Biden’ın planı Çin ejderhasını dizginlemek mi yoksa salıvermek mi?

Biden’ın Tayvan'ı olası bir işgale karşı savunacaklarını söylemesi, ABD ve Çin arasındaki gerilimi artırırken uzmanlar bu tür açıklamaların sonuçlarından kaçınılması için ABD Başkanı’na ‘stratejik belirsizlik politikasını’ sürdürmesini tavsiye etti.

Biden, Çin’in saldırısına maruz kalması halinde Tayvan'ı savunacaklarını söyledi. (AFP)
Biden, Çin’in saldırısına maruz kalması halinde Tayvan'ı savunacaklarını söyledi. (AFP)
TT

Biden’ın planı Çin ejderhasını dizginlemek mi yoksa salıvermek mi?

Biden, Çin’in saldırısına maruz kalması halinde Tayvan'ı savunacaklarını söyledi. (AFP)
Biden, Çin’in saldırısına maruz kalması halinde Tayvan'ı savunacaklarını söyledi. (AFP)

Ahmed Abdulhakim
Biden’ın ABD Başkanı olarak gerçekleştirdiği ilk Asya turunda ana gündem maddeleri Çin ile ilgili iç içe geçmiş, karmaşık dosyalar oldu. Biden, Pekin'in bölgede giderek artan ekonomik ve askeri nüfuzunun artmasıyla gerginleşen ortamda, ülkesinin dünyadaki en büyük ekonomik rakibinden bahsederken uluslararası sahnede iki büyük kutup arasındaki rekabet ortamına ve gelecek senaryolara yönelik tahminlerini de artırdı.
ABD’li gözlemciler, Biden’ın Güney Kore ve Japonya’yı da kapsayan ve Hint-Pasifik bölgesinde ekonomik ortaklıkların duyurulduğu Asya turunun ana hedeflerinden birinin, kamuoyunun dikkati Rusya’nın Ukrayna'da başlattığı savaşa yönelmişken Washington'ın halen Çin ejderhasıyla mücadeleye odaklandığını göstermek için ABD ile birlikte Japonya, Hindistan ve Avustralya’nın yer aldığı Dörtlü Güvenlik Diyaloğu QUAD’ı güçlendirmek olduğunun altını çizdiler. Ancak Başkan Biden’ın Pekin'e yönelik açıklamalarında kullandığı sert üslup ve özellikle Çin'in saldırısına maruz kalması halinde Tayvan'ı savunacaklarını söylemesi, Çin’in de buna ABD’yi ‘ateşle oynamakla’ suçlayarak yanıt vermesi, iki ülke arasındaki gerilimin artabileceğine dair endişeleri yeniden güçlendirdi.
ABD’nin Hint-Pasifik bölgesindeki son adımları çerçevesinde Pekin ve Washington arasındaki ilişkinin şekliyle ilgili hangi senaryolar yazılırsa yazılsın gözlemciler, ABD'nin dünyanın en büyük iki ekonomisi arasında küresel düzeyde sonuçları hesaplanmamış bir yansıma ya da maliyet artışına neden olmadan Çin ejderhasını evcilleştirip evcilleştiremeyeceğini sorguluyorlar.

Pekin’e karşı sert bir ton kullanılıyor
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığına göre ABD için ekonomiden enerjiye, gıda güvenliği ve tedarik zincirlerinden politika ve stratejilere kadar uzanan Çin ikilemi, Başkan Biden'ın Asya turu sırasında yaptığı açıklamalarda kendini gösterdi. Bu açıklamaların önemli gündem maddesi de iki ülke arasında artan gerilimler nedeniyle Pekin'in ‘kırmızı çizgisi’ olarak gördüğü Tayvan dosyası oldu.
Tayvan konusundaki en güçlü açıklamasını geçtiğimiz pazartesi günü yapan Biden, Çin'in saldırısına maruz kalması halinde Tayvan'ı savunacaklarını söyledi. Pekin ise bu açıklamayı, ‘ateşle oynamak’ olarak değerlendirdi. Açıklama aynı zamanda ABD'nin Tayvan ile ilgili ‘stratejik belirsizlik’ olarak tanımlanan onlarca yıldır uyguladığı politikasıyla da çelişiyordu.
Konuşması sırasında Pekin'in Tayvan’ı işgal etmesi durumunda ABD'nin askeri olanaklarını kullanmaya hazır olduğu konusunda uyaran ABD Başkanı şu ifadeleri kullandı:
“Biz, tek bir Çin olmasını kabul ettik. İmzamızı attık ve bunun gereği olan bütün anlaşmaları onayladı. Fakat (Tayvan'ın) güç kullanılarak alınması olacak şey değil.”
Bu açıklamanın hemen ardından ABD Başkanı’nın yardımcılarından biri hızlı bir şekilde söz konusu açıklamaların ABD'nin Tayvan ile ilgili politikasında değişiklik olduğu anlamına gelmediğini söyledi.
Washington Post gazetesinin haberine göre Biden'ın Japonya Başbakanı Fumio Kişida ile düzenledikleri ortak basın toplantısında açıkça Tayvan'ı savunacaklarını söylediği sırada Başkan’ın ulusal güvenlik danışmanlarının birçoğu yere baktılar. Reuters’ın haberine göre Biden’ın yardımcılarından biri ertesi gün bir açıklama yaparak Washington’ın Tayvan Boğazı’nda barış ve istikrara olan bağlılığını vurguladı ve ABD’nin Tayvan’a yönelik politikasında bir değişiklik olmadığını söyledi. Ayrıca ABD'nin ‘Tayvan ile İlişkiler Yasası’ kapsamında Tayvan'a kendisini savunması için askeri araçlar sağlama taahhüdünü de yineledi.
Washington, diplomatik tanımasını 1979 yılında Taipei'den Pekin'e kaydırdı. Ancak ABD'nin Tayvan'ı da kapsayan ‘tek Çin’ politikasını benimsemesi ve aynı zamanda ada çevresindeki bir askeri çatışmaya müdahale edip etmeyeceği konusunda ‘stratejik belirsizlik’ politikası izlemesi nedeniyle Tayvan'a yönelik desteği son bulmadı.

Kim ateşle oynuyor?
Biden'ın Tayvan ile ilgili açıklamaları yardımcılarından biri tarafından yeniden yorumlansa da Pekin bu açıklamaları ‘ateşle oynamak’ olarak değerlendirdi. Pekin, Biden’a ‘Çin’in egemenliğini korumak konusundaki kararlılığını küçümsememesi’ çağrısı yaptı.
Çin resmi haber ajansı Şinhua'nın haberine göre Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin, Washington'ı Tayvan konusunda ‘kelime oyunu yapmakla’ suçladı. Wang açıklamasında “ABD bu yanlış yolu izlemeye devam ederse sadece ABD-Çin ilişkilerinde onarılamaz sonuçlara yol açmayacak, aynı zamanda ABD’nin ağır bir bedel ödemesine neden olacak” dedi.
Wang’ın açıklamalarının Çin Devlet Konseyi'nin Tayvan İşleri Ofisi Sözcüsü Zhu Fenglian, ABD'nin Çin'i kontrol altına almak için Tayvan kartını kullanarak ateşle oynadığı ve bu ateşin kendisini de yakacağı uyarısında bulundu. Şinhua, Zhu’nun ABD'yi ‘iki ülke arasında önceden belirlenmiş ilkeleri ihlal eden’ açıklamalar yapmaktan ya da bu yönde adımlar atmaktan vazgeçmeye çağırdığını aktardı.
Tayvan'ı Çin ana karasının bir parçası olarak gören Pekin, bunun ABD ile ilişkilerinde en hassas ve önemli konu olduğunu vurguluyor.
Ekonomi cephesinde ise Biden’ın Asya-Pasifik bölgesinde, ABD ve Japonya dahil (birlikte dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 40'ını oluşturan) 13 ülkenin yer aldığı ancak bu projeye şüpheyle bakan Çin’in dışarıda kaldığı ‘Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi' (IPEF) adında yeni bir ekonomik ortaklık başlatarak Çin'i kuşatma planı çerçevesinde Asya’yı ziyareti dikkat çekiciydi.
IPEF, bir serbest ticaret anlaşması değil, ama projede yer alan ülkeler arasında ‘dijital ekonomi, tedarik zincirleri, temiz enerji altyapısı ve yolsuzlukla mücadele’ olarak sıralanan dört ana alanda daha fazla uyum öngörüyor.
Japonya Başbakanı Fumio Kişida ile düzenlediği ortak basın toplantısında ABD ve Japonya'nın diğer 11 ülke ile birlikte IPEF’i hayata geçireceğini belirten ABD Başkanı Biden, bunun ‘21’inci yüzyılda ekonomik rekabet gücünü sağlamak için en önemli zorluklar üzerinde bölgedeki yakın dost ve ortak ülkelerle çalışma taahhüdü’ olduğunu vurguladı.

Çevreleme girişimi başarılı olur mu?
Gözlemcilere göre ABD’nin bu girişimi Asya-Pasifik bölgesinde, bölgede artan nüfuzu ile dünyanın ikinci ekonomik gücü olan Çin'e açıkça bir alternatif sunmayı hedefliyor. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, IPEF’in ‘açık bir platform’ olduğunu çünkü bu şekilde tasarlandığını ve tanımlandığını söyledi. Ancak Pekin, IPEF’ten kasıtlı olarak dışlandığını hissediyor. Bunu da pazar günü Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin yaptığı açıklamada duyurdu. Bakan Wang,  ABD'nin ‘özgürlük ve açıklık adına küçük bloklar oluşturmaya’ çalıştığını söyledi. ABD’nin amacının ‘Çin'i kontrol altına almak’ olduğunu öne süren Çinli Bakan, IPEF’i  ‘başarısızlığa mahkum bir proje’ olarak değerlendirdi.
Güvenlik cephesinde ise Biden, Çin'in Asya-Pasifik bölgesindeki nüfuzunun artmasını engellemek amacıyla 2023 QUAD Liderler Zirvesi sırasında Avustralya, Hindistan ve Japonya ile ülkesinin Asya-Pasifik bölgesindeki rolünü güçlendirmeye doğru ilerledi.
QUAD üyeleri ittifakın, bir ‘Asya NATO'su’ olmadığını vurgularken Beyaz Saray, QUAD’ı ‘görüş alışverişinde bulunmak ve Hint-Pasifik bölgesindeki iş birliğini geliştirmek için gerekli bir fırsat’ olarak değerlendirdi.
QUAD liderleri salı günü gerçekleştirdikleri zirvenin sonunda, Çin'in Tayvan'ı işgal etme olasılığı konusunda endişelerin arttığı bir dönemde bölgedeki ‘statükoyu zorla değiştirme’ girişimlerine karşı uyarıda bulundular. QUAD’ın ortak açıklamasında, Çin'in bölgedeki askeri etkisinin artmasına doğrudan atıfta bulunmaktan kaçınılsa da bu konuda bazı endişeler olduğuna şüphe yoktu.
Açıklamada Çin'in adı geçmedi ancak bölgede sık sık suçlandığı bazı faaliyetler kınandı. Japonya Başbakanı Fumio Kişida konuşmasında, “Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırgan tutumu, Birleşmiş Milletler ilkelerine doğrudan bir meydan okumadır. Aynı durumun Hint-Pasifik bölgesinde de yaşanmasına izin vermemeliyiz” dedi.
Ortak açıklamada ise şu ifadeler yer aldı:
“Tartışmalı bölgelerin askerileştirilmesi, sahil güvenlik gemilerinin tehlikeli kullanımına, deniz milisleri ve diğer ülkelerin kendi açık deniz kaynaklarını kullanımını rahatsız etmeye yönelik çabalarla tansiyonu yükseltmeye, statükoyu değiştirmeyi amaçlayan zorlayıcı, provokatif ya da tek taraflı eylemlere güçlü şekilde karşı çıkıyoruz.”
QUAD liderleri, kamu özel yatırımlarını sürdürmek için gelecek beş yılda 50 milyar doları aşkın altyapı yardımı sağlanacağını ve Çin’in faaliyetlerinin takibinin daha da güçlendirilmesini amaçladığına inanılan ‘Hint-Pasifik Deniz Alanı Farkındalığı’ (IPMDA) adlı yeni bir inisiyatifin hayat geçirildiğini açıkladılar.
Gözlemcilere göre QUAD ülkeleri, bir takım anlaşmazlıklara rağmen Çin'in artan askeri ve ekonomik etkisine karşı bir denge unsuru olarak ittifaklarını güçlendirmeye çalışıyorlar.
Çin’in geçtiğimiz ay Pekin ile bir güvenlik anlaşması imzalayan Solomon Adaları dahil olmak üzere Pasifik bölgesindeki ülkelerle ilişkilerini güçlendirmesiyle ilgili artan endişeler de söz konusu.

Pekin dizginleniyor mu yoksa kışkırtılıyor mu?
Diğer taraftan Çin-ABD dosyasındaki peş peşe yaşanan gelişmeler çerçevesinde Pekin’in  bölgenin savunması ve kırmızı çizgilerini test ettiği düşünülen uçuşları, deniz tatbikatları ve balıkçı teknelerine yönelik tacizler dahil tüm askeri faaliyetlerine ilişkin bölgesel endişeler artarken Batı medyasında Washington'ın Çin ejderhasını evcilleştirip evcilleştiremeyeceğine ilişkin farklı analizler yer alıyor. ABD Başkanı, QUAD Liderler Zirvesi’nin başında yaptığı konuşmada, ülkesinin uyguladığı stratejiyle Hint-Pasifik bölgesinin özgür, açık, bağlantılı, güvenli ve güçlü bir bölge olmasını sağlamayı başardığını söyledi. Biden, meselenin, demokrasilere karşı otoriter rejimler meselesi olduğunu ve buna bağlı kalmaya dikkat edilmesi gerektiğini belirtti.
New York Times (NYT) gazetesinin haberine göre Washington’ın Ukrayna’da Rusya ile olan vekalet savaşına hız verdiği bir zamanda Biden, Çin’i ekonomik olarak kuşatmak ve onunla savaşmaya hazırlanmak amacıyla ilk Asya ziyaretini gerçekleştirdi. Gazete, Biden'ın salı günü sona eren Asya turunun amacının ‘ülkesinin halen Çin ile mücadeleye odaklandığını kanıtlamak’ olduğunu öne sürdü.
Gazete, Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) kıdemli araştırmacısı Charles Edel'in geçtiğimiz hafta ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi önünde yaptığı ‘ABD'nin Ukrayna savaşındaki stratejisinin, Tayvan'ı olası bir Çin işgalinden nasıl koruyacağını düşünürken üzerine inşa edilecek iyi bir model sağladığı’ şeklindeki değerlendirmesini alıntıladı.
Diğer yandan ABD savunmasının ve ulusal güvenliğinin geleceğiyle ilgili analizlere yer verilen internet sitesi Defense One, ABD’li bir savunma yetkilisinin, herkesin Ukrayna'ya odaklandığı bir dönemde, Biden'ın Asya turunun ABD'nin Avrupa ve Asya'da her iki cepheyi de koruyabileceğinin kanıtı olduğunu ancak bunun, Hint-Pasifik bölgelersindeki müttefikler ve ortaklarla çalışmayı bıraktığı anlamına gelmediği yönündeki yorumunu aktardı.
ABD merkezli Politico dergisi, Tayvan meselesiyle ilgili değerlendirmesinde, Biden'ın Tayvan'ı askeri olarak savunacakları taahhüdünün hâlihazırda gergin olan ABD-Çin ilişkilerini daha da gereceğini ve Tayvan Boğazı konusundaki anlaşmazlığı artıracağını yazdı. Dergi, Beyaz Saray yetkililerinin Biden'ın açıklamalarını netleştirmek için derhal harekete geçmelerine rağmen Çin'in ABD karşısında gücünü kanıtlamak istemesi nedeniyle Biden’n sözlerinin Tayvan Boğazı'nda bir çatışmaya yol açabileceğine işaret etti.

‘Stratejik belirsizlik’ kalesi
Derginin siyasi analistlerden aktardığına göre Biden’ın Tayvan’ı savunma taahhüdü, Çin'i önleyici askeri eylemler yoluyla Tayvan’a saldırmaya cesaretlendirebilir. 
ABD’nin eski Pekin Büyükelçisi Winston Lord, dergiye yaptığı açıklamada “Biden bunu yapmaya devam ederse, işler gerçekten tehlikeli bir hal alabilir” ifadelerini kullandı.
Lord sözlerini şöyle sürdürdü:
“Washington, yarım yüzyıldır Pekin ile ilişkilerimizin temelini oluşturan belirsiz ‘tek Çin’ politikamızı geçersiz hale getirmeden Çin'in Tayvan'a yönelik saldırılarını caydırabileceğimiz  stratejik belirsizlik politikasını sürdürmeli. Tayvan ile İlişkiler Yasası, ABD’ye, Tayvan halkının güvenliğini, sosyal ve ekonomik düzenini tehlikeye atacak herhangi bir güç kullanımına ya da diğer zorlama biçimlerine karşı direnebilmesi için destekleme yükümlülüğü veriyor.”
Diğer yandan İngiliz The Guardian gazetesi, Biden'ın açıklamasının ‘Washington'ın uzun süredir sürdürdüğü Tayvan'a yönelik stratejik belirsizlik politikasını terk ettiğinin bir teyidi’ olabileceğini ve bu durumun iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceği hakkında kafa karışıklığı yarattığını belirtti. Gazete, ABD'nin stratejik belirsizlik politikasının, Çin'i Tayvan'ı işgal etmekten caydırmaya ve özerk bir bölge olan adanın tam bağımsızlığı ilan etmesini engellemeye yardımcı olduğunu vurguladı. Ayrıca söz konusu iki senaryodan herhangi birinin gerçekleşmesinin büyük bir jeopolitik krize yol açacağının da altını çizdi.
Biden, geçtiğimiz ağustos ayında ABD'nin Afganistan'dan çekilmesiyle ilgili olarak ABC News’e verdiği bir röportajda, Tayvan'ı ABD'nin savunması gereken müttefikler listesinde sıralamıştı. Ekim ayının sonlarında CNN’e verdiği başka bir röportajda ise ABD'nin Tayvan'ı savunması gerekip gerekmediğiyle ilgili soruya, “Evet, bunu yapmakla yükümlüyüz” yanıtını verdi. Beyaz Saray yetkilileri, her iki röportajın da ardından ABD'nin Tayvan politikasının değişmediğini yinelediler.
NYT ise Biden’ın Çin’e karşı kullandığı sert üslubunun ve Tayvan'ı savunacaklarına ilişkin ‘yazılı olmayan’ taahhüdünün Japonya'yı karmaşık bir duruma soktuğuna işaret etti. Tayvan’ın, Japonya'nın batıdaki en kalabalık adası olan Yonaguni'ye sadece 65 mil uzaklıkta olduğunu hatırlatan gazete, Çin ile bir savaşın, İkinci Dünya Savaşı'ndaki yenilgisinden bu yana silahlı çatışmayı bırakan Japonya için büyük sonuçları olabileceğinin altını çizdi.
Gazete, Tokyo merkezli Siyasi Çalışmalar Enstitüsü (GRIPS) Uluslararası Güvenlik Çalışmaları Programı Yöneticisi Narushige Michishita’nın şu değerlendirmesini aktardı:
“Japonya şu an düşman topraklarındaki füze fırlatma noktalarını vurabilecek silahlar edinmek ve ABD kuvvetleriyle daha fazla tatbikat yapmak istiyor. Çin’i gelecekte ABD ve Japonya ile askeri olarak karşı karşıya gelme olasılığını düşünmeye zorlamak, en nihayetinde Tayvan Boğazı'nda barış ve istikrar olasılığını artıracaktır.”

*Bu haber Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
TT

ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)

ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) çalışanları, 2024’ün ilk aylarında, Gazze’nin kuzeyinde gıda ve tıbbi yardım eksikliğinin kritik boyutlara ulaştığına dair uyarılarını, dönemin ABD Başkanı Joe Biden yönetimindeki üst düzey yetkililere iletti. Şarku'l Avsat'ın Reuters’tan aktardığı habere göre, söz konusu uyarılar kurum içi yazışmalar yoluyla yapıldı.

Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırılarının ve İsrail’in Gazze’ye kara harekâtının üzerinden üç ay geçtikten sonra hazırlanan iç mesajda, Ocak ve Şubat aylarında iki aşamada bölgeye giden Birleşmiş Milletler çalışanlarının sahada gözlemlediği sarsıcı manzaralar ayrıntılı biçimde yer aldı.

frgtyu7
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Beyt Lahiya’da, hayır mutfağından pişmiş yemek almak için bekleyen Filistinliler, 28 Nisan 2025 (Reuters)

Çalışanlar, yollarda insan uyluk kemiği ve başka kemikler gördüklerini, araçlarda bırakılmış cesetlere rastladıklarını aktardı. Ayrıca özellikle gıda ve temiz içme suyu başta olmak üzere insani ihtiyaçlarda “felaket düzeyinde” bir eksiklik bulunduğunu vurguladılar.

Ancak Reuters’in görüştüğü dört eski yetkili ile incelenen belgelere göre, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Jack Lew ve yardımcısı Stephanie Hallett, telgrafların yeterli tarafsızlık içermediği gerekçesiyle ABD hükümeti içinde daha geniş biçimde dağıtılmasını engelledi.

Gazze’deki duruma resmî itiraf meselesi

Altı eski ABD’li yetkili, Şubat 2024’te gönderilen telgrafın, yılın ilk yarısında iletilen ve İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşı nedeniyle sağlık, gıda, hijyen koşullarındaki hızlı bozulmayı ve toplumsal düzenin çöküşünü belgeleyen beş telgraftan biri olduğunu söyledi.

vf
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye’de, savaşta yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen Filistinliler, 6 Ocak 2026 (Reuters)

Reuters bu telgraflardan birini inceledi. Diğer dört telgrafın da Lew ve Hallett tarafından “tarafsızlık” kaygısıyla engellendiğini, içeriklerini bilen dört eski yetkili doğruladı.

Üç eski ABD’li yetkili, bu telgraflardaki ayrıntıların olağanüstü derecede sarsıcı olduğunu ve yönetim içinde geniş biçimde paylaşılsaydı üst düzey karar alıcıların dikkatini çekeceğini belirtti. Yetkililere göre bu durum, Biden’ın aynı ay yayımladığı ve ABD istihbarat ve silah tedarikini İsrail’in uluslararası hukuka uyumuna bağlayan ulusal güvenlik muhtırasına yönelik denetimi de sıkılaştırabilirdi.

O dönem USAID’de Batı Şeria ve Gazze’den sorumlu bilgi birimi başkan yardımcısı olan Andrew Hall, “Telgraflar insani bilgiyi aktarmanın tek yolu değildi; ancak büyükelçinin Gazze’deki gerçek durumu resmen kabul etmesi anlamına gelirdi” dedi.

ABD’nin Kudüs Büyükelçiliği, bölgedeki diğer büyükelçiliklerden gelenler de dahil olmak üzere Gazze’ye ilişkin telgrafların çoğunun hazırlanması ve dağıtımını denetliyordu. Üst düzey bir eski yetkili, Büyükelçi Lew ve yardımcısı Hallett’in sık sık USAID yönetimine, telgraflardaki bilgilerin zaten medyada geniş biçimde yer aldığını söylediklerini aktardı.

Eski Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile Biden’ın temsilcileri, söz konusu telgrafların hiçbir zaman ABD hükümetinin üst kademelerine ulaşmadığı iddiasına ilişkin yorum taleplerine yanıt vermedi.

Gazze savaşı, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te düzenlediği ve 1.250’den fazla kişinin öldüğü saldırıların ardından başladı. Filistin Sağlık Bakanlığı verilerine göre Gazze’de hayatını kaybedenlerin sayısı 71 bini aştı.

ABD Başkanı Donald Trump, geçen yıl eylülde Beyaz Saray’da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yanında Gazze için barış planını açıklamış olsa da, çatışmalar durmadı. Filistin Sağlık Bakanlığı’na göre, ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana yaklaşık 481 kişi daha öldürüldü.

Biden yönetiminin savaş boyunca İsrail’e verdiği destek, Demokrat Parti içinde derin bir bölünmeye yol açtı ve konu parti adayları açısından hâlâ çözülmüş değil. Reuters/Ipsos’un geçen ağustosta yaptığı ankete göre, Demokratların yüzde 80’inden fazlası İsrail’in Gazze’deki askerî karşılığının aşırı olduğunu ve ABD’nin açlık riskiyle karşı karşıya olan Gazze halkına yardım etmesi gerektiğini düşünüyor.


Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
TT

Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)

Bölgesel ve uluslararası düzeyde son derece karmaşık bir tabloda; güvenlik dosyalarının stratejik, ekonomik başlıkların ise siyasi alanla iç içe geçtiği bir ortamda, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Ocak 2025’te Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana Suriye dosyasına yaklaşımını yeniden şekillendiriyor. Barack Obama ve Joe Biden dönemlerinde tereddütler ve çelişkili gündemlerle karakterize edilen Amerikan politikalarının ardından Washington, bugün ideolojik kaygılardan ve uzun vadeli riskli bahislerden uzak, sahada sonuç üretmeyi ve hassas dengeleri kontrol etmeyi önceleyen daha doğrudan ve “pragmatik” bir çizgiye yönelmiş durumda.

Bu yeni yaklaşım; eski rejimin çöküşü, iç meşruiyetini pekiştirmeye ve uluslararası tanınma elde etmeye çalışan yeni bir hükümetin yükselişi, DEAŞ tehdidinin sürmesi, İran nüfuzunun gerilemesi ve Suudi Arabistan, Türkiye ile Katar’ın artan bölgesel rolleri gibi Suriye sahasındaki temel değişkenlere yanıt niteliği taşıyor. Bu çerçevede Washington, Orta Doğu’da istikrarı dayatma, doğrudan askerî angajmanın maliyetini azaltma ve kalkınma ile yatırım projelerinin önünü açma esasına dayanan “Trump doktrini” ile uyumlu bir yeniden konumlanmaya gidiyor.

İdeolojiden önce çıkarlar

Abaad Eğitim ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden Firas Fahham, Trump’ın Suriye politikasının “tam anlamıyla pragmatik” olduğunu, uluslararası ve ekonomik çıkarları merkeze alarak yeni Suriye hükümetinin ideolojik arka planını ikinci plana ittiğini belirtiyor. Fahham’a göre Washington ile Şam arasındaki yeni kesişimin temel dayanağı, “İran’ın Suriye’ye yeniden nüfuz etmesinin önlenmesi” hedefi ve bu başlık mevcut ABD yönetiminin öncelikleri arasında ilk sırada yer alıyor.

Bu yaklaşımın, ABD’nin bölgedeki Arap müttefiklerinin tutumlarından ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Fahham; başta Suudi Arabistan olmak üzere Türkiye ve Katar’ın yeni Suriye hükümetine açık destek verdiğini, Trump yönetiminin de bu tutumlara “bölgesel ittifakların yeniden inşasında temel bir sütun” olarak yanıt vermeye hazır olduğunu ifade ediyor.

fgthyu
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, 24 Mayıs’ta Türkiye’de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (EPA)

Önceki yönetimlerle kıyaslandığında Fahham, Obama ve Biden dönemlerinin “İran’ın bölgede elinin serbest bırakıldığı, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile kurulan yakın ittifak üzerinden azınlık nüfuzunun desteklendiği bir çizgi izlediğini; bunun da sahayı daha karmaşık hâle getirdiğini ve güvenliği sağlayabilecek merkezi bir devletin kurulma ihtimalini zayıflattığını savunuyor.

Riyad’dan Washington’a: Dönüm noktaları

Trump’ın yeni Suriye politikasındaki kritik duraklara değinen Fahham, başlangıç noktasının Haziran ayında Riyad’da yapılan görüşmeler olduğunu söylüyor. Bu temaslar sırasında ABD Başkanı Trump, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın talebiyle Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırıldığını açıklamış; bu adım Washington’dan Şam’a gönderilen ilk olumlu mesaj olarak yorumlanmıştı. Ardından Trump, Suudi Veliaht Prensi ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’yı bir araya getiren üçlü bir görüşme gerçekleştirdi. Trump’ın Şara’ya yönelik dikkat çekici övgüleri, ABD’nin siyasi açılım arzusunu açık biçimde ortaya koydu.

d
10 Kasım’da Washington’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’daki görüşmesinin ardından, Suriye liderinin destekçileri Beyaz Saray önünde toplandı (EPA)

Fahham’a göre asıl dönüm noktası ise Kasım ayında düzenlenen Washington Zirvesi oldu. Trump’ın Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanı eş-Şara’yı kabul ettiği bu görüşme, kritik bir kırılma anı olarak değerlendiriliyor. Zirvenin ardından ABD yönetimi, Kongre üzerinde Sezar Yasası’nın iptali için baskı kurmaya başladı; eş zamanlı olarak Suriye’nin DEAŞ’a karşı uluslararası koalisyona dâhil edildiği açıklandı. Bu gelişmeler, iki ülke arasındaki ilişkinin sınırlı koordinasyondan ittifaka yakın bir düzeye taşındığını gösterdi.

SDG ve Fırat’ın doğusunun geleceği

SDG dosyasına ilişkin değerlendirmesinde Fahham, Trump yönetiminin konuya tamamen pratik bir pencereden yaklaştığını; yeni Suriye hükümetiyle ilişkiler ile Türkiye’nin çıkarları arasında denge gözettiğini belirtiyor. Biden dönemine kıyasla SDG’ye verilen desteğin belirgin biçimde azaldığını ifade eden Fahham, Washington’un DEAŞ’la mücadelede Şam’ı en etkili aktör olarak görmeye başladığını söylüyor.

Bu yaklaşımın, ABD’li düşünce kuruluşlarının raporlarına dayandığını belirten Fahham, geçmişte Kürt bileşene tek taraflı yaslanmanın ve Fırat’ın doğusundaki uygulamaların mağduriyet duygusu yarattığını ve DEAŞ’ın bunu istismar ederek eleman devşirdiğini hatırlatıyor. Bu nedenle ABD yönetimi, SDG’yi tamamen terk etmek yerine, Şam’la iş birliğinin daha verimli olacağına ikna olmuş durumda. Fahham'ın Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmeye göre hedef; SDG’nin Suriye devleti içine entegre edilmesi ve güvenlik statüsünün yeniden düzenlenmesi.

İsrail’in Suriye’nin güneyindeki operasyonlarına da değinen Fahham, Washington’un Başbakan Binyamin Netanyahu’nun politikalarından “memnuniyetsizlik” duyduğunu; bu adımların bölgesel istikrarı zedelediğini ve Trump’ın kalkınma vizyonuyla çeliştiğini vurguluyor. ABD’nin, Suriye hükümetinin zayıflatılmasının İran nüfuzunun ve DEAŞ faaliyetlerinin yeniden canlanmasına yol açabileceğinden endişe ettiği belirtiliyor.

Süveyda özelinde ise ABD yönetiminin, vilayetin devlet yapısına entegre edilmesi gerektiği görüşünü benimsediği aktarılıyor. Fahham, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu’da adem-i merkeziyetçilik başarısız oldu” yönündeki sözlerini hatırlatarak, Washington’un birleşik bir Suriye’yi destekleme eğilimini vurguluyor.

Askeri kurumun bakışı

Silahlı gruplar üzerine çalışan araştırmacı Raid el-Hamed ise ABD’nin tutumuna askerî perspektiften tamamlayıcı bir okuma sunuyor. Hamed, Trump’ın ilk döneminde asker çekme ve SDG ile ortaklığı sonlandırma eğiliminde olduğunu; ancak 2019 Mart’ında Baguz’daki çatışmaların ardından üst düzey askerî komutanların DEAŞ’ın geri dönebileceği yönündeki uyarıları nedeniyle yaklaşık 2 bin ABD askerinin bölgede kaldığını hatırlatıyor. ABD-SDG ortaklığının, 2015’te Kobani savaşlarına dayandığını ve Washington’un SDG’yi kara gücü olarak kullandığını da ekliyor.

Ancak Hamed’e göre, Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ve Suriye’nin uluslararası koalisyona katılmasının ardından şekillenen yeni politika, Fırat’ın doğusunda herhangi bir bağımsız yapının tanınmamasını ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer federal modellerin reddedilmesini esas alıyor. Bu yeni yaklaşımın, SDG’ye Türkiye karşısında gerçek Amerikan güvenceleri içermediğini vurgulayan Hamed, örgütün Suriye ordusu ve güvenlik kurumlarına entegrasyonu yönünde baskı bulunduğunu belirtiyor. Şam yönetiminin devlet dışı silahlı varlığı reddeden bu vizyonuna SDG’nin hâlen karşı çıktığını, Mart ayında imzalanan anlaşma için belirlenen sürenin yıl sonunda dolacağını da sözlerine ekliyor.

Genel tabloya bakıldığında, Suriye sahasının geleneksel çatışma denklemlerini aşan, çıkarlar ve karşılıklı güvenlik düzenlemeleriyle şekillenen yeni bir evreye girdiği görülüyor. Washington ve özellikle Riyad ile Ankara gibi bölgesel müttefikleri, Şam’daki yeni liderliğin istikrarı tesis edip kaos dönemini kapatabileceğine oynarken, bu sürecin başarısının önümüzdeki aylarda sahadaki sınavlara bağlı olacağı ifade ediliyor. Gözlemcilere göre, “yeni cumhuriyetin” iç uzlaşı gereklilikleri ile dış ittifakların şartlarını dengeleme kapasitesi, bu dönüşümün ABD’nin bölgedeki yıllara yayılan tereddütlerini gerçekten sona erdirip erdirmeyeceğini belirleyecek temel ölçüt olacak.


Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
TT

Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ve ABD'li mevkidaşı Marco Rubio, Gazze Şeridi, Sudan, Yemen ve Rusya-Ukrayna krizindeki gelişmeleri ele alarak bu konularda ve uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması için sarf edilen çabalar hakkında görüş alışverişinde bulundular.

Washington'da ABD Dışişleri Bakanlığı merkezindedün bir araya gelen ikili, iki ülkeyi ilgilendiren bölgesel ve uluslararası konularda koordinasyon ve ortak eylemleri yoğunlaştırmanın yollarını ele aldı.

Prens Faysal bin Ferhan ve Rubio iki ülke arasındaki stratejik ilişkileri ve bu ilişkileri çeşitli alanlarda geliştirme ve iyileştirme fırsatlarını gözden geçirdiler.

sdfrgt
Bakan Rubio, dün Washington'daki bakanlık merkezinde Prens Faysal bin Ferhan'ı kabul etti (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre toplantıya Suudi Arabistan'ın ABD Büyükelçisi Prenses Rima bint Bendar bin Sultan, Siyasi İşlerden Sorumlu Bakan Danışmanı Prens Musab bin Muhammed el-Ferhan ve Bakan Danışmanı Muhammed el-Yahya da katıldı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesini ele almak ve en önemli bölgesel ve uluslararası meselelerle ilgili gelişmeleri ve bunlar üzerinde sarf edilen çabaları görüşmek üzere resmi bir ziyaret için salı günü Washington'a geldi.

Ziyaret, ABD Başkanı Donald Trump'ın mayıs ayında Suudi Arabistan'a yapmayı planladığı ve ikinci dönemindeki ilk dış gezisi olan ziyaretin öncesinde gerçekleşiyor.