Solomon Adaları: Yakınlardaki ikinci Küba

ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda neden Çin'in takımadalardaki varlığından endişe ediyor, bu başka bir Tukidides Tuzağı mı?

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Solomon Adaları Başbakanı Manasseh Sogavare (AFP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Solomon Adaları Başbakanı Manasseh Sogavare (AFP)
TT

Solomon Adaları: Yakınlardaki ikinci Küba

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Solomon Adaları Başbakanı Manasseh Sogavare (AFP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Solomon Adaları Başbakanı Manasseh Sogavare (AFP)

İmil Emin
Washington ve Pekin arasındaki ilişkilerin, daha fazla karmaşıklığa ihtiyacı varmış ve Tayvan Adası krizi yetmiyormuş gibi, Tukidides Tuzağına yeniden daha fazla alan tanıyan Solomon Adaları sorunu su yüzüne çıktı.
Dünya bir anda Çin ile Pasifik Okyanusu'nda bulunan ve Avustralya'ya yakın bu takımada ülkesi arasında gelişen ilişki nedeniyle uluslararası bir çatışmayı ateşleyebilecek yeni bir krize uyandı.
Kriz her şeyden önce, kimsenin gözden kaçıramayacağı, Pasifik Okyanusu sularında seyri değiştirmeye çalışan bir Çin eğilimini yansıtıyor. Nitekim ABD bunu bölgedeki geleneksel nüfuzuna gerçek bir tehdit olarak görürken, doğu kıyıları takımada ülkesine yakın olan Avustralya, tarihi çağrışımları olan sembolik bir atıfta bulunarak, kıyılarına bakan başka bir Küba kurulamayacağını ifade etti. Bu durum Yeni Zelanda için de geçerli.
Solomon Adaları'nın hikayesi nedir ve Çin onunla daha yakın bir ilişki ile ne istiyor? Washington, Çin'in Pasifik Okyanusu çevresindeki belirgin genişlemesinin önünü kesmek için askeri güce başvurmakla tehdit edecek kadar neden bu kadar kızgın görünüyor? Bu okuma ile bunun gibi bazı soruları cevaplamaya çalışacağız.

Solomon Adaları: Modern tarih ve coğrafi konum
Solomon Adaları, Papua Yeni Gine'nin doğusunda bulunan ve birçok büyük ve küçük adayı içeren Melanezya Takımadaları olarak bilinen bir grup adadır.
Tarihsel olarak İngiltere Kraliçesi İkinci Elizabeth tarafından yönetildi ve yerleşimcileri, 30 bin yıl öncesinden bugüne kadar bu topraklarda yaşayan Melanezya ırkından.
Solomon Adaları, Avustralya'nın doğu kıyısına 2 bin kilometreden daha az bir mesafede yer alıyor. Yaklaşık yarım milyonluk bir nüfusa ve yaklaşık 8 bin kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahip.
Solomon Adaları, geleneksel olarak, ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda başta olmak üzere Batı nüfuzunun bir arenası olarak kabul edildi. Dahası jeopolitik açıdan gerçekten stratejik önemde kabul ediliyor ve bu nedenle, adalarda yabancı ve özellikle de Çin nüfuzuna izin verilemez.
Batı'nın oradaki varlığının belki de en iyi kanıtı, Kasım ayında Çin’in çıkarlarına karşı patlak veren gösterileri dağıtmak için Avustralya çevik kuvvet polisinden yardım istenmesi. 1988'de Solomon Adaları’nın, Vanuatu ve Papua Yeni Gine devletlerine katılması ile Melanezya geleneklerini koruyan öncü bir grup oluşturuldu, ülkenin ilk ulusal birlik hükümeti 1990'da kuruldu.
Sayıca az olmalarına rağmen, nüfusun sınıfları birbirlerinden rahatsız görünüyorlar, bu yüzden söz konusu adalar dini şiddete, etnik gerilimlere ve hükümet yolsuzluğuna da şahit oldular. Bu nedenle ülke güvenli değil ve suç yaygın. Bu durum, 2003 yılında Başbakanı Avustralya'dan yardım talep etmeye sevk etmiş, Avustralya da güvenliği yeniden tesis etmek ve hükümet kurumlarını yeniden inşa etmek için bir uluslararası koalisyona liderlik etmişti.


Solomon Adaları, Avustralya'nın doğu kıyısına 2 bin kilometreden daha az bir mesafede yer alıyor (AFP)

Çin ve Solomon Adaları: Batı'yı endişelendiren bir anlaşma
19 Nisan'da Pekin, Solomon Adaları ile geniş çaplı bir güvenlik anlaşması imzaladığını duyurdu. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin periyodik basın toplantısında, "Çin ve Solomon Adaları dışişleri bakanları yakın zamanda güvenlik iş birliğine ilişkin çerçeve anlaşmayı resmen imzaladılar" dedi.
Aslında bu durum şaşırtıcı değildi. Geçen yazdan beri Solomon Adaları'nın başkenti Honiara ile Pekin arasında gizli görüşmeler yapıldığına dair söylentiler dolaşıyordu. Çok geçmeden de söylentiler, Batılı çevrelerde yaygın tartışmalara neden olan internete sızdırılmış bir belgeye dönüştü.
Belgede güvenlik temelli iş birliğiyle ilgili ifadeler geniş, esnek ve tanımsız. Sızdırılan anlaşma taslağı, Çin polisi ve donanma kuvvetlerinin Solomon Adaları'nda konuşlandırılmasına izin veren öneriler içeriyor.
Daha sonra İngiliz The Times gazetesi, sızdırılan belgenin içeriğini yayınladı. Böylece, Çin'in uzun zamandır planladığı, Avustralya anakarasından 1,609 kilometre uzaklıktaki Solomon Adaları'nda kendisi için bir askeri üs kurmaya dair planını uygulama niyetinde olduğu açığa çıktı.
Tarihsiz anlaşma taslağı, "Solomon Adaları Hükümeti ile Çin Halk Cumhuriyeti Arasında Güvenlik İşbirliği Çerçeve Anlaşması" başlığını taşıyor. Taslak, Çin gemilerinin "Solomon Adaları'nı bakım, yükleme, yanaşma ve denize açılma için kullanmalarına" izin verildiğini belirtiyor, ancak gemilerin niteliğini belirlemiyor.
Konuyu daha belirsiz kılan ve Batılı çevrelerde daha fazla endişe uyandıran husus belki de, anlaşmanın iki hükümetin de "bu konuda anlaşmadıkça aralarındaki iş birliğine ilişkin bilgileri" ifşa etmemesini öngören bir gizlilik maddesi içermesi.
Çin'in Solomon Adaları ile yaptığı güvenlik anlaşmasının gerçek boyutları nelerdir?
Okuyucunun Pekin ile Batılı güçler arasındaki mevcut ve yaklaşmakta olan jeopolitik çekişmenin özelliklerini ve hatlarını anlaması için belki de öncelikle Çin’in Pasifik bölgesine yönelik bakış açısına ve düşünme biçimine bakılmalı.

Çin’in kalkınma bağışları ve askeri genişlemeler
2021’in Eylül ayında, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Solomon Adaları Başbakanı Manasseh Sogavare arasındaki bir telefon görüşmesi sırasında, Cinping, Çin'in yoksulluğu azaltma konusundaki deneyimlerini paylaşmaya, Solomon Adaları ve diğer Pasifik ada ülkeleriyle kalkınma temelli iş birliğini derinleştirmeye istekli olduğunu kaydetti.
Çin’in dünyanın doğusunda ve batısında olsun bir ülkeye giriş yolu aynı gibi görünüyor; sahip olduğu birikmiş finansal fazlalıktan, bazı ulusların ve halkların yatırım ve kalkınma için daha fazla fon ihtiyacından yararlanmak. Birçok kişi bunu Çin'in nükleer caydırıcılıktan ziyade parasal caydırıcılığı kullanması olarak görüyor.
Solomon Adaları ve Çin arasındaki ilişkilerde ilginç olan, çok yeni olması, zira diplomatik ilişkiler aşamasının üzerinden sadece iki yıl (daha fazla değil) geçti. Bu durum, geleneksel Batılı güçleri binlerce kez hakları olan şu soruyu sormaya itiyor: Çin nüfuzunu genişletmeyi, ABD'nin kendisi ile gelecekteki savaşında güvendiği Avustralya'ya yakın, çok önemli bir konuma sahip olan ve sadece yarım milyon olan bir nüfusu kontrol etmeyi başarırsa, bu stratejik adalarda durum ne gibi bir değişikliğe uğrayabilir?
Çin Devlet Başkanı Cinping, Çin'in sadece Solomon Adaları'na değil, aynı zamanda tüm Pasifik ada ülkelerine, yoksulluğu azaltmak için kendi ulusal koşullarıyla uyumlu bir kalkınma yolu bulma konusunda yardım etmeye istekli olduğunu söylüyor. Böylece bu ülkelerin, büyük halk sağlığı olayları ve doğal afetlerle daha iyi başa çıkabileceklerini, iklim değişikliğiyle mücadele kabiliyetlerini geliştirebileceklerini belirtiyor.
Cinping’in sözleri Çin'in Solomon Adaları'na yönelik niyetini tekit ediyor. Cinping, Çin'in, Solomon Adaları'nın bağımsız olarak kendi ulusal koşullarına uygun bir kalkınma yolunu keşfetmesine saygı duyduğunu, Solomon Adaları halkının daha iyi bir yaşam arayışına yönelik çabalarını desteklediğini kabul ediyor.
Bunun da ötesinde, Çin'in Solomon Adaları ile taraflar arası alışverişi güçlendirmeye ve çeşitli alanlarda pratik iş birliğini derinleştirmeye istekli olduğunu ifade ediyor.
Bunlar ekonomik kalkınma temelli iş birliğinin özellikleri mi yoksa tüm bunların ötesine geçen, kesinlikle bir kutup ve süper güç olma yolunda ilerleyen Çin'in stratejilerine hizmet edecek bir varoluşun hazırlığı mı?

AUKUS’a yanıt: Çin askeri üssü
Çin'in Solomon Adaları ile ittifakı, geçtiğimiz yıl Ağustos ayında açıklanan ve ABD, İngiltere ve Avustralya'yı bir araya getiren "AUKUS" ittifakı gelişmelerinden, Avustralya'ya balistik füzeler taşıyabilen, Çin’in tümüne olmasa da çoğu kuluçka merkezine kolayca ulaşabilecek uzun menzilli nükleer savaş başlıklarına sahip Virginia denizaltıları ile donatılması meselesinden ayrı düşünülemez.
Burada bir soru gün yüzüne çıkıyor: Çin, Solomon Adaları'nda bugün ve gelecekte "AUKUS" planlarına doğrudan karşılık verecek bir askeri üs kurmayı mı planlıyor?
Başta Avustralya, İngiltere ve ABD olmak üzere ilgili Batılı çevrelerin, Çin'in gerçekten de Solomon Adaları topraklarında askeri bir üs kurmaya yönelik bir planının bulunduğunun tamamen farkında oldukları söylenebilir. Avustralya Ulusal Üniversitesi Ulusal Güvenlik Fakültesi Dekanı Rory Medcalf, “Australian” gazetesine yaptığı açıklamada, "Anlaşma gerçekse (ki büyük olasılıkla öyle) Çin için Pasifik Okyanusu’nda bir askeri üs kurmayı amaçlayan bir arka kapı, Solomon Adası topraklarındaki silahlı bir varlığa giriştir" dedi.
Avustralya ve Yeni Zelanda'nın uzun süredir Pekin'in bir miktar destek ve yardım karşılığında Pasifik Okyanusu'ndaki küçük ada devletlerinden biri ile topraklarında kendisine bir üs kurma konusunda anlaşmasından ve savaş gemileri için bir dayanak noktası sağlamasından korktukları biliniyor.


Çin, yerel yönetimlerin bunu yapma imkânının olmadığını iddia ettiği yerlerde ekonomik varlığını korumak için askeri güç kullanma ilkesini yerleştirmeye çalışıyor (AP)

Avustralya çevresinde bir Küba örneğini reddediyor
Solomon Adaları ile Çin arasındaki bu güvenlik anlaşmasının dayatılması konusunda Avustralya'dan yapılan belki de en yüksek dozlu açıklama, Başbakan Yardımcısı Barnaby Joyce'un "Kıyılarımızın karşısında küçük bir Küba istemiyoruz" açıklamasıydı. Bu, geçen yüzyılın altmışlı yıllarında, Moskova, Florida'dan sadece birkaç kilometre uzaklıktaki Küba adasında bir balistik füze üssü kurmaya çalıştığında, Sovyetler Birliği ile ABD arasında yaşanan çekişmeye açık bir göndermeydi.
Nisan ayının ikinci haftasında, Avustralyalı üst düzey yetkililer bazıları açıklanan, bazıları ise perde arkasında gerçekleşen toplantılar gerçekleştirdiler. Reuters ajansına göre hepsinin de amacı, Honiara'dan pozisyonunu değiştirmesini ve ondan önerilen anlaşmayı imzalamamasını talep etmekti.
Ancak Solomon Adaları Başbakanı'nın Çin ile ittifak projesinde ilerlemekte olduğu çok açık. Bilindiği üzere yaklaşık 2 yıl önce Tayvan'ı destekleyen tutumunu değiştirdi ve ülkesinin Çin'in talep ettiği birleşik Çin fikrini desteklediğini açıkladı. Bu da iki ülkeyi yakınlaştırdı ve diplomatik ilişkilerin kurulmasını sağladı.
31 Mart'ta Solomon Adaları, Çin ile formüle etmeye devam ettiği güvenlik anlaşmasının Çin'in kendi topraklarında askeri üs inşa etmesine izin vermeyeceğini resmi olarak vurguladı.
Solomon Adaları hükümeti, geleneksel Batılı güçlerin korkularını yatıştırmaya çalışarak, anlaşmayı “sadece paraflı bir anlaşma taslağı” diye tanımladı. Hükümet karşıtı yorumcuların yaydığını söylediği yanlış bilgilerin aksine, anlaşmanın Çin'e bir askeri üs kurma çağrısında bulunmadığının altını çizdi.
Solomon Adaları yaptığı resmi açıklamada, "Hükümet, bir askeri üsse ev sahipliği yapmanın güvenlik açısından sonuçlarının farkındadır ve himayesi altında böyle bir girişime müsamaha göstermeyecektir" diye de ekledi.
Bu tür açıklamalar Batılı müttefikleri yatıştırır mı? Yoksa bu Çin hilesine hiç kimse, özellikle de Çin nüfuzunun Pasifik Okyanusu'nun çok ötesine kadar (zira o noktada ABD’nin batısı bulunuyor) yayılmamasında birinci çıkar sahibi ABD kanmadı mı?

Washington ve uygun şekilde karşılık vermek
Çin'in Solomon Adaları ile yaptığı güvenlik anlaşması bahsinin, ABD'nin resmi kurumları ve medya kuruluşlarının dikkatinden kaçması mümkün değil.
Kendi payına The New York Times, bu anlaşmanın anlamı ve yapısı, Pasifik'te canlı bir taşımacılık bölgesinde güç dengesini nasıl tehdit ettiği ve yankılarının dünyanın diğer bölgelerine yayılmasından nasıl korkulduğu tartışmasının kapısını ardına kadar açtı.
New York Times bunu, "Çin yatırımlarının her yerde göründüğü bir dünyada, diğer birçok ülke, Pekin kuvvetlerinin benzer bir anlaşmayla girişine izin vermek için benzer bir baskıyla karşı karşıya kalabilir" şeklinde açıkladı.

Çin bu anlaşma ile neyi yerleştirmeye çalışıyor?
Cevabı, Tasmania Üniversitesi’nden Hukuk Profesörü Richard Herr'de buluyoruz. Herr, "Bu anlaşma aracılığıyla Çin, yerel yönetimlerin bunu yapma imkânının olmadığını iddia ettiği yerlerde ekonomik varlığını korumak için askeri güç kullanma ilkesini yerleştirmeye çalışıyor” ifadelerini kullanıyor.
Anlaşma hikayesi, "dünyanın geri kalanına Çin'in küresel sistemi kendi lehine yeniden dengelemeye çalıştığı dersi sunduğu" gerekçesiyle aslında ABD’yi oldukça rahatsız ediyor. Zira bu çıkarlar, ister ticaret yollarının açılması, isterse askeri bir tesis kurulması veya bir güvenlik anlaşmasının imzalanması anlamına gelsin, Pekin demokrasi ve özgür bir açık dünya pahasına kendi çıkarları doğrultusunda hareket edecek.
Resmi ABD pozisyonunu çok beklememize gerek kalmadı, 22 Nisan Cuma günü, Washington, Çin'in Solomon Adaları'nda askeri üs kurması halinde karşılık vereceği konusunda resmi uyarıda bulundu. Beyaz Saray, üst düzey bir ABD heyetinin Solomon Adaları'ndaki yönetimi, anlaşmanın Washington ve müttefiklerine "bölgesel güvenlik yansımalarının olabileceği" konusunda uyardığını duyurdu.
Beyaz Saray açıklamasında ne denildi?
Açıklama metninde, "Heyet, fiili kalıcı bir askeri mevcudiyet, hegemonya dayatma veya askeri tesis kurma yönünde adımlar atılırsa, ABD'nin birçok endişesi olacağını ve gerektiği gibi yanıt vereceğini açıkça belirtti" denildi.
"Gerektiği gibi yanıt verme" ifadesi, Pasifik sularındaki geleneksel Amerikan nüfuzuna yönelik gelecekteki tehditleri ortadan kaldıracak askeri bir harekâta girişileceğine yönelik açık ve net bir tehdit olarak kabul edilebilir mi?
Gerçekten de böyle olabilir. Her ne kadar Başbakan Sogavere, Çin’e ait hiçbir askeri üssün kurulmayacağı, uzun vadeli bir askeri varlığın veya hegemonyanın olmayacağına dair Amerikalılara birden fazla vesile ve fırsatta güvenceler verse de.
Washington, Honiara'nın pozisyonuna güveniyor mu?
Kesinlikle güvenmiyor. Nitekim resmi açıklamada, Washington'un gelişmeleri yakından takip edeceği ve bölgesel ortakları, özellikle de Avustralya, Yeni Zelanda ve tabii ki perde arkasından da olsa İngiltere ile istişare içinde olacağı belirtildi.
Ancak Amerikalıları endişelendiren daha geniş ve önemli soru işareti şu: Çin'in Solomon Adaları ile yaptığı bu güvenlik anlaşması, Çin donanmasının gelişerek Amerikan donanmasını aşan küresel bir düzeye ulaşacağı gelecekteki bir Çin programını mı yansıtıyor? Ada devletleri tarafından sevilen ve arzulanan (hele ki ev sahibi ülkeyi sınırlamayıp dünyadaki Amerikan nüfuzuna zarar veriyorsa) bu tür anlaşmalar olur da tekrarlanırsa Çin için bu, uzak bir ihtimal değil.

Çin ve ABD donanmaları arasındaki mücadele
İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana ABD için ilk ve en önemli güvence, denizlerde ve okyanuslarda egemenlikti. Bu, uzayı keşif fikrinin ortaya çıkmasından önce geçerliydi ve muhtemelen ondan sonra da geçerli kalacak.
Bu bağlamda, ABD Donanması'nın özellikle son 30 yılda ABD'nin tek kutuplu ve dünyanın kaynakları üzerinde tek söz sahibi olan nüfuzunu gerçekten de pekiştirdiği söylenebilir. Bu dönemde Rusya'nın sadece bir uçak gemisi vardı, buna karşılık Çin uluslararası kutuplar haritasında daha görünmemişti.
Son zamanlarda durum ve eğilimler değişti. Çin, savaş filosunda hizmet veren deniz gemilerinin sayısı bakımından ABD’yi geride bırakarak, dünyada ilk sıraya yerleşti.
Eylül 2020'de ABD Savunma Bakanlığı, Çin Donanması'nın şu anda 350 savaş gemisine sahip olduğunu, ABD Donanması'nın ise sadece 293 gemisi olduğunu belirten bir rapor yayınladı.
ABD Donanması daha az sayıda gemiye sahip olsa da boyutları daha büyük. Bununla birlikte, Çin'in savaş gemileri inşa etmekteki muazzam hızı ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin son 30 yılda askeri bütçesinin katlanarak arttığı hesaba katılırsa, bu göreli avantaj hızla ortadan kalkabilir.
Küresel kutuplar ufkuna doğru eşi görülmemiş bir cesaretle ilerleyen bir kutup olan Çin'in karşısında ABD’nin denizlerdeki liderliği nihayet geriliyor mu?
Çinliler, tarihi derslerden ve coğrafi savaşlardan çok çabuk öğreniyorlar. Başarısızlıkları üzerinde uzun süre durmuyorlar, aksine politikalarını geliştiriyor ve değiştiriyorlar. Stratejilerini yeniden düzenliyorlar. Dahası hedeflerine ulaşmak için engebelerin etrafından dolaşıyorlar.
1996 yılında ve tam olarak Mart ayında, ABD Donanması'na, "birleşik Çin" politikasını sürdürmeyi amaçlayan Çin’in bölgedeki füze tatbikatlarına karşılık olarak Tayvan'a doğru yola çıkması emredildi.
Kriz sona erdiğinde Çinliler, ABD Donanması'na karşı koyamayacaklarını anladılar ve o andan itibaren Çin, ABD'nin denizler üzerindeki kontrolünü kırmak için büyük bir sessizlikle de olsa çok çalıştı.
Çin buradan hareketle denizaltılarını geliştirdi ve model olacak bir deniz filosu inşa etmeye çalıştı. Ayrıca donanma gemilerini yüzlerce hatta binlerce mil öteden Amerikan uçak gemilerini vurabilecek uzun menzilli balistik füzelerle donattı. Tabii ki bu, ABD Donanması gemileri için Güney Çin Denizi'nde seyrüseferi çok riskli hale getirdi.
Nisan'ın ilk haftasında Amerikan "National Interest" dergisinde yayınlanan önemli makalesinde, eski ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wallace Gregson, silahlanma programlarına yapılan büyük harcama programlarının bir sonucu olan Çin'in açık deniz üstünlüğünü kabul etti.
Gregson, İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan bugüne uzanan Amerikan deniz ve hava üstünlüğü çağının sona erdiğinden bahsetti.
Özetle, Solomon Adaları sorunu, Amerikan yaması üzerinde kaçınılmaz olarak genişleyecek başka bir delik gibi görünüyor. Nitekim ABD Donanması'nın sayıca azaldığını ve daha fazla hedef haline geldiğini bir kez daha onaylayan Gregson da bunu belirtiyor. Gregson ayrıca müttefiklerin, özellikle de Japonya ve Filipinler ile bugün onlara katılan Avustralya ve Yeni Zelanda’nın, Çin ordusuyla çatışma bölgesinin merkezinde yer aldıklarını da itiraf ediyor.
Solomon Adaları hikayesi henüz bitmiş gibi görünmüyor, ancak ABD ve Çin arasındaki çekişmede Tukidides Tuzağı hayaletinin geri dönüşüne geniş bir alan açtığına şüphe yok.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Trump’ın belirlediği süre dolmadan önce İran köprüleri ve demiryolları hedef alındı

 Tahran’ın batısındaki Mehrabad Havalimanı’ndan yükselen alevler ve duman bulutları (Sosyal medya)
Tahran’ın batısındaki Mehrabad Havalimanı’ndan yükselen alevler ve duman bulutları (Sosyal medya)
TT

Trump’ın belirlediği süre dolmadan önce İran köprüleri ve demiryolları hedef alındı

 Tahran’ın batısındaki Mehrabad Havalimanı’ndan yükselen alevler ve duman bulutları (Sosyal medya)
Tahran’ın batısındaki Mehrabad Havalimanı’ndan yükselen alevler ve duman bulutları (Sosyal medya)

İran’a düzenlenen saldırıların yoğunluğu artarken, hedeflerin özellikle köprüler ve demiryolu ağları üzerinde yoğunlaştığı görülüyor. Bu gelişme, ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması için tanıdığı sürenin dolmasına saatler kala yaşandı.

Gün içinde düzenlenen saldırılarda Kaşan’da bir demiryolu köprüsü, Meşhed’de bir tren istasyonu ve Tebriz yakınlarında bir viyadük hedef alındı. Saldırılar, ülke içindeki ana ulaşım hatlarının aksamasına yol açtı.

Trump, sabah saatlerinde yaptığı açıklamada, Tahran yönetiminin taleplerine ABD’nin doğu saatine göre akşam 20.00’ye kadar yanıt vermemesi halinde ‘İran medeniyetini tamamen yok etmekle’ tehdit etti.

Artan gerilim, İsrail ordusunun İran vatandaşlarına trenleri kullanmamaları ve demiryolu hatlarından uzak durmaları yönünde yaptığı doğrudan uyarılarla eş zamanlı gerçekleşti. Bu durum, hedef listesinin ulaşım altyapısını kapsayacak şekilde genişletildiğine işaret ederken, ABD tarafı da köprüler ve enerji tesislerinin hedef alınabileceğini dile getirdi.

Trump, dün yaptığı açıklamada İran’a verdiği sürenin bu akşam saat 20.00’de sona ereceğini belirterek, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını içeren bir anlaşma için bunun ‘nihai süre’ olduğunu vurguladı. Şartların yerine getirilmemesi halinde köprüler ve enerji tesisleri de dahil olmak üzere geniş çaplı altyapı saldırılarının gündeme geleceğini ifade etti.

Bugün Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımda ise Trump, “Bu gece tüm bir medeniyet yok olabilir ve bir daha geri dönmeyebilir. Bunun olmasını istemem ama büyük ihtimalle olacak” ifadelerini kullandı. Ayrıca yaşananların, bazı İranlı liderlerin öldürülmesi nedeniyle ‘devrim niteliğinde’ sonuçlar doğurabileceğini savundu. Trump, altyapının hedef alınmasının savaş suçu olarak değerlendirilmesine ilişkin ise ‘hiç endişe duymadığını’ belirterek, asıl amacın İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek olduğunu vurguladı.

Diğer yandan ABD Başkan Yardımcısı JD Vance bugün yaptığı açıklamada, Washington’un İran’a karşı ‘henüz kullanmaya karar vermediği araçlara’ sahip olduğunu belirterek, müzakerelerin bu seçeneklere başvurulmasını engellemesini umduğunu ifade etti.

Macaristan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, ABD’nin, belirlenen son tarihten önce İran’dan hâlâ bir yanıt alınabileceğine inandığını söyledi. ABD’nin İran’daki askeri hedeflerini büyük ölçüde gerçekleştirdiğini savunan Vance, son saatlerde yoğun diplomatik temasların yaşanacağını dile getirdi.

Vance, “Kullanmayı henüz kararlaştırmadığımız araçlarımız var. ABD Başkanı bunları kullanmaya karar verebilir… İran yaklaşımını değiştirmezse bu yönde adım atacaktır” ifadelerini kullandı.

Öte yandan İran’ın İslamabad Büyükelçisi Rıza Emiri Mukaddem, Pakistan’ın arabuluculuk çabalarının ‘kritik ve hassas bir aşamaya’ yaklaştığını belirterek, gelişmelerin yakından takip edilmesi gerektiğini söyledi, ancak ayrıntı vermedi. Aynı zamanda Tahran yönetimi, 45 günlük ateşkes önerisini reddederek, geçici bir durdurma yerine savaşın kalıcı olarak sona ermesini hedeflediğini açıkladı.

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ise saldırılarını genişletmeye hazır olduğunu duyurdu. Yapılan açıklamada, İran altyapısının ABD tarafından hedef alınması halinde sivil tesislerin de vurulabileceği uyarısında bulunuldu.

Açıklamada, ABD ordusunun ‘kırmızı çizgileri aşması’ durumunda verilecek karşılığın bölge sınırlarını aşacağı belirtilirken, ABD ve müttefiklerinin altyapısının uzun yıllar petrol ve gaz erişiminden mahrum kalabilecek saldırılara hedef olabileceği ifade edildi. Ayrıca hedef seçiminde gösterilen ‘itidalin’ sona erdiği ve sivil tesislerin hedef alınmasından kaçınılmayacağı vurgulandı.

Tahran’dan ülkenin güneyine kadar geniş çaplı saldırılar

ABD’nin bugün erken saatlerde İran’a bağlı Harg Adası’ndaki askeri hedeflere hava saldırıları düzenlediği bildirildi. The Wall Street Journal’ın Amerikalı yetkililere dayandırdığı habere göre operasyon, adadaki askeri unsurları hedef aldı.

Bir ABD’li yetkili de Reuters’a yaptığı açıklamada, Harg Adası’nda 50’den fazla askeri noktanın vurulduğunu doğruladı. Yetkili, İran’ın petrol ihracatı açısından kritik öneme sahip olan adadaki enerji altyapısının hedef alınmadığını belirtti.

Sahadaki gelişmelere göre saldırılar ilk olarak Tahran’da başladı, ardından çevresine ve ülkenin orta ile güney bölgelerine yayıldı. Operasyonlarda askeri ve lojistik hedeflerin yanı sıra ulaşım ve enerji altyapısına odaklanıldığı görüldü. Başkentte sabaha karşı saat 03.00 civarında kuzey ve kuzeybatı bölgelerinde patlamalar meydana gelirken, güvenlik önlemleri artırıldı ve sahada hareketlilik gözlendi.

Batı Tahran’da saldırılar, Mehrabad Havalimanı çevresinde yoğunlaştı. Hava tesisleri ve havacılıkla bağlantılı altyapılar hedef alınırken, Tahransar bölgesinde de patlamalar yaşandı. Kuzeyde Narmak’ta bir patlama kaydedilirken, şehir merkezinde Filistin Meydanı ve Enghelab Caddesi yakınlarında da patlama sesleri duyuldu.

Başkentin doğusuna doğru alçak irtifada uçan füzelerin, Tahran’ın güneydoğusundaki Parchin bölgesine yöneldiği ve burada askeri tesisler çevresinde patlamalar meydana geldiği bildirildi. Saldırılar güney ve güneybatı bölgelerine de yayılırken, lojistik hatlar ve operasyonel destek altyapısı hedef alındı.

Karaj ve çevresinde, hava destek ve üretimle bağlantılı tesisler hedef alındı; bunlar arasında helikopter üretim tesislerinin de bulunduğu aktarıldı. Başkentin batısındaki Şehriyar’da ise belirli hedeflerin bulunduğu değerlendirilen konut binalarının vurulduğu bildirildi.

Ülkenin orta kesimlerinde Kum’da gece yarısından sonra patlamalar meydana gelirken, yoğun duman yükseldiği gözlendi. Arak ve Hondab çevresinde ise savaş uçaklarının uçuşlarının sürdüğü kaydedildi.

Güney bölgelerinde ise saldırıların kapsamı belirgin şekilde genişledi. Abadan ve Hürremşehr’de limanlar ile denizcilik ve askeri sanayiye bağlı tesislerin çevresinde patlamalar meydana geldi. Bender Abbas ve Keşm’de de şiddetli patlamalar kaydedilirken, liman altyapısı ve deniz kapasitesine yönelik hedeflerin vurulduğuna işaret eden bulgular ortaya çıktı.

Eş zamanlı olarak saldırılar lojistik altyapıyı da kapsayacak şekilde genişletildi. Demiryolu hatları, köprüler ve ulaşım arterleri hedef alınırken, Meşhed’de tren seferleri durduruldu ve kara ulaşımı için alternatif düzenlemeler devreye sokuldu.

İsrail ordusu ise hava kuvvetlerinin İran içinde geniş çaplı bir operasyon gerçekleştirdiğini duyurdu. Açıklamada, istihbarata dayalı saldırılarda füze geliştirme kapasitesiyle bağlantılı askeri ve sanayi altyapısının hedef alındığı belirtildi.

Ordudan yapılan açıklamaya göre, hedefler arasında Şiraz’daki bir petrokimya tesisi de yer aldı. Söz konusu tesisin, patlayıcı üretiminde kullanılan ve balistik füze geliştirilmesinde kritik öneme sahip nitrik asit üretiminde kullanıldığı ifade edildi.

Açıklamada, bu tesisin vurulmasının İran’ın özellikle kimyasal bileşenlere dayalı silah üretim kapasitesini daha da zayıflattığı savunuldu. Tesisin, balistik füze programı için gerekli temel bileşenleri üreten son merkezlerden biri olduğu öne sürüldü.

İsrail ordusu, bu saldırının daha önce İran’ın en büyük petrokimya komplekslerinden biri ile Mahşehr bölgesindeki diğer tesislere yönelik operasyonların devamı niteliğinde olduğunu ve askeri programla bağlantılı sanayi altyapısını zayıflatmayı amaçladığını bildirdi.

İsrail ordusu ayrıca, İran’ın kuzeybatısında büyük bir balistik füze fırlatma sahasının hedef alındığını duyurdu. Açıklamada, bu sahadan İsrail’e doğru onlarca füzenin fırlatıldığı ifade edildi.

Ordudan yapılan değerlendirmeye göre saldırı, balistik füze birliklerine bağlı unsurlar ve komutanların aktif olarak operasyon yürüttüğü sırada gerçekleştirildi. Hedef almanın, İsrail ve diğer ülkelere yönelik yeni saldırıların önlenmesi amacı taşıdığı kaydedildi.

İsrail ordusu, bu operasyonların İran yönetiminin askeri altyapısını hedef almaya yönelik sürdürülen çalışmaların parçası olduğunu ve ülkenin gelişmiş silahlar ile füze üretim ve kullanım kapasitesini sınırlamayı hedeflediğini vurguladı.

Hürmüz Boğazı’nda gerilim artıyor

İran içindeki tırmanış, Hürmüz Boğazı’nda artan gerilimle eş zamanlı ilerliyor. Boğaz, iki taraf arasında doğrudan karşı karşıya gelinen ana cephe haline gelirken, İngiltere Deniz Ticaret Örgütü (UKMTO), Kiş Adası’nın güneyindeki uluslararası sularda bir konteyner gemisinin vurulduğunu, olayda can kaybı yaşanmadığını açıkladı.

UKMTO, savaşın başlamasından bu yana 20’den fazla geminin saldırıya uğradığını bildirirken, deniz taşımacılığı ve küresel enerji arzında ciddi aksamalar yaşanabileceği yönündeki endişelerin arttığına dikkat çekti. Bu çerçevede, 30’dan fazla ülkeden askeri planlamacıların Londra’da bir araya gelerek boğazda seyrüsefer güvenliğini sağlama seçeneklerini değerlendirdiği aktarıldı.

Söz konusu gelişmeler, sahadaki askeri operasyonlarla siyasi tehditlerin kesiştiği bir döneme denk geliyor. ABD’nin verdiği sürenin dolmasına yaklaşılırken, İran içinde kritik altyapının daha geniş ölçekte hedef alınabileceğine dair işaretler güçleniyor. Tarafların, bir anlaşmaya varılamaması halinde daha kapsamlı bir tırmanış aşamasına geçmeye hazırlandığı değerlendiriliyor.


ABD-İsrail hava saldırıları Hark ve Kum şehri yakınlarını vurdu, Tahran "kıtalararası" karşılık verme tehdidinde bulundu

 ABD-İsrail hava saldırıları Hark ve Kum şehri yakınlarını vurdu, Tahran "kıtalararası" karşılık verme tehdidinde bulundu
TT

ABD-İsrail hava saldırıları Hark ve Kum şehri yakınlarını vurdu, Tahran "kıtalararası" karşılık verme tehdidinde bulundu

 ABD-İsrail hava saldırıları Hark ve Kum şehri yakınlarını vurdu, Tahran "kıtalararası" karşılık verme tehdidinde bulundu

Bölge, Tahran ile Washington arasında doğrudan çatışmanın patlak vermesiyle tehlikeli bir dönemece girdi. İran, başkent Tahran'ı hedef alan ve bir Yahudi sinagogunun tamamen yıkılmasına yol açan saldırılara karşılık olarak İsrail'in kalbine balistik füzeler yağdırdı.

İsrail ordusunun İran vatandaşlarına "tren" ağını kullanmamaları konusunda benzeri görülmemiş bir uyarıda bulunmasının ardından, ABD Başkanı Donald Trump'ın yeni bir anlaşmaya varılması için belirlediği sürenin dolmasıyla gerilim doruk noktasına ulaştı.

Tahran, ABD'nin "sivil altyapıyı" hedef alma tehditlerine açık bir meydan okumayla, ateşkes önerilerini kategorik olarak reddettiğini ve "Hürmüz Boğazı"nı kapatmakta ısrar ettiğini duyurdu; bu durum, uluslararası denizciliği ve küresel enerji arzını fırtınanın merkezine yerleştirdi.

İsrail ordusu, Kum şehri yakınındaki hayati öneme sahip bir köprüyü hedef alan geniş çaplı hava saldırılarının tamamlandığını duyurdu; bu saldırılar, Hark petrol adasını sarsan patlamalarla eş zamanlı olarak geldi.

İran Devrim Muhafızları ise Washington'un "kırmızı çizgileri" aşması halinde, yanıtın "bölge sınırlarının ötesine" geçeceğini belirterek, Trump'ın anlaşmanın reddedilmesi halinde İran tesislerini "yok etme" tehditlerine atıfta bulundu.


ABD/İsrail-İran savaşında kritik saatler yaklaşırken, kısmi bir anlaşma için bölgesel girişim başlatıldı

Geçtiğimiz mart ayı sonlarında düzenlenen dörtlü toplantıda Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları, gerilimi azaltma çabalarını görüşmek üzere bir araya geldi (Mısır Dışişleri Bakanlığı)
Geçtiğimiz mart ayı sonlarında düzenlenen dörtlü toplantıda Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları, gerilimi azaltma çabalarını görüşmek üzere bir araya geldi (Mısır Dışişleri Bakanlığı)
TT

ABD/İsrail-İran savaşında kritik saatler yaklaşırken, kısmi bir anlaşma için bölgesel girişim başlatıldı

Geçtiğimiz mart ayı sonlarında düzenlenen dörtlü toplantıda Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları, gerilimi azaltma çabalarını görüşmek üzere bir araya geldi (Mısır Dışişleri Bakanlığı)
Geçtiğimiz mart ayı sonlarında düzenlenen dörtlü toplantıda Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları, gerilimi azaltma çabalarını görüşmek üzere bir araya geldi (Mısır Dışişleri Bakanlığı)

ABD ve İran arasında karşılıklı tehditlerin sürdüğü bir ortamda, ABD Başkanı Donald Trump’ın salı akşamı sona erecek olan süresinin yaklaşması ve bunun beraberinde getireceği benzeri görülmemiş bir gerginlik artışıyla birlikte, Ortadoğu bölgesinde gerginliği yatıştırmaya yönelik yoğun bölgesel girişimler yaşanıyor.

ABD kaynaklarından sızan bilgiler, bu çabaların İran'da 45 günlük kısmi ateşkes anlaşması sağlanmasına yönelik olduğuna işaret etti. Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlara göre ise bu çabalar, 28 Şubat'tan bu yana süren bu şiddetli savaşı durdurmak için üçlü arabuluculuğun sahip olduğu bölgesel ağırlık ve uluslararası istek göz önüne alındığında Trump'ın son tarihini uzatarak veya geçici bir durdurma sağlayarak ilerleme kaydetme umuduyla daha önce eşi ve benzeri görülmemiş tehditler altında yürütülen baskı diplomasisi çerçevesinde değerlendiriliyor.

Tahran'da meydana gelen patlamanın ardından duman yükseliyor (Reuters)Tahran'da meydana gelen patlamanın ardından duman yükseliyor (Reuters)

ABD ve İran, arabulucular aracılığıyla, Mısır, Türkiye ve Pakistan aracılığıyla, 45 günlük olası bir ateşkesin şartları hakkında görüşmeler yürütüyor. Bu ateşkes, savaşın kalıcı olarak sona ermesine yol açabilir. Görüşmelerden haberdar olan ve ABD merkezli haber sitesi Axios’a konuşan ABD'li, İsrailli ve bölge ülkelerinden dört kaynak dün yaptıkları açıklamalarda, bu istişareleri ‘son şans’ olarak nitelendirdi.

Reuters ise dün, İran ve ABD'nin düşmanlıkların sona erdirilmesine yönelik bir teklif aldığını doğruladı.

Mısır'ın eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Muhammed Hicazi'nin değerlendirmesine göre Mısır, Türkiye ve Pakistan'ın öncülüğündeki arabuluculuk, caydırıcılık hesaplarının yatıştırma baskılarıyla kesiştiği, son derece hassas bir bölgesel anın izlerini ortaya koyuyor ve bu da müzakere dengelerini yeniden düzenlemek ve bölgesel çerçeveyi aşabilecek daha geniş bir çatışmaya sürüklenmeyi önlemek için zaman kazanmak amacıyla yapılıyor.

Üçlü arabuluculuğun, sürece dahil olan tarafların niteliği nedeniyle özel bir öneme sahip olduğunu düşünen Hicazi, "Mısır, bölgesel krizlerin yönetilmesinde geleneksel bir ağırlığa sahipken, Türkiye çeşitli aktörlerle karmaşık iletişim kanallarına sahip. Pakistan ise Tahran ile iletişimde son derece hassas bir rol üstleniyor. Bu durum, çok yönlü bir diplomatik mimariyi yansıtıyor. Ancak savaşın tarafları arasında asgari düzeyde dahi stratejik bir uzlaşının olmaması, bu çabayı krizin çözümünden çok, kriz yönetimine yaklaştırıyor” değerlendirmesinde bulundu.

İran Politika Analizi Arap Forumu Başkanı ve İran uzmanı Muhammed Muhsin Ebu’n-Nur, bu girişimin kriz yönetimi modelinde önemli bir dönüşümü yansıttığını, zira uluslararası ve bölgesel güçlerin gerginliği geleneksel ikili kanallar yerine çok taraflı bir format aracılığıyla kontrol altına almaya çalıştığını belirtti. Ebu'n-Nur, girişimin sadece geçici bir ateşkes hedeflemediğini, aynı zamanda küresel enerjinin en önemli arterlerinden birinde gerilimi kontrol altına almak için daha geniş kapsamlı düzenlemeler oluşturmayı amaçladığını da vurguladı.

Müzakere sürecinin sonuçları merakla beklenirken, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi dün, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Mısır Cumhurbaşkanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre Sisi bu görüşmede, Mısır'ın savaşı durdurmaya yönelik çabalarını gözden geçirdi ve bu hedefe ulaşmak için uluslararası ve bölgesel çabaların birleştirilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Mısır'ın kardeş Arap ülkelerine yönelik saldırıları kesin bir dille kınadığını, bu ülkelerin egemenliğine, istikrarına ve halklarının kaynaklarına yönelik her türlü müdahaleyi reddettiğini vurgulayan Sisi, Mısır'ın bu kardeş Arap ülkeleri destekleme konusundaki kararlı tutumunu bir kez daha teyit etti.

Mısır Temsilciler Meclisi üyesi Mustafa Bekri ise dün sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda, Mısır'ın Türkiye ve Pakistan ile birlikte gösterdiği çabaları ‘bölgeyi yıkıcı savaş selinden kurtarmak için son dakika girişimleri’ olarak nitelendirdi. Bekri, ‘önümüzdeki saatlerin belirleyici olacağını’ ifade etti.

Mısır’ın bu tür girişimlerde oynayacağı rolün belirleyici olmaya aday olduğunu düşünen İran uzmanı Ebu’n-Nur’a göre Mısır, çatışan taraflar arasındaki iletişim kanallarını yönetme konusunda uzun yıllara dayanan bir deneyime sahip olmasının yanı sıra hem ABD hem de Körfez ülkeleriyle dengeli bir ilişki ağına sahip ve İran ile de doğrudan iletişim kanallarını açık tutmaya devam ediyor.

Ahvaz ilindeki Mahşahr Petrokimya Kompleksi’ne düzenlenen saldırıların ardından duman yükseliyor (Reuters)Ahvaz ilindeki Mahşahr Petrokimya Kompleksi’ne düzenlenen saldırıların ardından duman yükseliyor (Reuters)

Şarku'l Avsat'ın İran resmi haber ajansı IRNA'dan aktardığına göre Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi dün “Savaşın sona ermesini ve tekrarlanmamasını istiyoruz”ifadesini kullandı. IRNA’nın haberine göre geçici ateşkes istemediklerini belirten Bekayi, ABD Başkanı Donald Trump'ın Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı açmaması halinde salı akşamı İran'ın ana altyapısını bombalayacağı yönündeki tehdidine atıfla, herhangi bir diplomatik görüşmenin ‘savaş suçu işleme uyarıları ve tehditleriyle tamamen çeliştiğini’ ifade etti.

Trump, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı bir paylaşımda, “Salı günü İran'da hem 'Elektrik Santrali Günü hem de Köprü Günü' olacak” ifadelerini kullandı. İran'ın altyapısını hedef alan olası geniş çaplı saldırılar düzenleneceğini ima eden Trump, “Bunun benzeri bir şey olmayacak” dedi. Müzakere yolunun açık olduğunu da belirten Trump, Fox News'e verdiği röportajda, dolaylı temasların devam ettiği bir ortamda anlaşmaya varılması için ‘iyi bir şans’ olduğunu söyledi.

Anlaşmazlıklar devam ederken kısmi bir anlaşmaya varılma olasılığından söz etmenin sadece siyasi iradeyle ilgili bir mesele olmadığını, özellikle de üçlü arabuluculuk çerçevesinde diplomasiye son bir şans tanınması yönünde bir adım da olduğunu düşünen Büyükelçi Hicazi, ancak bunun, ‘zorlayıcı diplomasi’ çerçevesi içinde değerlendirilebileceğini kaydetti. Askeri tehditlerin, tarafları müzakereye itmek için kullanıldığını belirten Hicazi, fakat bunun uzlaşı koşullarının mevcut olduğu anlamına gelmediğini vurguladı.

Hicazi’ye göre şimdiye kadar elde edilen veriler, önümüzdeki birkaç saat içinde tarafların tutumlarında niteliksel bir dönüşüm yaşanmadığı sürece, bölgenin sürdürülebilir bir sükûnet sürecine girmekten ziyade, kontrollü bir gerginlik yönetimine daha yakın olduğunu gösteriyor.

Öte yandan Ebu’n-Nur, İran'ın ‘hesaplı bir tereddüt’ içinde olduğunu, bunun amacının sunulan garantilerin ciddiyetini test etmek ya da müzakere koşullarını iyileştirmek olabileceğini, buna karşın ABD'nin ise özellikle de girişimin stratejik kazanımlara dönüşüp dönüşmeyeceği ya da İran'a kartlarını yeniden düzenlemesi için zaman kazandıran geçici bir ateşkes olup olmayacağının belirsizliği nedeniyle taktiksel bir ihtiyat içinde olduğunu değerlendirdi.

Ebu’n-Nur’a göre girişimin başarısı, arabulucuların her iki tarafa da ikna edici güvenlik ve siyasi garantiler sunabilmesine bağlı. Aksi takdirde, taraflar bu aşamada gerçek bir uzlaşma sürecine geçmek yerine, mevcut gerginlik sınırları içinde çatışmayı sürdürmeye devam edecekler.