Dervişlerin dansı ile yenilenme akımı arasında... Irak'ta ‘Kesnezani tarikatı’ ritüelleri nasıl yayıldı?

Kesnezani tarikatının şu anki başkanı Şeyh Nehru Abdulkerim el-Kesnizani, ‘tarikatın gelenekten yeniliğe, yerelden küresele ve mirastan çağdaşa geçtiğini’ söyledi.
Kesnezani tarikatının şu anki başkanı Şeyh Nehru Abdulkerim el-Kesnizani, ‘tarikatın gelenekten yeniliğe, yerelden küresele ve mirastan çağdaşa geçtiğini’ söyledi.
TT

Dervişlerin dansı ile yenilenme akımı arasında... Irak'ta ‘Kesnezani tarikatı’ ritüelleri nasıl yayıldı?

Kesnezani tarikatının şu anki başkanı Şeyh Nehru Abdulkerim el-Kesnizani, ‘tarikatın gelenekten yeniliğe, yerelden küresele ve mirastan çağdaşa geçtiğini’ söyledi.
Kesnezani tarikatının şu anki başkanı Şeyh Nehru Abdulkerim el-Kesnizani, ‘tarikatın gelenekten yeniliğe, yerelden küresele ve mirastan çağdaşa geçtiğini’ söyledi.

Sabah Nahi
Irak, taabbudi Sufi tarikatlarının çeşitlenmesini kutladı. Bu durum, tasavvuf tarikatlarının imamları arasındaki içtihat ve iletişim, genel olarak tasavvuf felsefesinin yaygınlığı ve aralarındaki büyük müçtehitlerin Irak’ın geneline yerine İslam devletinin başkentlerinden biri olan Bağdat'a gelmesinden kaynaklanıyor. Bağdat, Bin 400 yıl önce, Dördüncü Halife İmam Ali bin Ebu Talib'in Kûfe'ye taşınması ve Hicri 36’ıncı yılda hilafet başkentinin buraya nakledilmesiyle tarihinin en büyük olaylarına tanık olundu. Arap Yarımadası'ndan ve dünyanın çeşitli yerlerinden binlerce mürit ve destekçi, ilim öğrenmek ve araştırmak üzere Irak’a gelmiştir. Tasavvuf düşüncesinin yayıldığı ve tasavvuf ritüellerinin uygulandığı yerler olan tekkelerin çoğaldığı Bağdat, en parlak dönemini Abbasiler zamanında yaşadı. Bu tarikatların en geniş çaplısı İmam Abdulkadir Geylani’ye (1077-1166) nispet edilen Kadiriyye tarikatıdır. Abdulkadir Geylani tarafından kurulan dünyanın en yaygın tarikatı olan Kadiriyye, milyonlarca kişinin mensup olduğu, çeşitli ekolleri kurup yayan en önemli Sufi tarikatlarından biridir. Kadiriyye, İslam dininin Hindistan ve Asya’nın doğusunda yayılmasına katkıda bulundu ve sonuncusu Kesnezaniyye olmak üzere onlarca kola ayrıldı. Kesnezaniyye, bu tarikatın son halkalarından biridir. Sultan Muhammed el-Kesnezani’nin mensubiyetinden sonra bu isimle anılmaya başlanmıştır.
Ksenzan-2.png
Tarikatın liderliği, babası Şeyh Muhammed Abdulkerim’in ölümünden sonra başa geçen ‘Şemsuddin’ lakaplı Şeyh Nehru el-Kesnezani’nin elinde bulunuyor. (Independent Arabia)
Irak'ın kuzeyindeki Süleymaniye'de ikamet eden tarikatın şu anki lideri Şeyh Nehru Abdulkerim el-Kesnezani, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada tarikatın ‘gelenekten yeniliğe, yerelden küresele ve mirastan çağdaşa geçiş yaptığını’ vurguladı. Genç nesillerin, toplumun her düzeyi ve tüm kesimlerinden insanların uğrak noktası olduğunu söyleyen Şeyh Kesnezani, tarikatın isminin, zahiri anlamının ‘sırlar alemi veya gizli sırlar’ anlamına geldiğini fakat bâtıni anlamının ise Ruhun, aşkınlığa, Muhammediye nurlarının limanlarına, Libya fetihlerine, ruhun tecellisine ve ilahi nimetlerin kaynağına yakınlığına doğru hareketi’ olduğunu söyledi.  
Ksenzan-3.png
Merkezi önce Kerkük sonra Bağdat ve şimdi de Süleymaniye’de olan bu tarikatın liderliği için sabit bir merkez yok. Merkez, tarikat şeyhinin ikamet ettiği yer olarak biliniyor ve müritler de oraya gidiyor. (Independent Arabia)

‘Kesnezani’ tarikatının yayılışı
Merkezi Süleymaniye şehrinde bulunan ve Kuzey Irak, İran ve dünyanın diğer bölgelerinde yayılan bu tarikat, Şeyh Abdulkadir Geylani ve müriti Şeyh Abdulkerim Şah el-Kesnezani’ye nispet edilir. 1819-1899 yılları arasında Süleymaniye'nin Kerbejne köyünde yaşayan Kesnezani bu tarikatın ilk kurucusu kabul ediliyor. Çokça ibadet etmesi, kerametleri ve zühd hayatıyla ön plana çıkan Şeyh Abdulkerim, şimdiki adı Tailfe Dağı olan Sekirma Dağı’ndaki 40 günlük halvetinden sonra ‘Şah el-Kesnezani’ olarak isimlendirilmiştir. Şeyh Nehru el-Kesnezani, Kesnezaniyye tarikatının isminin 1867’de Kerbejne köyünde dünyaya gelen ve 1921 yılında hayatını kaybeden el-Muhacir lakaplı Şeyh Abdulkadir el-Kesnezan’ın şeyh olmasından sonra değiştiğini söyledi. Ömrünü Allah rızası için muhacir olarak geçirdiği için el- Muhacir olarak adlandırıldığını ifade etti. Şeyh Abdulkadir el-Kesnezani, tarikatın üçüncü şeyhi olup zühd hayatı ve abidliği ile meşhurdur.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığına göre tarikatın liderliği, babası Şeyh Muhammed Abdulkerim’in (1938-2020) ölümünden sonra başa geçen ‘Şemsuddin’ lakaplı Şeyh Nehru el-Kesnezani’nin elinde bulunuyor. Bağdat'ta eğitimini tamamladıktan sonra İngiltere'den İslam tarihi doktorası almış eğitimli bir Şeyh olan Nehru el-Kesnezani, bu tarikatın yenilikçi liderlerinden biri olarak kabul ediliyor. Tarikat, şeyh Nehru döneminde, birçok ülkede yaygınlaşana kadar moderniteye ve uluslararası alana güçlü bir şekilde açıldı. Müritlerini eğitim ve öğretime teşvik etti. Aynı zamanda kadınların tarikatta ve hayatın çeşitli yönlerinde öncü bir role sahip olmalarına izin verdi. Tasavvuf ritüellerine müziği dahil etti.
Şeyh Nehru el-Kesneizani, tarikat merkezinin Süleymaniye'de bulunmasının önemine ilişkin bir soruya şu yanıtı verdi:
“Merkezi önce Kerkük sonra Bağdat ve şimdi de Süleymaniye’de olan bu tarikatın liderliği için sabit bir merkez yoktur. Merkez daha ziyade tarikat şeyhinin ikamet ettiği yerdir. Müritler de oraya gelir.”

Sufi ‘Kesnezaniye’ tarikatının dervişlerinin ritüelleri
Tasavvuf ritüelleri, Bağdat'ta defalarca ziyaret ettiğim tekkelerindeki derviş halkalarıyla karakterize ediliyor. Nakledenlere göre Irak ve başka yerlerde yayılan tekkelerde davul çalıp dini ilahiler söylüyorlar. ‘Tarikatın’ suyundan içtikten sonra herkesin içinde karınlarına sokup sırtlarından çıkan şişlerin kendilerine zarar vermeyeceğine inanıyorlar. İnsanlar bu manzara karşısında dehşete düşüyor ve dervişlerin kerametlerini seyretmekten zevk alıyor. Tarikat müritleri, tasavvufi bir vecd haliyle uzun saçları ve okudukları dualarla kafalarını sallıyor. İçinde bulundukları cezbe hali bağlılıklarını ve maneviyatlarını yükseltiyor. Davul ritimleri, kutsal sözler ve dualarla kendinden geçmelerine yol açıyor. Ruhları, bir ruh koruyucusundan başka bir şey olmayan bedeni aşıp gidiyor. Dualar, davul seslerinin yükselmesi ve ‘Meded Meded’ feryatlarıyla bir aşkınlık ve vecd haline giriliyor.
Dünyaya yayılan bu tarikatın lideri Şeyh Nehru şu açıklamada bulundu:
“Tarikat ne özel bir âyin ne de bir âyinler topluluğudur. Daha ziyade nasihat ve hidâyete dayalı bir hayat metodudur. İnsanları gerçek İslam ahlakına ve sevgi, barış ve başkalarıyla birlikte iyi bir şekilde yaşama çağrısı yapan Muhammedi ahlaka davet etmeyi amaçlıyor. Müritlerin çeşitliliğine gelince çoğunluk Kürt mü yoksa Arap mı? Cevap; gözün gördüğüdür. Herhangi bir Kesnezani topluluğunu, bir organizasyon söz konusu olmadan gelişigüzel bir şekilde inceleyen kimse Arap, Türkmen, Sünni ve Şii'nin herkesin aynı zikir halkasında ve aynı safta namaz kıldıklarını görecektir. Tarikatta özel ritüeller yoktur, aksine bunlar virdler, zikirler ve tasavvufi ilahileridir. Bu tüm Sufi tarikatlarında vardır. Hz. Peygamber’i (sav) seven herkes için geçerlidir. Şekli ve yöntemi kişiden kişiye farklılık gösterse de Cenab-ı Hakk'ı zikretmek ve O'nu kendi adıyla tesbih etmek Bütün Müslümanlara emredilmiştir.” 

Kesnezaniye manevi bir bağlılıktır
Şeyh Nehru, “Düzenin, çoğunluğu gençlerden oluşan yüz binlerce insanın dahil olduğu oluşumları veya onu yöneten bir iç sistemi var mı?” sorusuna şu cevabı verdi:
“Tarikat ne bir kurum ne de bir sivil toplum kuruluşudur. Tarikat, müritlerinin tekke adı verilen bir ibadet ve anma yerinde buluştuğu manevi bir bağlılıktır. Birçok yerde çok sayıda tekke mevcut. Aynı durum, iç sistem için de geçerli. Bir iç sistem yoktur, daha ziyade müridin şeyhi ile ilişkisi ve aracısız, bağlantısız bir manevi ilişkidir.”
Peki, bu tarikatın mürit sayısını sayısal olarak ne belirliyor? Tarikat liderine göre Kesnezani tarikatı, geniş çaplı bir yayılım kaydetti. Şeyh Nehru konuya dair şunları söyledi:
“Bu yaşayan bir tarikat olup, mürşitleri aktif faaliyet gösteriyor. Tarikat her geçen gün genişliyor. Tekkeler, dünyanın doğusu ve batısındaki birçok ülkede bulunuyor. Örneğin tarikatı Irak'a ek olarak Avrupa ve Afrika ülkelerinin yanı sıra İran, Ürdün, Sudan, Hindistan, Malezya, Endonezya ve Pakistan'da net bir şekilde bulabilirsiniz.”
Şeyh Abdulkadir Geylani'nin Bağdat'ta Rusafa bölgesindeki türbesi yakınında yayılan Kadiri tekkeleri, uzun saçlarını taktıkları sarıkların altına saklayan dervişlerin ruhları için yaşam yeri olarak varlığını sürdürüyor. Dervişlerin hayatını karakterize eden bir zühd ve tevazu halindeler. Yüce ahlaki değerleri olan bu kişiler halk tarafından saygı ve hürmetle karşılanıyor. Müritlerin, tarikat saflarına kabul edilmesi için yerine getirmeleri gereken herhangi bir koşul bulunmuyor. Kapıları herkese açık olan bu tarikatın önceliklerinden biri diğerlerini kabul edip aradaki farklılıkları ortadan kaldırmaktır. Çünkü tarikatın öğretilerinde kişi eşsiz ve tekrarı olmayan bir yüce değerdir. Tarikat büyüklerinin vurguladığı gibi, tarikatın gerçek doktrini hümanizmdir.

Tekkeler, zikir çekme diyarıdır
Kesnezaniler, Bağdat'ın batısında Kerh yönündeki el-Amiriye semtinde kendilerine bir tekke edindiler. Tekkeye hizmet eden gönüllüleri, çeşitli yaş ve mezheplerden müritlerini görmek için tekkeleri birkaç kez ziyaret ettim. Kıraat, dini ezberleme ve tahta ve hayvan derilerinden yapılmış davulları çalmayı öğrenme ritüellerini uyguluyorlar. Kesnezani ailesine övgüde bulunuyorlar. Soy ağaçları, soylarının Hüseyin bin Ali bin Ebu Talip’e dayandığını doğruluyor. Bağdat'ta ve dünyanın başka şehirlerinde birkaç kez, Şeyh Nehru bin Muhammed Abdulkerim el-Kesnezani ve küçük kardeşi Şeyh Gandi ile görüştüm. Kadirilerin bir kolu olan Kesnezani tarikatının Şeyhi olan babalarının Şeyh Muhammed Abdulkerim el-Kesnezani'nin benimsediği yaklaşımın asalet ve ahlaki yüceliğine tanık oldum. Kuzey Irak’ta yer alan Süleymaniye şehrindeki Tasavvuf tarikatının yüzbinlerce müridi Irak'ta ve yurt dışında tartışmalara yol açan Sufi tarikatına mensup bir âlim olan Şeyh Muhammed’in cenaze törenine akın etmişti. Ancak bu tarikatın alamet-i fârikası ve Irak'taki geniş çaplı destek görmesi ile ilgili sorular söz konusu.
Peki, bu tarikatın diğer Tasavvuf tarikatlarından farkları neler? Şeyh Nehru, bu soruya şu yanıtı verdi:
“Bütün tasavvuf tarikatlarının ışığı tek bir kandilden kaynaklanır. Aynı Muhammedî nurlardan beslenir. Yöntemleri tamamen vird, zikir ve manevi egzersizlerdir. Ancak fark bu yaklaşımı uygulama yöntemi, müritlerinin faaliyetlerine, şeyhinin manevi gücüne ve yolu yaymaya olan ilgisiyle bağlantılıdır. Tarikat ve müntesipleri, müritlerin saflarına kabul edilmesi konusunda şartlar koşmamış, önceliklerinin merkezine insanlar arasındaki farklılıkların giderilmesini yerleştirmiştir.”

‘Kesnezani’ kutlamaları ve bayramları
Bu tarikatın müritlerine özel bayramlar söz konusu değil. Bayramları, tüm Müslümanların bayramlarıdır. Kutlama münasebetleri yine tüm Müslümanlarınkiyle aynıdır. Diğer Müslümanlarla ayrışmamaya özen gösteriyorlar. Ancak Tarikat Lideri Şeyh Nehru, “Kutlamalara gelince; Kesnezani tarikatı, kutlu doğum ve tarikat şeyhlerinin doğum yıl dönümleri münasebetiyle büyük ve merkezi kutlamalar düzenleyerek ön plana çıkar” diye konuştu.
Son olarak Şeyh Şemsuddin Nehru el-Kesnezani, tasavvufla uyumlu olmayan müzikleri dahil ettiği bu kutlamaların satır aralarında moderniteye vurgu yaptı. Kadınlar da artık bu kutlamalara katılabiliyor. Tasavvuf dünyası, Irak'ta Mezopotamya'ya yerleşen belirli fıkıh ekollerinden ve insanları alçakgönüllülük ve iç huzura çağıran entelektüel Sufi kültürünü yayan yüzlerce seçkin ilim adamının varlığından yararlanır. Kesiezaniye de bu yaklaşımın ve onun yenilenen ritüellerinin bir uzantısıdır.



Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)
TT

Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)

Hizbullah'ın "Koordinasyon ve İrtibat Birimi" başkanı Vefik Safa istifasını sundu. Bu, partinin iki genel sekreterinin ve üst düzey askeri liderlerinin öldürüldüğü İsrail'in sert saldırılarının ardından yapısını yeniden kurmaya çalışan parti liderliği için bir ilk oldu.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre konuyla ilgili bilgili kaynaklar, Hizbullah liderliğinin bugün üst düzey güvenlik yetkilisi Vefik Safa'nın istifasını kabul ettiğini bildirdi.

Lübnan güvenlik kurumlarıyla irtibattan sorumlu olan Safa, Ekim 2014'te İsrail'in düzenlediği bir suikast girişiminden sağ kurtulmuştu.

Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)

İstifa, partinin Safa'nın yetkilerini azaltmasının ardından geldi. Bu durum, geçen yılın sonlarında başlayan ve bazı isimlerin görevden alınması ve yerlerine yeni isimlerin atanmasıyla sonuçlanan yapısal değişiklikle eş zamanlı olarak gerçekleşti.

Safa'nın halefinin kimliği konusunda çelişkili haberler ortaya çıktı, ancak kaynaklar partinin bazı gruplar için daha az kışkırtıcı ve devlet ve yabancı güçlerle ilişkilerinde farklı bir üslup benimseyecek bir isim aradığı konusunda hemfikirdi. Potansiyel halefler olarak adı geçen en öne çıkan isimler arasında Hüseyin Barada, Hüseyin Abdullah ve Muhammed Muhanna yer alıyordu.

Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)

Safa'nın son görünümü, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın suikastının yıldönümü olan 25 Eylül'de Raouche Kayası'nda, Başbakan Nevvaf Selam'a hakaretler yağdıran parti destekçilerinden bazılarıyla birlikte gerçekleşti.


Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
TT

Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)

Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının 10 gün önce başlamasının ardından İsrail’in taleplerinin başında ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ yer alıyor. Ancak bu talebin nasıl hayata geçirileceğine dair belirsizlik sürerken, Hamas’ın Filistin devleti kurulmadan silahlarını teslim etmeye sıcak bakmaması süreci çıkmaza sokuyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, bu düğümün arabulucuları son derece sınırlı seçeneklerle karşı karşıya bıraktığını belirtiyor. Buna göre, ya silahların tamamen tasfiyesi ya da dondurulması yönünde bir formül bulunması ve Hamas’ın buna ikna edilmesi ya da harekete baskı uygulanması gerekiyor. Uzmanlar, bu başlığın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başta olmak üzere İsrail iç siyasetinde seçim amaçlı bir baskı aracı olarak giderek daha fazla kullanılacağına dikkat çekiyor.

İsrailli muhalif lider Benny Gantz dün X platformu üzerinden yaptığı paylaşımda, ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ çağrısında bulundu.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Hamas silah bırakmayı kabul etmezse İsrail bu yapıyı tasfiye edecek” dedi. Netanyahu da salı günü ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile yaptığı görüşmenin ardından, ‘Gazze Şeridi’nin yeniden imarına yönelik herhangi bir adımdan önce Hamas’ın silahsızlandırılmasının vazgeçilmez bir şart olduğu’ konusunda ısrarcı olduğunu vurguladı.

Strateji uzmanı Tuğgeneral Semir Ragıb, arabulucuların seçeneklerinin sınırlı olduğunu ve önlerinde ya uzlaşı sağlamak ya da baskı uygulamak dışında bir yol kalmadığını ifade etti. Ragıb, silahsızlandırma talebinin İsrail, Washington, Avrupa Birliği (AB) ve bağışçı ülkeler tarafından defalarca dile getirildiğini ve artık savaşın durdurulması ile yeniden imarın önüne konulan temel engellerden biri haline geldiğini söyledi.

Ragıb’a göre Netanyahu ve benzer siyasi aktörler silahsızlandırma dosyasını seçimlerde kullanacak ve anlaşmayı her an sabote edebilecekler. Özellikle ikinci aşama çok sayıda mayın barındırıyor ve Netanyahu, özellikle çekilmeyle ilgili başlıklara yaklaşmak istemiyor.

 Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)

Askeri strateji uzmanı Tümgeneral Semir Ferec, mevcut seçeneklerin giderek daraldığını belirterek, silahların tamamen tasfiye edilmesinden ziyade dondurulması yönündeki bir seçeneğin daha olası olduğunu ifade etti. Ferec, Hamas’ın elindeki silahların füze ya da insansız hava aracı (İHA) niteliğinde olmadığını ve bu nedenle teslim edilebileceğini söyledi. ABD ve İsrail’in silah maddesinin uygulanmasında ısrarcı olduğunu kaydeden Ferec, bunun İsrail’in geri çekilmesiyle eş zamanlı gerçekleşmesi ve yeni bir savaşın önüne geçecek garantilerin sunulması gerektiğini vurguladı.

Öte yandan Reuters’a konuşan Hamas kaynakları, çarşamba günü yaptıkları açıklamada, hareketin silahsızlanma konusunu diğer Filistinli gruplarla görüşmeyi kabul ettiğini, ancak Washington ya da bölgesel arabulucuların kendilerine silahsızlandırmaya dair ayrıntılı ve somut bir teklif sunmadığını belirtti.

İsrail’in Kanal 13 televizyonu, geçtiğimiz ocak ayının sonunda, ABD’nin Hamas’a silahlarını çok uluslu bir güce teslim etmesi için birkaç haftalık süre tanıyan bir belge hazırladığını bildirmişti. Habere göre, bu sürede uyum sağlanmaması halinde İsrail’e ‘dilediği gibi hareket etme’ konusunda yeşil ışık yakılacak.

Ferec, Hamas’ın manevra alanının son derece sınırlı olduğuna dikkat çekerek, özellikle Mısır, Katar ve Türkiye başta olmak üzere arabulucularla hızlı bir uzlaşıya varması gerektiğini, zira İsrail’in şu aşamada en büyük engeli bu dosya üzerinden yarattığını ifade etti.

Ragıb ise Hamas’ın önünde, Trump planı ve silahsızlanma maddesini uygulamaktan başka bir seçenek bulunmadığını savundu. Ragıb, bu sürecin uzatılmaması ya da dolaylı yollardan aşılmaya çalışılmaması gerektiğini, ‘çünkü kaybedilen her günün ateşkes anlaşması için bir tehdit anlamına geldiğini’ dile getirdi.

Ragıb, Gazze’de polis güçlerinin önümüzdeki günler ya da haftalar içinde konuşlandırılacağını, istikrar gücünün de devreye girebileceğini belirterek, bu aşamadan sonra manevra alanının daha da daralacağına dikkat çekti.


Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
TT

Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)

“Kürtlerin dağlar dışında dostu yoktur” ifadesi boşuna söylenmiş bir söz değil. Bu söz, Kürtlerin Osmanlı döneminden modern ulus devletlere (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) kadar yüzyıllar boyunca sığındıkları dağlık bölgelerin hikâyesini anlatıyor. Bu, Kürtlerin defalarca karşılaştıkları bir senaryo; jeopolitik çıkarları değiştiğinde dış güçler onları terk etmeden önce koruma veya özerklik vaatleri verir.

Rojava projesinin kuzeydoğu Suriye’de çöküşüyle birlikte, bölgesel destekli Türkiye etkisinin Kürdistan hayalini sona erdirip erdirmediği sorusu gündemde.

Suriye’deki bu dönüşümü, bölgedeki son olayları anlamak için tarihsel bir bağlamda okumak gerekiyor.

Geçtiğimiz yıl mart ayında, Kürdistan’ın dört bölgesini temsil eden yetkililer, Diyarbakır’da buluştu. Toplantıda, ‘kolektif hafızada tarihsel baskılar ve Kürt devleti hayalleri’ gündeme geldi. 2025 yılı, Kürt hareketi için umut verici bir dönem olarak görülüyordu: Güney Kürdistan (Kuzey Irak) özerk yönetiminde istikrarlıydı; Kuzey Kürdistan (Güneydoğu Türkiye) ise Abdullah Öcalan’ın PKK ile Ankara arasındaki çatışmayı sona erdirmeye yönelik girişimini, Türkiye Kürtlerinin tüm haklarının tanınması açısından bir dönüm noktası olarak bekliyordu. Bu etkiyle Batı Kürdistan (Kuzey Suriye) da Beşşar Esed rejiminin çökmesini fırsat bilip kendi projesini ilerletmeyi umut ediyordu. Öte yandan Doğu Kürdistan (Kuzeybatı İran) hâlâ yakın vadede bir perspektife sahip değildi.

Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)

Bu tartışmalara katılanlar arasında oluşan büyük umutlar, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY) bölgesinin kaybedilmesiyle yerini hayal kırıklığına bıraktı. Suriye Kürtleri artık bir yandan Türkiye tehdidi, diğer yandan Ankara’nın müttefiki durumundaki Şam yönetimi arasında sıkışma riskiyle karşı karşıya.

İran’da devam eden gösteriler ise hem fırsatlar hem de zorluklar sunuyor. İran Kürt güçleri, örneğin İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDPİ), onlarca yıldır bu anı bekliyor; geçmişte İran Şahı ve İslam Devrimi rejimiyle çatışmalar yaşamışlardı. İran ve Türkiye’den Kürt milisler, İran-Irak sınırındaki Zagros Dağları’nın bir parçası olan Kandil Dağı’na sığınıyor. Burası hem Türk hava kuvvetleri hem de İran topçusu tarafından düzenli olarak bombardımana uğrayan engebeli bir bölge. Son dönemde İran insansız hava araçları (İHA) da Kandil Dağı üzerinde devriye yapmaya başladı.

Türkiye-İran kesişimi ve Kürt-Kürt rekabeti

Türkiye, sadece İsrail ve nükleer dosya üzerinden değil, kendi ulusal güvenliği açısından en büyük tehdit olarak gördüğü Kürtler konusunda da Tahran ile çıkarlarının kesiştiği bir alan bulmaya çalışıyor. Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Türk istihbaratı, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO), Kürt milislerin Kandil Dağı’ndan İran içine geçerek gösterilerden faydalanmayı denediği konusunda uyardı. Bu koşullar altında, sınırlı savaş kapasitesi ve dış güçlerden güvenilir bir destek olmaması nedeniyle Kürt milisler iki öncelikle hareket ediyor: Kuzey Suriye’de tamamen sona ermeyen bir tehdit ve Kuzeybatı İran’da henüz netleşmemiş bir fırsat.

Bu yeni dinamik, tarih boyunca tehlike karşısında bir araya gelmeye alışkın olan Kürt hareketinde kaygı yaratıyor. Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında bir çatışma olasılığının zirveye ulaştığı dönemde, Türkiye’de bir Kürt lider “Zor zamanlardan geçiyoruz” derken, Irak’taki bir Kürt lider, “Ulusal Kürt birliğinin ortaya çıkması bizim kurtuluşumuz olacak” ifadesini kullandı.

Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)

Bugünkü gelişmeleri anlamak için Kürt hareketinin modern tarihine dair bir okuma yapmak gerekiyor. Burada gölgesini en çok hissettiren dinamik, Abdullah Öcalan ile Mesud Barzani arasındaki tarihsel rekabet. Bu rekabetin doğası, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2003’te Kürt sahnesinin önüne geçmesiyle değişti. Öcalan’ın barış girişimi ve mart ayında Diyarbakır’da Barzani temsilcisinin Öcalan’ın serbest bırakılması çağrısında bulunması gibi dolaylı uzlaşma adımlarına rağmen, bu iki tarihî liderlik arasındaki ilişki hâlâ doğrudan ve istikrarlı bir çizgiye oturmuş değil. SDG lideri Mazlum Abdi, örgütlenme ve saha yönetiminde yetkinliğini kanıtladı, ancak henüz Kürtlerin tarihî liderlik düzeyine ulaşacak bir meşruiyete sahip değil. Bu nedenle, Rojava’nın kaderinin kritik dönemeçlerinde, özellikle Beşşar Esed rejiminin düşüşü sonrası hem Barzani hem de Öcalan, Abdi’yi kendi taraflarına çekmeye veya karar sürecini etkilemeye çalıştı.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)

Abdullah Öcalan, PKK ile Türkiye hükümeti arasındaki barış sürecini, Suriye hükümeti ile SDG arasında bir uzlaşmayı kolaylaştırma önerisi üzerinden yürütmeye çalıştı. Bu süreçte Mesud Barzani devreye girdi; Ocak 2025’te Mazlum Abdi’yi Erbil’e davet ederek, Şam ile iletişim kanalları açmasını ve Türkiye sınırlarını güvence altına almasını tavsiye etti. Bu yaklaşım, 10 Mart’ta Ahmed eş-Şera ile Abdi arasında sağlanan anlaşmada sonuç buldu. Barzani son dönemde PKK milislerinin Suriye’den çekilmesini, çözüm sürecini kolaylaştıracak bir adım olarak önerdi; Öcalan ise Abdi’yi Suriye’nin resmi güçleriyle bütünleşmeye ikna edebileceğini savunuyor. Erdoğan hükümeti, PKK’nın Şera-Abdi anlaşmasını engellediğini vurgulayarak bu farklılığı siyasi avantaj olarak kullandı. Bu durum, Suriye Kürtleri arasında Öcalan’ın kaderiyle kendi meselelerinin bağlanmasına yönelik hoşnutsuzluğu artırdı; aynı zamanda Barzani, Amerikalıların SDG ile yürüttüğü müzakerelerde merkezi bir rol üstlendi. Tüm bu tehdit ve gerilimlere rağmen, Şera hükümeti ile SDG arasında açık bir savaş olasılığı sınırlı kaldı. Bunun başlıca nedenleri, Öcalan’ın barış girişimiyle Türkiye istihbaratı ile SDG arasında doğrudan ve daha önce benzeri görülmemiş iletişim kanalları açılması ve hem Türk hükümeti hem de PKK’nın, böyle bir savaşın Türkiye içindeki sonuçlarını iyi hesaplaması oldu.

Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)

Öcalan ile Türk hükümeti arasındaki müzakerelerde kilit rol oynayan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) Dış İlişkiler Komisyonu Eş Sözcüsü Ebru Günay, geçen yılın sonunda Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik saldırıları ‘uluslararası bir komplo’ olarak nitelendirdi. Günay, saldırıların Şera hükümeti ile İsrail arasında Paris’te imzalanan anlaşmanın hemen ardından gerçekleştiğini vurguladı. Günay, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ‘Şam İçişleri Bakanı gibi davrandığını’ ve Şera hükümetine büyük miktarda Türk zırhlı araç ve piyade tüfeği sevk edildiğini belirtti. Kuzeydoğu Suriye’de yaşananların Türkiye’deki barış sürecine etkisini de değerlendiren Günay, bunun ‘derin bir güvensizlik ortamı yarattığını ve bu sürecin Kürtlerin Türkiye içindeki siyasi konumunu da ellerinden alarak sonuçlanacağı algısını güçlendirdiğini’ ifade etti. Buna karşın Günay, Öcalan’ın barış girişiminin hâlâ aktif olduğunu ve Türk hükümetinin bu çerçevede çabalarını sürdürdüğünü vurguladı. Ancak ‘meclisteki işleyişin aksak veya yavaş olduğunu’ belirterek, PKK’nın tasfiyesi ve kalıcı barış koşullarının ancak ‘kararlı yasal düzenlemelerle’ mümkün olabileceğini söyledi.

2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)

Sözler ve terk edilişlerle dolu bir tarih

Gerçekten de Kürtlerin özgürlük hayalleri zaman zaman şekilleniyor, ancak uzun sürmüyor. Özellikle üç yıl arayla yaşanan iki önemli tarih bu durumu gösteriyor: 1920’deki Sevr Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında bağımsız bir Kürdistan vaadi verirken; 1923’teki Lozan Antlaşması, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını görmezden gelerek modern Türkiye’nin sınırlarını pekiştirdi. 1946 yılında Kuzeybatı İran’da kurulan Kürt Mahabad Cumhuriyeti ise yalnızca 11 ay ayakta kalabildi. Moskova ile Tahran arasında sağlanan bir uzlaşma, Sovyet ordusunun Kuzeybatı İran’dan çekilmesine yol açtı.

Bunu takiben Kürtler için sürekli bir mücadele ve defalarca terk edilme döngüsü başladı. Soğuk Savaş’ın zirvesinde, 1975’teki Cezayir Anlaşması, ABD, İsrail ve İran’ın Irak Kürt ayaklanmasını desteklemeyi aniden bırakmasıyla sonuçlandı; karşılığında Bağdat, Şattü’l Arap’ın ortasını sınır olarak kabul etti. Bu adım, İran Şahı’nın Irak Kürtlerine desteğini çekmesine ve onları Saddam Hüseyin rejiminin insafına bırakmasına yol açtı.

 Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)

Üniversite öğrencisiyken Marksist eğilimler taşıyan Öcalan, 1978’de PKK’yı kurdu. 1980’deki darbenin ardından Suriye’ye sığındı. Bu sırada Mesud Barzani, 1979’da Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) liderliğini devralmıştı. 1991 baharında Washington, Kürtleri Saddam Hüseyin rejimini devirmeye teşvik etti, ancak Irak sınırında konuşlanan ABD güçleri Kürtlerin kitlesel katliamlarını durdurmak için müdahale etmedi. Bu durum, Kürtler arasında Washington’a duyulan güvensizliğin başlangıcı oldu. 2017’de yapılan Kürdistan Bölgesi referandumu, Bağdat yönetiminin İran desteğiyle başlattığı askeri operasyonla etkisiz hale getirildi ve Mesud Barzani yönetimden uzaklaştırıldı. Öcalan ise Soğuk Savaş sonrası stratejik değerini kaybetti ve Hafız Esed rejiminin ekonomik zayıflığı, onu daha savunmasız bıraktı. 1998’de Ankara ile Şam arasında imzalanan Adana Anlaşması’nın ardından Suriye hükümeti PKK ile ilişkilerini kesti ve Türkiye’nin askeri tehditleri üzerine Öcalan’ı Suriye’den sınır dışı etti. Büyük başkentler Öcalan’a sığınma kapılarını kapatırken, Washington Irak ve Balkanlarla meşguldü; ABD’nin sessizliği Öcalan’ın 1999’da Kenya’da tutuklanmasına yol açan dolaylı bir onay anlamına geldi.

2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)

Rojava rüyasının sonu

KDSÖY 10 yılı aşkın süre varlığını sürdürdü; geçici bir anayasa ve federasyon modeli benimsedi. Bu süre, Mahabad Cumhuriyeti’nin yalnızca 11 ay sürebilmesiyle kıyaslandığında oldukça uzun. SDG, Kürt mücadelesinin deneyimlerinden dersler çıkardı: kurumlar inşa etti, DEAŞ’a karşı savaştı ve uluslararası meşruiyet kazanmaya çalıştı. Ancak, karşılaştığı engel hâlâ aynıydı. Bu bir başarısızlık değil; Ortadoğu’nun yapısal gerçeği bu: hükümet dışı silahlı projeler, yalnızca büyük güçlerin temel çıkarlarıyla sürekli uyum sağladığında sürdürülebilir. SDG bu aşamaya ulaşamadı; çünkü özerklik, egemenlik olmadan yalnızca geçici bir durum.

Bu dönüşüm, romantik askeri yaklaşımlardan uzak, siyasi direnişe odaklanan bir gerçekçilik aşamasını temsil ediyor. SDG projesinin stratejik belirsizliği sona erdi: fiilen sağlanan özerklik ve dış koruma artık geçerli değil. Halkın kendi kaderini tayin hakkı, geri dönülmez haklar güvence altına alınmadan hayal olmaktan öteye gidemez. Bu durum, güç dengesini Şera hükümeti lehine ciddi şekilde değiştirdi. Anlaşma, yarı-federal yapıyı sona erdiriyor, kültürel varlığı ve yerel nüfuz hedeflerini düşürüyor. Cumhurbaşkanı Şera’nın çıkardığı kararname ile Kürtlerin bazı haklara kavuşması tarihî bir adım olsa da bu adım, Araplar ve Kürtler arasında Suriye’de yeni bir tarih sayfası açmak yerine daha çok Amerikalıları memnun etmeye yönelik görünüyor.

Son gelişmeler, Rojava projesi açısından en büyük darbe değil. Projenin ilk kaybı, 2018’de Türkiye’nin Afrin’deki Kürt çoğunluklu sınır bölgesine yönelik askeri operasyonuyla yaşandı. İkinci kırılma noktası ise 2019’da Türkiye’nin Tel Abyad ve Resulayn gibi sınır şehirlerini ele geçirdiği operasyon oldu. Bu hamle, KDSÖY’nin önceden birbirine bağlı sınır bölgelerini parçaladı.

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)

Son bölüm

Son dönüşüm en öngörülebilir olan oldu. SDG’nin Deyrizor ve Rakka’daki demografik ağırlığı ve coğrafi kontrolü abartılmıştı; kabilelerin sadakatlerini değiştirmesiyle bu rol sona erdi. Bu nedenle, ABD’nin çekilmesi dramatik bir etki yaratmadı; durum, Haseke’deki son cephede daha kritik olabilirdi. 2018’in mayıs ayında Trump’ın Suriye’den ani çekilme kararı sonrası, SDG Moskova’ya yöneldi. Washington’daki bürokratlar çekilme kararından geri adım atsa da Pentagon SDG’ye Moskova ile yakınlaşmalarının ABD desteğinin bırakılması anlamına geleceğini bildirdi. O dönemde, Washington’ın SDG’den tamamen vazgeçme fikri olgunlaşmamıştı; ancak Esed rejiminin çöküşü süreci hızlandırdı.

Irak’ın işgali ve DEAŞ’ın yükselişi, Irak Kürtlerinin özerklik kazanma fırsatlarını artırdı. Ancak 2017’deki Kürdistan referandumu karşısında ABD’nin sessizliği, başarılı olma ihtimalini sona erdirirken, Irak’taki Amerikan rolünü ve Saddam rejiminin düşüşünden sonra Kürtlerin elde ettiği kazanımları zedelemedi. Suriye deneyimi ise farklıydı: ABD, Suriye’de aktif bir rol üstlenmek istemedi. Amerikalılar, Kürtleri DEAŞ ile mücadele ve Moskova’nın Suriye’de kontrolü ele geçirmesini engellemek için kullandı; DEAŞ tehdidi sona erip Rusya çekilince, Washington açısından Kürtlerin rolü de tamamlandı.

Amerikalılar, şiddetin patlak vermemesi ve Haseke’ye yaklaşılmaması koşuluyla yeşil ışık yaktı; Moskova ise Kamışlı’daki üssünü tamamen boşalttı. Mazlum Abdi mesajı anladı.

Suriye’deki bir Kürt yetkili Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, Amerikalıların tutumundaki değişimin, Şeyh Maksud mahallesi savaşında Beyaz Saray’ın kararını netleştirmesiyle başladığını belirtti. Yabancı devlet koruması, özellikle Amerikan hava desteği çekildiğinde, Kürtler savunmasız hale geliyor. Tarihsel olarak Kürt hareketleri, rejimlerin çöküşünde devrimci anlar ve devletlerin otoritesini yeniden tesisinde hayatta kalma anları arasında gidip geliyor. Suriye’deki bu anlaşma, Kürtlerin varoluş mücadelesinden, hayatta kalma safhasına geçişini işaret ediyor; hedefler yok olmuyor, sadece istikrar dönemine giriyor.