Her zaman başlangıç ​​noktasına geri dönmek: Mülteci olmak ne demek?

Göçmenleri ‘üçüncü bir ülkeye’ göndermek, sorumluluğun reddi ve insanlığa karşı acımasız bir hakarettir

İngiltere-Ruanda anlaşmasının uzatılması halinde göç ve sığınma haritası, beraberinde savaşlar, çatışmalar, kıtlık, yoksulluk ve insani felaketlerle değişecektir (AFP)
İngiltere-Ruanda anlaşmasının uzatılması halinde göç ve sığınma haritası, beraberinde savaşlar, çatışmalar, kıtlık, yoksulluk ve insani felaketlerle değişecektir (AFP)
TT

Her zaman başlangıç ​​noktasına geri dönmek: Mülteci olmak ne demek?

İngiltere-Ruanda anlaşmasının uzatılması halinde göç ve sığınma haritası, beraberinde savaşlar, çatışmalar, kıtlık, yoksulluk ve insani felaketlerle değişecektir (AFP)
İngiltere-Ruanda anlaşmasının uzatılması halinde göç ve sığınma haritası, beraberinde savaşlar, çatışmalar, kıtlık, yoksulluk ve insani felaketlerle değişecektir (AFP)

Emine Hayri
Eşyalarını toplayıp batıya yöneliyorsun. Yolda uyuyakalıyorsun. Uyandığında kendini uzak güneyde buluyorsun. Kuzeye göç etmeye kararlısın. Yolunu kaybetmişsin. Gücünü yokluyorsun. Sana verilen rotayı takip ediyorsun. Allah’ın selameti ile bu rotaya ulaşıyorsun, ama ulaşmak istediğin yere değil, aksine senin adına seçtikleri üçüncü bir varış noktasına yerleştiriliyorsun.
Sanatçı Muhammed Subhi’nin “Rıhlet el-Melyoon” (Milyonluk Gezi) dizisinde, Suudi Arabistan’a seyahat etmek isteyen bir grup çiftçi, oraya götürüleceklerini düşünürken, çalışıp ekip diktikleri Sina’ya götürülüyor.  

Dizideki çiftçiler ile İngiltere gibi ülkelere göç edip sığınmak isteyenler, ama kendilerini farklı ülkelerde bulanlar arasındaki tek fark, birincisinin dramatik bir eylem olması ve ikincisinin ise (göç etme ve sığınma talebinde bulunmak isteyenlerin büyük bir bölümü de dahil olmak üzere) birçok kişi tarafından durumun bilinmez olmasıdır.
‘Güvenli üçüncü ülke’ sistemi, yıllardır mevcut. Ama beklenmedik bir şekilde yeni gündeme geldi. Zira İngiltere, birkaç hafta önce Ruanda ile yasadışı yollardan İngiltere’ye gelen sığınmacı ve göçmenlere ev sahipliği yapmak için 120 milyon sterlin (yaklaşık 153 milyon ABD doları) değerinde bir ‘anlaşma’ imzaladığını duyurdu.
Verilen tepkiler farklıydı. Anlaşmadan sorumlu olanlar, elbette anlaşmayı ‘sayısız insan ticareti mağdurunun hayatını kurtarmak’ olarak nitelendirdi. Aynı şekilde İngiltere Başkanı Boris Johnson, anlaşmanın ‘cani ticareti durdurmak için iddialı ve cesur bir plan ve yenilikçi bir çözüm’ olduğunu vurguladı. Ayrıca hem Birleşik Krallık İçişleri Bakanı Priti Patel hem de Ruanda Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı Dr. Vincent Biruta, zulümden kaçan insanlara güvenlik sağladıklarını savundu. Ama haber karşısında şaşkına uğrayan kesim, muhalifler, ihbarcılar ve bu eylemin derhal durdurulması çağrısı yapanlar açısından tepkileri için birçok gerekçe mevcut. Canterbury Başpiskoposu Justin Welby’e göre çoğu, planın ahlakını ve Allah’ın hükümlerine uyma yeteneğini sorgulamaya başladı.

Allah’ın hükmü
Elbette Allah’ın hükmü, insanlarınkinden tamamen farklı bir hikmettir. İngiltere Başbakanı Boris Johnson, bu amaçla hazırlanan ‘insani ve merhametli’ plan aracılığıyla, Manş Denizi’ni ‘deniz mezarlığına’ dönüştürmeye son vermek için cesur ve kararlı bir karar almaya ihtiyaç olduğunu belirtti. Johnson’a göre bu plan, son derece caydırıcı olacak.
Yasadışı yollardan gelen mültecilerin üçüncü bir ülkeye aktarımı, sorunu başkalarına havale etmek ve sorumluluktan kaçmak anlamına geliyor. ‘Bu bizim sorunumuz değil’ ya da ‘bu başkalarının sorunu’, İngiltere’nin son zamanlarda reklamsız olarak yükselttiği slogan.


Mevcut Avrupa politikası, ‘sınırdan uzaklaştırma’ veya mültecilerin yükünü diğer ülkelere yükleme ilkesine dayanmaktadır (AFP)

İngiltere, yasadışı göç ve sığınma dalgalarından son derece mustarip. İngiltere’nin göçmenlik ve sığınma meselelerini yönetme konusundaki örgütsel kapasiteleri gelişmemiş olsa da bu durum, son yıllarda artan bir acı. Geçen yıl, tahminen 17 bin göçmen İngiltere’ye geçmeyi başardı. İngiltere kıyılarına tekneyle ulaşanların çoğunluğu, sığınma başvurusunda bulunuyor. Bu göçmenlerin çoğu, Irak, Sudan, Suriye, Yemen, İran, Eritre, Afganistan ve Vietnam’dan geliyor.

Farklı bir İngiliz yaklaşımı
İngiltere, Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılmasına rağmen göç ve iltica konusunda her zaman kendi yaklaşımını takip etti ve bu konuda, kendisini ortak bir Avrupa sistemi ile sınırlamadı. Bu durum da onu göç etmek ve sığınmak isteyenler için önemli bir hedef ülke haline getirdi. Ancak İngiltere’ye ulaşma arzusu İngiltere’de kabul görme arzusu, belki de yeteneği ile bağdaşmıyor.
Bir arzunun varlığı ya da yokluğu, anlaşmayı kınayan ve onu tüm insan karşıtı ifadelerin en kötüsü olarak nitelendiren insan hakları örgütleri açısından pek bir şey ifade etmiyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı dosya habere göre Uluslararası Af Örgütü, yaşananların İngiltere hükümetinin kaçan insanları dikkate almaksızın temel bir insanlık eksikliğiyle övünmesi olduğunu, bu durumun tehlike, şiddet veya savaş anlamına geldiğini belirten bir bildiri yayınladı. Bildiride, ‘taşıma, aktarma ve yerleştirme’ kelimeleri kullanılmazken, aksine Ruanda’ya sürgün ifadesine yer verildi.

Standart özellikli göçmenler
Birleşik Krallık, göçmen ve mültecilerin yaşlarıyla ilgili yeni prosedürler çıkararak, kabul edilebilecek göçmenler ve mülteciler için standartlar belirleme sürecinde. Zira giderek artan sayıda sığınmacı, yaşlıların erişemeyeceği fayda ve kolaylıkları elde etmek için sahte yaş iddiasında bulunuyor. Bakan Patel, bu davranışı İngiliz sistemine karşı ‘büyük bir suç’ olarak nitelendirirken, gençlerin yararlanabileceği hizmet ve ayrıcalıkların istismar edildiğini vurguladı.
Birleşik Krallık’ta resmi istatistiklere göre geçen yılın ilk dokuz ayında 18 yaşından küçük olduklarını söyleyen kişilerin yaptığı sığınma başvurularının üçte ikisi yalandı. Öyle ki sığınma başvurularının sahiplerinin, yaşları hakkında yalan söylediği ortaya çıktı.
Mültecileri ‘güvenli bir üçüncü ülkeye’ aktararak onlardan kurtulmaya çalışmak, başka bir deyişle mültecileri ve yasadışı göçmenleri başka bir ülkeye yerleştirme çabaları, açıklanmayan veya açıklanmış nedenlerle onları kabul etme olasılığının olmamasından kaynaklanıyor. Bu nedenler, bazıları kamuoyu tarafından inandırıcı olmayan ya da mülteci ve göçmenlerin bazılarını seçip bazılarını dışlarken ırkçılık ve seçiciliği yansıtıyor.

Fazlalıktan kurtulmak
Fazlalık ya da istenmeyen mülteci ve göçmenlerden kurtulmak veya onları farklı isimlendirmeler altında başka bir ülkeye sınır dışı etmek, birkaç gün önce imzalanan İngiltere- Ruanda anlaşmasının sonucu değil. Birçok örnek var ve liste uzun. Bunların en önde geleni, ‘üçüncü ülke’ seçiminde İngiltere ile aynı fikirde olan İsrail olabilir. Yıllardır özellikle Sudan ve Eritre’den yoğun göç dalgalarıyla karşı karşıya kalan İsrail, bu sayıları kontrol altına almak için ‘üçüncü’ ülkelerle anlaşmalar yaptı.
İsrail’in istenmeyen yasadışı göçmenler ve mültecilerle ilgili planı üç seçeneği içeriyor; Geldikleri yere geri gönderimleri, ‘gönüllü sınır dışı etme’ olarak bilinen güvenli bir üçüncü ülkeye gidiş bileti veya İsrail’de hapishaneye koyulma.


Avrupa’ya ulaşmak isteyen ve belirli ülkelerden gelen insanlardan kurtulmak yeni bir konu değil (AFP)

2018 yılında İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), İsrail’deki ‘gönüllü sınır dışı etme’ programını kınadı. Program, buna uymayanlara karşı ömür boyu hapis anlamına gelebiliyor. Örgüt, İsrail’in yaptıklarını ‘çoğu Sudanlı ve Eritreli olan bu gruplara karşı bir dizi zorlayıcı önlemin son halkası’ olarak nitelendirdi. Program, grupları meşru koruma talep etme haklarından mahrum etmeyi amaçlıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, isimleri birkaç ay gizli tutulsa da ‘güvenli üçüncü ülke’ olarak seçilmiş iki ülkenin, Ruanda ve Uganda olduğunu belirtiyor.
2014- 2017 yılları arasında ‘gönüllü geri dönüş’ programı kapsamında İsrail’den Ruanda ve Uganda’ya yaklaşık dört bin sığınmacı sınır dışı edildi. İsrail basınında çıkan haberlere göre sığınmacıların hemen hemen hepsi ülkeyi tekrar terk etti, bir kısmı ise uzman çetelerin yardımıyla Avrupa’da kalmaya çalıştı.

Yunanistan, Avustralya ve diğerleri
2021 yılında Yunanistan Göç Bakanlığı, Türkiye’yi ‘güvenli üçüncü ülke’ ilan etti. Bu durum, sığınmacıları Türkiye’ye göndermesine izin veriyor. İlanın hedef kitlesi, Afganlar, Suriyeliler, Pakistanlılar, Bengalliler ve Somalililerdi. Yunanistan, kararını yasadışı göçle mücadele yolunda atılmış bir adım olarak nitelendirdi.
Sınır Tanımayan Doktorlar, 2018 yılında ‘Avustralya’nın mülteci taleplerini sınırları dışında işleme koyma politikasının yıkıcı etkisini’ gösteren bir rapor yayınladı. Rapor, Nauru adasındaki sığınmacıların maruz kaldığı psikolojik acının boyutunu ortaya koyuyor. Bazıları, beş yıl veya daha uzun süredir adada yaşıyor ve sığınma başvurularının sonucunu bekliyor.
Avustralya, katı caydırıcılık politikalarının bir parçası olan, kendi toprakları dışında göçmenlik ve sığınmacılarla ilgilenmeyi yasallaştıran ilk ülkelerden biri olarak sayılıyor. Bu politika, insan hakları örgütleri tarafından hem Avustralya içinden hem de dışından çok sayıda eleştiri ve suçlamaya maruz kalmış olsa da meydana gelen tek değişiklik, Nauru adasındaki çocukları başka bir ülkeye, genellikle de ABD’ye göndermekle ilgili.
ABD, Guatemala’yı yasadışı göçü engellemek amacıyla ‘güvenli üçüncü ülke’ olarak belirlemek için bir anlaşma imzalamıştı. Anlaşmaya göre ABD’de sığınma başvurusunda bulunmak isteyen göçmenlerin bunu Guatemala’dayken yapmaları gerekiyor.

Danimarka öncü
Sığınmacıların sınır dışı edilmesi ve İngiltere’den Ruanda’ya yasadışı göç ‘anlaşmasının’ ilanının neden olduğu güçlü tepkilere rağmen Danimarka, ilan edilen bu süreçte İngiltere’nin önünde geliyor. Ancak kararı, belki de dünya salgın işleriyle meşgul olduğu için fark edilmeden yürürlüğe geçti. Geçen yılın ortalarında Danimarka, AB’de sığınma talebinde bulunanların üçüncü bir ülkeye aktarımı prosedürlerini belirleyen bir yasayı parlamentodan geçiren ilk ülke oldu. Yasalara göre sığınmacılar, Danimarka sınırına başvuruyor, ardından diğer ülkelerdeki kabul merkezlerine transfer ediliyor ve başvuruları işleme alınırken orada bekliyorlar.


Avrupa, sığınmacıları ve göçmenleri bölgeden uzaklaştırmak için Kuzey Afrika ülkeleriyle havuç ve sopa oyunu oynuyor (AFP)

Aynı şekilde Danimarka, Şam’ı topraklarındaki Suriyeli savaş mültecilerinin sınır dışı edilmesi için güvenli bir bölge olarak ilan etti. Bu karar, ‘güvenlik üçüncü ülke’ fikrini ortadan kaldırırken, mültecilerin ‘kaçtıkları ülkeye geri gönderilmesini’ öngörüyor.
‘Güvenli üçüncü ülke’, bir kişinin ciddi zarar veya zulüm tehlikesi altında olmadığı ve bu ülkedeyken mülteci statüsü için başvuru yapabileceği ülkedir. Ancak üzerinde uzlaşı sağlanmış herhangi bir liste mevcut değil. Örneğin AB ülkelerinin her birinin kendi ‘güvenli üçüncü ülkeler’ listesi bulunuyor. Bu listenin, bu ülkelerin durum ve koşulları üzerine bir çalışma ve araştırmaya dayalı olarak oluşturulması ve bu ülkelerin, sığınmacıları ve göçmenleri tehlikeye maruz bırakmayacağından emin olunması gerekiyor. Ayrıca sığınma talebinde bulunan kişi, ayrıca ‘üçüncü ülke’ tanımına da mahkeme önünde güvenli olarak itiraz edebilmelidir.

‘Şüpheli’ anlaşma
Nüfus ve göç çalışmaları uzmanı ve Mısır Göç Araştırmaları Derneği Başkanı Eymen Zuhri, İngiltere ile Ruanda arasında imzalanan anlaşmayı ‘şüpheli’ olarak nitelendirdi. Independent Arabia’ya konuşan Zuhri, anlaşmanın amacının sığınmacıların haklarını baltalamak olduğunu belirtti. Mültecilerin statüsüne ilişkin 1951 sözleşmesi, 1967’de yayınlanan ek protokolü ve diğer uluslararası yasalar ve normlar, sığınmacı hakkını koruyor. Bu çerçevede Zuhri, “Herkes, ayak bastığı herhangi bir ülkede sığınma talep etme hakkına sahiptir. Devletin bu talebi inceleme hakkı var. Ancak bu, bir veya iki yıla kadar uzun zaman alan bir süreçtir. Reddedilebilir veya kabul edebilir. Dosya kapatılsa dahi, kabul eden devletin sığınmacıyı kaçtığı ülkeye geri gönderme hakkı yoktur” ifadelerini kullandı.
Zuhri’ye göre sığınma başvurularının değerlendirilmesi sürecinde İngiltere, sığınma başvuruları karara bağlanana kadar ülkeye gelenleri göndermek için üçüncü bir tarafla anlaşma yapmaya karar verdi. İngiltere’nin talebi kabul edenler, kabul edilecektir. Reddedenler de sığınma talebinde bulunmadığı Ruanda’da kalacak.
Eymen Zuhri, bu durumu, ‘her ne kadar bu yasalar başlangıçta savaş nedeniyle yerinden edilmiş Avrupalı ​​mültecilerin koşullarını düzeltmek için çıkarılmış olsa da’ İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana onayladığı uluslararası sözleşme ve yasaların dışına çıkmak olarak nitelendirdi.
Zuhri, söz konusu anlaşmanın yeni olmadığını söylerken, “Avrupa ülkeleri, sığınmacıları ve göçmenleri kendisinden uzaklaştırmak için yıllardır Kuzey Afrika ülkeleriyle havuç ve sopa oyunu oynuyor. Öyle ki yaklaşık iki yıl önce Libya’ya kamplar kurmak ve sığınmacıları orada tutmak için cömert teklifler sundu. Ama bunlar reddedildi” dedi.

Eski trajedi yenilendi
Eymen Zuhri, “Belli ülkelerden Avrupa’ya gitmek isteyen insanlardan kurtulmak yeni bir mesele değil. Göçmenleri ve mültecileri kabul etme çerçevesinde seçim, iyi bilinen bir konudur. Örneğin herkesi kapsayan karma bir göçü kabul etmektense doktorları, hemşireleri ve bilgi teknolojisi uzmanlarını kabul etmek tercih edilir” şeklinde konuştu.
Zuhri, “AB’den ayrılmasına rağmen İngiltere’nin de dahil olduğu mevcut Avrupa politikası, ‘sınırdan uzaklaştırma’, göç kontrolünün kaldırılması veya ‘göç kontrollerinin haricileştirilmesi/sınıra ulaşmadan yapılması’ (Externalization of migration controls)’ ilkesine dayanmaktadır. Bu ülkeler, diğer ülkelere ‘siyasi, askeri, güvenlik veya maddi destek sağlamak şartıyla’, mültecilerin yükünü yüklemeye çalışırlar” dedi. Eymen Zuhri ayrıca, insan hakları ve göçmen ve mülteci haklarından bahsederken seslerin yüksek olmasına rağmen Avrupa’nın Kara Kıta halkı hakkındaki aşağılayıcı görüşlerinden duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi.
Buna rağmen Zuhri, ülkesinden kaçan bir mültecinin ilk ulaştığı ülkeye sığınma başvurusu yapması gerektiğini söyledi.
İlginç bir şekilde Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (UNHCR) göre Ruanda, bazen kendisini ‘mültecileri entegre etmede ve yeteneklerini inşa etmelerine ve geliştirmelerine yardımcı olmada izlenecek bir model’ ve bazen de ‘uluslararası hukuk kapsamında mültecilere sağlanması gereken koruma kurallarına saygı gösterilmeyen bir model’ olarak buluyor. Öyle ki İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre Ruanda hükümetinin, Ruandalı unsurların yurtdışındaki Ruandalı mültecilere yönelik suikastlar düzenlediği bilgisi çerçevesinde Ruandalı mültecilerin korku duyduğu Avrupa, Kanada ve Avustralya’ya ulaşan uzun kolları olduğunu belirtti.
Ruanda, yeni bir göç ve sığınma döngüsünün başlangıcı olabilir. İngiltere- Ruanda anlaşmasının uzatılması, ilkesel olarak desteklenmesi ve fikrin kabul edilmesi halinde göç ve sığınma haritası, beraberinde savaşlar, çatışmalar, kıtlık, yoksulluk ve insani felaketlerle değişecektir. İnsan hakları örgütleri kınamaya devam etse ve muhalifler tepkiler gösterse de sınır dışı eden ülkeler, kovmaya devam edecektir.



Vance’in mesajı ve İran’ın savaş hazırlığı… Askeri saldırı neyi değiştirebilir?

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)
TT

Vance’in mesajı ve İran’ın savaş hazırlığı… Askeri saldırı neyi değiştirebilir?

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai’ye gönderdiği mektup ile ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Brad Cooper’ın Başkan Donald Trump’a sunduğu brifing arasında, müzakereleri yeniden canlandırma girişimi ile İran’a karşı savaşı yeniden başlatma hazırlıkları arasındaki mesafe giderek daralıyor.

Ancak iki sürecin eş zamanlı ilerlemesi, en önemli soruya yanıt vermiyor: Washington, askerî üstünlüğünü İranlı liderliğin taviz verebileceği bir anlaşmaya dönüştürebilecek mi, yoksa her iki taraf da arabuluculuk fırsatları tükenene kadar karşı tarafın geri adım atmasını mı bekleyecek?

ABD’ye ait 10 askeri kargo uçağının İsrail’e ulaştığına ilişkin haberler ise tehditlere somut bir boyut kazandırıyor. Bununla birlikte, savaşa hazırlık yapılması kararın kesinleştiği anlamına gelmediği gibi, İran’daki sertlik yanlısı isimlerden biriyle iletişim kanalı açılması da onun bir uzlaşmaya varabilecek kapasiteye sahip olduğunu garanti etmiyor. Bu iki olasılık arasında bölge, bedelini ödemek zorunda kaldığı ancak sona erdirme kararını tek başına veremediği bir ‘ne savaş ne barış’ durumunda sıkışıp kalıyor.

Karar verme yetkisine sahip İranlı bir yetkili

Washington Post ve Wall Street Journal gazetelerine göre Vance’in Rızai’ye hitap etmesi, İran’da fiilî karar alma merkezine ulaşma girişimini yansıtıyor. Vance, Rızai ile şahsen görüşmeyi teklif ederken nükleer dosyayı ele almak üzere yetkili müzakereciler görevlendirilmesini istedi. Bu yaklaşım, ABD’nin eski Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Komutanı’nın güç odaklarını bir anlaşma etrafında bir araya getirebileceği yönündeki değerlendirmesine dayanıyor.

xcsdrgvt
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in Tahran’da gerçekleştirdikleri bir önceki görüşmeden (İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi)

Vance, mesajında ABD’nin çıkarını İran’ın nükleer silah edinmesini önlemekle, İran’ın çıkarını ise savaş ve yaptırımların yıprattığı ekonomiyi yeniden inşa etmek ve egemenliğini korumakla ilişkilendirdi. Rızai’nin tercih edilmesi, daha önce Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile yürütülen girişimin sonuçsuz kalmasının ardından geldi.

Ancak Washington Enstitüsü araştırmacısı Patrick Clawson, bu beklentiye temkinli yaklaşıyor. Clawson, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, sorunun Washington’ın İran’daki iktidar yapısını yanlış anlamakla suçlanmasının ötesine geçtiğini belirterek, bu yapının işleyişinin ‘İran içinde bile belirsiz ve yeterince anlaşılmamış olduğunu, ülke dışında ise durumun daha da karmaşıklaştığını’ söyledi.

Rızai’nin rolünün önemini kabul etmekle birlikte, onun yeni bir anlaşmaya bağlı kalınmasını sağlayabileceği düşüncesini ‘iyimser bir bakış açısı’ olarak değerlendiren Clawson, Rızai’nin haziran ayında imzalanan mutabakat zaptının ardından yaşanan gelişmeler üzerinde tam kontrole sahip olup olmadığının kesinlikle açık olmadığını belirtti. Clawson, sertlik yanlısı bazı çevrelerin Rızai’nin bilgisi, hatta onayı olmadan harekete geçmiş olabileceği ihtimalini de yüksek görüyor. Ona göre mevcut iktidar yapısı, bağımsız hareketlere geniş bir alan tanıyor. Bu da müzakere yürütebilme kapasitesi ile varılan anlaşmanın uygulanmasını garanti edebilme gücünün birbirinden farklı olduğu anlamına geliyor.

Bununla birlikte Clawson, söz konusu güç odaklarının kontrol altına alınabileceği ihtimalini de dışlamıyor. İran’ın aylardır İsrail’e saldırı düzenlememesini örnek gösteren Clawson, bunu yetkililerin belirli bir yol üzerinde uzlaşabildiğinin ve bu çizgiyi herkese kabul ettirebildiğinin göstergesi olarak değerlendiriyor. Aynı durumun Washington ile yapılacak bir anlaşma için de geçerli olabileceğini söylüyor. Bu değerlendirme, Rızai’nin nüfuzunun kesin bir güvenceye dönüşmediği, ancak yine de bir uzlaşma ihtimalinin bulunduğu sonucunu ortaya koyuyor.

Hava köprüsü

İsrail Yayın Kurumu, ABD’ye ait 10 askeri kargo uçağının Teksas eyaletinden gelerek Necef’teki Ovda ve Nevatim üslerine indiğini bildirdi. ABD’den resmi bir doğrulama gelmezken, uçakların taşıdığı yükün niteliği de açıklığa kavuşmadı. Kurumun aktardığı İsrailli bir yetkili, yakın koordinasyonun sürdüğünü ve Trump’ın verebileceği çeşitli kararlara karşı hazırlıklı olduklarını belirtti.

Bu hareketlilik, Wall Street Journal gazetesinin aktardığı daha kapsamlı hazırlıkların bir parçası. Söz konusu hazırlıklar arasında hava savunmasının güçlendirilmesi, mühimmat ve ikmal stoklarının artırılması, bazı askerlerin saldırılara açık bölgelerdeki mevzilerden uzaklaştırılması ve İsrail’e ek bir Patriot hava savunma bataryasının gönderilmesi yer alıyor.

Ayrıca bazı haberlerde, kasım ayında bölgeye ilave bir uçak gemisinin ulaşmasının beklendiği belirtildi. Savunma amaçlı takviyeler, İran’ın verebileceği olası bir karşılığa ve bu karşılığın ABD üsleriyle bölgedeki tesislere yayılma ihtimaline karşı hazırlık yapıldığını gösteriyor. Bu da saldırıyı başlatma kapasitesine sahip olmanın, savaşı sona erdirme kararını verme veya çatışmanın sınırlarını kontrol etme gücüne sahip olmak anlamına gelmediğini ortaya koyuyor.

cdsfrgth
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan fotoğrafta, Ortadoğu bölgesi üzerinde uçtuğu belirtilen bir F-16 savaş uçağı görülüyor.

Şarku'l Avsat'ın Axios'tan aktardığı habere göre Cooper’ın Trump’a verdiği brifingde askeri hazırlıkların yanı sıra deniz ablukasının etkinliğinin, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol tankerlerinin çıkışının engellenmesinin ve ABD Hazine Bakanlığı ile eş güdüm içinde yürütülen ekonomik baskının da ele alındığını bildirdi. Ancak toplantı, askeri alternatiflerin değerlendirilmesinin yanı sıra mevcut baskı araçlarının da gözden geçirildiği bir değerlendirme niteliği taşıyordu. Başka bir ifadeyle, abluka siyasi bir değişim sağlayabilir mi, yoksa anlaşmaya giden yolu açmadan yıpratma sürecini mi uzatır?

Washington Enstitüsü araştırmacısı Farzin Nadimi ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ablukanın süresiz olarak sürdürülebilmesi mümkün olsa da İran’ı bir noktada buna sert bir karşılık vermeye itebileceğini söyledi. Nadimi, Beyaz Saray’ın, yaptırımlara rağmen Tahran’ın füze kapasitesini ve nükleer programıyla bağlantılı yeteneklerini yeniden geliştirdiğini düşündüğünü belirtti. Bunun ve muhtemel diğer etkenlerin Trump’ı acil bir karar almaya yöneltebileceğini ifade etti. Nadimi’ye göre, taraflardan hiçbirinin istemediği büyük bir tırmanışı önlemek amacıyla arabuluculuk çabaları ilerliyor. Ancak ona göre böyle bir tırmanışın gerçekleşmesi giderek daha kaçınılmaz hale geliyor.

Stratejisiz saldırılar

Bu noktada Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Brian Katulis, ABD’nin yaklaşımının temelini sorguluyor. Katulis, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Trump yönetiminin İran politikasını ‘istikrarsız’ olarak nitelendirerek son gelişmelerin ‘çaresizlik koktuğunu’ söyledi. Bu gelişmelerin, Washington’ın kendi çıkarlarına ve bölgedeki ortaklarının menfaatlerine hizmet edecek tutarlı ve etkili bir diplomatik stratejiden yoksun biçimde hareket ettiğini bir kez daha ortaya koyduğunu belirtti.

Katulis’e göre, yeni bir dizi saldırı tehdidinin stratejik durumu köklü biçimde değiştirmesi ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki nüfuzu, nükleer programı ve balistik füze cephaneliği gibi temel sorunları çözmesi pek olası değil.

Yeni bir saldırı turunun büyük olasılıkla ‘stratejisiz saldırılar’ olacağı uyarısında bulunan Katulis, bunun hedefleri açık biçimde belirlenmemiş bir askerî harekât anlamına geleceğini ifade etti.

scdfgt
Ortadoğu sularındaki USS Rafael Peralta destroyerinin güvertesinden havalanan bir helikopter (CENTCOM)

Askerî açıdan değerlendirmelerde bulunan Nadimi ise kısa ve yoğun bir harekâtla arzu edilen tüm sonuçların elde edileceğine dair ‘hiçbir garanti bulunmadığını’ vurguladı. Ciddi askerî ve ardından siyasi hedeflere ulaşmak için genellikle kesin zaman sınırları belirlemekten ve bunları karşı tarafa açıklamaktan kaçınmak gerektiğini belirten Nadimi, resmen savaş ilan edilmeden yürütülen operasyonların süresine ilişkin anayasal kısıtlamaların da dikkate alınması gerektiğini ifade etti.

Nadimi, İran’a karşı gerçekleştirilecek herhangi bir ‘kısa ve yoğun’ askerî harekâtın başlı başına tehlikeli bir tırmanış anlamına geleceği ve büyük olasılıkla tüm bölgeyi çatışmanın içine çekeceği uyarısında bulundu. Böylece mesele, Washington’ın yalnızca saldırıyı gerçekleştirme kapasitesi değil, saldırının sonuçlarını kontrol altında tutup tutamayacağı sorusuna dönüşüyor.

ABD ile İsrail arasındaki görüş ayrılıkları da tabloyu daha karmaşık hale getiriyor. Haaretz gazetesinin haberine göre İsrail askerî kurumları, Washington’ın hızlı bir saldırı turunun ardından İsrail’in hedeflerini karşılamayan bir anlaşmayla süreci sonlandırmasından endişe ediyor.

İsrail tarafı, kısa süreli saldırıların ne rejimi devireceğini ne de İran’ın nükleer programını durduracağını düşünüyor. Bu kaygılar, iki ülke arasındaki yoğun askerî koordinasyonun yanıtlayamadığı bir soruyu gündeme getiriyor: Amaç, bir anlaşmanın şartlarını iyileştirmek mi, yoksa bu anlaşmayı imzalayacak rejimi değiştirmek mi? Bu soruya verilecek yanıtın farklı sonuçları bulunurken, ABD’deki ara seçimlere günler kala askerî hareketliliğin zamanlaması da her iki sürecin üzerindeki baskıyı artırıyor.

Haberlere göre seçimlerin ardından bir harekât düzenlenmesine yönelik hazırlıklar yapılıyor. Ancak bu hazırlıkların seçim takvimiyle ilişkilendirilmesi, harekâtın siyasi hedeflerini açıklığa kavuşturmadığı gibi Washington’ın öngördüğü sınırlar içinde kalacağını da garanti etmiyor.

Güven ve meydan okuma

Ancak Clawson, müzakerelerdeki çıkmazı İran’daki iktidar çevreleri arasındaki bölünmelerle sınırlı görmüyor. Taviz verilmesinin önündeki iki temel engel belirliyor: İranlıların krizleri iyi yönettiklerine, ABD’den daha uzun süre dayanabileceklerine ve bölge ülkelerini korkutmayı başardıklarına inanmaları; ayrıca ABD yönetimine, özellikle de Trump’a güven duymamaları.

Clawson, ikilemi şu soruyla özetliyor: Washington karşılıklı taahhütlerini yerine getirmeyecekse taviz vermenin ne anlamı var? Ona göre bu iki faktör, İranlı seçkinlerin yeni bir anlaşmaya destek vermesini iç bölünmelerden daha fazla sınırlıyor.

 dvfb
Tahran’daki Azadi Meydanı’nda İran füze sisteminin yanında Trump’ın resminin yer aldığı bir afiş (Reuters)

Üç uzmanın değerlendirmeleri, çıkmazın farklı boyutlarını ortaya koyuyor. Clawson, Tahran’ın bir anlaşmayı uygulayacağının garanti edilemeyeceğine dikkat çekerken İran’ın dayanma gücüne duyduğu güveni ve Washington’a yönelik güvensizliğini vurguluyor. Katulis, saldırıları siyasi kazanımlara dönüştürebilecek bir stratejinin varlığını sorguluyor. Nadimi ise harekâtın kısa tutulmasının tırmanışın genişlemesini engellemeyeceği uyarısında bulunuyor. Tüm bu değerlendirmelerin ortasında temel soru varlığını koruyor: Tahran’da uzlaşma kararını kim alabilir ve uygulayabilir? Washington savaş yoluyla neyi değiştirebilir ve ardından bu değişimi müzakereler yoluyla nasıl kalıcı hale getirebilir?


İsrail Büyükelçisi'nin Somaliland'a gelişi Afrika Boynuzu'ndaki gerilimi artırıyor

Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)
Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)
TT

İsrail Büyükelçisi'nin Somaliland'a gelişi Afrika Boynuzu'ndaki gerilimi artırıyor

Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)
Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)

Afrika Boynuzu'nda, İsrail'in Somaliland bölgesindeki fiilî varlığıyla birlikte yeni bir dönem başlıyor. İsrail'in ilk büyükelçisi Michael Lotem, görevini yürütmek ve Tel Aviv'in büyükelçiliğini açmak üzere Hargeisa'ya geldi.

İsrail'in bölgedeki fiilî varlığı, Somaliland'ın daha geniş uluslararası tanınma elde etme ihtimalini artırabilir. Ancak Afrika işleri uzmanlarına göre bu gelişme, İsrail'in bölgedeki nüfuzunu genişletme girişimleriyle birlikte Afrika Boynuzu'ndaki gerilimi de artırabilir. Somali, Mısır, Cibuti ve Türkiye'nin başını çektiği bölge ülkelerinden endişe ve itirazların gelmesi bekleniyor.

İsrail'den yeni hamle

Somaliland Today adlı internet haber sitesi, İsrail'in ilk büyükelçisi Michael Lotem'in Cuma günü Hargeisa'ya gelerek Somaliland Başkanı Abdurrahman Arro'ya güven mektubunu sunacağını bildirdi. Site, bu gelişmeyi “ikili ilişkiler açısından tarihî bir gün” olarak nitelendirdi.

Habere göre, güven mektubunun sunulmasının ardından yetkililer, Hargeisa'da yeni İsrail büyükelçiliğinin temel atma törenine ev sahipliği yapacak.

İsrail, ayrılıkçı Somaliland bölgesine ilk büyükelçisi olarak Michael Lotem'i nisan ayında atamıştı. Bu adım, Somaliland yönetiminin şubat ayında Muhammed Hacı'yı İsrail nezdinde büyükelçi olarak görevlendirmesinin ardından geldi.

İki ay sonra Somaliland Başkanı, Kudüs'te İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ile görüştü. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ofisinden yapılan açıklamaya göre Arro, ziyaretin önemine dikkat çekerek, “Bu ziyaret özel bir önem taşıyor. Somaliland Cumhurbaşkanı'nın başka bir ülkeye gerçekleştirdiği ilk resmî devlet ziyareti” ifadelerini kullandı.

Somalilandlı siyasi analist Abdülkerim Said Salih, Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmede, İsrail büyükelçisinin bölgeye gelişinin, Tel Aviv'in özellikle Aden Körfezi kıyılarında ve Babülmendeb Boğazı yakınlarında Afrika Boynuzu'ndaki nüfuzunu genişletme isteğini yansıttığını söyledi.

Salih'e göre İsrail, Somaliland'ı potansiyel bir stratejik ortak olarak görüyor. Somaliland açısından ise bu yakınlaşma, uluslararası ilişkilerini güçlendirmek ve daha geniş çaplı tanınma elde etme çabalarına destek sağlamak için bir fırsat oluşturuyor.

Afrika işleri uzmanı Abdülveli Cami Berri de Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, İsrail büyükelçisinin gelişinin Afrika Boynuzu'ndaki dengeler açısından önemli bir değişime işaret ettiğini belirtti. Berri, İsrail'in Aden Körfezi ve Kızıldeniz'deki siyasi ve güvenlik nüfuzunu genişletmeye yöneldiğini, bu bölgelerin Babülmendep Boğazı ve Yemen'e yakınlıkları nedeniyle stratejik önem taşıdığını ifade etti.

dfrgthyj
Somaliland Bölgesi Başkanı, geçtiğimiz eylül ayında ABD ziyareti sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Somaliland Başkanlığı'nın X hesabı)

Berri'ye göre bu yakınlaşma Somaliland'a uluslararası alandaki varlığını güçlendirme fırsatı sunarken, İsrail'e de coğrafi açıdan son derece önemli bir bölgede ortak kazandırıyor.

Endişelerin artması bekleniyor

Somali ve bölge ülkeleri söz konusu son gelişmeye ilişkin henüz açıklama yapmadı. Ancak İsrail'in Somaliland'ı tanıma kararından bu yana çok sayıda Arap ülkesi, Mogadişu yönetiminin bölgenin tanınmasına karşı çıkan tutumuna destek verdi ve İsrail'in kararını kınayan açıklamalar yayımladı.

Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Ürdün, Türkiye, Pakistan, Endonezya, Cibuti, Somali, Filistin, Umman, Sudan, Yemen, Lübnan ve Moritanya, ayrılıkçı Somaliland yönetiminin işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açma niyetini açıklamasını kınayan ülkeler arasında yer aldı. Arap Birliği de o dönemde bu adımın “Afrika Boynuzu'ndaki gerilim odaklarını derinleştirebileceği” uyarısında bulundu.

İsrail büyükelçisinin Somaliland'a gelişinin Mogadişu ve bölge ülkelerinin hesaplamalarına etkisini değerlendiren Salih, bu gelişmenin Somali hükümetinin toprak bütünlüğü ve egemenliğine ilişkin endişelerini artırabileceğini söyledi. Salih, bölgedeki rekabet halindeki siyasi, ekonomik ve güvenlik çıkarları nedeniyle Etiyopya, Mısır, Türkiye ve Cibuti'nin de hesaplarının etkilenebileceğini belirtti.

İsrail ile Somaliland arasındaki yakınlaşmanın yeni güvenlik ve askerî düzenlemelerin önünü açıp açmayacağına ilişkin ise Salih, istihbarat paylaşımı, askerî eğitim, deniz güvenliği ve gemi trafiğinin izlenmesini kapsayan bir iş birliğinin genişletilmesinin mümkün olduğunu ifade etti. Ancak güvenlik iş birliği ile askerî üs kurulması arasında ayrım yapılması gerektiğini vurgulayan Salih, Berbera Limanı'nda İsrail askerî üssü kurulacağına ilişkin resmî bir doğrulama bulunmadığını kaydetti.

Bu yakınlaşmanın Kızıldeniz güvenliğine olası etkilerine değinen Salih, Somaliland'ın deniz ulaşımının korunmasındaki stratejik önemini artırabileceğini, ancak bölgedeki askerî ve güvenlik rekabetini de yoğunlaştırabileceğini söyledi.

Salih, gelişmenin Afrika Boynuzu'ndaki jeopolitik dengelerde önemli bir değişimi yansıttığını belirterek, Somaliland'ın uluslararası görünürlüğünü artırmak için İsrail ile ilişkilerini değerlendirmeye çalıştığını, İsrail'in ise dünyanın en önemli deniz ticaret yollarından birinin yakınında nüfuzunu genişletmeyi hedeflediğini ifade etti. Yakınlaşmanın sonuçlarının, iki taraf arasındaki iş birliğinin niteliğine ve bölge ülkelerinin çıkarları ile Kızıldeniz güvenliği üzerindeki etkilerine bağlı olacağını dile getirdi.

Berri ise söz konusu hamlenin Somali açısından toprak bütünlüğü ve ulusal egemenliğe yönelik bir meydan okuma oluşturduğunu, federal hükümetin onayı olmadan yabancı güvenlik ve askerî düzenlemeler yapılması ihtimalinin endişe yarattığını belirtti.

Berri'ye göre Mısır, gelişmeleri Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nın güvenliği açısından değerlendiriyor. Eritre, Kızıldeniz'deki güvenlik dengesinin korunmasına odaklanırken Cibuti ise limanlar, deniz nüfuzu ve bölgesel ticaret alanlarında rekabetin doğuracağı sorunlarla karşı karşıya kalabilir.

Yakınlaşmanın özellikle Berbera Limanı ve Havalimanı çevresinde istihbarat iş birliği, askerî eğitim ve lojistik kolaylıklar şeklinde gelişebileceğini belirten Berri, olası bir İsrail askerî üssünün Husiler ve İran ile gerilimi artırabileceğini, Kızıldeniz ve Aden Körfezi'nde askerî hareketliliği yoğunlaştırabileceğini ve uluslararası deniz ulaşımının güvenliğini etkileyebileceğini savundu.


Rubio: Trump, İran'a yönelik hava saldırılarının yeniden başlatılması konusunda henüz karar vermedi

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)
TT

Rubio: Trump, İran'a yönelik hava saldırılarının yeniden başlatılması konusunda henüz karar vermedi

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a yönelik askerî operasyonların yeniden başlatılması konusunda henüz bir karar vermediğini belirtti.

Rubio, dün düzenlediği basın toplantısında, ABD ile İran arasındaki çatışmaları sona erdirmeyi amaçlayan ve Katar'ın öncülüğünde yürütülen görüşmeler için belirlenmiş bir takvim olup olmadığını bilmediğini söyledi.

Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre İranlı yetkililerin Doha'da Katarlı arabulucularla görüşmeler gerçekleştiriyor.

Rubio ayrıca, Georgiya eyaletinin Atlanta kentinde düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı sırasında Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile kısa bir görüşme yaptığını belirtti. Görüşmede, gelecek ay Çin'de düzenlenecek Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) Zirvesi kapsamında ABD Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında bir görüşme yapılması ihtimali ele alındı.

Rubio, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin de Trump'ın katılımının “olumlu bir sonuç doğurabileceğini” düşünmesi halinde, aralık ayında Miami'de düzenlenmesi planlanan G20 Liderler Zirvesi'ne davet edilebileceğini ifade etti.