Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Burhan Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Üç hayır’ tasmasını, ülkemin çıkarları için kırdım… Tel Aviv’e yönelik gizli ziyaretler yok

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Burhan ülkesindeki geçiş süreci, İsrail’le normalleşme ve Nahda Barajı krizi hakkında Şarku’l Avsat’a açıklamalarda bulundu

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Korgeneral Burhan (Fotoğraf / Beşir Salih)
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Korgeneral Burhan (Fotoğraf / Beşir Salih)
TT

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Burhan Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Üç hayır’ tasmasını, ülkemin çıkarları için kırdım… Tel Aviv’e yönelik gizli ziyaretler yok

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Korgeneral Burhan (Fotoğraf / Beşir Salih)
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Korgeneral Burhan (Fotoğraf / Beşir Salih)

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Korgeneral Abdulfettah el-Burhan Şarku’l Avsat’a konuştu. Burhan, Suudi Arabistan’a yönelik devam eden Husi saldırılarının, tüm bölgenin güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiğini vurguladı.
Burhan, Sudan’da gerçekleşmesi için uygun ortamı sağlamaya çalışacağı devasa bir Suudi yatırımından bahsetti.
Hartum’un Riyad’a desteğini ve her türlü terör eylemini savuşturmak ve Kızıldeniz’de güvenli seyir sağlamak için istihbarat, güvenlik ve siyasi işbirliğine devam ettiklerini dile getirdi.
Burhan, Riyad’da Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, geçiş hükümetinin genişlemesiyle Sudan’da devam eden siyasi, ekonomik istikrarsızlığını güvenlik boşluğunu kabul ederken, durumun siyasi uyumsuzluk ve parçalanmadan kaynaklandığını söyledi.
Burhan, “Geçen yılın 25 Ekim’inden bu yana geçiş aşamasını tamamlamak için bir yol haritası çizmek amacıyla, her kesimden siyasi ve ulusal güçlerden kardeşlerimize birlikte oturmak için elimizi uzattık” dedi. Burhan, tüm Sudan’ın çıkarlarına duyarlı ulusal ortaklar ile iş birliği içerisinde demokratik geçiş sürecine ve seçim aşamasına geçişin tamamlanmasına olan bağlılığını yineledi.
Hükümetinin sokaklarda gösteri yapan sivillerin öldürülmesi olaylarına karışanlarla ilgili aldığı önlemler hakkında ise Burhan, “Ortaya koyulan uygulamalar var. Çünkü hem resmi kurumlar hem de diğerleri içerisinde, karşı taraflardan bazı kurbanlara yönelik cinayetleri işlediklerinden şüphelenilen çok sayıda tutuklu var. Kasıtlı olarak ya da göstericiler ile diğer taraflar arasındaki çatışmalar sırasında çeşitli şekillerde, bazı protestocuların Sudan sokaklarında öldürülmesinde parmağı olan üçüncü bir taraf kesinlikle var” ifadelerini kullandı. Yürütme ve yasama makamlarının yargı çalışmalarına müdahale etmeyeceklerini vurgulayan Burhan, yargı prosedürlerinin normal şekilde ilerlediğine dikkati çekti.
Mevcut geçiş hükümeti ile sivil bileşen arasındaki ilişkideki çıkmaz hakkında ise Abdulfettah el-Burhan, “Siyasi güçlerin çözüm için fazla seçeneği yok. Ya anlaşıyoruz ya da seçimlerin başlamasını bekliyoruz. Bu güçler bir araya gelip aralarında bir anlayış ve anlaşmaya vardığında, onlarla oturup anlamaya hazır olduğumuzu ilan edeceğiz ya da askeri bileşenin yardımcı olduğu her şeyi sunacağız” şeklinde konuştu. Burhan, Birleşmiş Milletler Sudan Entegre Geçiş Yardımı Misyonu’nun (UNITAMS) ve Afrika Birliği’nin (AfB) önerisinin, Sudan toplumunun birçok kesimi için daha kabul edilebilir olduğunu, öneri etrafında bir araya gelmenin ve onu kapsamlı bir kriz vizyonuna doğru itmenin mümkün olduğunu belirtti.
Her ne kadar planlı seçimlere aday olma niyeti taşımadığını belirtmesine rağmen Abdulfettah el-Burhan, hükümetinin başsız çalışmasının birçok soruna yol açtığını ve Hamduk’un aylar önce ayrıldığı görevine geri dönüşünün pek olası olmadığını ifade etti.
Ülkesinin bazı taraflarca sistematik ve kasıtlı medya çarpıtmalarına ve yanlış bilgilendirmelerine maruz kaldığına dikkati çeken Burhan, Sudan’ın doğusunda yaşananlarla hiçbir bağlantı olmayan Cuba Barış Anlaşması’nı savundu.
Burhan ayrıca, ülkesinin Rusya- Ukrayna krizindeki tavrının diyalog ve müzakereye dayandığına dikkat çekti.

İsrail’le normalleşme
Yeni Hartum yönetiminin Tel Aviv’in karşısında “Üç Hayır” ilkesini bozmaya cesaret ettiğini kabul eden Burhan, bu adımın Sudan ve halkının çıkarları için atıldığını söyledi.

Üç Hayır Nedir?
1 Eylül 1967 tarihli Hartum Kararı, Altı Gün Savaşı'nın ardından Sudan'ın başkenti Hartum'da toplanan 1967 Arap Birliği Zirvesi'nin sonunda yayınlandı.
Karar, (üçüncü paragrafta) “Üç Hayır” olarak bilinen sloganı içermesiyle ünlü: “İsrail'le barışa hayır, İsrail'i tanımaya hayır, İsrail'le müzakereye hayır!”
Tel Aviv ve Hartum arasındaki karşılıklı ziyaretlerin de gizli olmadığını savunan Abdulfettah el-Burhan, bunların istihbarat ve bilgi alışverişi amaçlı ziyaretler olmaktan öteye geçmediğini, dolayısıyla bunları ilan etmeye veya gizlemeye gerek duymadıklarını vurguladı.

Nahda Barajı krizi
Burhan, Nahda Barajı krizine bir çözüm konusunda da iyimser konuşurken, meselenin arka planında Hartum ve Cuba arasındaki ilişkiyi bozacak herhangi bir şey olmadığını ifade etti.
İşte Şarku’l Avsat’ın Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Korgeneral Abdulfettah el-Burhan ile gerçekleştirdiği röportajın tamamı;

-Başkent Riyad’a yaptığınız ziyarette Suudi Arabistan - Sudan ilişkilerinin atmosferi hakkında ne hissettiniz?
Tanık olunan tüm zor koşullarda Sudan’ın yanında yer aldığı için Suudi liderliğini selamlıyorum. Suudi Arabistan, genel olarak bölgede ve Sudan düzeyinde çok önemli bir ülke. Kendisi, kardeş ve dost bir ülke ve iyi bir tarihi ilişkilere sahibiz. Suudi Arabistan topraklarındaki Sudanlıların bir milyonu aşmasından dolayı gurur duyabiliriz. Onlar, tüm iyi sıfatları beraberlerinde taşıyor. Kral Selman da onlara seçkin bir topluluk olarak övgüde bulundu. O topraklardaki varlıkları boyunca dürüstlük, güven ve samimiyet yaşadılar. Bu durum, hepimizin gurur duyduğu bir şeydir.

-Ziyaret, Suudi Arabistan Kralı ve Veliaht Prensi ile yapılan görüşmeyle damgasını vurdu. Bu iki görüşmede neler görüştünüz?
Ziyaretin amacı, ilk olarak Suudi Arabistan Sudan’da yaşananlar hakkında bilgi vermek ve ülkeye yönelik tekrarlı Husi saldırılarına karşı Krallık ile tam dayanışmamızı ilan etmekti. Elbette bu saldırıları kınıyoruz, çünkü Krallığın güvenliğini istikrarsızlaştırmanın Sudan’ın güvenliğini ve bölge ülkelerinin güvenliğini istikrarsızlaştırdığından eminiz.
İki görüşme sırasında Suudi Arabistan Kralı’na ve Veliaht Prensi’ne Sudan’daki koşullar hakkında bilgi verdik. Kendilerinden ülkemize ve geçiş dönemine desteklerini sürdürmelerini istedik. Suudi Arabistan, dörtlü (ABD, Birleşik Krallık, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)) aracılığıyla devletler topluluğunda güçlü ve aktif bir varlığın yanı sıra bölgesel ortamında etkinliğe sahiptir. Sudan’a karşı her zaman beyaz ellere sahiptir.

-Toplantı programında mevcut Sudan durumunu ele alan herhangi bir siyasi, ekonomik ve yatırım girişimi yer almıyor mu?
Suudi Arabistan, her zaman Sudan’a yatırım yapmaya hazır. Biz Sudan’da sadece Suudi yatırımını çekecek uygun ortamı sağlamaya ve onu korumak üzere yeterli garantilere ulaşmaya çalışmalıyız. Zira özellikle sermaye, getirileri ve faydaları en üst düzeye çıkaracak şekilde çalışabilmek için güvenli bir ortama ihtiyaç duyuyor. Ama Sudan’daki zor koşullara rağmen Suudi Arabistan yönetimi, Sudan’a sınırı olmayan bir şekilde yatırım yapmaya istekli olduğunu ifade etti. Veliaht Prens, Sudan halkına çeşitli projelerle doğrudan yararlandıkları hizmetler sağlama sözü verdi.

-Deniz trafiğine yönelik güvenlik tehditleri ortasında görüşmeler, Kızıldeniz’e kıyısı olan ülkelerin anlaşmasını canlandırmak için belirli bir işbirliğine değindi mi?
Sudan ve Suudi Arabistan Krallığı arasında Kızıldeniz’in güvenliği konusunda sürekli bir işbirliği var. İstihbarat ve güvenlik servislerimizi kullanarak birlikte çalışıyoruz. Daha önce iki ülkeye yönelik birçok terör operasyonunu engellemek için de işbirliği yaptık. Dolayısıyla bu durum, iyi iletişim ve işbirliği yoluyla, önemi nedeniyle sürekli bir tartışma konusudur.

Sudan’da demokrasiye geçiş

-Sudan halkı, hala birçok alanda ekonomik kriz ve güvenlik boşluğundan mustarip. Bu durumla mücadele etmek için araçlarınız nelerdir? Bu dengesizlikleri gidermek için planınız nedir?
Şu anda bahsettiğiniz tüm bu siyasi, ekonomik istikrarsızlık ve güvenlik boşluğu tesadüflerin değil, son üç yılda artan eski birikimlerin sonucudur. Elbette siyasi olarak istikrarsız herhangi bir ülke, ekonomik ve güvenlik durumunda kaçınılmaz olarak bir dengesizlik yaşayacaktır. Bu nedenle geçiş aşamasını tamamlama amaçlı bir yol haritası çizmek amacıyla, geçen yılın 25 Ekim’inden bu yana her kesimden siyasi ve ulusal güçlerdeki kardeşlerimize birlikte oturmak için elimizi uzattık.
Bu kürsüden, demokratik dönüşüm sürecine olan bağlılığımızı vurguluyoruz. Seçim aşamasına geçiş sürecini tamamlama ve Sudan’ı ülkenin çıkarları karşısında duyarlı tüm ulusal ortaklarla ‘ortaklık ve işbirliği çerçevesinde’ bir geçiş döneminden ve ardından bir seçim sürecinden geçirme taahhüdümüzü beyan ederiz.

-Mevcut geçiş hükümeti ile Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri’ni (ÖDBG) içeren sivil bileşen arasındaki ilişkide çıkmaz var. Geçiş sürecini barışçıl seçimlere ulaştırmak için iki bileşen arasındaki ilişkiyi güçlendirecek gelişmeler var mı?
Farklı bileşenler arasındaki uyumu savunduk ve hala savunuyoruz. Mevcut krizden çıkmanın tek yolunun uzlaşma olduğunu defalarca söyledik. Çözüm için çok fazla seçenek yok. Ya anlaşırız ya da seçimlere kadar bekleriz. Gereken uzlaşının, tüm sivil güçlerin bir araya gelmesi hususunda bir uzlaşı olduğuna inanıyoruz. Bu güçler bir araya gelip aralarında bir anlayış ve anlaşmaya vardığında, onlarla oturup anlamaya hazır olduğumuzu ilan edeceğiz ya da askeri bileşenin yardımcı olduğu her şeyi ona sunacağız.

-UNITAMS ve AfB’nin önerisi, Sudan’ın yeniden birleşim sürecinde ne ölçüde bir atılım sağladı?
UNITAMS ve AfB, ulusal safları bir araya getirmek amacıyla özel bir girişime sahipler. Öte yandan geçiş hükümetinde siyasi güçler arasında bir ayrışma ve siyasi bileşenler arasında güven kaybı olduğu için biz de ulusal birlik çağrısı yapıyoruz. UNITAMS ve Afrika örgütlerinin Sudan toplumunun birçok kesimi için daha kabul edilebilir olduğuna inanıyorum. Bu ise öneri etrafında bir araya gelme ve bir çıkış yolu bulmak için onu kapsamlı bir kriz vizyonuna doğru itme olasılığının mümkün olduğu anlamına geliyor.

-Farklı tarafları birbirine yakınlaştırmaya yönelik girişimler var mı?
Temelde bu girişimler hiç duraksamadı ve hala devam ediyor. Özellikle Sudan’ın çıkarları için çalışma arzuları varsa, herhangi bir tarafla herhangi bir şekilde yakınlaşma sağlamak için her zaman inisiyatif alırız.

-Sudan şu anda fiilen hem Cumhurbaşkanı hem Başbakansız. Bu ikilemle nasıl yüzleşiyorsunuz?
Hükümetin oluşumunun tamamlanmaması, birçok soruna neden oldu. Uzlaşmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Bir sonraki aşama için sivil ve siyasi güçler arasında asgari düzeyde bir uzlaşma gerçekleştirebilecek bir başbakanın gelişini bekliyoruz. Biz tek başımıza çalışmak istemiyoruz, bu yüzden siyasi ve ulusal güçlerden izole bir şekilde çalışmak istemediğimizi ilk günlerde söyledik.

-Başbakanlığı devralacak belirli bir isim belirlendi mi?
Henüz değil.

-Buna yaklaşıldı mı?
Bir araya geldiğimizde bu ikilemi aşacağımıza inanıyoruz.

-Dr. Abdullah Hamduk’un başbakanlık görevine geri döndüğü söylentisi ne kadar doğru?
Biz, kendi başımıza bu konuda karar alacak durumda olmadığımız için bu meseleyi tartışmadık. Tüm siyasi ve ulusal güçlerle birlikte bir karar almaya çalışıyoruz.

-Bir başbakan olmadan geçiş hükümetine daha ne kadar liderlik edeceksiniz?
Bu durumun, yakın zamanda biteceğini umuyoruz.

-Seçimler hakkında bir şeyler duyuyoruz. Seçimleri yapmaya yönelik bir istek var mı? Seçim süreci için kurumlar oluşturuldu mu? Ve içinde bulunduğumuz dönemde geçiş hükümetinin barışçıl bir şekilde seçimlere ulaşması için neler yaptınız?
Seçimlerle ilgili olarak, bunlarla ilgili birimler zaten mevcut ve ilgili lojistiğin büyük bir kısmı şu anda mevcut. Yükümlülüklerinin yüzde 80’i Seçim Komisyonu’na ait. Yani eski komisyonu kastediyoruz. Bu nedenle siyasi güçler arasında bir tür ulusal mutabakat oluştuğunda bunun bir veya bir buçuk yıldan fazla sürmeyeceğinden eminim. Ancak Sudan’daki rejimin değişmesi gerektiğinden bahseden bazı seslerin ve bazı siyasi güçlerin sunduğu başka vizyonlar olduğu göz önüne alındığında, siyasi güçler bu konuda ulusal bir uzlaşmaya varırsa ve başkanlık sistemini seçerlerse, seçimlerin uygulanması için gereken çaba kaçınılmaz olarak daha az ve daha hızlı olacaktır.

-Yaklaşan seçimlere aday olma arzunuz var mı?
Şahsen seçimlere aday olmak gibi bir arzum yok.

-Sudan sokakları hâlâ gençlik hareketi ve devrimcilerle dolup taşıyor. Ölümcül mermilerle karşı karşıya kalırlarken, mevcut iktidarın azlini talep ediyorlar. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Öncelikle gösterilere çıkan gençlerin, değişimi yaratan gerçek güçler ve geçiş aşamasını inşa etmek için yüksek sese sahip olması gereken gerçek güçler olduğunu vurgulamak isterim. Çünkü Sudan için geçmişte olduğundan farklı bir gelecek görmeden, uzun bir süredir tek başlarına hareket ediyorlar.

-Gösterilerde kurbanların olmasının sorumluluğunu taşıyor musunuz? Yoksa sorumluluğu üstlenen belirli taraflar var mı?
Bu gençlerden bazılarıyla sık sık görüştük ve değişim sağlamak için gösterdikleri çabayı takdir ediyoruz. Ayrıca bu geçiş aşamasında haklarına ve şanslarına etkin bir şekilde ulaşmalarını bekliyoruz. Sudan halkının gösterileri sırasında ölenlerin olmasından üzüntü duyuyoruz. Eminiz ki nihayetinde sorumluluk, fail düzenli kuvvetlerden veya bir başka taraftan olsa da devletindir. Devlet, vatandaşların canlarını alanları tutuklamaya çalışarak bu konudaki görevini yerine getirmelidir.

-Sudan sokaklarında sivil gençlerin öldürülmesinde parmağı olanlar hakkında şu ana kadar ne yapıldı?
Ortaya koyulan uygulamalar var. Çünkü hem resmi kurumlar hem de diğerleri içerisinde, karşı taraflardan bazı kurbanlara yönelik cinayetleri işlediklerinden şüphelenilen çok sayıda tutuklu var.

-Sokaklardaki eylemcilerin saflarına üçüncü bir kişinin sızdığından şüphelenmenizin sebepleri nelerdir?
Kasıtlı olarak ya da göstericiler ile diğer taraflar arasındaki çatışmalar sırasında çeşitli şekillerde, bazı protestocuların Sudan sokaklarında öldürülmesine parmağı karışan üçüncü bir taraf kesinlikle var.

-Halk hala eski rejimin bazı sembol isimlerinin yargılanması için ilan edilen davaları ve kabul edilebilir sonuçları bekliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Sudan, bağımsızlığıyla tanınan eski bir yargı mirasına sahiptir. Yürütme ve egemen makamlar, yargı çalışmalarına hiçbir şekilde müdahale etmeyeceklerdir. Bu nedenle adli işlemler normal seyrinde ilerliyor.

-Kapatılan Yetkilendirme Komitesi’ne ilişkin çekincenizin gerekçeleri nelerdir?
Kapatılan Yetkilendirme Komitesi dosyasını inceleyen ve şu anda araştırılmakta olan ihlalleri tespit eden bir komite var.

İsrail’le normalleşme

-Hartum’un Tel Aviv karşı “Üç Hayır” ilkesini çiğnemenizi Sudan halkı karşısında nasıl haklı gösterebilirsiniz?
Halka, Hartum’un İsrail’e karşı “Üç Hayır” yönelttiği o dönemdeki (1967’deki) Sudan’ın çıkarlarının, Sudan’ın bugünkü çıkarlarından farklı olduğunu söyleyebilirim. Sudan’ın bugünkü çıkarları belli. Biz de ülkenin geleceği için çıkarlar arıyoruz. 

-Hartum ve Tel Aviv arasındaki turlar ve karşılıklı ziyaretler neden bu düzeyde gizli?
Üst düzey ziyaretler yürütülmüyor. Halihazırda gerçekleşen tüm ziyaretler, istihbarat ve bilgi alışverişi amaçlı ziyaretlerdir. İlan edilmesine veya gizlenmesine gerek yoktur.

-Hartum ve Tel Aviv’in normalleşme aşamasına geldiği söylenebilir mi?
Şu anda Hartum ve Tel Aviv arasındaki ilişki, oluşum sürecinde.

-Bu, normalleşmenin kaçınılmaz olduğu anlamına mı geliyor?
Belki bir sonraki hükümet bunu gerçekleştirebilir.

Geçiş Hükümeti’nin uluslararası meşruiyeti

-Mevcut haliyle geçiş hükümetinin, başta ABD ve Avrupa olmak üzere uluslararası bir onay aldığını düşünüyor musunuz?
Sudan’ın bazı taraflarca sistematik ve kasıtlı bir medya çarpıtması ve yanlış bilgilendirme sürecine maruz kaldığı artık herkes tarafından biliniyor. Bunlar, kişisel çıkarlar elde etmek için Sudan’ın çıkarlarına dar partizan bir mercekten bakıyorlar. Ama Sudan’ın kaçınılmaz olarak geri döneceği, çocuklarının ve gençlerinin müreffeh bir gelecek görecekleri kesindir.

-Bazı gözlemciler, Cuba Barış Anlaşması’nın Sudan’a barış getirmediğine inanıyor. Siz, bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bence Cuba Barış Anlaşması, Sudan’da barışa birçok katkı sağladı ve hala faydaları bulunuyor. Barış sürecini tamamlama yolunda geriye kalanları başarmak için herkesle birlikte çalışıyoruz.

-Sudan’ın doğusunda yolların kesilmesi nedeniyle yaşananlar, barış anlaşmasındaki bir eksiklikten dolayı değil, değil mi?
Sudan’ın doğusunda yaşananlar, Cuba Anlaşması ile ilgili değil. Daha ziyade bölge halkının ileri sürdüğü taleplerin bir sonucu ve bu taleplerin çoğu meşru kabul ediliyor. Bu talepleri dile getiren birçok grupla diyalog sağlandı ve haklarının verilmesi için bir yol bulunması gerektiği konusunda hemfikiriz.

-Birkaç gün önce Cuba’yı ziyaret ettiniz. Görüşmelerde Abyei meselesi, sınırlar ve kuzeyden petrol pompalama krizi, ne düzeyde ele alındı?
Elbette Güney Sudan, kardeş bir ülke ve bu nedenle onunla ilişkimizin konuşulmasına gerek yok. Biz kuzeyde güneyde kardeşiz. Bu nedenle sınır anlaşmazlıklarına veya Abyei meselesine Hartum ve Cuba arasındaki ilişkileri bozan sorunların çekirdeği olarak bakmıyoruz. Aksine ona bizi bütünleşmeye, kaynaşmaya ve birliğe götüren bir gerçeklik olarak yaklaşıyoruz. Dolayısıyla sınır veya Abyei bölgesi nedeniyle iki ülke arasındaki anlaşmazlıklar hakkındaki ortaya koyulan her şey, iki ülke arasındaki ilişkiyi doğru şekilde taşımayan konuşmalardır. Entegrasyonumuzu ve birliğimizi geliştiren bir gerçekliğe ulaşmak için, iki ülkede bazı fikirleri ele almaya çalışıyoruz.

Nahda Barajı krizi

-Peki ya Nahda (Hedasi) Barajı’na ilişkin gelişmeler?
İstişare süreci, Nahda Barajı’na ilişkin askıda kalmış sorunlar etrafında dönmeye başladı. Bu istişarelerin, başarıyla taçlanacağını ve paydaşları tatmin edecek bir mutabakata varılacağını umuyoruz.

-Addis Ababa, Sudan geçiş hükümetini son savaşlarında Tigrayları desteklemekle suçladı. İki ülke arasındaki son müzakerelerin sonucu ne oldu?
Etiyopya, bir kardeş ve komşu ülkedir. Aramızda tarihi ve etnik uzantılar ve eski zamanlardan kalma çakışmalar var. Bu nedenle Hartum ve Addis Ababa arasındaki ilişkide diyaloğu ve uzlaşmayı sorunların çözümü için bir yöntem haline getirmek amacıyla var gücümüzle çalışıyoruz.

Ukrayna’nın işgali

-Rusya’nın Ukrayna’yı işgal için başlattığı savaşla ilgili olarak tutumunuz nedir? Sudan üzerinde doğrudan bir ekonomik ve politik etki hissettiniz mi?
Sudan’da her zaman krizlere diyalog ve müzakere yoluyla çözüm aramaktan yanayız. Tabi ki Sudan, küresel ve bölgesel sistemin içinde yer alan diğer ülkeler gibi, jeopolitik ortamında Rus-Ukrayna krizinin yansımalarından nasibini alacaktır.

-Avrupa, kıtlık ihtimalinden ve gıda, enerji ve yakıt kıtlığından bahsediyor. Bu, Afrika kıtası için ne ölçüde yeni bir durum oluşturur?
Tabi ki Afrika, bir zenginlik, doğal kaynaklar ve iş gücü deposudur. Bu nedenle Rusya- Ukrayna krizinin patlak vermesinden sonra dünyanın ilgi odağı olacaktır. Bu nedenle genel olarak mevcut durum, AfB’nin ‘ülkelerinin kaynaklarının herkesin ekonomik ve siyasi çıkarlarını sağlayacak şekilde, nasıl istihdam edileceğine ve bu kaynaklara nasıl yatırım yapılacağına odaklanan’ bir girişim başlatması için yeni bir fırsat sunuyor.



İsrail'in güney Lübnan'a yönelik baskınları ve tahliye emirleri

Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)
Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)
TT

İsrail'in güney Lübnan'a yönelik baskınları ve tahliye emirleri

Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)
Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)

Lübnan'ın resmi Ulusal Haber Ajansı'na göre, İsrail'e ait bir insansız hava aracı (İHA) bugün Sur'un (Tyre) güneyinde bir aracı hedef aldı.

Bu sabah erken saatlerde, İsrail'e ait bir İHA Lübnan'ın güneyindeki Zahrani kasabası yakınlarındaki otoyolda bir aracı hedef aldı. Yine bu sabah, İsrail güçleri Lübnan'ın güneyindeki Aita al-Shaab kasabasında bir evi yıktı. İsrail'e ait bir İHA Aita al-Shaab’ı bu sabah üç adet şok bombasıyla hedef aldı.

Tahliye emirleri

AFP bugün ilerleyen saatlerde, İsrail ordusunun hava saldırılarına hazırlık olarak Lübnan'ın güneyindeki iki köyde bulunan iki binanın tahliyesi konusunda uyarıda bulunduğunu bildirdi.

Askeri sözcü Avichai Adraee, X platformundaki hesabından şu açıklamayı yaptı: "Güney Lübnan sakinlerine, özellikle de şu iki köye acil uyarı: Kfar Tibnit ve Ain Qana. İsrail Savunma Kuvvetleri yakın gelecekte Hizbullah'ın askeri altyapısına saldıracak."

İsrail uzun zamandır İran destekli Hizbullah'ın yeteneklerini yeniden inşa etmeye çalıştığını söylüyor; bu nokta Adraee'nin açıklamasında da dile getirildi.

Şunu belirtmek gerekir ki, İsrail, 27 Kasım 2014'te yürürlüğe giren Lübnan ile yapılan ateşkes anlaşmasının şartlarına uymamış ve uymamaktadır. İsrail güçleri, Lübnan'ın güneyinde buldozerlerle yıkım ve tahribat operasyonlarına devam etmekte ve neredeyse her gün baskınlar düzenlemektedir. Ayrıca, İsrail güçleri Lübnan'ın güneyindeki çeşitli noktalarda konuşlanmış durumdadır.


İran müzakereleri: Perde arkasında neler oluyor?

Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)
Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)
TT

İran müzakereleri: Perde arkasında neler oluyor?

Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)
Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)

Ortadoğu'nun güvenlik yapısı, eşi benzeri görülmemiş bir uçurumun eşiğinde duruyor. Başkan Donald Trump yönetimindeki ABD, kapsamlı bir anlaşma dayatmak veya Haziran 2025 savaşındakilerden bile daha yıkıcı saldırılar düzenlemek için USS Abraham Lincoln uçak gemisinin önderliğinde Körfez'e devasa bir yığınak yaparken, İran rejimi ikili bir varoluşsal krizle karşı karşıya; birincisi karşı koyamayacağı bir askeri tehdit, ikincisi ekonomik şikayetlerden kaynaklanan iç ayaklanmanın şiddetle bastırılması. Bu denklemde, Katar'ın katılımıyla İsviçre'den başlayarak çeşitli arabuluculuk çabaları ortaya çıkarken, Umman, en azından geçici olarak patlamayı kontrol altına alabilecek müzakereler ve görüşmeler için hazır bir arka kanal olmayı sürdürüyor.

Görüşmeler hakkında bilgili bir İranlı kaynağa göre, tehditlerin en yoğun olduğu dönemde bile birkaç müzakere kanalı sessizce işliyordu. Kaynak, işler açık bir çatışmaya doğru gidiyor gibi görünürken bile, Washington ile müzakerelerin asla durmadığını ifade etti.

İsrail açısından durum biraz farklı. Son iki yıl içinde İsrail, gelecekte tehdit oluşturabilecek herhangi tarafın peşine düşmeye dayalı bir “silahlı bekleme” stratejisi benimsedi. Haziran 2025'te İran'ın kapasitesinin önemli bir bölümünü yok ettikten sonra, Kudüs'teki bir Arap kaynağa göre Tel Aviv, “Tahran'ın müzakereleri siyasi bir manevra olarak kullandığına” inanıyor. İsrail’e göre İran rejiminin ekonomik çöküşü ve protesto hareketleri, İsrail'in mevcut kabiliyetleri içinde en tehlikeli olarak gördüğü balistik füze programının imhasını hızlandırmayı gerektiriyor. Bu görüş, Donald Trump ve ekibinin görüşüyle ​​çelişiyor; onlar, yaptırımların etkinliğinin, protestolar ve diyalog yoluyla azami siyasi baskıyla birleştiğinde, bu aşamada askeri saldırıdan daha tercih edilebilir olduğuna inanıyorlar.

İranlı kaynak, müzakerelerin siyasi manevra değil, birçok kişinin İran'a yakın bir saldırı beklediği dönemde başlayan gerçek bir süreç olduğunu ifade ediyor. ABD’nin askeri saldırı imasının sadece bir baskı taktiği olduğunu, Donald Trump'ın Tahran'ı açıkça tehdit etmesinin ardından geri adım atmasının da bunun kanıtı olduğunu belirtiyor.

Bu müzakere sürecindeki en önemli kanal, Tahran'da ABD’nin diplomatik temsilciliğini yürüten İsviçre Büyükelçiliği gibi görünüyor. İki taraf arasında tavsiyelerin iletilmesinin yanı sıra, teklif ve acil mesajlar alışverişi de bu büyükelçilik aracılığıyla gerçekleşiyor. Bunun yanı sıra, Birleşmiş Milletler ve karşılıklı çıkarları temsil eden ofisler aracılığıyla daha az etkili kanallar da mevcut.

Halihazırda yaşananlar, temelde İsviçre’nin, ayrıntılarda Katar’ın ve stratejik arka planda Umman’ın da dahil olduğu birden fazla kanalı içeren karşılıklı bir niyet testidir

Ancak İranlı kaynağa göre, şu anda en belirgin arabuluculuk rolünü, sorunlar karmaşıklaştığında veya bazı hassas noktaların hızlı bir şekilde çözülmesi gerektiğinde müdahale eden Katar yürütüyor. Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman'ın Tahran ziyaretinin de bu bağlamda, belirli karmaşıklıkları çözmek için gerçekleştiğini belirtiyor.

Buna karşılık, Umman'ın da rolü yok değil, ancak farklı bir karakter taşıyor. Mevcut aşamada ayrıntılı, günlük bir kanal olmaktan ziyade, yükselmesi halinde tansiyonu yönetmeye yönelik uzun vadeli stratejik bir çerçeve oluşturuyor. Bu rol, geçmişte hassas nükleer müzakerelere sponsorluk etme mirasına dayanıyor.

Körfez arabuluculukları

Sahada birden fazla tarafın aktivizmi, bölgede savaşın patlak vermesini önlemeyi amaçlıyor. Birçok Körfez ülkesi, doğrudan arabuluculuk yoluyla değil, savaşın sonuçları konusunda uyarılarda bulunma yoluyla buna katılıyor. Başlıca endişe, küresel ekonomi etrafında dönüyor; çünkü savaşın patlak vermesi petrol fiyatlarının rekor seviyelere yükselmesine, deniz üzerinden arzların durmasına, ulaşım ve enerjinin felç olmasına yol açacaktır. Bunlar, ABD, Çin, Avrupa ve İran'ın kendisi de dahil olmak üzere herkesi etkileyecek sonuçlardır.

Trump'ın savaşı kapsamlı anlamda kazançlı bir seçenek olarak görmediği aşikar. Elinde daha az maliyetli ve daha uzun süreli olduğunu düşündüğü yaptırımlar politikası var. Buna karşılık, askeri çatışma, büyük kayıplara ve uluslararası politikada sarsıntılara yol açacaktır, çünkü herhangi bir yanlış adım, kontrol altına alınması zor olacak geniş çaplı bir savaşı tetikleyebilir.

İranlı kaynak, Washington'un İran'da hızlı bir iç çöküşe bahis oynamanın zorluğunu anladığına işaret ediyor. Tahran, sahadaki güvenlik ve siber kontrolünü sıkılaştırdı ve daha önce protestoları iletmek veya ülkenin farklı şehirlerindeki protestocuları birbirine bağlamak için kullanılan uydu iletişim ekipmanlarının çoğunu ele geçirdi.

Peki, aslında ne görüşülüyor?

Görüşmelerin hâlâ genel çerçeveyi belirleme aşamasında olduğu açık. Bir kaynağa göre, Katar Dışişleri Bakanı'nın ziyareti, İran'ı nükleer ve zenginleştirilmiş uranyumdan vekil güçler ile balistik füzelere kadar tüm tartışmalı konularda birden fazla ekip aracılığıyla müzakereleri kabul etmeye teşvik etmeyi amaçlıyordu. Edinilen bilgiler, halihazırda yaşananların, temelde İsviçre’nin, ayrıntılarda Katar’ın ve stratejik arka planda Umman'ın da dahil olduğu, birden fazla kanalı içeren karşılıklı bir niyet testi olduğunu ortaya koyuyor.

Trump tarafından önerilen anlaşma, İran rejimine varlığını tehdit eden iki seçenek sunuyor: savaş veya rejimin milisler aracılığıyla “devrim ihracatını” durdurarak, zenginleştirilmiş uranyumu teslim ederek, balistik füze ve insansız hava aracı üretimini sona erdirerek kendini “açıkta bırakması”

İranlı kaynağa göre, Tahran'a sunulan seçenekler arasında, güven inşa etme konusunda belirli bir süre için geçici dondurma duyurusuyla birlikte, İran'ın zenginleştirme hakkının ABD tarafından tanınması da yer alıyor. Füze dosyasına gelince, Amerikalıların imkansız olduğunu bildiği tam bir söküm değil, kontrol ve güvence çerçevesinde görüşülüyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, Tahran'da yaptıkları görüşmede, 10 Ocak (İran Cumhurbaşkanlığı web sitesi)İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, Tahran'da yaptıkları görüşmede, 10 Ocak (İran Cumhurbaşkanlığı web sitesi)

Ancak Kudüs'teki Arap kaynak, İran'ın tüm nükleer tesislerini hedef alan saldırılardan sonra zenginleştirme meselesinin çözüldüğünü ve artık İsrail'in birincil talebi olmadığını düşünüyor. Kaynak, Washington'un Tahran'ın elinde bulunan ve 400 kilograma eşdeğer zenginleştirilmiş uranyumu satın almayı teklif ettiğini de teyit ediyor.

Devasa filolar ve boyun eğme

Trump, İran'ın iç zayıflığından yararlanarak, elektronik savaş yetenekleri ve Tomahawk füzeleriyle donatılmış bir saldırı filosunu Hint Okyanusu, Arap Denizi, Akdeniz ve Kızıldeniz'e konuşlandırarak bir uyarıda bulundu. Bu güç gösterisini Trump, “Venezuela'ya gönderilenden daha büyük” olarak nitelendirdi. İran rejimini devirecek “daha şiddetli” bir askeri saldırı yerine, balistik füzelerden, bölgesel vekil güçlerden (Lübnan'daki Hizbullah, Yemen'deki Husiler ve Irak'taki milis gruplar) vazgeçmeyi içeren kapsamlı bir nükleer anlaşma imzalamayı teklif etti. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu gerilimin doruk noktasında, Umman diplomasisi felaket senaryosunu önlemek için harekete geçti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, 10 Ocak 2026'da “kurtarma misyonu” olarak nitelendirilen bir ziyaretle Tahran'a gitti. Washington'dan İran liderliğine açık uyarıda bulunan, doğrudan sözlü bir mesaj iletti: “Protestoculara yönelik infazları derhal durdurun ve bizim şartlarımızla müzakere masasına geri dönün, aksi takdirde ölümcül darbeyle karşı karşıya kalacaksınız.”

Busaidi, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve diğer bazı İranlı yetkililerle görüştü ve mesajın etkili olduğu görülüyor. Trump, aldığı “güvencelere” atıfta bulunarak, İran'ın 800 protestocunun infazını durdurduğunu açıkladı. Bu, protestocuları korumak için doğrudan askeri müdahale tehdidini yumuşattı ve odağı kapsamlı bir anlaşma için baskıya kaydırdı.

Krizin bir yönü de Amerikan baskısı ile İsrail'in pozisyonu arasındaki etkileşimdir. Bilgiler, Trump'ın İsrail saldırısını “ertelemeyi” Tahran ile pazarlık kozu olarak kullandığını ve net bir mesaj verdiğini gösteriyor: “Gerekli adımların atılması karşılığında İsrail'in size saldırmasını şimdilik engelleyeceğim.”

İran sınavı karşısında arabuluculuk

Trump'ın önerdiği anlaşma, İran rejimine mevcut haliyle varlığını tehdit eden iki seçenek sunuyor; savaş veya milisler aracılığıyla “devrim ihracatını” durdurarak, zenginleştirilmiş uranyumu teslim ederek, balistik füze ve insansız hava aracı üretimini sona erdirerek rejimin kendisini “açıkta bırakması”.

İran'da, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi tarafından temsil edilen reformist kamp, ​​yaptırımların kaldırılması, ekonominin kurtarılması ve sokağın yatıştırılması karşılığında, rejimin yeni haliyle de olsa korunması için tavizlerin gerekli bir bedel olduğuna inanıyor.

Sertlik yanlısı kamp, ​​yani Devrim Muhafızları ve Dini Lider Ali Hamaney'e yakın olanlar, bu talepleri “stratejik intihar” ve rejimin en önemli caydırıcı kozlarından mahrum bırakılması olarak görüyor. Bu görüş, arabuluculuğu hedef alan ve Amerikan vaatlerini “aldatma” olarak değerlendiren Keyhan gazetesinde de vurgulandı. Gazete, İran'ın vekil güçlerinden vazgeçmeyi kabul etmesinin “ileri savunma” doktrininin çöküşü anlamına geleceğini, bunun da İran topraklarını gelecekteki herhangi bir savaşa açık hale getireceğini ve rejimin prestijinin aşınmasına ve içeriden çöküşüne yol açacağını savundu.


Suriye’nin Cezire bölgesindeki Hristiyanlar, hükümet ile SDG arasındaki anlaşmayı destekliyor

2019 yılında Haseke'de Süryani-Asuri Askeri Konseyi’nin kurulduğuna dair duyuru (Konseyin Facebook hesabı)
2019 yılında Haseke'de Süryani-Asuri Askeri Konseyi’nin kurulduğuna dair duyuru (Konseyin Facebook hesabı)
TT

Suriye’nin Cezire bölgesindeki Hristiyanlar, hükümet ile SDG arasındaki anlaşmayı destekliyor

2019 yılında Haseke'de Süryani-Asuri Askeri Konseyi’nin kurulduğuna dair duyuru (Konseyin Facebook hesabı)
2019 yılında Haseke'de Süryani-Asuri Askeri Konseyi’nin kurulduğuna dair duyuru (Konseyin Facebook hesabı)

Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında varılan son anlaşmanın uygulanmaya başlanmasının beklendiği bir dönemde, dikkatler Cezire bölgesine (Fırat Nehri’nin geçtiği Haseke, Rakka ve Deyrizor vilayetleri) yoğunlaşıyor. Taraflar arasında askeri çatışma ihtimalinin şimdilik ortadan kalkması memnuniyetle karşılanırken, bölgede yaşayanlar arasında yaklaşan değişimlere dair endişeler sürüyor. Bu endişeler, özellikle son yıllarda yaşanan istikrarsızlık ve çatışmalar nedeniyle göçle giderek azalan ve 20. yüzyılın ortalarına kadar Cezire nüfusunun yüzde 30’unu oluşturan Hristiyan topluluklar arasında daha belirgin hissediliyor.

Cezire’deki Hristiyanların büyük bölümünü Süryani-Asuri topluluğu oluştururken, bölgede bir miktar Ermeni nüfus da bulunuyor. Bölgedeki Arap ve Kürt bileşenler gibi Hristiyanlar da son günlerde Suriye ordusu ile SDG arasında yaşanan çatışmaların tekrarlanmasından kaygı duyuyor. Asuri Demokratik Örgütü Başkan Yardımcısı Beşir İshak Saadi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu kaygıların temelinde ‘toplumda fitne ve bölünmeyi körükleyen nefret söylemi ve kışkırtıcı dilin tırmanmasının’ yattığını ifade etti. Saadi, geçtiğimiz perşembe günü imzalanan son anlaşmanın ise görece bir rahatlama yarattığını ve göç hareketlerini kısmen azalttığını belirtti.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Şam'daki Hristiyan toplumundan bir heyetle bir araya geldi. (SANA)Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Şam'daki Hristiyan toplumundan bir heyetle bir araya geldi. (SANA)

Asuri Demokratik Örgütü 1957 yılında, Süryani-Asuriler’i temsil etmeyi amaçlayan ulusal bir Suriye siyasi varlığı olarak kuruldu. Örgüt, Esed rejimine muhalefet eden güçler arasında yer alırken, aynı zamanda Ahmed eş-Şera’nın geçiş dönemi cumhurbaşkanlığını üstlenmesini, devlet inşası sürecinde bir adım olarak memnuniyetle karşılayan güçler arasında oldu.

Saadi’ye göre, Cezire’deki Hristiyanların tavrı ‘her zaman siyasi çözümleri destekleyen ve şiddeti reddeden bir yaklaşım sergilemek’ şeklinde oldu. Saadi, Hristiyanların ‘çatışmaların müzakere yoluyla çözülmesini desteklediklerini’ vurguladı. Ayrıca, Hristiyan toplulukların 18 Ocak anlaşmasının uygulanmasını desteklediklerini ve bu anlaşmayı ‘bölgeye barış ve istikrar getirecek tek yol’ olarak gördüklerini belirtti.

Saadi, Cezire’deki Hristiyanların büyük çoğunluğunun ‘Suriye içindeki herhangi bir silahlı çatışmaya dahil olmayı reddettiğini’ söyledi. Bunun yanında, Süryani-Asuri ulusal partilerinin çoğunluğu, başta kendi örgütleri olmak üzere, bu anlaşmanın uygulanmasının ‘demokrasi, ortaklık ve eşit vatandaşlık temeline dayalı yeni Suriye devletinin inşasına, insan hakları belgelerine ve tüm toplulukların eşit ulusal haklarının güvence altına alınmasına katkı sağlayacağını’ ifade etti. Bu çerçevede Saadi, ‘Suriye kimliğinin tüm Suriyelileri kapsayan bir çatı kimlik olduğunu’ vurguladı.

Kamışlı'daki Hristiyanlar, Suriye ordusu ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki çatışmalardan kaçan yerinden edilmiş kişiler için kilisede yemek hazırlıyor. (Facebook)Kamışlı'daki Hristiyanlar, Suriye ordusu ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki çatışmalardan kaçan yerinden edilmiş kişiler için kilisede yemek hazırlıyor. (Facebook)

Haseke ve Kamışlı’daki yoğun göç dalgasıyla birlikte bölgedeki insani durum giderek zorlaşıyor. Kaynaklara göre, Cezire’deki Hristiyanlar, gelişmelerin ‘bölgeyi daha fazla istikrarsızlıktan koruyacak barışçıl bir siyasi süreç üzerinden yönetilmesini’ umut ediyor. Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, Cezire ve Fırat Piskoposu Mor Maurice Amsih’in, “Cezire’deki Hristiyanlar tarafsızlığını koruyor ve evlerinden çıkmayacak” ifadesini aktardı.

Savaş yıllarında Cezire’deki Hristiyan nüfusu ciddi şekilde azaldı. Önceden yaklaşık 170 bin olan Hristiyan nüfus, şu anda yaklaşık 40 bine geriledi. 1980’lerin sonlarına kadar Haseke ve Kamışlı nüfusunun yüzde 30’unu oluşturan Hristiyanlar, toplamda 1 milyon 200 bini aşan bir nüfusa sahipti.

Suriye'nin kuzeydoğusunda bulunan Haseke'deki Doğu Asur Kilisesi (Wikipedia)Suriye'nin kuzeydoğusunda bulunan Haseke'deki Doğu Asur Kilisesi (Wikipedia)

Cezire’deki Hristiyanlar, bölgedeki köklü bir unsur olarak kalan varlıklarını korumak ve göç dalgasını durdurmak için umut besliyor. Bölgedeki Hristiyan kaynaklara göre, topluluk aynı zamanda göç edenleri barındırarak insani bir rol üstleniyor ve ‘göçün yol açtığı olumsuz etkileri hafifletmeye’ çalışıyor.

Bazı medya raporları, SDG’nin geniş bölgelerden çekilmesi ve ağırlıklı olarak Kürt nüfusun yoğun olduğu alanlara odaklanması sırasında Cezire’deki kiliselerin genel seferberlik çağrısını yerine getirmeyi reddettiğini öne sürmüştü. Ancak Suriye Süryani Birliği Partisi Eş Başkanı Senharib Barsum, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada bu iddiaları yalanladı ve “Hiçbir Süryani tarafı ya da SDG, kiliselerden genel seferberliğe katılmalarını talep etmedi” dedi. Barsum, kiliselerin askeri çatışmalara dahil edilemeyeceğini vurguladı ve “Süryani güvenlik güçleri, Hristiyanları, kiliseleri ve faaliyetlerini korumaya devam ediyor” ifadesini kullandı.

Barsum, “Hedefi her zaman halkımızı korumak olan Hristiyan güvenlik grupları, Kürtler ve Araplarla birlikte bölgeyi DEAŞ ve Esed rejimine karşı savunmaya katkı sağladı ve bu amaç uğruna şehitler verdiler” dedi. Barsum, son günlerde odak noktasının ‘ateşkese uyum ve olası ihlallerin önlenmesi’ olduğunu belirtti.

Süryani Birliği Partisi, daha önce Kürtlerin önderliğindeki Özerk Yönetim kurumlarında aktif rol almış, partinin askeri kanadı olan Sutoro Güçleri ve Süryani Askeri Konseyi’nin kuruluşuna katkı sağlamıştı.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Süryani Askeri Konseyi (Arşiv)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Süryani Askeri Konseyi (Arşiv)

Şarku’l Avsat’ın sorusu üzerine, SDG yetkililerinin Suriye’deki bakanlıklara veya Halk Meclisi’ne aday listesi hazırlanması sürecinde Süryani Birliği Partisi ile iş birliği yapıp yapmadığı konusunda açıklama yapan Barsum, “Bizim tarafımızdan, son dönemde isimlerin aday gösterilmesi konusunda hiçbir iş birliği yapılmadı” dedi. Barsum, Hristiyan halkın ‘barış ve istikrar istediğini’ vurguladı ve siyasi güçlerin temsilcilerinin ‘Suriye Cumhurbaşkanı’ndan Süryani-Asuri halkının haklarını tanımasını ve devlet kurumlarında temsil ve rol sahibi olmasını talep eden bir bildiri yayınladığını’ aktardı.

Barsum, Cezire’nin ‘savaş ve askeri çözümlerden uzak tutulmasının en iyisi’ olduğunu belirterek, özellikle ‘Arap-Kürt fitnesinin tırmandığı ve nefret söyleminin giderek arttığı bir dönemde’ bu yaklaşımın önemini vurguladı. Aynı zamanda Barsum, ‘herhangi bir siyasi çözümün bölgedeki tüm toplulukların katılımıyla gerçekleştirilmesi gerektiğini’ ifade etti.

 Asuri Habur Muhafız Konseyi’ndeki kadın güçler (Konseyin sosyal medya hesabı)Asuri Habur Muhafız Konseyi’ndeki kadın güçler (Konseyin sosyal medya hesabı)

Asuri Demokratik Örgütü İlişkiler Bürosu üyesi Koriya Karyakos, sosyal medyada Doğu Haseke’deki Habur bölgesinde yaklaşık 35 Hristiyan köyünün kuşatma altında olduğu yönündeki iddiaları yalanladı. Karyakos, bu köylerin 2015 yılında DEAŞ saldırılarına maruz kaldığını ve çoğu sakinlerinin Haseke, Kamışlı, Suriye iç bölgeleri, Lübnan ve yurtdışına göç ettiğini belirtti. Son altı yıldır bu köylerin, Resulayn’da SDG ile Suriye Milli Ordusu (SMO) arasında bir temas hattı oluşturduğunu ifade eden Karyakos, “Bölgede yaşayanların geri dönebilmesi için bu alanın çatışma bölgesinden uzak tutulmasını talep ediyoruz” dedi.

Habur bölgesinde daha önce 15 binden fazla Asuri yaşarken, bugün yalnızca 800 kişi bölgede bulunuyor.