Dünya liderleri ne zaman özür diler?

Irkçılık, pervasızlık ve cinsel taciz suçlamaları onları, ‘bağışlanma’ dilemeye sevk ediyor.

Güney Kore’nin başkenti Seul’de, ağlayan Kuzey Kore liderinin karikatürü (AP)
Güney Kore’nin başkenti Seul’de, ağlayan Kuzey Kore liderinin karikatürü (AP)
TT

Dünya liderleri ne zaman özür diler?

Güney Kore’nin başkenti Seul’de, ağlayan Kuzey Kore liderinin karikatürü (AP)
Güney Kore’nin başkenti Seul’de, ağlayan Kuzey Kore liderinin karikatürü (AP)

Radab Nehar
Geçtiğimiz haftalarda İngiltere Başbakanı Boris Johnson, ‘Partygate’ skandalı çerçevesinde Haziran 2020’de Kovid pandemisiyle mücadele kısıtlamalarını ihlal ettiği için parlamentodan özür diledi. 10 Downing Street’taki hükümet binasında 56. doğum günü münasebetiyle düzenlenen bir toplantıya katılmasının ardından bile kural ihlali yaptığının aklına gelmediğini dile getirdi.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, İngiltere’de görevdeyken yasaları çiğnediği için cezalandırılan ilk başbakan olan Johnson, kamuoyu önünde özür dilemek zorunda kalan ilk lider değil. Devletlerin arşivleri, liderlerin kendilerini pişmanlık duymaya ve kitlelerden af ​​dilemeye mecbur hissettikleri birçok benzer olayı saklıyor. Peki bunların başında hangileri geliyor?

Barack Obama
Temmuz 2009’da Harvard Profesörü Henry Louis Gates, anahtarlarını unuttuğu için Cambridge’teki evinin kapısını sökmek zorunda kalmasının ardından şehir polisi eve girmeye çalışan bir hırsız olduğunu düşünerek onu gözaltına aldı.
Bu tutuklama, Afrika kökenli Gates’in bir arkadaşı olan Barack Obama’yı öfkelendirdi ve polisin davranışını ‘aptalca’ olarak nitelendirmesine neden oldu. Ancak o dönemde bir ABD Başkanı tarafından yapılan bu açıklama, dikkatlerden kaçmadı ve ABD’de bazı bölgelerde tırmanan ırkçı bir tartışmayı alevlendirdi. 
Durumu düzeltmek ve toplumu sakinleştirmek için Obama, Massachusetts Eyaleti’ndeki Cambridge polis memuru ve tutuklamayı gerçekleştiren Çavuş James Crowley’i aradı ve kendisinden özür diledi. Obama, daha sonra “Talihsiz biçimde Cambridge Polis Müdürlüğü ya da Çavuş Crowley’yi kötülüyormuşum izlenimi veren sözlerime açıklık getirmek istiyorum. O kelimeleri daha iyi ayarlayabilirdim” açıklaması yaptı.
222.jpg
Aktris Heather Lind, aktör Seth Numrich ve eski ABD Başkanı George HW Bush, TURN serisinin özel sunumunda bir fotoğraf için poz veriyor (AP)

George HW Bush
Aktris Jordana Grolnick, eski Başkan George HW Bush’u 2016 yılında katıldığı bir tiyatro gösterisinin aralarındaki görüşmeleri sonrasında vücuduna dokunmakla suçladı. Aynı suçlama, ‘kendisine arkadan dokunduğunu’ belirten aktris Heather Lind tarafından da yöneltildi.
Bu iki suçlama, eski ABD Başkanının Ekim 2017’de ‘kendisini kötüleyen herkesten’ özür dilemesine neden oldu. Öyle ki medya organlarına konuşan Baba Bush’un Sözcüsü, “Başkan Bush 93 yaşında ve yaklaşık beş yıldır tekerlekli sandalye kullanıyor. Yani kolu, birlikte fotoğraf çekildiği kişilerin vücudunun alt kısmına kalıyor. Bazıları bu durumu masum görüyor, diğerleri uygunsuz buluyor. Başkan Bush, kendisini kötüleyen herkesten içtenlikle özür diliyor” açıklamasında bulundu.
333.jpg
Güney Koreli yaşlı kadınlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon İmparatorluk Ordusu için köle olarak hizmet etmeye zorlandıkları gerekçesiyle Japonya hükümetinden tazminat ve resmi bir özür talep etmek üzere 22 Nisan’da gösteri düzenledi (AFP)

İspanya Kralı Juan Carlos
2012 yılında İspanya’da, aynı yılın Nisan ayında Botsvana’da yaptığı bir balık avı gezisi sırasında Kral Juan Carlos’un fotoğraflarıyla bir gürültü koptu. Zira Kral, elinde bir tüfekle, avlanma nedeniyle nesli tükenmekte olan ölü bir filin yanında görünüyordu.
Uçuş sırasında kalça kırığı nedeniyle hastaneye kaldırılan Carlos’a çok sayıda eleştiri yapıldı. Bazı taraflar, kanunlara ve hayvan haklarına aykırı davranmasının dışında ülkesinin durgunluk içinde olduğu ve işsizlik oranının yüzde 23’e yükseldiği bir dönemde Kral’ın rahat bir hayat sürdüğünü belirtti.
Hastaneden çıkar çıkmaz Kral Carlos, vatandaşlardan alışılmadık bir özür dileyerek, ava gitmekle ‘hata yaptığını’ dile getirdi. Halk, özrü sonrasında biraz sakinleşti, ancak ekonomik krizin kaosu ülkeyi sararken, Kral’ın ‘nesli tükenmekte olan hayvanları’ avlamaya gittiğini ise asla unutmadı.

Güney Kore lideri
Eylül 2020’de Güney Kore’de meydana gelen bir olayda, Balıkçılık Bakanlığı’nda görevli bir yetkili, Kuzey Kore sularında kaybolduktan sonra Kuzey Kore kuvvetleri tarafından öldürüldü. Bu talihsiz olay, Güney Koreliler arasında o kadar çok şok ve öfkeye yol açtı ki, Güney Kore Cumhurbaşkanı Moon Jae-in, söz konusu yetkiliyi koruyamadığı için vatandaşlardan özür dilemek zorunda kaldı. Üst düzey yardımcılarıyla gerçekleştirdiği bir toplantı sırasında Moon Jae-in, “Kurbanın nasıl Kuzey Kore sularına gitmiş olduğuna bakmaksızın, yakınlarını kaybeden aile üyelerine en içten taziyelerimi ve başsağlığı dileklerimi sunuyorum” dedi. Cumhurbaşkanı ayrıca, “Hükümet, gerekçe göstermeksizin, vatandaşlarının güvenliğini korumaktan sorumludur” şeklinde konuştu.

Kuzey Kore lideri
Güney Kore yetkilisinin öldüğü bu olay, Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong-un’un güney komşusundan özür dilemesine neden oldu. Bu özür, birçok kişi tarafından ‘nadir’ olarak nitelendiriliyor. Bu çerçevede Pyongyang, yaşananların ‘kusurlu ve beklenmedik’ olduğunu dile getirdi. Ancak Kuzey Kore askerlerinin ‘yasadışı yollardan Kore sularına giren’ bir adama ateş açtığını belirtti.
Kimsenin bir gün kendi halkından özür dileyebileceğine pek inanmadığı Kim Jong-un’dan sürpriz bir özür daha geldi. Bu özür, Ekim 2020’de başkent Pyongyang’da Kuzey Kore İşçi Partisi’nin kuruluşunun 75. yıldönümünü kutlamak için düzenlenen büyük bir askerî geçit törenine katılımı sırasında gerçekleşti.
Jong-un, o dönemde ağladığını gören herkesi şaşkına uğrattı. Öyle ki ülkesini etkileyen ekonomik baskılar ortasında zor koşullarda yaşamak zorunda kaldıkları için halkından özür diledi. Beklenen ekonomik ilerlemeye ilişkin vaatlerinin yerine gelmemesi nedeniyle üzüntüsünü dile getiren Kim Jong-un, kasırgaların yanı sıra koronavirüs pandemisinin ve uluslararası yaptırımların bunun nedeni olduğunu savundu.
Kuzey Kore lideri, “Hayatlarınızı iyileştiremediğim ve büyük güveninizi yeterince ödüllendiremediğim için utanıyorum. Halkımızı zor yaşam koşullarından kurtarmak için gösterdiğim çaba ve özveri her şeyin üstünde değildi. Sağlığı yerinde olan tüm vatandaşlarımıza minnettarım” dedi.
555.jpg
Güney Koreli kadınlar, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 50. yıl dönümünde Japon sömürgeciliği sırasında cinsel sömürünün kurbanı oldular (AFP)

Justin Trudeau
2019 yılında Kanada Başbakanı Justin Trudeau, 21 Ekim 2019’da yeniden seçilmesi için kampanya yürütürken, ‘özür dilemesine ve düşüncesiz davranışından dolayı pişmanlığını dile getirmesine’ neden olan bir fotoğraf ortaya çıktı.
Fotoğraf, daha önce öğretmenlik yaptığı okul tarafından 2001 yılında 29 yaşındayken düzenlenen bir partide çekilmişti. Sarık takmış ve siyahi bir adam kılığına bürünmek için ellerine, yüzüne ve boynuna koyu renk makyaj yapmıştı.
Time dergisinin fotoğrafı yayınlaması sonrasında Trudeau, ırkçılık suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı. Medya organlarına Kanada Başbakanı, “Vancouver’da öğretmendim. Binbir Gece Masalları adlı yılsonu partisine katıldım. O dönemde Alaaddin kılığına girdim. Bir hata yaptım ve daha dikkatli olmalıydım. Ama bunun tam tersi oldu ve son derece üzgünüm” açıklamasında bulundu.
Trudeau, “Seçimimin ve davranışımın sorumluluğunu üstleniyorum. O dönemde bunun ırkçı görüneceğini düşünmemiştim. Ama şimdi bunun ırkçı bir şey olduğunu kabul ediyorum ve özür diliyorum” dedi.

Diğer halklara özürler
Bazı çağdaş liderler, onlarca yıl geriye dönüp ülkelerinin diğer ülkelere karşı işlediği suiistimaller için özür dilemeyi seçti. Bunların arasında, İtalya’nın 1940’ta Almanya’nın müttefiki olarak savaşa girmesi sonrasında Kanada’nın İkinci Dünya Savaşı’nda 600’den fazla İtalyan’ı tutuklaması nedeniyle İtalya’dan özür dileyen Justin Trudeau da bulunuyor.
Trudeau, Temsilciler Meclisi’nde Kanada Hükümeti adına resmi özrünü sundu. Mevcut belgelere göre İtalyan kökenli yaklaşık 31 bin Kanadalının, ‘düşman bir devletin vatandaşları’ olarak kabul edildiğini ve bunun onlara karşı zarara ve ayrımcılığa yol açtığını açıkladı.
Aynı şekilde İkinci Dünya Savaşı sırasında ve Japonya’nın Güney Kore’yi sömürgeleştirdiği 1910’dan bu yana on binlerce Koreli kadın, Japon ordusunun mensuplarıyla seks yapmaya zorlandı. Japonya’nın bu suçu yıllarca inkâr etmesinin ardından, Kabine Baş Sekreteri Yohei Kono, 1993’te Japon askerlerinin uğrak yeri olan genelevlerde çalışmaya zorlanan kadınların varlığını kabul etti ve özür diledi.
Ayrıca aynı dönemde Japonya Başbakanı Kiichi Miyazawa, bu ihlaller nedeniyle birçok vesileyle özür diledi. Güney Kore Ulusal Meclisi huzurunda yaptığı konuşmada Miyazawa, “Son günlerde, Japon İmparatorluk Ordusu’na hizmet eden ‘zevk kadınları’ konusu gündeme geldi” dedi.
Zarar gören kurbanlarını tazmin etmek isteyen Güney Kore açısından önceki iki özür yeterli değildi. Bu durum, 2015 yılında Japonya Başbakanı Şinzo Abe’yi, ‘Japon hükümetinin askeri yetkililerinin, yarımadanın sömürgeleştirilmesi döneminde kadınları seks kölesine dönüştürmekte rol oynadıklarını itiraf ederek’ bu kadınlardan özür dilemek zorunda kaldı. Ayrıca iki ülke, Japonya’nın hayatta kalan kadınlara, maruz kaldıkları zararlardan dolayı yasal sorumluluklarını kabul ederek yaklaşık 9 milyon dolar tazminat ödediği bir anlaşma imzaladı.
444.jpg
Fransa’daki Harkiler tarafından kendilerine saygı duyulması talebiyle düzenlenen bir gösteri (Sosyal medya organları)
Önceki yıllardan bir başka mesele, tartışma masasına koyulana kadar asla durulmadı. Bu; 1954 ve 1962 yılları arasında Cezayir kurtuluş savaşı sırasında Fransız güçleriyle eski Cezayir işbirlikçisi olan Cezayirli Harkiler meselesi. 18 Mart 1962’de Fransa ile Cezayir arasında Evian Anlaşmaları imzalanır imzalanmaz Fransa hükümeti, Harkilerin çoğunu kabul etmeyi reddetti ve onları, silahsızlandırdıktan sonra Cezayir’de kendi kaderlerine terk etti. Kabul ettiği 42 bin Harki’yi bile, derme çatma kamplara yerleştirdi ve en basit tabirle insanlık dışı, zalim ve sefil koşullarda yaşamaya zorladı.
Ağustos 2001’de Fransa, 25 Eylül gününü Harkiler için ulusal bir gün ilan etti. Ardından 25 Eylül 2016’da eski Cumhurbaşkanı François Hollande, Fransız devletinin Harkileri kaderine terk ederek, savaş sırasında ve sonrasında katledilmelerine yol açan sorumluluğunu tanıdığını açıkladı. Bu ifade, üstü kapalı bir özür olarak sayılıyor.
Fransız cumhurbaşkanları arasında bu konuyla ilgili ilk özür ise, 20 Eylül 2020’de Elysee Sarayı’nda yaptığı konuşmada Harkilerden resmi ve alenen ‘bağışlanma’ isteyen Emmanuel Macron’dan geldi.
Macron’un girişimi temelinde Fransa parlamentosu, özür yasasını tartıştı ve yasa, bu yılın Şubat ayında oy çokluğu ile kabul edildi. Yasa ayrıca, Harkilerin aileleri için ‘tazminat’ öngörmesinin yanı sıra sembolik ve pratik adımlar da içeriyor. 2022 taslak bütçesinde tazminatın ödenmesi için 50 milyon Euro tahsis edildi.



Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
TT

Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin 19 Şubat’ta yapılması planlanan ilk toplantısına bir dizi dünya lideri davet edildi.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban toplantıya katılmayı kabul ederken, Fransa, İtalya, Norveç, Çekya ve Hırvatistan liderleri daveti reddetti.

Romanya Cumhurbaşkanı Nicușor Dan dün Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini duyurdu. Dan, ülkesinin Barış Konseyi’nin ilk oturumuna katılıp katılmama konusunda henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Dan, kararın ‘Romanya gibi fiilen konsey üyesi olmayan ancak tüzüğünün gözden geçirilmesi şartıyla katılmak isteyen ülkeler açısından toplantının formatına ilişkin Amerikalı ortaklarla yürütülecek görüşmelere’ bağlı olduğunu belirtti.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini ve katılmayı planladığını duyurdu.

Buna karşılık Çekya Başbakanı Andrej Babis, cumartesi günü Barış Konseyi toplantısına katılmayı düşünmediğini açıkladı. Babis, TV Nova’ya yaptığı açıklamada, “Avrupa Birliği’ne (AB) üye diğer ülkelerle istişare içinde hareket edeceğiz. Bu ülkelerden bazıları konseye katılmayacaklarını ifade etti” dedi.

ABD Başkanı’nın Gazze savaşını sona erdirmeye yönelik planı uyarınca, Gazze Şeridi’nin yönetiminin, Donald Trump’ın başkanlığını yaptığı Barış Konseyi’ne bağlı olarak kurulacak Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi tarafından geçici olarak üstlenilmesi öngörülüyor.

Ancak konseyin tüzüğünde Gazze’ye açık bir atıf yer almıyor. Metin, konseye daha geniş bir misyon yükleyerek, dünyadaki silahlı çatışmaların çözümüne katkı sunmayı hedef olarak tanımlıyor.

Konseyin önsözünde ise Barış Konseyi’nin, ‘çoğu zaman başarısız olmuş yaklaşımları ve kurumları terk etme cesaretine sahip olması gerektiği’ vurgulanarak, Birleşmiş Milletler’e (BM) örtük bir eleştiri yöneltiliyor.

Bu durum, başta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva olmak üzere bazı liderlerin tepkisini çekti. Macron ve Lula da Silva, geçtiğimiz haftanın başlarında yaptıkları açıklamalarda, ABD Başkanı’nın çağrısına karşılık olarak BM’nin güçlendirilmesi gerektiğini savunmuştu.

Hoşnutsuzluk

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ise ülkesinin anayasal engeller nedeniyle Barış Konseyi’ne katılmayacağını yineledi.

Tajani cumartesi günü İtalyan haber ajansı ANSA’ya yaptığı açıklamada, “Anayasal kısıtlamalar nedeniyle Barış Konseyi’ne katılamıyoruz” dedi ve İtalya Anayasası’nın, tek bir liderin yönetiminde bir kuruluşa katılmayı öngörmediğini hatırlattı.

Geçtiğimiz cuma günü Brezilya Devlet Başkanı, 79 yaşındaki ABD Başkanı Donald Trump’ı, ‘yeni bir milletler topluluğunun efendisi’ olmaya çalışmakla suçladı.

Lula da Silva tek taraflılığa karşı çoğulculuğu savundu ve BM tüzüğünün adeta parçalanmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

Donald Trump, Barış Konseyi’ni geçtiğimiz ocak ayında Davos’ta düzenlenen forumda ilan etmişti.

Tüzüğe göre, Cumhuriyetçi Başkan Trump her şeye tam hâkim; yalnızca o diğer liderleri davet edebiliyor ve katılımlarını iptal edebiliyor. Sadece ‘üye devletlerin üçte ikisinin veto hakkını kullanması’ durumunda bu yetkisi sınırlanabiliyor.

Diğer liderlerin tepkisini çeken noktalar arasında, metinde Gazze’ye açık bir atıf bulunmaması ve üyelik maliyetlerinin yüksekliği yer alıyor. Konseyde kalıcı bir sandalye almak isteyen ülkelerin 1 milyar dolar ödemesi gerekiyor.


Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.