınlaştırılması olmak üzere üç taraftan çıkarlarına zarar vermeye çalıştığı değerlendirmesinde bulundu. Bu da Rusya’nın, bölgesindeki siyasi varlığı ve güvenliği için daha sert tutumlar sergilemesine neden oldu.
Başkan Putin'in 2014 yılındaki bir toplantıda, Batı ile doğrudan bir askeri çatışmaya girmek istemediğini belirterek, Batı'yı bir kez daha ülkesine saygı duymaya zorlayacağını söylediğini hatırlıyorum.
Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri operasyonlarının başlamasından birkaç gün önce, BMGK’nın daimi üyesi olan Batılı bir ülkenin büyükelçisi ile bir görüşmem oldu. Bu görüşmede, Batılı büyükelçi, Batılı ülkelerin ya da NATO'nun Ukrayna’yı askeri olarak koruyamayacaklarını ve Batı'nın tepkisinin Rusya'ya ekonomik yaptırımlar uygulamaktan öteye geçemeyeceğini vurguladı. Bu sözler benim için şaşırtıcı değildi. Batı'nın askeri bir çatışmaya girmesinden kaçınmasını destekliyorum, ancak önce cesaret verilen ve ardından büyük bir ülkenin gücü önünde yalnız bırakılan ülkelerin olmasına halen şaşırdığımı gizleyemem.
Ukrayna’da yaşananlar, uluslararası yahut bölgesel olarak tek taraflı gücün kimsenin çıkarına olmadığını, siyasi ve askeri bir dengenin varlığının herkesin çıkarına olduğunu ortaya koyuyor.
Rusya ile siyasi varlık ve güvenlik konularında yaşanan anlaşmazlıklarla, bu anlaşmazlıklar artmadan, sancılı bir süreçten sonra sonuçları alınabilecek askeri operasyonlara başvurmadan ve meseleler üstesinden gelinmesi zor hale gelmeden önce yüzleşmeliydi.
Bununla birlikte Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik tutumunda fazla bir değişiklik olması beklenmiyor.
ABD ve Batı ülkelerin, özellikle güvenlik ve müttefikini koruma konularında güvenilirliklerini büyük ölçüde kaybetmelerinin ardından baskı yapma ve siyasi söylemde bulunma noktalarında kendilerini kontrol etme çabası olduğunu düşünüyorum. Ukraynalılar, tüm bunlardan ders çıkarıp, başkalarına bağımlılığın güvenliklerini sağlamayacağını ve ulusal uzlaşının akıllıca ve tercih edilen bir tutum olduğu sonucuna varmalılar.
Avrupa, özellikle Almanya, Doğu Avrupa ile siyasi uzlaşı çağrısında bulunan geleneksel ‘kıtanın bilgesi’ rolünü yeniden üstlenmeli.
Dünya ülkelerinin güç değil, çıkarlar dengesine dayalı yeni bir uluslararası düzenin temellerini atmalarının zamanı geldi. İkinci Dünya Savaşı dönemindeki gerilimler şu an olmasa bile, dünyayı Soğuk Savaş rekabetlerinin bir uzantısı olarak Soğuk Savaş teorilerine göre yönetmek artık kabul edilebilir değil. Eğer ABD ya da Rusya'nın Avrupa’ya güç dayatmalarını kabul edersek, aynı şeyin bölgesel bir güç tarafından diğer bölgelerde de uygulanması kimseyi şaşırtmamalı.

*Şarku’l Avsat okurları için Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



İran’daki protestolara müdahalede can kaybı en az 7 bine ulaştı

İran güvenlik güçleri dün Tahran sokaklarında devriye gezdi (AP)
İran güvenlik güçleri dün Tahran sokaklarında devriye gezdi (AP)
TT

İran’daki protestolara müdahalede can kaybı en az 7 bine ulaştı

İran güvenlik güçleri dün Tahran sokaklarında devriye gezdi (AP)
İran güvenlik güçleri dün Tahran sokaklarında devriye gezdi (AP)

İran genelinde geçen ay patlak veren protestolara yönelik güvenlik güçlerinin müdahalesinde hayatını kaybedenlerin sayısının en az 7 bin 2’ye yükseldiği bildirildi. Aktivistler, ölü sayısının artmaya devam ettiğini ve gerçek bilançonun daha da ağır olabileceğini belirtti.

Gösterilerde hayatını kaybedenlerin sayısının kademeli olarak yükselmesi, İran’ın hem iç cephede hem de uluslararası alanda karşı karşıya bulunduğu baskıyı derinleştiriyor. Tahran, nükleer dosya kapsamında ABD ile yürütülen müzakereleri sürdürmeye çalışsa da ikinci tur temasların ne zaman ve hangi çerçevede yapılacağı belirsizliğini koruyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ise ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmede, İran’a yönelik taleplerin daha da sıkılaştırılması gerektiğini savunduğu aktarıldı.

Trump, Truth Social platformundaki paylaşımında, görüşmede bağlayıcı bir karar alınmadığını belirterek, İran’la müzakerelerin sürdürülmesi yönündeki tutumunu yineledi. Olası bir anlaşmanın tercihleri olacağını İsrail Başbakanı’na ilettiğini kaydeden Trump, diplomatik sürecin sonuç vermesi halinde bunun Washington açısından öncelikli seçenek olacağını ifade etti.

Öte yandan İran içinde, rejimin muhalefeti kapsamlı biçimde bastırmasına yönelik öfke dinmiş değil. Önümüzdeki günlerde, hayatını kaybedenlerin ailelerinin geleneksel 40. gün yas törenlerini düzenlemesiyle gerilimin yeniden artabileceği belirtiliyor.

Aktivistlerin açıkladığı bilanço yükseliyor

ABD merkezli İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), son rakamı açıklayan kuruluş oldu. Kurumun, İran’daki önceki protesto dalgalarında ölü sayısını tespit etmede isabetli olduğu ve ülke içindeki aktivist ağı aracılığıyla bilgileri doğruladığı biliniyor. İletişim kanallarının kesintiye uğraması nedeniyle verilerin çapraz kontrolünün zaman aldığı, bu nedenle bilançonun kademeli olarak güncellendiği ifade edildi.

İran hükümeti ise 21 Ocak’ta yaptığı açıklamada, protestolarda 3 bin 117 kişinin hayatını kaybettiğini duyurmuştu. İran’daki yönetimin geçmişte yaşanan toplumsal olaylarda can kayıplarını eksik bildirdiği ya da hiç açıklamadığı biliniyor.

Associated Press (AP), İran’da internet erişiminin ve uluslararası telefon bağlantılarının kesintiye uğratılması nedeniyle ölü sayısını bağımsız olarak doğrulayamadığını bildirdi.

Can kaybındaki artış, İran’ın nükleer programı konusunda ABD ile yürüttüğü müzakereler sürerken yaşanıyor.

İran dosyasında diplomasi trafiği

Üst düzey İranlı güvenlik yetkilisi Ali Laricani, çarşamba günü Katar’da Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile bir araya geldi. Katar, haziran ayında ABD’nin İran’daki nükleer tesisleri bombalamasının ardından İran’ın hedef aldığı büyük bir ABD askerî üssüne ev sahipliği yapıyor. Söz konusu saldırı, İran ile İsrail arasında 12 gün süren savaşın ardından gerçekleşmişti.

Laricani’nin ayrıca Katar’da Filistinli Hamas yetkilileriyle, salı günü ise Umman’da Tahran destekli Yemenli Husilerle görüştüğü bildirildi.

Laricani, Katar merkezli El Cezire televizyonuna yaptığı açıklamada, Umman’da ABD’den herhangi bir somut teklif almadıklarını ancak “mesaj alışverişi” yapıldığını kabul etti.

İran ile Arap Körfezi’nde dev bir doğal gaz sahasını paylaşan Katar, geçmişte de Tahran ile yürütülen müzakerelerde önemli bir arabulucu rolü üstlenmişti. Katar resmi haber ajansı, Emir Şeyh Temim bin Hamad Al Sani’nin Trump ile “bölgedeki mevcut durum ve gerilimi azaltmaya, bölgesel güvenlik ve barışı güçlendirmeye yönelik uluslararası çabalar” hakkında görüştüğünü aktardı.

ABD, İran’a baskıyı artırmak amacıyla uçak gemisi USS Abraham Lincoln’ü, savaş gemilerini ve savaş uçaklarını Orta Doğu’ya sevk etti. Washington yönetimi, gerektiğinde İran’a yönelik askerî seçenekleri masada tutuyor.

ABD güçleri, Lincoln’e fazla yaklaştığını belirttikleri bir insansız hava aracını düşürdüklerini ve İran güçlerinin Hürmüz Boğazı’nda durdurmaya çalıştığı ABD bayraklı bir gemiye müdahale ettiklerini açıkladı.

Trump, Axios haber sitesine verdiği demeçte, bölgeye ikinci bir uçak gemisi gönderme seçeneğini değerlendirdiğini belirterek, “Oraya doğru ilerleyen bir armadamız var ve bir başkası da yolda olabilir” dedi.

Nobel Ödüllü Muhammedi için endişe

Norveç Nobel Komitesi, 2023 Nobel Barış Ödülü sahibi Nergis Muhammedi’nin gözaltına alınışı sırasında şiddete maruz kaldığı, fiziksel istismara uğradığı ve hayati risk taşıyan kötü muameleye tabi tutulduğuna dair güvenilir bilgiler aldıklarını belirterek derin endişe duyduklarını açıkladı.

Komite, Muhammedi’nin aralık ayında gözaltına alınırken darp edildiğine ve gözaltı sürecinde kötü muamelenin sürdüğüne dair bilgi aldıklarını belirterek derhal ve koşulsuz serbest bırakılması çağrısında bulundu.

Açıklamada, “Kendisine yeterli ve sürekli tıbbi takip imkânı sağlanmamakta, ağır sorgu ve baskılara maruz bırakılmaktadır. Birkaç kez bayıldığı, tehlikeli derecede yüksek tansiyon sorunu yaşadığı ve şüpheli meme tümörleri için gerekli kontrollerden mahrum bırakıldığı bildirilmektedir” denildi.

İran yargısı, 53 yaşındaki Muhammedi’yi yedi yılı aşkın ek hapis cezasına çarptırdı. Destekçileri, Aralık 2024’te sağlık gerekçesiyle geçici izinle serbest bırakılmasının ardından yeniden tutuklanma riski bulunduğu yönünde aylardır uyarıda bulunuyordu.


Çin, Filistin topraklarını ‘ilhak etmeye yönelik tüm girişimlere’ karşı olduğunu açıkladı

İşgal altındaki Batı Şeria’nın Eriha kenti yakınlarındaki bir köyde önceki gün İsrailli yerleşimciler tarafından yıkıldığı bildirilen bir evin enkazından yatak çıkaran Filistinli genç (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın Eriha kenti yakınlarındaki bir köyde önceki gün İsrailli yerleşimciler tarafından yıkıldığı bildirilen bir evin enkazından yatak çıkaran Filistinli genç (AFP)
TT

Çin, Filistin topraklarını ‘ilhak etmeye yönelik tüm girişimlere’ karşı olduğunu açıkladı

İşgal altındaki Batı Şeria’nın Eriha kenti yakınlarındaki bir köyde önceki gün İsrailli yerleşimciler tarafından yıkıldığı bildirilen bir evin enkazından yatak çıkaran Filistinli genç (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın Eriha kenti yakınlarındaki bir köyde önceki gün İsrailli yerleşimciler tarafından yıkıldığı bildirilen bir evin enkazından yatak çıkaran Filistinli genç (AFP)

Çin bugün yaptığı açıklamada, Filistin topraklarını ‘ilhak etmeye yönelik tüm girişimlere’ karşı olduğunu duyurdu. Bu açıklama, İsrail güvenlik kabinesinin işgal altında bulunan Batı Şeria’daki kontrolü artıracak tedbirleri onaylamasından kısa bir süre sonra geldi.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Jian, düzenlediği basın toplantısında, “Çin, işgal altındaki Filistin topraklarında yeni yerleşim birimleri kurulmasına daima karşı çıkmıştır ve Filistin topraklarının ilhak edilmesine veya üzerinde herhangi bir ihlale yönelik tüm girişimlere karşıdır” dedi.

Diğer yandan Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, İsrail’in yeni tedbirlerinin “işgal altında bulunan Batı Şeria’daki kontrolü daha da pekiştireceğini ve bu toprakların İsrail’e entegrasyonunu hızlandıracağını, dolayısıyla yasa dışı ilhakı güçlendireceğini” söyledi.

Volker Türk, bu önlemlerin, Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik yerleşimci saldırıları, zorla göç ettirme operasyonları, evlerin yıkılması, topraklara el konulması, hareket kısıtlamaları ve diğer ihlaller bağlamında gerçekleştiğini belirtti. Bu ihlaller, BM İnsan Hakları Komisyonu tarafından belgelenmiş durumda.

İsrail, 1967’den bu yana Batı Şeria’yı işgal altında tutuyor. Doğu Kudüs hariç, Batı Şeria’da uluslararası hukuka göre yasa dışı olan yerleşimlerde 500 binden fazla İsrailli yaşıyor. Bölgede yaklaşık 3 milyon Filistinli bulunuyor.

Volker Türk dün yaptığı açıklamada, İsrail’in Batı Şeria’daki kontrolünü sıkılaştırarak yerleşimleri genişletme planlarının, toprakların yasa dışı ilhakını kalıcı hale getirme yönünde bir adım teşkil ettiğini belirtti.


‘Epstein hayaleti’ Trump yönetimini rahatsız ediyor

ABD Başkanı Donald Trump ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 6 Şubat 2026’da Air Force One uçağında (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 6 Şubat 2026’da Air Force One uçağında (AFP)
TT

‘Epstein hayaleti’ Trump yönetimini rahatsız ediyor

ABD Başkanı Donald Trump ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 6 Şubat 2026’da Air Force One uçağında (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 6 Şubat 2026’da Air Force One uçağında (AFP)

Jeffrey Epstein dosyaları, Başkan Donald Trump yönetimini sarsarak, Ticaret Bakanı Howard Lutnick’i de kapsayabilecek skandallarla ilgili raporlara karşı hükümeti savunma pozisyonuna itti. Epstein, çocuk istismarı suçundan hüküm giymiş bir milyarder olup 2019’da cezaevinde ölmüştü.

Geçtiğimiz salı günü Senato Bütçe Komitesi’nde temsilcilerle yüzleşen Lutnick, 2012’de ailesiyle yaptığı bir ziyaret sırasında Epstein ile görüştüğünü itiraf etti. Bu açıklama, daha önce yaptığı ve Epstein’in 2008’de ilk kez mahkûm edilmesinin ardından 2005’teki görüşmenin ardından iletişimi kestiğini belirten ifadeleriyle çelişiyor. Demokrat Senatör Chris Van Hollen, Lutnick’e, “Buradaki mesele, Jeffrey Epstein ile ilgili herhangi bir suç işlemiş olmanız değil; esas sorun, Kongre’ye, Amerikan halkına ve Epstein’in kurbanlarına, aranızdaki ilişkinin doğasını tamamen yanıltıcı biçimde sunmanız” dedi.

dfvfv
Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, 10 Şubat 2026’da düzenlediği basın toplantısında (AP)

Lutnick’in istifası yönündeki çağrılar artarken, Beyaz Saray bakanı desteklemeye devam etti. Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, “Bakan Lutnick Trump ekibinin vazgeçilmez bir üyesi olarak kalıyor ve Başkan onu tamamen destekliyor” dedi. Bu tutum, birçok kişiyi şaşırttı; özellikle Cumhuriyetçi temsilci Thomas Massie, Lutnick’in görevde kalmasına şaşkınlığını dile getirdi. Massie, skandal nedeniyle İngiltere’de bazı yetkililerin istifa ettiğine dikkat çekerek, “İstifa etmesi gerekiyor. İngiltere’de üç kişi görevlerinden ayrıldı. Bunların arasında ABD’deki İngiliz büyükelçisi ve Lutnick’in yalanlarından çok daha az bir şey yüzünden unvanını kaybeden bir prens de var” ifadelerini kullandı.

Süregelen yankılar

Cumhuriyetçiler, Epstein dosyasının yol açtığı etkilerden rahatsızlık duyuyor; bu durum partide bölünmelere de neden oldu. Temsilciler Meclisi Gözetim ve Hesap Verebilirlik Komitesi Başkanı James Comer, Lutnick’in komite önünde ifade vermesi için çağrılabileceğini açıkladı. Comer, “Hayatta kalan kurbanlara adaletin sağlanmasına yardımcı olabilecek bilgisi olan herkesle konuşmak istiyoruz” dedi.

sdcfvgthy
Epstein belgelerinden alıntılar, 10 Şubat 2026 (EPA)

Adalet Bakanlığı’na, Epstein dosyasındaki diğer belgeleri açıklaması ve mağdurlar dışında isimleri saklamaması yönündeki çağrılar artarken, Cumhuriyetçi Senato lideri tüm belgelerin tamamen kamuoyuna açılmasını talep etti. Şeffaflığın önemine vurgu yapan lider, “Epstein dosyasında isimleri geçen veya dosya kapsamında ortaya çıkabilecek kişiler, konuyla ilgili soruları yanıtlamak zorunda olacak. Amerikan halkı da bu yanıtların yeterli olup olmadığına karar verecek” dedi.

xsc xsc
ABD Adalet Bakanı Pam Bondi, 15 Ekim 2025 tarihinde Beyaz Saray'da Başkan Donald Trump ile birlikte (Reuters)

Beyaz Saray’daki açıklamalar, Adalet Bakanı Pam Bondi’yi belgelerin açıklanmasından sorumlu olarak zor bir konuma soktu. Bondi dün Temsilciler Meclisi Adalet Komitesi’nde ifade verirken, arkasında Epstein’in bazı mağdurları oturuyordu. Bondi, mağdurlara hitaben, “O canavarın eylemleri nedeniyle herhangi bir mağdurun yaşadığı duruma karşı derin üzüntü duyuyorum. Eğer hakkınızda size zarar veren veya kötü muamelede bulunan kişilerle ilgili kolluk kuvvetleriyle paylaşmak istediğiniz bilgiler varsa, Federal Soruşturma Bürosu (FBI) sizi dinlemeye hazır” dedi. Bakan, “Her türlü suç isnadı ciddi şekilde ele alınacak ve soruşturulacak. Adalet Bakanlığı, suçluları yasal çerçevede en üst seviyede hesap vermeye zorlamaya kararlıdır” diyerek taahhütte bulundu.

Adalet Bakanlığı, Kongre tarafından onaylanan yasaya uyarak tüm Epstein belgelerini açıkladığını savunsa da yasaların mimarları Ro Khanna ve Thomas Massie, bakanlığın halen 6 milyon belgenin 2,5 milyonunu elinde tuttuğunu belirtiyor ve yasaya bağlı kalarak bunların da açıklanmasını talep ediyor.