Körfez ülkeleri Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmeyi başarabilecek mi?

Bölge, yeni, daha hoşgörülü bir gündem arayışında olan değişim ekseninin yükselişine tanık oluyor.

Suudi Arabistan'ın el-Ula kentindeki Körfez zirvesi toplantılarından bir kare (AFP)
Suudi Arabistan'ın el-Ula kentindeki Körfez zirvesi toplantılarından bir kare (AFP)
TT

Körfez ülkeleri Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmeyi başarabilecek mi?

Suudi Arabistan'ın el-Ula kentindeki Körfez zirvesi toplantılarından bir kare (AFP)
Suudi Arabistan'ın el-Ula kentindeki Körfez zirvesi toplantılarından bir kare (AFP)

İnci Mecdi
2020’nin Ramazan ayı boyunca MBC Grubu, bölgede türünün ilki olan ve bir Arap ülkesinde Ummu Harun adlı bir Yahudi ebenin karşılaştığı zorlukları ele alan yeni bir dizi yayınlamıştı.
O dönemde, Arap dünyasındaki izleyiciler ve eleştirmenler, senaryosu iki Bahreynli tarafından yazılan, BAE-Kuveyt ortak yapımı olan ve saygın Kuveytli kadın aktris Hayat el-Fahd’in başrolde olduğu dizi konusunda ikiye bölünmüşlerdi. Bir grup, dizi yapımcılarını İsrail- Arap normalleşmesinin propagandasını yapmakla suçlarken, diğer bir grup, dizinin bölgede farklı dinlere mensup vatandaşların barış içinde yaşamlarına dair önemli bir mesaj sunduğunu ifade ederek övmüştü.
İsviçre’nin Basel şehrindeki Dijital Yayıncılık Enstitüsü’nün dergisinde yayınlanan "Arapçılık? Ortadoğu'da Yeni Bir Model Mücadelesi" başlıklı bir araştırma makalesine göre, Ummu Harun dizisi, Körfez'de ortaya çıkan ve son yıllarda bölgeye hakim olan bazı eski doktrinlere meydan okumaya çalışan yeni bir söylemin parçasıydı. Makale, bölgede modernleşmeyi benimseyen, etnikçi ve mezhepçi siyaseti varoluşsal bir tehdit olarak gören ve kalkınma ekseni olarak adlandırılan yeni, yükselen bir eksene işaret etti. Hem Şii hem de Sünni aşırılıkçı unsurların başını çektiği direniş ekseni karşısında, yeni "değişim/kalkınma ekseni" Ortadoğu'nun çehresini değiştirmeye çalışan alternatif bir vizyon sunuyor. Bu vizyon ise radikalliği varoluşsal bir tehdit olarak gören, Ortadoğu'nun çehresini değiştirmeye çalışan alternatif bir vizyon sunan bir dizi Körfez ülkesinin öncülük ettiği bir grup aktör tarafından temsil ediliyor.

Değişim ekseni
Makale, geleneksel Arap başkentlerinin hızlı gerileyişine paralel olarak, ekonomik, siyasi ve medyatik etkisi nedeniyle Körfez bölgesinin daha önemli bir ses olarak öne çıktığını söylüyor. Makalenin yazarları Hüseyin Ebu Bekir ve Nir Poms, Körfez önderliğindeki bu yeni eksenin nasıl yükseldiğini ve bölgedeki önceliklerin radikal bir şekilde yeniden ayarlanması yoluyla daha hoşgörülü bir Ortadoğu için yeni bir gündemin nasıl formüle edildiğini açıklıyorlar.
Makalenin yazarları, Eylül 2020'de imzalanan İbrahim anlaşmalarının, Ortadoğu'da büyüyen değişim kampı tarafından desteklenen daha olgun bir modelden yola çıkan bu yeni söyleme ışık tutulmasına yardımcı olduğunu söylüyorlar. Bahsi geçen kamp, ​​bölgeyi yeniden tanımlamaya çalışan ve bölgenin yalnızca etnik, dini ve kabilesel ayrımlara göre değil, aksine aynı zamanda geçmişi restore etmenin ve yeni bir gelecek yaratmanın acil bir ihtiyaç olduğuna inananlara göre de kategorize edilebileceğini vurgulayanlardan oluşuyor. Yazarlar, Körfez devletlerinin yanı sıra birkaç başka ülkenin, bu yeni modelin ana savunucuları olduğuna, çatışma ve savaşın sardığı bir bölge için yeni bir vizyon yaratmaya çalıştıklarına dikkat çekiyorlar.
Bu idealizm, kabile siyasetinin ve vekalet savaşlarının sürdüğü Yemen, Libya, Lübnan veya Suriye gibi yerlerden çok uzak gibi görünse de, makaleye göre, gençlerin yanı sıra bölgede tehlikeli olarak gördükleri eğilimi sürekli olarak yeniden yönlendirmeye çalışan bazı seçkinler arasında yankı buldu. 21. yüzyılın Ortadoğu'su eskisinden daha genç ve eğitimli. Bölge nüfusunun yüzde 65'inden fazlası 30 yaşın altında ve değişime hazır. Bazı Arap ülkelerindeki sokak protestolarıyla başlayan ve bazı Arap ülkelerinin çöküşüyle ​​sona eren son kaotik 10 yıl, Hizbullah ve İran'ın vekilleri gibi direniş politikalarının ve silahlı mücadelenin destekçilerinin zayıflama sebebiydi.
Ne var ki direniş artık içe döndü. Makale, direniş gruplarının ve onları bastırmaya yönelik karşı mücadelenin Suriye'de - Suriye İnsan Hakları Gözlemevi'ne göre - yarım milyondan fazla insanın, Libya, Irak, Lübnan ve Yemen'de ise yüz binlerce insanın ölümüne neden olduğunu söylüyor. Yeni model ise direnişi artık siyasi kurtuluşun bir anahtarı olarak değil, daha iyi bir geleceğe ulaşmanın önündeki bir engel olarak görüyor.
Bu gelişmeler, bölgedeki birçok kişinin düşüncesinde bir değişime yol açtı. Yarım yüzyıldan bu yana ilk kez, Arap dünyasındaki yöneticiler, yönetilenler ve liderlerden oluşan yeni bir ittifak, kökleri 20. yüzyılın ortalarına uzanan Arap siyasi düzeninin durgunluğuna meydan okuyor. Bu yeni fikirlerin direniş ekseninin tamamını alt etmesi pek olası olmasa da, meydan okuyan, Arap ve Ortadoğu siyasetini değiştiren yeni bir kamp oluşturdukları açıkça ortada.

Gençlerin yeni öncelikleri
Makale, eğitimli gençlerden oluşan yeni Arap neslinin yeni öncelikleri olduğuna işaret ediyor. Dini aşırılık azaldı ve 2019'da yapılan bir anket, Arap gençliğinin yüzde 79'unun dini kurumlarda reform yapılması gerektiğine inandığını, güvenlik ile ekonominin en önemli öncelik haline geldiğini gösterdi. Gençler artık Körfez'e daha olumlu bakıyor. Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nden araştırmacı David Pollock, on yıllık kamuoyu yoklamalarını analiz ettikten sonra şu sonuca varıyor: “Arap kamuoyunun mevcut gidişatı, giderek ılımlılık olarak adlandırılabilecek bir yöne, dini aşırılığın reddine, İran'ın hegemonik hırslarına ve vekillerine karşı çıkmaya, İsrail ile bir tür normalleşmeyi kabullenmeye, kamusal yaşamın birçok alanında ezici ideolojik hareketler yerine ilerlemek için pratik adımlar arayışında olmaya doğru ilerliyor.”
Daha da önemlisi, anketler, söylemler ile politikaların pratik uygulamalarını yöneten yaşlı neslin, bu davranışsal eğilim açısından genç neslin çok de gerisinde olmadığını gösteriyor. Makale, bu gerçeğin hiçbir yerde Körfez ülkelerindeki kadar belirgin olmadığını söylüyor. Körfez gençleri Arap dünyası gençleri arasında en eğitimlisi ve Dünya Ekonomik Forumu'na göre, Körfez ülkelerinde eğitimli kadınların oranı dünyanın en gelişmiş ülkelerinden bazılarıyla eşit oranda. Ayrıca BAE, dünyadaki üniversite mezunu kadınların en yüksek yüzdesine ev sahipliği yapıyor. Körfez gençleri, ülkelerinin küresel ekonomi ile artan bağı ve daha güçlü entegrasyonu nedeniyle Arap dünyasındaki diğer gençlere nispeten küresel olarak daha fazla uyumlular.
Eğitim, uluslararası bağlantılar ve seyahat kısıtlamaları olmadan yurtdışındaki fırsatları takip edebilmenin yanı sıra ekonomik başarı bileşimi, Körfez gençliği arasında ideolojik arayışların ötesinde bireysel beklentiler yarattı. Körfez liderleri de bunu görüp anladılar ve Ortadoğu'daki genç nesil ile daha uyumlu bir vizyon sunmaya çalıştılar. Bu eğilimi liderlerin kamuoyu yoklamalarını giderek daha fazla analiz etmeleri ve bunları yönetim stratejilerine dahil etmeleri gerçeği aracılığıyla gözlemlemek mümkün. Makale, popüler algının aksine, Arap monarşilerinin vatandaşlarının görüşlerini ciddi şekilde dikkate aldığını belirtiyor. Örneğin, Suudi Arabistanlı yöneticiler, kamuoyunun tutumunu anlamak ve ele almak için Kral Abdulaziz Ulusal Diyalog Merkezi'ne giderek daha fazla güveniyorlar.

Kozmopolit Körfez
Makale, Arap entelektüel yaşamının Kahire ve Şam gibi geleneksel başkentlerden yeni başkentlere geçişinden de bahsediyor. Ayrıca, uzun süredir milliyetçi düşünürlerin ve Arap solunun kalesi olan bu başkentlerden yenilerine geçişin, coğrafi bir geçişten daha fazlası olduğunu, yeni, modern ve kozmopolit Körfez şehirlerinin, daha önce Doğu'nun Paris'i sayılan Beyrut ile bölgenin kültür başkenti Kahire'de yerleşik olan altın kültür çağının şu anki merkezi haline geldiğini belirtiyor. Bu geçiş, Arap dünyasındaki çağdaş söylemi geçmişin yüklerinden ve İsrail ile olan savaşlardan kurtarmaya çalıştı. Dubai, Abu Dabi ve Riyad, sistemli medeniyet merkezleri olmasalar da, küresel bir ulusal kimlik inşa etmeyi amaçlayan bir deneyin özüdürler.
Araplar, direniş siyasetinden acilen uzaklaşmaya ihtiyaç olduğunun farkında. Bu bağlamda makale, eskisini dağıtmanın başlangıcı olarak Arap gündeminin yeniden formüle edildiğine ve bunun da İran Devrim Muhafızları, Hizbullah, Hamas ve Müslüman Kardeşler'in ya da direniş adı verilen eksenin dayandığı ideolojiyi sarstığına dikkat çekiyor.
Makale, Arap basınında bu yeni yaklaşımı benimseyen çeşitli yazılara atıfta bulunuyor. Örneğin, Kuveyt merkezli El-Ceride gazetesinin yayınladığı Şii yazar Halil Haydar’ın İran'ın bölgedeki bazı gruplar aracılığıyla oynadığı yıkıcı rol konusunda uyaran makalesine dikkat çekiyor. Şii yazar makalesinde şöyle diyor; “Arap dünyasındaki hukukçuların, anayasa uzmanlarının ve akademisyenlerin Hizbullah’ın Lübnan devletinin yasalarını ve anayasasını hiçe saymasının, görmezden gelmesinin, özgürlüklere yönelik tehditlerinin yasallığını az veya çok sorgulamamış olmaları gerçekten üzücüdür. Nihayetinde açıkça yabancı bir ülkeye bağlı olduğunu deklare eden Lübnanlı bir örgütten ibaret olan Hizbullah’ın, devletten daha güçlü bir orduya, herhangi bir açık yasal denetime tabi olmayan siyasi bir güce ve güvenlik kurumlarına, Lübnan’ın tamamını istediği zaman yıkıcı bir savaşa sürükleme kapasitesine sahip olmasını, ne yazık ki güçlü ve yüksek bir sesle eleştirmediler.”
Suudi Arabistanlı yazar Mişari Zeydi de Şarkul Avsat gazetesinde Halil Haydar ve Arap entelektüellerin suçu başlığı ile yayınlanan makalesinde Haydar'ın söz konusu makalesinden bahsederek, Muhammed Hasaneyn Heykel gibi bazı eski yazarların, yalnızca Humeyni'ye hizmet eden seküler direniş teolojisi adını verdiği olgunun oluşumundan sorumlu sayıldıklarını ifade etti.
İsviçre merkezli bilimsel dergide yayınlanan makalenin yazarları, bölgede yeni seslerin yükseldiğini ve Arap milliyetçiliği döneminden bu yana ilk kez yöneticilerin çıkarlarının, entelektüellerin fikirlerinin ve sokağın ihtiyaçlarının birleştiğini söylüyor. Bir başka makaleyi, Şarkul Avsat gazetesinin eski yazı işleri müdürü Suudi Arabistanlı gazeteci Tarık Alhomayed’in makalesini buna delil gösteriyor. Tarık Alhomayed bu makalede şöyle diyor; “Bugün bölgemiz, Avrupa veya Amerikan politikalarına bakılmaksızın, egemen devlet kavramının pekiştirilmesine şiddetle ihtiyaç duymaktadır. Bölge, çıkarların diline ve siyasi rasyonaliteye öncelik vermelidir."

Arap dünyasının Körfezleşmesi
Son 20 yılda Körfez'in hızlı modernleşmesi, bölgesel bir dönüşümün parçasıydı. Kahire, Bağdat, Beyrut ve Şam gibi geleneksel Arap başkentlerinin hızlı düşüşüne kıyasla, yükselen Körfez şehirleri daha güvenli ve daha modern hale geldi. Bu nispeten yeni süreç, Batılı bilim adamları tarafından "Arap dünyasının Körfezleşmesi" olarak tanımlandı. Körfez, Arap Ortadoğu'sunda "siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri olarak" merkeze yerleşti. Yazarlar Ebu Bekir ve Poms, Abu Dabi, Riyad ve Doha, Arap siyasetinin baskın başkentlerine dönüştüklerinden Arap devlet sisteminin stratejik ağırlığının artık Körfez bölgesine kaydığının bir sır olmadığını söylüyorlar. Ancak Doha, Mısır, Ürdün, Fas ve hepsinden önemlisi İsrail'i içeren daha büyük bir bloğa öncülük eden Körfez mutabakatının dışında kaldığı için bu tartışmanın dışında tutuluyor.
Yeni bölgesel ve Arap medyasının ortaya çıkışı, Körfez'in Arap dünyasındaki etkisine katkıda bulunan "Körfezleşme" sürecinin ana ve karmaşık ayaklarından birini oluşturuyor. Üç Körfez başkenti (Riyad Al Arabiya, Doha Al Jazeera, Abu Dabi Sky News kanalları aracılığıyla) Arap haberlerine ve medyasına giderek daha fazla hükmediyor. Basın alanında, Suudi Arabistan, BAE ve Katar son birkaç on yılda en büyük Arap gazetelerinin çoğunu satın alabildi ve bu da, son derece gelişmiş bağımsız Körfez medya kuruluşlarının ortaya çıkışını sağlayarak yeni söyleme bir fırsat sundu. Makalenin yazarlarına göre, Körfez ve Suudi Arabistan’ın yeni rotalar oluşturma çabaları sistematik, uzun vadeli ve muhtemelen değişen bir bölgesel söylem için net bir stratejik gündeme dayanacak.
Arap Baharı eski kısıtlamaları ortadan kaldırırken yenilerini de yarattı; ABD dış politikasına güvensizlik, İran tehdidi ve Sünni İslamcılığın yükselişi. Doğal olarak, bu yeni tehditler Körfez yöneticilerini artık pasif aktörler olarak kalamayacaklarına, bölgesel zorluklar karşısında Arap stratejilerini şekillendirmede dizginleri ele almalarının, İran'ın başını çektiği direniş eksenine dayalı eski modelden uzaklaşmanın stratejik bir gereklilik olduğuna ikna etti.
Makale, Washington'a yönelik güvensizliğin arkasında yatan dört Amerikan politikasını da sıralıyor; Ocak 2011 devrimi sırasında Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'ten Amerikan desteğinin çekilmesi, Müslüman Kardeşler'in iktidarı ele geçirmesine yönelik örtülü onay, Suriye rejiminin ciddi uluslararası hukuk ihlalleri nedeniyle cezalandırılmaması ve en önemlisi de, İran ile ilgili olarak hararetle tartışılan 2015 nükleer anlaşması.  Körfez'in bu tür politikalara şiddetle karşı çıkması ve ABD dış politika kurumunu hareket tarzını değiştirmeye ikna edememesi, ABD'nin artık bir zamanlar olduğu gibi müttefik olmadığı çıkarımını destekledi. Bu nedenle, Körfez yöneticileri, öncelikler listesinde büyük stratejik değişiklikler gerektiren, İsrail ile stratejik ittifaklar kurmanın yanı sıra geniş kapsamlı dini, yasal ve sosyal reformlara teşvik eden ABD'den bağımsız bir stratejinin inşasına başlamak zorunda kaldılar.



Suudi Arabistan, HDK'nin Kordofan'daki saldırılarını şiddetle kınadı

 Doğu Darfur'daki HDK Unsurları (videodan ekran görüntüsü)
Doğu Darfur'daki HDK Unsurları (videodan ekran görüntüsü)
TT

Suudi Arabistan, HDK'nin Kordofan'daki saldırılarını şiddetle kınadı

 Doğu Darfur'daki HDK Unsurları (videodan ekran görüntüsü)
Doğu Darfur'daki HDK Unsurları (videodan ekran görüntüsü)

Suudi Arabistan, Hızlı Destek Kuvvetleri'nin (HDK) el-Kuvek Askeri Hastanesi'ne, Dünya Gıda Programı'na (WFP) ait bir yardım konvoyuna ve yerinden edilmiş sivilleri taşıyan bir otobüse yönelik gerçekleştirdiği suç teşkil eden saldırıları şiddetle kınadı. Bu saldırılar, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu onlarca silahsız sivilin ölümüne ve Sudan'ın Kuzey ve Güney Kordofan eyaletlerindeki yardım tesislerine ve konvoylarına zarar verilmesine yol açtı.

Suudi Arabistan, Dışişleri Bakanlığı tarafından dün yayınlanan açıklamada, bu eylemlerin tamamen haksız ve tüm insani normların ve ilgili uluslararası anlaşmaların açık bir ihlali olduğunu teyit etti. Krallık, HDK'nin bu ihlallere derhal son vermesini ve uluslararası insani hukuk ve 11 Mayıs 2023'te imzalanan Cidde Deklarasyonu (Sudan'daki Sivillerin Korunmasına İlişkin Taahhüt) uyarınca, ihtiyaç sahiplerine yardım ulaştırılmasını sağlama konusundaki ahlaki ve insani yükümlülüğüne uymasını talep etti.

Suudi Arabistan, Sudan'ın birliğini, güvenliğini ve istikrarını, meşru kurumlarının korunmasını ve yabancı müdahaleyi reddettiğini yineledi. Ayrıca, siyasi bir çözümü desteklediklerini iddia etmelerine rağmen, bazı tarafların yasadışı silah, paralı asker ve yabancı savaşçıların sürekli akışını kınadı. Bu davranış, çatışmayı uzatmanın ve Sudan halkının acılarını artırmanın önemli bir faktörüdür.

Sudan Doktorlar Ağı'na göre, HDK'nin Dubeyker bölgesinden Kuzey Kordofan Eyaleti'ndeki el-Rahad şehrine yerinden edilmiş insanları taşıyan bir araca saldırması sonucu, aralarında sekiz çocuk ve birkaç kadının da bulunduğu 24 kişi öldü.


Arap-Sloven görüşmelerinde barış planının başarısını sağlamaya yönelik çabalar ele alındı

Slovenya'nın Ljubljana kentinde dün düzenlenen genişletilmiş görüşmelere katılan bakanların toplu fotoğrafı (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Slovenya'nın Ljubljana kentinde dün düzenlenen genişletilmiş görüşmelere katılan bakanların toplu fotoğrafı (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
TT

Arap-Sloven görüşmelerinde barış planının başarısını sağlamaya yönelik çabalar ele alındı

Slovenya'nın Ljubljana kentinde dün düzenlenen genişletilmiş görüşmelere katılan bakanların toplu fotoğrafı (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Slovenya'nın Ljubljana kentinde dün düzenlenen genişletilmiş görüşmelere katılan bakanların toplu fotoğrafı (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Ljubljana'da dün yapılan Arap-Sloven görüşmelerinde, ABD Başkanı Donald Trump tarafından başlatılan barış planının ilerletilmesi ve 1967 sınırları içinde, Doğu Kudüs'ün başkenti olduğu, iki devletli çözüme dayalı bağımsız ve egemen Filistin devletini içeren net bir siyasi ufka doğru ilerleme çabaları ele alındı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, Mısırlı mevkidaşı Bedr Abdulati, Bahreynli mevkidaşı Abdullatif el-Zayani, Ürdün Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Ayman Safadi ve Katar Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Sultan Al-Muraikhi ile birlikte Slovenya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri ve Avrupa İşleri Bakanı Tanja Fajon ile kapsamlı görüşmeler gerçekleştirdi.

Slovenya'nın Ljubljana kentinde dün yapılan genişletilmiş görüşmelerden (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)Slovenya'nın Ljubljana kentinde dün yapılan genişletilmiş görüşmelerden (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Bakanlar, bölgesel ve uluslararası güvenlik ve istikrarı, özellikle de Gazze'deki durumu iyileştirmenin yollarını görüştüler. Ateşkes anlaşmasına uyulması ve hükümlerinin tam olarak uygulanmasının yanı sıra Gazze Şeridi'ne yeterli ve sürekli insani yardımın ulaştırılmasının sağlanmasının gerekliliğini vurguladılar.

Bakanlar ayrıca işgal altında bulunan Batı Şeridi'ndeki durumu da ele aldılar; İsrail'in oradaki yasadışı tek taraflı önlemlerinin ve işgal altındaki Kudüs'te İslami ve Hristiyan kutsal yerlerine yönelik ihlallerinin durdurulmasının gerekliliğini vurguladılar; bu ihlaller gerilimi artırdığını ve gerilimi azaltma çabalarını baltaladığını belirttiler.

Prens Faysal bin Ferhan, dün Slovenya'nın başkenti Ljubljana'da düzenlenen genişletilmiş görüşmeler oturumunda (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)Prens Faysal bin Ferhan, dün Slovenya'nın başkenti Ljubljana'da düzenlenen genişletilmiş görüşmeler oturumunda (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Bakanlar ayrıca Slovenya'nın Filistin halkının meşru haklarına verdiği desteği ve iki devletli çözüm temelinde Filistin Devleti'ni tanımasını da takdir ettiler.

Görüşmelerde bölgedeki gelişmeler, müzakere ve diyalog yoluyla gerilimlerin azaltılması yolları ve Rusya-Ukrayna krizinin çözümüne yönelik çabalar da ele alındı.


Erdoğan’ın ziyareti sonrası Ankara-Riyad hattında ekonomik sıçrama

3 Şubat’ta Riyad’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılan görüşmeden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
3 Şubat’ta Riyad’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılan görüşmeden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Erdoğan’ın ziyareti sonrası Ankara-Riyad hattında ekonomik sıçrama

3 Şubat’ta Riyad’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılan görüşmeden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
3 Şubat’ta Riyad’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılan görüşmeden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerde yeni bir ivme sağladı ve ticaret, enerji ile ortak yatırımlar alanlarında yeni iş birliği ufukları açtı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çarşamba günü Riyad’a yaptığı ziyaretin ardından yayımlanan ortak bildiride, iki ülkenin siyasi ve ekonomik ortaklıklarını ileriye taşıma konusundaki kararlılığı vurgulandı.

Bildiride, Riyad’ın Suudi Arabistan 2030 Vizyonu ile Ankara’nın Türkiye Yüzyılı Vizyonu’nun sunduğu fırsatlardan yararlanarak ekonomik ve yatırım ortaklığını derinleştirme konusunda mutabık kaldığı belirtildi. Bu çerçevede, petrol dışı ticaretin geliştirilmesi, özel sektörün rolünün güçlendirilmesi ve Suudi-Türk İş Konseyi’nin etkinleştirilmesi öncelikler arasında yer aldı.

Enerji alanında iş birliği

Enerji alanı, iki tarafın da özel önem verdiği başlıklar arasında öne çıktı. Ortak bildiride; petrol, petrokimya ve yenilenebilir enerji alanlarında iş birliğinin yanı sıra elektrik enterkoneksiyonu, temiz hidrojen ve enerji tedarik zincirleri konularının ele alındığı, bunun enerji güvenliği ve sürdürülebilirliğini güçlendireceği vurgulandı.

xdfvgthy
Erdoğan’ın ziyareti kapsamında Riyad’da yenilenebilir enerji alanında iş birliği anlaşmasının imzalanması sırasında Suudi Arabistan ve Türkiye enerji bakanları (Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı’nın X hesabından)

Taraflar ayrıca, küresel enerji dönüşümünü desteklemek amacıyla madencilik ve kritik mineraller alanında iş birliğini teyit etti. Ziyaret kapsamında toplanan Suudi-Türk Koordinasyon Konseyi toplantısında enerji, adalet, uzay ile araştırma-geliştirme alanlarını kapsayan çok sayıda anlaşma ve mutabakat zaptı imzalandı.

Bu çerçevede, enerji alanındaki stratejik iş birliğini somutlaştırmak amacıyla Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman ile Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar arasında, 2 milyar dolarlık yenilenebilir enerji yatırımlarını kapsayan bir anlaşma imzalandı. Anlaşma, yenilenebilir enerji santrali projelerinde iş birliğini öngörüyor.

Anlaşmanın; yenilenebilir enerji, yeşil teknolojiler alanlarında iş birliğini güçlendirmeyi, yüksek kaliteli projelerin geliştirilmesi ve hayata geçirilmesini desteklemeyi, enerji arz güvenliğini artırmayı ve düşük karbonlu ekonomiye geçişi hızlandırmayı hedeflediği belirtildi.

dfgthy
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Riyad’da Suudi ve Türk heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirilen geniş kapsamlı toplantıda (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Bu kapsamda, Türkiye’de toplam 5 bin megavat kurulu güce sahip güneş enerjisi santrali projelerinin iki aşamada geliştirilmesi planlanıyor. İlk aşamada Sivas ve Karaman illerinde toplam 2 bin megavat kapasiteli iki güneş enerjisi santrali kurulacak. İkinci aşamada ise taraflar arasında belirlenecek çerçeve doğrultusunda 3 bin megavat ilave kapasite hayata geçirilecek.

İlk aşama projelerinin, Türkiye’deki diğer yenilenebilir enerji santrallerine kıyasla son derece rekabetçi elektrik satış fiyatları sunacağı belirtilirken, yaklaşık 2 milyar dolarlık yatırımla hayata geçirilecek bu santrallerin 2 milyondan fazla Türk hanesine elektrik sağlayacağı ifade edildi. Üretilen elektriğin, devlete ait bir Türk şirketi tarafından 30 yıl süreyle satın alınacağı, projelerin uygulanması sırasında yerli ekipman ve hizmetlerden azami ölçüde yararlanılacağı kaydedildi.

Türkiye’ye doğrudan yatırımlar ivme kazandı

Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, anlaşmanın imzalanmasına ilişkin değerlendirmesinde, bunun Türkiye’ye yönelik doğrudan yabancı yatırım akışına önemli bir katkı olduğunu söyledi.

Şimşek, çarşamba günü X platformundaki paylaşımında, Türkiye’ye yönelik doğrudan yabancı yatırımların hızlandığını ve bunun uygulanan ekonomik programa duyulan güveni yansıttığını belirtti. Suudi Arabistan ile imzalanan anlaşma kapsamında yenilenebilir enerji projelerine yönlendirilecek 2 milyar dolarlık yatırımın, yeşil dönüşümü hızlandıracağını, enerji güvenliğini güçlendireceğini ve enerji ithalatına olan yapısal bağımlılığı azaltacağını vurguladı.

Şimşek, 2025 yılının ilk 11 ayında Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımların 12,4 milyar dolara ulaştığını, bunun 2024’ün aynı dönemine göre yüzde 28 artış anlamına geldiğini kaydetti.

Son iki yılda Suudi Arabistan-Türkiye ekonomik ilişkilerinde kaydedilen hızlı gelişme, ticaret hacmine de yansıdı. Türkiye’nin bu ilişkilere verdiği önemin bir göstergesi olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, Riyad ziyaretine, Suudi Arabistan ile ticari ve ekonomik ilişkileri geliştirmekle ilgilenen yaklaşık 200 şirket temsilcisinden oluşan geniş bir iş heyetiyle katıldı.

Özel sektörün iki ülke arasındaki ortaklıkta kilit rol oynadığı vurgulanırken, Erdoğan’ın ziyareti kapsamında toplanan Suudi-Türk Ekonomi Forumu Konseyi’nde, ortak projelerin uygulanmasında yeni bir aşamaya geçilmesi hedefi dile getirildi.

Ticarette hızlanan büyüme

Türk şirketlerinin Suudi Arabistan’daki doğrudan yatırımları 2 milyar doları aşmış durumda. Bu yatırımlar; imalat, gayrimenkul, inşaat, tarım ve ticaret gibi çeşitli sektörlere yayılıyor.

Türkiye Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Başkanı Nail Olpak, Suudi Arabistan ile ticaretin hızla büyüdüğünü belirterek, yurt dışında Türk müteahhitlik şirketlerinin faaliyetlerinde bir miktar yavaşlama görülmesine rağmen, Suudi Arabistan’da hâlen çok önemli projeler yürütüldüğünü söyledi.

Şarku'l Avsat'ın Suudi Arabistan’ın resmi kurumlarından aktardığı verilere göre, iki ülke arasındaki ticaret hacmi 2025 yılında yaklaşık 8 milyar dolara ulaştı ve bir yıl içinde yüzde 14 büyüme kaydetti. Geçen yılın sonuna kadar Suudi Arabistan’da faaliyet gösteren Türk şirketleri için 1473 yatırım kaydı düzenlendi.

fgt
3 Şubat’ta Riyad’da gerçekleştirilen Suudi-Türk Yatırım İş Birliği Forumu’ndan bir kare (Türkiye Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın X hesabından)

Suudi Arabistan, Türkiye’ye ham petrol ve petrokimya ürünleri ihraç ederken; Türkiye’den halı, inşaat amaçlı işlenmiş taşlar, tütün ürünleri, gıda ve mobilya gibi çeşitli ürünler ithal ediyor.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, iki ülke arasındaki ticaret hacmi 2015’te 5,59 milyar dolar, 2016’da 5,007 milyar dolar, 2017’de 4,845 milyar dolar, 2018’de 4,954 milyar dolar ve 2019’da 5,107 milyar dolar oldu.

Kovid-19 salgını nedeniyle 2020 ve 2021’de yaşanan düşüşün ardından ticaret yeniden yükselişe geçti; 2022’de 6,493 milyar dolar, 2023’te 6,825 milyar dolar olan ticaret hacmi, 2024’te 7 milyar doların üzerine çıktı.

2025’te Türkiye’nin Suudi Arabistan’a ihracatı 3 milyar 149,6 milyon dolara ulaştı; toplam ticaret hacmi ise yaklaşık 8 milyar dolar olarak kaydedildi.