Batı'nın Ukrayna'daki savaşla ilgili tutumlarındaki radikal değişiklikler

Avrupa ülkeleri, Ukrayna’ya ağır ve ölümcül silahlar gönderme konusundaki ‘tabunun’ yıkılmasından sonra ABD’yi takip etmeye başladı

Donbas bölgesine bağlı Syevyerodonetsk şehrindeki bir kontrol noktasından geriye kalanlar (AFP)
Donbas bölgesine bağlı Syevyerodonetsk şehrindeki bir kontrol noktasından geriye kalanlar (AFP)
TT

Batı'nın Ukrayna'daki savaşla ilgili tutumlarındaki radikal değişiklikler

Donbas bölgesine bağlı Syevyerodonetsk şehrindeki bir kontrol noktasından geriye kalanlar (AFP)
Donbas bölgesine bağlı Syevyerodonetsk şehrindeki bir kontrol noktasından geriye kalanlar (AFP)

Bugün ABD istihbaratının Rus güçlerinin dört saat içinde başkent Kiev'e ulaşacağı ve iki gün içinde Kiev’in düşeceği yönündeki tahminlerinin gerçekleşmesi ne kadar uzak görünüyor? Ya da ABD yönetiminin Rusya Ukrayna'ya savaş açmadan önce diplomatlarının ve Ukrayna güçlerine eğitim misyonları yürüten askeri uzmanlarının ülkeyi terk etmelerini isteyen ve ABD Dışişleri Bakanlığı'nın talimatlarına rağmen Ukrayna’da kalan ABD vatandaşlarının hayatlarının sorumluluğunu peşinen reddeden aceleci tutumu bugün ne kadar alçakça görünüyor? O dönem Ukrayna'nın NATO’nun bir üyesi olmadığını tekrar tekrar hatırlatan ABD’nin bu söylemiyle birlikte ortaya koyduğu ihtiyatlılığa dikkat çekilmeli. Aynı şekilde silahların Rusların eline geçebileceğine ya da ABD vatandaşlarının esir alınabileceğine dair korkularla birlikte Ukrayna güçlerine ‘savunma’ silahlarının gönderileceğini duyururken ki temkinli tutumuyla NATO’nun korumasına sığınmadı. Sonunda Batılılar, Moskova'nın bunu ABD’nin ‘savaşa katılımı’ olarak değerlendireceğinden korkusuyla Washington'ın Mart ayı başlarında Polonya'ya ait 28 adet Sovyet yapımı MiG-29 model savaş uçağının Almanya'nın batısındaki Ramstein Hava Üssü’nden Kiev'e nakletmek üzere ABD’nin emrine verilmesi teklifini reddettiğini unutmadılar. Washington, haftalarca tıpkı diğer müttefik ülkeler gibi, Ukrayna'daki savaşın Rusya ile NATO arasında bir savaşa dönüşmemesine dikkat edilen bir yaklaşım sergiledi.
Atlantik okyanusunun diğer yakasında, Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde bu temkinli yaklaşım daha belirgin hale geldi. Polonya ve Baltık ülkeleri dışındaki Avrupa ülkeleri daha muhafazakar bir tutum sergilediler. En büyük endişeleri savaşın yayılıp Ukrayna dışına sıçramasıydı. Rusya'ya çok hızlı bir şekilde diplomatik tecrit uyguladılar. Ukrayna'ya karşı askeri saldırganlığını kınadılar. Kamu ve özel kurumlarına ekonomik, ticari ve mali yaptırımlar uygulamaya başladılar. Haftalarca savaşa katılmaktan kaçındılar ve Kiev'in ‘saldırı amaçlı olmayan’ silah ve teçhizat taleplerine sınırlı olarak yanıt vermekle yetindiler. Bunun yanında ABD ve Avrupa ülkeleri ile üç Baltık ülkesi, Polonya, Bulgaristan ve Romanya, Rusya'ya karşı NATO’nun doğu kanadındaki askeri varlıklarını güçlendirdiler.
ABD Başkanı Joe Biden, birçok kez NATO üyelerinin topraklarının her karışını savunacaklarını vurguladı. Biden’ın bu açıklaması, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i NATO üyesi olmayan Ukrayna'da istediğini yapmakta özgür bırakmak olarak yorumlandı. Ancak Ukrayna’daki savaşın üçüncü ayına girdiği bugün, işler tersine dönmüş,  ABD-NATO ve Avrupa ‘ikili’ temkinliliği sınır tanımayan bir dürtüye, hatta iki taraf arasında bir rekabete dönüşmüş durumda. Putin'in Ukrayna'daki planlarının önünde duranlara ya da Rusya'nın ‘hayati çıkarlarını’ tehdit edenlere ‘beklenmedik bir yanıt verme’ tehdidine ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'un bu kez nükleer bir ‘üçüncü dünya savaşının patlaması’ konusunda uyarmasına rağmen Batı'nın Kiev'e verdiği destek sınırsız hale geldi. Doğu Avrupa ülkelerinin başkentlerinde uzun süre görev yapan eski bir büyükelçi, Batılıların tutumlarındaki köklü değişikliği dört ana faktöre bağladı. Bunlardan ilki, Rus güçlerinin performansında ortaya çıkan zayıflık, ordu liderliğinin yaptığı stratejik hatalar ve bunun sonucunda Rus ordusunun yaşadığı büyük can ve teçhizat kayıpları ile işgal ettiği Ukrayna'nın kuzeyindeki ve Kiev çevresindeki bölgelerden geri çekilmek zorunda kalması. İkinci faktör, ABD ve İngiltere istihbarat servislerinin karamsar beklentilerini boşa çıkaran Ukrayna güçlerinin gösterdiği direnişin yanı sıra hava ve füze saldırılarına karşı koyabilme kabiliyeti. Üçüncüsü, Rus güçlerinin Buça ve diğer şehirlerden geri çekilmesinden sonra ortaya çıkan suçların teşhir edilmesi. Bu durum, Batı kamuoyunun hükümetleri üzerinde Ukrayna'yı çeşitli yönlerde daha fazla destek vermeleri konusunda güçlü bir baskı uygulamalarına yol açtı. Dördüncü ve son faktör ise Batılı planlamacıların, Moskova'nın Ukrayna'da boğulmasını, Rusya'yı zayıflatmak ve onu bir süper güç olarak dünya siyasi ve askeri haritasındaki yerinden etmek için bir fırsat olarak görmeleri.
ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile Kiev'e gerçekleştirdiği ortak ziyaret vesilesiyle yaptığı açıklamada, ülkesinin planlarını açıklamakta tereddüt etmedi. Austin, açıklamasında, “Rusya'nın Ukrayna'yı işgal ederken yaptıklarını yapamayacak kadar zayıfladığını görmek istiyoruz” ifadelerini kullandı. Savunma Bakanı ayrıca ABD yönetiminin, Ukrayna'nın ‘doğru ekipmana ve doğru desteğe sahip olması halinde bu savaştan galip çıkabileceğini’ düşündüğünü de sözlerine ekledi. ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley, geçtiğimiz Salı günü Almanya'dan CNN ağına verdiği röportajda, Rusya Ukrayna’yı işgalinin bedelini ödemediği takdirde küresel güvenlik sisteminin risk altında olacağı konusunda uyardı. ABD Başkanı Biden, Ukrayna'ya 33 milyar dolarlık ek mali yardım sağlanması için ABD Kongresi'ne bir yasa tasarısının sunulacağını duyururken, “Savaşın bedeli yüksek, ama eğer Rusya’nın saldırganlığına teslim olursak daha da yüksek olur” dedi. Biden ayrıca “Biz Rusya'ya saldırmıyoruz, aksine Ukraynalıların kendilerini Rusya’nın saldırganlığına karşı savunmasına yardım ediyoruz” diyerek ülkesinin Ukrayna’ya olan yardımlarını savundu.
Böylece, başlangıçtaki temkinlilik tamamen sona ererken savaşın uzamasına ilişkin çekinceler ve korkular ortadan kalktı. Bir zamanlar riskli olan ne varsa bugün normal hale geldi. Eski diplomatın dediği gibi, ‘batı tarafındaki savaşın hedeflerinin değiştiği, artık Kiev'in savaşması ve savaşı durdurmasını sağlamakla sınırlı olmadığı, daha çok Rus güçlerini yenmeye yöneldiği’ ortada. Bu durum, Rusya'nın Afganistan'dan çıkışından sonra, Başkan Putin için ‘stratejik  bir yenilgi’ olarak kabul edilen ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinin ve ABD güçleri Kabil'den ayrılırken ortaya çıkan aşağılayıcı görüntülerin hafızalardan silinmesi için bir fırsat olarak düşünülebilir. Fransız diplomat, savaşın yarın durabileceğini, fakat Rusya'ya uygulanan yaptırımların ve tecridin savaşın sona ermesiyle bitmeyeceğini düşünüyor. ABD ve Avrupa ülkelerinin tutumundaki bu değişiklik, Kiev ile Moskova arasındaki müzakerelerin ‘dondurulmasını’ ve Lavrov'un önceki tutumlarından ‘geri çekilen’ Ukrayna tarafına yönelttiği suçlamaları açıklıyor. Burada Kiev'in daha önce, Rus güçleri başkente yaklaştığında bir takım garantiler karşılığında tarafsız olmayı kabul etme ve ayrılıkçı Donetsk Halk Cumhuriyeti ve Luhansk Halk Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını tartışma konusunda istekli olduğu belirtilmeli. Fakat bugün müzakereler askıya alınmış durumda ve sahada olacakların beklenmesinden ötürü askıda kalmaya devam edebilir.
Bugün hiç kimse Ukrayna ordusuna ağır ve saldırgan silahlar göndermekten çekinmiyor. Washington, 811 milyon dolarlık gelişmiş silah ve teçhizatın ardından Kiev'i silahlandırmak için Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin başlangıcından bu yana Ukrayna'ya tahsis ettiği miktarın yedi katı olan 33 milyar dolardan 20 milyar dolar daha ayırmak istiyor. Avrupa ise kendi adına her türlü tedbiri bıraktı. Eleştirilerin yöneltildiği başlıca iki ülke olan Almanya ve Fransa, tutumlarını baştan ayağa değiştirdi. Bugün Almanya, kamuoyunun Başbakan Olaf Schulz'a uyguladığı baskı nedeniyle iki ay süren tereddütten ve Berlin'deki iktidar koalisyonu içinde yaşanan sert tartışmalar ve kopuşlardan sonra Ukrayna'ya ağır ve ölümcül silahlar göndermekten artık çekinmiyor. Berlin, onlarca yıldır sımsıkı bağlı olduğu savaş halindeki ülkelere silah göndermeyi reddetme ilkesini terk etti. Ukrayna'ya hafif savunma silahlarından sonra, Leopard model tanklarla birlikte Gebard hava savunma sistemleri sağlama anlaşmasıyla ileriye doğru büyük bir adım attı. Silahın ‘Ukrayna'daki bir sorun yaratmanın değil, savaşı durdurmanın bir yolu’ olduğunu söyleyen Fransa, Ukrayna’ya Milan ve Javelin tanksavar füzeleri ile Mistral uçaksavar füzeleri göndermeyi kabul etti. Daha da önemlisi, Irak'ta DEAŞ’a karşı savaşta etkinliğini gösteren Caesar kamyona monteli obüs sistemlerini Ukrayna’ya gönderme kararı aldı. Dolayısıyla savaşa katıldıkları suçlamasını reddetmeye devam eden Batılı ülkeler, Rus güçleriyle vekaleten savaştıkları ölçüde savaşa gerçekten dahil oluyorlar. ABD önden giderken Avrupa arkasından onu takip ediyor.



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.