Uluslararası toplumun ırkçılık ve hoşgörüsüzlükle imtihanı

Batı'nın sığınmacı Ukraynalıları karşılama şekli, Suriyeli mültecilerin karşı  karşıya kaldığı çekişmeler ve reddedilmelerle ilgili birçok karşılaştırmanın yapılmasına sebebiyet verdi

Uluslararası sahnedeki dengesizliğin en basit tezahürü, Ukrayna sınırında sığınmacılar arasındaki Afrikalılara ve Avrupalı ​​olmayanlara karşı uygulanan ayrımcılıktı (AFP)
Uluslararası sahnedeki dengesizliğin en basit tezahürü, Ukrayna sınırında sığınmacılar arasındaki Afrikalılara ve Avrupalı ​​olmayanlara karşı uygulanan ayrımcılıktı (AFP)
TT

Uluslararası toplumun ırkçılık ve hoşgörüsüzlükle imtihanı

Uluslararası sahnedeki dengesizliğin en basit tezahürü, Ukrayna sınırında sığınmacılar arasındaki Afrikalılara ve Avrupalı ​​olmayanlara karşı uygulanan ayrımcılıktı (AFP)
Uluslararası sahnedeki dengesizliğin en basit tezahürü, Ukrayna sınırında sığınmacılar arasındaki Afrikalılara ve Avrupalı ​​olmayanlara karşı uygulanan ayrımcılıktı (AFP)

Muhammed Bedreddin Zayed*
Rusya’nın Ukrayna’yı işgal saldırılarının belki de en belirgin tezahürlerinden biri, insanlığın tarihi boyunca kronik hastalıklarından biri olan ırkçılıktan ne kadar mustarip olduğunun sürekli olarak ifşa edilmesiydi. Irkçılık farklı toplumların farklı derecelerde mustarip olduğu bir ikilem. Batı tarihsel olarak bundan en büyük payı almıştır. Bu hastalık, evlatları yurtdışında ırkçılığa maruz kalan çoğu toplumun dahi kendi içinde ötekine karşı ırkçılık yapmasının sebebi.
Bu hastalığın Amerikan toplumundaki derinliğini daha önce tartışmıştım. Kendisini bir demokrasi modeli olmaya adayan bu toplumun, insanlığın en kötü ırkçılık modellerinden birini sunan toplumla nasıl aynı olduğunu, kurtuluş ve bağımsızlık savaşının nedenlerinden birinin bu ırkçılığın devamını savunmak olduğunu, sonra bu ırkçılıktan görünürde kurtulmak için tarihin en uzun ve şiddetli iç savaşlarından birini verdiğini açıklamıştım. Ama pratikte ırkçılığı devam ettirdiğini ve bu nedenle söz konusu meselenin şimdiye kadar kesin olarak çözülmeden, bu toplumdaki siyasi ve sosyal mücadelenin odak noktası olmayı sürdürdüğünü belirtmiştim.
Ancak Ukrayna krizi etrafında bu ırkçı eğilimlerin ortaya çıkan derin boyutu ile sınırlarının olmadığı, göz ardı edilemeyecek, çağrışımları inkâr edilemeyecek büyük bir dengesizliği yansıttığı meydana çıktı.

Çok seviyeli ırksal dengesizlik     
Dengesizliğin belki de en basit tezahürü, Ukrayna’da yerinden edilen ve savaş alanlarından kaçanlar arasında Afrikalılara ve genel olarak Avrupalı ​​olmayanlara karşı sınırda uygulanan ayrımcılıktır. Uluslararası ve Batı medyasında çıkan haberlerle birlikte insan hakları örgütleri hatta Afrika Birliği bu uygulamaları protesto eden ve öfkeli açıklamaları yapmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Ukrayna sınırının her iki tarafında Avrupalı ​​yetkililer, bu tür uygulamaları hafifletmek zorunda kaldılar. Ama bilhassa Batı medyasında var olan körlük ve seçicilik, diğer yandan bu medyanın odaklanmak istedikleri ile uyumlu olmayan haber ve bilgilerin görmezden gelinmesinin gölgesinde, bu uygulamaları tamamen sona erdirmediler.
Batı'nın sığınmacı Ukraynalılara gösterdiği hoş karşılama ve cömertlik, Suriyeli mültecilerin Avrupa topraklarında karşılaştığı reddedilme ve çekişmelerle ilgili birçok meşru karşılaştırma yapılmasına neden oldu. Suriyelileri topraklarında görmeye dayanamayan Avrupa’nın bu tutumu, Türkiye'yi kendisine şantaj yapmak için bu kartı kullanmaya yöneltmişti. Ukraynalılar ile Suriyelileri karşılama şeklindeki bu karşıtlık bağlamında birçok kişi, kendi ülkesi ile diğer Avrupa ülkelerinde Suriyeli mülteciler konusundaki olumlu duruşu nedeniyle Merkel'in maruz kaldığı eleştiri ve saldırıları hatırlattı.
Gelgelelim, ırkçılığın en tehlikeli boyutları, bizzat Ukrayna krizinin derinliğinde kendisini gösterdi. Söz konusu derinlik, bu krizin terimleri arasında bulunan çatışmanın ana boyutlarından biri ile ilintili; Avrupa dokusundaki Slav Ortodoks bileşene karşı Avrupalı saflaşma. Bu saflaşma da birkaç boyutta ortaya çıktı; bilindiği gibi Ukrayna tek bir dokudan oluşmuyor. Doğuda, Slav-Rus ırkının kaynağı olarak görülen bir Rus Ortodoks Slav çoğunluk bulunuyor. Ukrayna’nın sınırları, Nazi işgalinden kurtarıldıktan sonra komşu ülkelerin bir kısmının dahil edilmesi ile genişletildi ve bunun soncunda da Slav Ortodoks sakinlerinin yanı sıra büyük bir Katolik blok oluştu. Ardından, iyi bilinen hikaye yaşandı. Ukrayna asıllı Kruşçev, Çarlık Rusyası ile eski Osmanlı İmparatorluğu arasında ihtilaf konusu olan ve sakinleri ağırlıklı olarak Rus Slav etnik kökenlilerden oluşan Kırım'ı Ukrayna topraklarına kattı. Yani Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bağımsız Ukrayna devletinin bir parçası olan, Rusya’nın 2014 yılında bilinen savaşla geri aldığı bu bölgeyi, Kruşçev, Ukrayna topraklarına katmıştı.
Ancak burada önemli olan, Rusya'dan uzaklaşma eğiliminin önemli bir bölümünü bu Slav kökenli ama Katolik bileşenin oluşturduğu gerçeğidir. Bu da, Rus vatandaşlarına yönelik göz ardı edilemeyecek bir ayrımcılık ve ırkçı muamelenin bulunduğu gerçeğini açığa çıkarıyor. Moskova yıllardır bundan şikayet ediyor, ama Batı medyası her zamanki gibi bunu görmezden geldi ve kendisine ışık tutmadı.
Batı’nın İngiliz ve Amerikan kanadının Rusya'ya yönelik düşmanlığının ve korkusunun boyutu, Rusya'nın kendisine katılmasına neden bu kadar karşı olduğu açık veya anlaşılır değil. Bunun için büyük fırsatlar vardı. Vladimir Putin dahi iktidara geldiğinde NATO'ya katılmaya, ülkesinin demokratik gelenekleri yerleştirme yönündeki yavaş ve dalgalı da olsa kademeli değişimini sürdürmeye hazırdı. Ancak iki Anglo-Sakson başkent (Washington ve Londra), bir yanda Moskova, diğer yanda Berlin ve Paris arasında gelişen ilişkileri ve ortaklıkları kabul etmemek konusunda ısrarcıydılar. Bu ısrar, son gelişmelerin arkasındaki pek çok boyuttan biridir. Bunun üzerine Putin, Rusya'yı gerçek demokrasiden uzaklaştıran bir siyasi modele yöneldi. Bunu daha sonra bu başkentleri, Washington ve Londra'yı endişelendiren askeri adımları izledi.
Ardından eski ABD başkanı Donald Trump'ın Moskova ile yakınlaşma ve Çin odaklı bir strateji ortaya koyma girişimlerini gördük. Ancak bu yaklaşım, Pentagon’dan, Dışişleri Bakanlığı ve istihbarat birimlerine kadar kendisini reddeden Amerikan devlet kurumlarıyla sert bir şekilde çatıştı. Trump’tan sonra göreve gelen Biden, hem Moskova hem de Pekin ile mücadeleye dayalı bir strateji geliştirdi. Biden yönetimi, Putin'in kişiliğinden ve Rusya'nın Ukrayna'nın NATO’ya katılmasından kaynaklanan haklı tehdit kaygısından faydalandı, Ukrayna müdahalesine itmek için Rusya ve başkanına baskı yapmaya ve kuşatmaya devam etti.
Bu noktada, bu sözlerimizle ne bağımsız bir ülkenin işgalini meşrulaştırmadığımızı ne de Rusya Devlet Başkanı Putin’e hakim olan emperyal eğilimi haklı göstermeye çalışmadığımızı söylemek isterim. Ancak Rusya'nın kontrol altına alınabileceği, Batı ile daha fazla ortak çıkarlara yönlendirilebileceği aşama ve duraklardan da geçildiğini, ama bunların değerlendirilmediğini belirtmek de doğru ve adil olur. Bunlar, Putin'in eğilimlerini önemli ölçüde azaltmasa bile en azından yumuşatmak için kullanılabilirdi.

Çifte standart
Tüm bunlardan sonra, sahneye ırkçılığın ve çifte standarttın zirvesini temsil eden uygulamalar çıktı. Batı'nın Rusya'dan aldığı intikamın ve Rus kültürü ile sporuna uzanan yaptırımların boyutu, bu sahnedeki en tehlikeli uygulamalardı. Bu tutumun nedeni aslında mantıklı, o da bağımsız bir ülkenin işgali, ancak kendisini takip eden benzeri görülmemiş tepkiler ve ikiyüzlülük zinciri de açık ve net. Güney ülkelerindeki birçok kişi buna atıfta bulunuyor. Irak'ta yaşananları ve öncesinde Filistin halkının maruz kaldığı ve kalmaya devam ettiği zulmü hatırlayan Arap dünyası da buna işaret ediyor. Batı’daki bazı adil sesler dahi bundan bahsetmeye başladılar. Burada, işgal hatasının her durumda affedilemez olduğunu, asıl sorunun, bizim ve diğerlerinin daha önce birçok vesile ile dile getirdiği bu çifte standartlarla ilgili olduğunu bir kez daha vurgulayalım.
Batı ırkçılığı Nazizm ile zirveye ulaştı. Nazilere göre Alman Aryan ırkı geri kalan Avrupa halklarından ve tüm dünya halklarından üstündü. Bu düşünce, emperyal ekonomik çıkarlar ile Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya’nın maruz kaldığı tarihi aşağılamanın intikamını alma faktörünün iç içe geçtiği karmaşık sahnenin yalnızca bir boyutuydu. Sonunda da insanlığa, Batı'nın en azından şimdiye kadar ders almamış göründüğü bir felaket ve çok acımasız bir deneyim yaşattı.
Daha önce, Trump deneyiminin ortaya koyduğu gibi, Amerikan ırkçı geleneklerinin, siyah veya beyaz olmayan halklara ve çeşitli azınlık gruplarına yönelik küçümsemenin ötesine geçerek, kuruluş döneminde bu toplumu oluşturan ve onun bir parçası olan Anglo-Sakson olmayan beyazlara karşı da üstünlük taslama kertesine vardığını kaydetmiştik. Ekonominin yükselmesine katkıda bulunan, akademisyenlerinin, sanatçılarının ve çalışanlarının çoğunun, bugün görece düşüşte olsa bile Amerikan rüyasının devam etmesine katkıda bulunan milyonlarca insanının görmezden gelindiğini belirtmiştik.
Ne yazık ki, Ukrayna krizi Batı Avrupa zihnindeki ırksal sınıf hiyerarşisini gün yüzüne çıkardı. Buna göre, hiyerarşinin en tepesinde Anglo-Saksonlar yer alıyor, onları diğer Avrupalılar, ardından Slav Ruslar takip ediyor. Daha sonra diğer renkten olanlar ardışık katmanlar halinde sıralanıyor. Güney yarımküre  halklarının, en azından gayrı resmi halk sınıflarının karmaşık duyguları ile zihinsel tasavvurlarında ötekiyle ilgili sahnenin bileşenlerinden biri, bu arka plan olabilir.
*Bu analiz Şarku’l Avsat okurları için Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Rusya ve ABD arasında her iki ülkedeki nükleer silahları sınırlandırmak için imzalanan New START anlaşmasının bu hafta sona ermesinden bu yana, dünyanın önde gelen nükleer güçleri arasındaki gerilim tırmanıyor. Washington, gelecekteki herhangi bir anlaşmaya Pekin'i de dahil etmek isterken, Moskova ise Paris ve Londra'nın nükleer silahlanma konusunda yapılacak çok taraflı müzakerelere katılmasını talep ediyor. İki nükleer güç New START anlaşmasının kısıtlamalarından kurtulduğundan, uzmanlar her iki tarafın da taviz vermeden kazanç elde etmeye çalışacağı yeni bir silahlanma yarışından endişe duyuyor.

Çin'in belirsiz tutumu

Çin, nükleer silahların yayılmasını sınırlamak için yeni bir antlaşma müzakerelerine katılma fikrini reddetti. Batılı bir diplomat, Pekin'in iki büyük nükleer güce yetişmenin ne kadar zor olacağı konusunda ‘kasıtlı olarak belirsiz’ kalmayı tercih ettiğini söyledi. Çin'in toplamda yaklaşık 600 nükleer savaş başlığı var. Bu sayı, ABD ve Rusya'nın şu anda sahip olduğu toplam bin 700 savaş başlığından çok daha az ve iki büyük nükleer gücün cephaneliklerindeki toplam nükleer savaş başlığı sayısından da çok daha az. Ancak çoğu gözlemci, Çin'in nükleer savaş başlığı üretimini artırdığı konusunda hemfikir. ABD'nin tahminlerine göre bu sayı 2030 yılına kadar bine, 2035 yılına kadar ise bin 500'e ulaşabilir.

Eski ABD Stratejik Komutanlığı (STRATCOM) Komutanı emekli Amiral Charles A. Richard, ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi'nde verdiği ifadesinde, Çin'in yeteneklerinin ‘istihbarat topluluğunun raporlarından’ daha yüksek tahmin edilmesini istedi. Emekli Amiral, bu rakamın gerçeklere daha yakın olması için ‘iki veya üç katına çıkarılması gerektiğini’ de sözlerine ekledi.

Öte yandan Singapur Ulusal Üniversitesi'nden Siyaset Bilimci Ja Ian Chong, Çin'in bu konudaki şeffaflık eksikliğinin birçok soruna yol açtığını savundu.

Fransız Haber Ajansı AFP’ye konuşan Ja Ian Chong, “Bu şeffaflık eksikliği ve gizlilik, yanlış hesaplama riskini artırıyor” dedi.

Siyaset Bilimci, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazı analistler, Pekin'in gerçek kapasitesini gizlemeye çalıştığına inanıyor. Bu, nükleer silahlarını koruyabilir ve potansiyel düşmanlarının karşı önlemler geliştirmesini engellemede belirli bir avantaj sağlayabilir.”

Çin'in nükleer kapasitesini ulusal güvenlik için gerekli minimum düzeyde tuttuğunu ısrarla savunduğunu belirten Chong, “Ancak bu iddiayı bağımsız olarak doğrulamanın bir yolu yok” ifadelerini kullandı.

Sıcak hat... Ancak Çin'in durumu farklı

Rusya ile ABD arasında 1962 yılında neredeyse bir savaşın patlak vermesine yol açan Küba Füze Krizi'nden bir yıl sonra, iki ülkenin liderleri, olası benzer bir acil durumda hızlı bir şekilde iletişim kurabilmeleri için bir sıcak hat (kırmızı telefon) kurdular, ancak Çin'in durumu farklı.

ABD Senatosu komitesine “Rusya ve ABD'nin Soğuk Savaş sırasında öğrendiği şey, bu kadar büyük yıkıcı güce sahip sistemleri sorumlu bir şekilde yönetmekti” diyen emekli Amiral Richard, “Çin'in ise aynı dersleri alıp almadığını bilmiyoruz” diye ekledi.

Diğer taraftan Londra merkezli Chatham House'da araştırmacı olan Georgia Cole, “Çin'in nükleer silahları sınırlamayı amaçlayan görüşmelere katılmakta isteksiz olmasının nedenlerinden biri, diğer iki büyük gücün çok gerisinde kalmasıdır” yorumunda bulundu.

Trump'ın Pekin'in müzakere masasında olmasını istediğini söyleyen Georgia Cole, ancak ‘Çin, Washington ve Moskova ile eşit düzeye gelmedikçe resmi nükleer silah azaltma görüşmelerine katılmayacağını ısrarla vurguladığı için bunun şu anda olası olmadığını’ belirtti.

Rusya'nın manevrası

Rusya ise, ABD'nin Çin'in katılımında ısrarcı tutumuna karşılık olarak, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) üyesi olan Avrupa’daki iki nükleer güç olan İngiltere ve Fransa'dan da aynı şeyi talep etti. Rusya'nın Cenevre'deki BM Ofisi Daimi Temsilcisi Gennady Gatilov geçtiğimiz cuma günü yaptığı açıklamada, ülkesinin katılım isteğinin ‘ABD'nin NATO'daki askeri müttefikleri’ olan İngiltere ve Fransa'nın katılımına bağlı olduğunu söyledi.

Bu arada Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nün güvenlik uzmanı Elouaz Fayeh'e göre iki Avrupa ülkesinin toplam nükleer savaş başlığı sayısı 500'den az, ancak Rusya, hepsini Batılı güçler olarak görerek, bunların ABD ile aynı ‘kefeye’ konulmasını istiyor.

Fayeh, bunun iki ülkeyi ‘iki süper gücün pazarlık kozu’ haline getireceğini ve Fransa'nın bunu sık sık reddettiğini belirtti. Nükleer tehditler

Washington'da, New START anlaşmasının eski ABD baş müzakerecisi Rose Gottemoeller, ABD Senato Komitesi’ne verdiği ifadede Pekin'in gelecekteki nükleer müzakerelere katılmasının gerekliliğini vurguladı. Gottemoeller, Pekin'in nükleer tehditler konusunda ABD ile diyalog başlatmanın yollarını bulmaya büyük ilgi gösterdiğini” düşündüğünü söyledi.

Dolayısıyla Pekin silah kontrolü ile ilgili görüşmelere katılmayı reddetse bile, bu tehlikeler ele alınmalı. Silah cephanelerinin ABD’ninkinden çok daha küçük olduğunu belirten Gottemoeller, buna karşın füzelerin ateşlenmeden önceden bildirilmesinin ve acil hat düzenlemeleri gibi hususların, nükleer silahları müzakere masasına getirme ve modernizasyon programlarında yapılanlara dair bu düzeyde bir belirsizliğin sürdürülmemesi konusunda bir diyalog başlatmak için önemli araçlar olduğunu açıkladı.

Gottemoeller, bunun ‘niyetlerini öğrenmek için onlarla konuşmak’ şeklindeki başlıca ve en önemli hedef olması gerektiğinin de altını çizdi.


İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
TT

İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, cuma günü ABD ile gerçekleştirilen görüşmelerin ‘ileriye doğru bir adım’ olduğunu belirtti. Pezeşkiyan, Tahran’ın herhangi bir tehdide tolerans göstermeyeceğini vurguladı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise ülkesinin uranyum zenginleştirme konusundaki kararlılığını yineleyerek, Tahran’ın ABD’nin müzakereleri sürdürme konusundaki ciddiyetine ilişkin ‘şüpheleri’ olduğunu açıkladı.

Pezeşkiyan, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Bölgedeki dost ülkelerin yürüttüğü takip çabaları sayesinde gerçekleşen İran-ABD görüşmeleri, ileriye doğru bir adım teşkil etti” ifadesini kullandı.

Pezeşkiyan, görüşmelerin her zaman barışçıl çözümler bulma stratejisinin bir parçası olduğunu belirterek, nükleer konusundaki yaklaşımlarının Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nda açıkça yer alan haklara dayandığını söyledi. Pezeşkiyan, İran halkının her zaman saygıya saygıyla karşılık verdiğini ancak güç diline hiçbir şekilde tolerans göstermediğini kaydetti.

Arakçi bugün yaptığı açıklamada, Tahran’ın uranyum zenginleştirme konusunda kararlı olduğunu ve savaşla tehdit edilse dahi bu tutumundan geri adım atmayacağını söyledi. Arakçi, hiçbir tarafın İran’a ne yapması gerektiğini dikte etme hakkına sahip olmadığını vurguladı.

Arakçi, Tahran’da düzenlenen Ulusal Dış Politika ve Dış İlişkiler Tarihi Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Görüşmeler, İran’ın haklarına saygı duyulup bu haklar tanındığında sonuç verir. Tahran dayatmaları kabul etmez” dedi.

Arakçi, hiçbir tarafın İran’dan uranyum zenginleştirmeyi sıfırlamasını talep etme hakkı olmadığını belirterek, buna karşın Tahran’ın nükleer programına ilişkin her türlü soruya yanıt vermeye hazır olduğunu ifade etti.

Diplomasi ve müzakerelerin temel yol olduğunu belirten Arakçi, “İran hiçbir dayatmayı kabul etmez. Çözümün tek yolu müzakerelerdir. İran’ın hakları sabittir. Bugün hedefimiz, İran halkının çıkarlarını korumaktır” diye konuştu.

Arakçi, bazı taraflarda ‘bize saldırdıklarında teslim olacağımız’ yönünde bir kanaat bulunduğunu belirterek, “Bu asla gerçekleşmez. Biz diplomasinin de savaşın da (her ne kadar savaşı istemesek de) ehliyiz” uyarısında bulundu.

Arakçi, daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirme konusunu kabul etmesi gerektiğini, bunun müzakerelerin temeli olduğunu” söyledi. Arakçi, görüşmelerin devamının ‘karşı tarafın ciddiyetine bağlı’ olduğunu belirterek, Tahran’ın barışçıl nükleer enerji hakkından asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Arakçi, “İran’a yeni yaptırımların uygulanması ve bazı askerî hamleler, karşı tarafın ciddiyeti ve gerçek müzakerelere hazır olup olmadığı konusunda şüpheler uyandırıyor” dedi. Ayrıca, Tahran’ın ‘tüm göstergeleri değerlendireceğini ve müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceğine karar vereceğini’ ifade etti.

Arakçi, karşı tarafla dolaylı görüşmelerin olumlu sonuç elde etmeye engel teşkil etmediğini belirterek, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya çerçevesinde yürütüleceğini, İran’ın füze programının hiçbir zaman görüşmelerin ana konusu olmadığını söyledi.

Yeni müzakere turunun tarihi henüz belirlenmedi; bu konuda Umman Dışişleri Bakanı ile istişare edileceği kaydedildi.

İran ve ABD, cuma günü Umman’da nükleer görüşmeler gerçekleştirdi. Arakçi, bu önemli müzakerelerin başarısızlığının Ortadoğu'da yeni bir savaşı tetikleyebileceğine dair endişelerin artması üzerine, görüşmelerin iyi bir başlangıç olduğunu ve devam edeceğini söyledi.

Arakçi, Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılan görüşmelerin ardından, “Tehditlerden ve baskılardan vazgeçilmesi, herhangi bir diyalog için şarttır. Tahran yalnızca kendi nükleer konusunu görüşür… ABD ile başka bir konuyu tartışmayacağız” dedi.

Taraflar, uzun süredir devam eden Tahran-Batı nükleer anlaşmazlığının çözümü için diplomasiyi yeni bir şansa kavuşturma konusunda istekli olduklarını ifade ederken, ABD Dışişleri Bakanı Marko Rubio, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Washington’un görüşmelerin nükleer programın yanı sıra balistik füze programı, İran’ın bölgede silahlı gruplara verdiği destek ve ‘kendi halkıyla ilişkisi’ konularını da kapsamasını istediğini söyledi.

İranlı yetkililer ise defalarca, bölgedeki en büyük füze stoklarından birine sahip olan ülkenin füze konusunu müzakerelerde gündeme getirmeyeceklerini belirtti. Daha önce, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını talep ettiği açıklanmıştı.

Washington açısından ise İran içinde yürütülen uranyum zenginleştirme faaliyetleri, potansiyel olarak nükleer silah üretimine yol açabilecek bir süreç olarak görülüyor. Tahran ise uzun süredir nükleer yakıtın silah amaçlı kullanılmasına dair herhangi bir niyetinin bulunmadığını yineliyor.


Moskova’nın Güney Kafkasya'daki duruma ilişkin tavrında değişiklik

Beyaz Saray'da Bakü ve Erivan arasında imzalanan anlaşma sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan objektiflere imzalarını gösterirken (AFP)
Beyaz Saray'da Bakü ve Erivan arasında imzalanan anlaşma sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan objektiflere imzalarını gösterirken (AFP)
TT

Moskova’nın Güney Kafkasya'daki duruma ilişkin tavrında değişiklik

Beyaz Saray'da Bakü ve Erivan arasında imzalanan anlaşma sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan objektiflere imzalarını gösterirken (AFP)
Beyaz Saray'da Bakü ve Erivan arasında imzalanan anlaşma sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan objektiflere imzalarını gösterirken (AFP)

Rusya’nın Ermenistan Büyükelçisi Sergey Kuperskin, Rusya’nın Ermenistan ile ABD arasındaki ‘Trump'ın Uluslararası Barış ve Refah Yolu’ projesini yakından takip ettiğini ve bu girişime katılma olasılığını görüşmeye hazır olduğunu açıkladı.

Bu açıklama, yüzyıllardır Moskova'nın hayati etki alanı ve Rusya'nın zayıf noktası olarak kabul edilen Güney Kafkasya bölgesinde artan Amerikan faaliyetlerine ilişkin Rusya'nın tutumunda bir değişiklik olduğunu gösterdi. Bu bölge, defalarca dalgalanmalara ve Rusya'nın etkisine yönelik tehditlere tanık oldu.

edrft
Ermenistan ve Azerbaycan arasında anlaşmanın imzalanmasının ardından Beyaz Saray'da Donald Trump, İlham Aliyev ve Nikol Paşinyan tokalaşırken, 8 Ağustos 2025 (Reuters)

Azerbaycan'ı güney Ermenistan üzerinden Nahçıvan bölgesine (Ermenistan'ın adlandırmasına göre Nahichevan) bağlayan tartışmalı ‘Zengazur Koridoru’ kara projesine atıfta bulunan Kuperskin, ülkesinin ‘projeyle ilgili gelişmeleri takip ettiğini ve diğer hususların yanı sıra, Ermenistan Cumhuriyeti'ndeki demiryolu sektörünün bakımı ve geliştirilmesinde Rusya ile Ermenistan arasındaki yakın işbirliğini de dikkate alarak, müzakerelere katılmaya ve bu girişime katılma olasılığını görüşmeye hazır olduğunu’ söyledi.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov daha önce bu konuyu belirsiz ifadelerle ele almıştı. Lavrov, “Bu projenin somut pratik detayları henüz şekillenmeye başladı ve projenin başlatılması biraz zaman alacak” dedi.

tvrfv
Soldan sağa: Azerbaycan, Kazakistan, Rusya, Beyaz Rusya, Özbekistan, Tacikistan ve Ermenistan liderleri 10 Ekim'de Duşanbe'deki BDT zirvesinin yapıldığı binaya doğru ilerlerken (EPA)

Rusya Dışişleri Bakanlığı Enformasyon ve Basın Dairesi Başkanı Mariya Zaharova da Rusya'nın, Rusya Demiryollarının benzersiz uzmanlığından yararlanmak da dahil olmak üzere, projeye katılım seçeneklerini araştırmaya hazır olduğunu duyurdu.

Moskova, geçtiğimiz yıl ağustos ayında Washington'da Ermenistan ve Azerbaycan arasında varılan anlaşmanın bazı ayrıntılarına ilişkin çekincelerini daha önce dile getirmişti. Bakü ve Erivan arasındaki barış çabalarından duydukları memnuniyeti dile getiren Rus yetkililer, ABD'ye bölgede doğrudan varlık gösterme hakkı verilmesine ilişkin ayrıntılara açıkça memnuniyetsizliklerini ifade ettiler.

Azerbaycan ve Ermenistan tarafları, ABD'nin himayesinde düzenlenen ve onlarca yıldır taraflar arasında doğrudan arabuluculuk yapan Moskova'nın davet edilmediği bir toplantıda, barış ve on yıllardır süren çatışmanın sona ermesi için bir ön anlaşma imzaladı. İki ülke arasında barışın tesis edilmesi ve ilişkilerin güçlendirilmesine ilişkin anlaşma, Azerbaycan ile Ermenistan üzerinden Nahçıvan Özerk Bölgesi'ni birbirine bağlayan bir koridorun oluşturulmasına ilişkin bir madde içeriyordu. Bu konu, iki ülke arasında önemli bir anlaşmazlık noktasıydı.

dcfgtyhu
Dağlık Karabağ'daki Azerbaycan kontrol noktası, Ağustos 2023 (AFP)

Erivan, ‘Trump'ın Uluslararası Barış ve Refah Yolu’ olarak adlandırılan koridorun kurulması için ABD ve üçüncü taraflarla iş birliği yapmayı kabul etti. Bu gelişme, özellikle projeyi uygulamak için Amerikan şirketlerinin davet edilmesi konusundaki tartışmaların artmasıyla, Rusya ve İran’ın bölgedeki çıkarlarına doğrudan bir tehdit oluşturdu ve ABD’nin uzun vadeli ekonomik, ticari ve güvenlik varlığının kurulması anlamına geliyordu. Moskova, Washington'u doğrudan eleştirmekten kaçınırken, bazı yetkililer sadece dolaylı olarak memnuniyetsizliklerini dile getirdiler. İran ise, bu koridorun kendisini Kafkasya'dan izole edeceği ve sınırlarına yabancı bir varlık getireceği endişesiyle, koridorun kurulmasına şiddetle karşı çıktı.

Birkaç gün önce, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Ermenistan Dışişleri Bakanı Ararat Mirzoyan ile yaptığı görüşmede, Erivan'ın Washington'a kendi topraklarındaki koridorda bir pay vereceğini doğruladı. ABD Dışişleri Bakanlığı, yüzde 74'ü ABD'ye ait olacak şekilde, bu arazide demiryolu ve karayolu altyapısının inşasından sorumlu olacak bir şirket kurulacağını açıkladı. Dışişleri Bakanlığı'nın çerçeve metninde belirtildiği üzere, projenin ABD'nin yatırımlarına ve ‘kritik ve nadir minerallere’ ABD pazarına erişimine olanak sağlaması bekleniyor. Rubio, toplantı sırasında “Anlaşma, egemenlik ve toprak bütünlüğünden ödün vermeden ekonomik faaliyete ve refaha nasıl açılabileceğimizi gösteren, dünya için bir model olacak” dedi. “Bu, Ermenistan için, ABD için ve ilgili herkes için iyi olacak” diye ekleyen Rubio, Trump yönetiminin artık ‘anlaşmayı uygulamak için’ çalışacağını vurguladı.

sdfrgth
Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan (sağda), Erivan'da İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile yaptığı görüşmede imzalanan anlaşma belgelerini değiş-tokuş ederken (EPA)

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ise Azerbaycan'ı Nahçıvan'a bağlayan koridorun güvenliğinin ‘üçüncü bir ülke değil, Ermenistan tarafından’ garanti edileceğini vurguladı.

Rusya'nın projeye ilişkin tutumundaki gelişme ve projeye katılma isteği konusunda görüşmelerin başlamasına, Moskova'nın Avrupa ile daha geniş bir iş birliğine yönelmeden önce Rusya'nın yakın müttefiki olan Ermenistan'a gönderilen mesajlar eşlik etti.

Bakan Lavrov, birkaç gün önce Ermenistan Ulusal Meclisi Başkanı Alen Simonyan ile yaptığı görüşmede şunları söyledi:

"Ermenistan'ın, Avrupa Birliği (AB) ve Avrupa Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyelerinin Rusya'ya stratejik bir yenilgi yaşatmak amacıyla açıkça savaş ilan ettiği bu durumun arkasındaki nedenleri tam olarak anladığını, şüphe ve hatta yalanlar saçan bir anlatının iki ülkemizin kamuoyunu domine etmemesini içtenlikle umuyorum.”

Ülkesinin ‘hiçbir ortağının herhangi bir yönde dış ilişkiler geliştirmesine asla itiraz etmediğini’ vurgulayan Lavrov, ancak Rusya’nın AB’deki muhataplarının, söz konusu ülkeyi sürekli olarak ‘ya bizimle ya da onlarla’ şeklindeki iki seçenek arasında seçim yapmaya zorladığını belirtti.