Kissinger'ın gerçekçiliği ile Soros'un küreselciliği arasında Ukrayna

ABD’li diplomat, Putin ile yaptığı görüşmeleri hatırlıyor ve onun Rus tarihine olan mistik inancına, NATO'nun planları karşısında yaşadığı aşağılanma duygusuna odaklanıyor.

Kissinger, "Ukrayna'nın tarafsız bir statüye kavuşturulması mevcut durumda ana hedeftir" dedi (Reuters)
Kissinger, "Ukrayna'nın tarafsız bir statüye kavuşturulması mevcut durumda ana hedeftir" dedi (Reuters)
TT

Kissinger'ın gerçekçiliği ile Soros'un küreselciliği arasında Ukrayna

Kissinger, "Ukrayna'nın tarafsız bir statüye kavuşturulması mevcut durumda ana hedeftir" dedi (Reuters)
Kissinger, "Ukrayna'nın tarafsız bir statüye kavuşturulması mevcut durumda ana hedeftir" dedi (Reuters)

Sami Amara
Eski ABD Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger'ın Ukrayna konusundaki mevcut kaostan çıkış yollarıyla ilgili görüşlerini açıklamasının ardından kopan fırtına dinmedi. Birçok kişi, Kissinger'ın Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda yaptığı konuşmada müzakere sürecine hızlı geçişin gerekliliği ve bunun sonucunda ortaya çıkacak sonuçlara ilişkin görüşlerinin gerçekçiliğin gereklerine yakın olduğuna inanırken, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ve üst düzey ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilileri de dahil olmak üzere diğerleri ise Kissinger'in açıklamalarını eleştirdi. Kissinger’ın açıklamaları, Amerikalı Yahudi milyarder ve “renkli devrimler” fikrinin sahibi George Soros'un Rusya'ya ve lideri Vladimir Putin'e köklü düşmanlığa dayanan geçmişteki pozisyonlarından yola çıkarak Kissinger'ın özetlediğinden farklı bir görüş sunduğu bir zamanda geldi.
Soros'un öne sürdüğü görüş, ABD yönetiminin belirlediği ve 2004'teki ilk Turuncu Devrim'den bu yana Kiev'de iktidara gelen selefleri gibi Ukrayna Devlet Başkanı’nın bağlı kaldığı ayırıcı çizgi ve rotalara dayanarak Batı medyasının benimsediği perspektifin dışına çıkmıyor. Buna karşılık ABD diplomasisinin duayeninin görüşleri, siyasi ve askeri alandaki değişimler doğrultusunda daha gerçekçi ve uygulanabilir görünüyor. Rusya ve ondan önce Sovyetler Birliği gerçekliğiyle ilgili deneyimlerine, 1990’lı yılların başlarında St. Petersburg'daki ilk görüşmelerinden bu yana Putin ile kurduğu kişisel ilişkilere ve ziyaretlere dayanıyor.
ABD diplomasisinin duayeni zamanın yorgunluklarını ve 100 yıla yaklaşan bir ömrün dayattığı kısıtlamaları aşarak Davos Forumu’nun katılımcıları ile video-konferans yöntemiyle buluştu. Ancak bu katılımcıların arasında davanın gerçek sahipleri yoktu. Çünkü “yeni Batı demokrasisinin” kısıtlamaları nedeniyle, taşıdığı tüm anlamlarla Rusya’nın herhangi bir temsilcisinin davet edilmesine karşı çıkıldı. Kissinger, her zamanki gibi küresel ve bölgesel sorunları "adım adım" politikasıyla ele alma eğilimindeydi. Kissinger’ın konuşmasında hareket noktası, yaklaşık yarım asır önce ulaştığı, dünyanın içinden geçtiği değişkenlerin, bu değişkenlerin getirdiği huzursuzluk ve gelişmelere karşı küresel bir mutabakatı gerektirdiği noktasıydı. "Düşmanınıza karşı zafer kazanmak istiyorsanız, ona geri çekilmesi için bir köprü sağlamalısınız" diyen Çin atasözü gibi Kissinger, dünyadaki herhangi bir savaşın, barışçıl bir çözümün gidişatını belirleyecek müzakerelerle sona ermesi gerektiğini söyledi. Daha önce Ukrayna'nın NATO'ya katılması fikrine yorum olarak yazdıklarını hatırlattı. İdeal sonucun, Ukrayna’nın Rusya ile Avrupa arasında köprü olarak konumlanmış tarafsız bir devlet olduğu ifadesinin Ukrayna Anayasasına dahil edilmesi gerekliliği olduğuna dikkat çekti. Savaşın devam etmesinin ve "Rusya'ya diz çöktürme" girişiminin "yasa dışı” olacağını, Rusya ile Avrupa arasındaki ilişkilerde daha sonra kontrol edilmesi zor ciddi rahatsızlıklar yaratacağını vurguladı. Bunlar Putin'in, NATO ve Avrupa Birliği'ne katılmanın da aralarında olduğu Ukrayna'nın hedeflerini belirleyen Ukrayna anayasasının hükümlerinin yanı sıra askeri güç kullanılmasını gerektirse bile, Kırım ve Donbass bölgesini geri alma taahhüdüyle ilgili önceki açıklamalarında söylediklerine yakın.

Uzlaşıya doğru ilerleyiş
Bu noktada Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'un açıklamaları üzerinde durulmalı. Mart 2015'te Kırım'ın Rusya'ya katılımının birinci yıl dönümünde yayınlanan belgesel kapsamında Lavrov’un Rus resmi haber kanalına yaptığı itiraflara göre Putin Mart 2014'te önce davranarak, Amerikan savaş gemilerinin Kırım'a girmesinden birkaç saat önce Kırım’ı ilhak etme kararı almıştı. Lavrov’a göre Moskova’yı “özel bir askeri operasyon” başlatmaya zorlayarak önce davranmaya iten de benzer bir durumdu. Zira "Ukrayna 8 Mart'ta Donetsk ve Luhansk cumhuriyetlerine saldırmayı planlıyordu.”
Kissinger'ın mevcut çıkmazdan çıkma yolu olarak önerdiği şeye gelince; özetle, Batı'nın Rusya'nın Avrupa güç dengesindeki konumunu görmezden gelmesinin korkunç sonuçlarından ve genel olarak uluslararası ilişkilerde bundan kaynaklanabilecek etkilerden kaçınmak için “önümüzdeki iki ay içinde Ukrayna'da bir uzlaşıya varmanın” gerekli olduğudur. Kissinger bir yanda Rusya ile Avrupa, diğer yanda Ukrayna ile Avrupa arasındaki ilişkiler de dahil olmak üzere durumun gittikçe daha zor ve karmaşık hale gelebileceğini belirtti. "İdeal sonuç, mevcut statükoda ayırıcı çizginin restorasyonudur" diye ekledi. Batı'nın, Avrupa'da bir felaketten kaçınmak için Ukrayna ordusu aracılığıyla Rusya'yı yenmeye çalışmaktan vazgeçmesi gerektiğini vurguladı. Ukrayna'daki mevcut krizin askeri ve siyasi alandaki sonucunun, gelecekte iki ülke arasındaki ilişkileri etkileyeceğine dikkat çekti. Kissinger, "Ukrayna'nın tarafsız bir statüye kavuşturulması ve Rusya ile Avrupa arasında bir köprü olarak konumlandırılması, mevcut durumda ana hedeftir" sonucuna vardı. Batılı kaynaklar ise bunu, Kissinger'ın Batı'ya "Ukrayna'yı krizi uzatmadan müzakere etmeye zorlaması" çağrısı yaptığı şeklinde değerlendirdi.    
Soros ve Rusya’nın yenilgisi

Peki, George Soros'un bu konudaki önerisi nedir?
Soros’un çıkış noktası, Rus-Ukrayna çatışmasının "üçüncü dünya savaşının bir başlangıcı olabileceği” gerçeğidir. Çözüme gelince; eski Sovyetler Birliği ülkelerinde “Renkli Devrimler’i ateşleme fikrinin sahibine göre, Devlet Başkanı Vladimir Putin'in güçlerinin Batı tarafından mümkün olan en kısa sürede yenilgiye uğratılması için çalışmaktır. Çünkü bu "özgür uygarlığı korumanın en iyi yoludur." Soros, Ukrayna'daki askeri operasyonları ise "açık toplumlar ile Çin ve Rusya gibi kapalı toplumlar arasındaki daha geniş bir mücadelenin parçası" olarak nitelendirdi. Bu belki de Soros'un "Putin Rusyası Batı medeniyeti için bir tehdittir ve ne pahasına olursa olsun mağlup edilmesi gerekir" görüşünü sürdürdüğü anlamına geliyor. Nitekim Soros da “barış görüşmelerini değil, Rusya’nın yenilgisini" kastederek "Savaşı bir an önce bitirmek için kaynaklarımızı seferber etmeliyiz" diyerek bunu bir kez daha teyit etti.
ABD Başkanı Joe Biden'ın Rusya ve Putin'e yönelik yaptırımlar ve baskılar dalgası sırtında Beyaz Saray'a yerleşmesinden bu yana yönetimi tarafından benimsenen yönelimlerle özdeşleştiğinden, Soros'un önerdiği şeyin Avrupa seçkinlerinin çoğu arasında popüler olması bu açıdan dikkate değer. Böylece, perspektifler ve eğilimler birleşiyor, realistlerin Kissinger tarafından dile getirilen görüşleri karşısında Avrupalı seçkinler, Rusya'ya karşı kendileri adına yürüttüğü savaşta Ukrayna'yı desteklemeye devam etmenin gerekli olduğunu söyleyen fikirlerin tutsağı haline geliyor.

Putin’in hataları
Bu bağlamda Moskova'daki gözlemciler, Kissinger'ın Financial Times'a verdiği röportajda, Ukrayna savaşının sona ermesinden sonra dünyadaki jeopolitik durumun büyük dönüşümlere tanık olacağına dikkat çekerek, "yeni bir çağda yaşıyoruz" sözü üzerinde duruyorlar. Kissinger,"Çin ve Rusya'nın gelecekteki tüm sorunlarda aynı çıkarlara sahip olmasının normal olmayacağını” kaydederken Soros, bunun Rusya'yı Ukrayna savaşından sonra en azından Avrupa ile olan ilişkisini ve NATO'ya yönelik genel tutumunu yeniden değerlendirmeye zorlayacağı sonucuna varıyor.
Kissinger'ın başta "Rusya'nın Ukrayna'yı işgali" olarak nitelendirmesi olmak üzere Putin'in "hataları" hakkındaki sözlerine rağmen, Moskova'daki birçok gözlemcinin Putin’i en çok tanıyan Batılı politikacılardan biri olduğu ve on yıllardır ona yakın olduğunu kabul ederek, Kissinger'in görüşlerini kabul etmek ile çekincelerini dile getirmek arasında gidip gelen ifadeleri oldu. Bu bağlamda, Kissinger, Putin ile birçok görüşmesinden sonra vardığı sonucu da açıklıyor; "Putin'in temel inançları, Rus tarihine dair bir tür mistik inanca, Avrupa ile Doğu arasında ortaya çıkan devasa uçurumun onu aşağıladığına dayanmaktadır. Aşağılamaya maruz kaldı çünkü Rusya bölgenin tamamının NATO'ya dahil edilmesiyle tehdit edildiğini hissetti." Kissinger bu durumu, "Bu bir mazeret değil ve uluslararası toplum tarafından tanınmış bir devletin işgal edilmesi ölçeğinde bir saldırıyı beklemiyordum" sözleriyle yorumladı.
Kissinger, "Putin'in uluslararası alanda karşılaştığı durumu ve Rusya'nın kapasitesini açıkça yanlış değerlendirdiğine” inandığını söyledi ve “Şimdi soru, bu gerilimin ne kadar devam edeceği ve nereye varabileceğidir" diye ekledi. Kissinger, Çin'e ve bundan ne gibi dersler ve sonuçlar çıkarabileceğine değinmeyi de ihmal etmedi. "Herhangi bir Çinli lider şimdi Putin'in kendini içine soktuğu duruma düşmekten nasıl kaçınacağını ve Pekin'in dünyanın onun aleyhine dönmesini nasıl önleyeceğini düşünecektir" dedi.
Kissinger'ın “Putin'in Rus tarihine mistik inancı” hakkında söyledikleri, Rusya Devlet Başkanı’nın Sovyetler Birliği'nin ihmalden kaynaklanan birçok “hatasını” ve daha önce “ 20’inci yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi” olarak tanımladığı çöküşünü ele alırken dayandığı temel olabilir. Temmuz 2021'de Rus ve Ukrayna halklarının ve onlarla birlikte Belarus'un ortak tarihsel kökenleri hakkında yayınlanan akademik makalesinde Putin’in birçok ayrıntısıyla açıklamaya çalıştığı şey de buydu. Ateşlediği tartışmalarla birlikte söz konusu makalenin, bölgede meydana gelen gelişme ve değişimleri açıklayan birçok belirti ve öneri içermesi dikkat çekiciydi. Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre, Putin’in makalesinde Novorossia" (Yeni Rusya) adı altında andığı ve Moskova'nın geri aldığı Kırım ile birlikte "Rus toprağı" kabul ettiği ve etmeye de devam ettiği Donbass bölgesinin “geri alınması” da bu öneriler arasında yer alıyordu

* Bu makale Şarku'l Avsat Türkçe tarafından Independent Arabia'dan çevirilmiştir. 



ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
TT

ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)

ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) çalışanları, 2024’ün ilk aylarında, Gazze’nin kuzeyinde gıda ve tıbbi yardım eksikliğinin kritik boyutlara ulaştığına dair uyarılarını, dönemin ABD Başkanı Joe Biden yönetimindeki üst düzey yetkililere iletti. Şarku'l Avsat'ın Reuters’tan aktardığı habere göre, söz konusu uyarılar kurum içi yazışmalar yoluyla yapıldı.

Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırılarının ve İsrail’in Gazze’ye kara harekâtının üzerinden üç ay geçtikten sonra hazırlanan iç mesajda, Ocak ve Şubat aylarında iki aşamada bölgeye giden Birleşmiş Milletler çalışanlarının sahada gözlemlediği sarsıcı manzaralar ayrıntılı biçimde yer aldı.

frgtyu7
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Beyt Lahiya’da, hayır mutfağından pişmiş yemek almak için bekleyen Filistinliler, 28 Nisan 2025 (Reuters)

Çalışanlar, yollarda insan uyluk kemiği ve başka kemikler gördüklerini, araçlarda bırakılmış cesetlere rastladıklarını aktardı. Ayrıca özellikle gıda ve temiz içme suyu başta olmak üzere insani ihtiyaçlarda “felaket düzeyinde” bir eksiklik bulunduğunu vurguladılar.

Ancak Reuters’in görüştüğü dört eski yetkili ile incelenen belgelere göre, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Jack Lew ve yardımcısı Stephanie Hallett, telgrafların yeterli tarafsızlık içermediği gerekçesiyle ABD hükümeti içinde daha geniş biçimde dağıtılmasını engelledi.

Gazze’deki duruma resmî itiraf meselesi

Altı eski ABD’li yetkili, Şubat 2024’te gönderilen telgrafın, yılın ilk yarısında iletilen ve İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşı nedeniyle sağlık, gıda, hijyen koşullarındaki hızlı bozulmayı ve toplumsal düzenin çöküşünü belgeleyen beş telgraftan biri olduğunu söyledi.

vf
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye’de, savaşta yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen Filistinliler, 6 Ocak 2026 (Reuters)

Reuters bu telgraflardan birini inceledi. Diğer dört telgrafın da Lew ve Hallett tarafından “tarafsızlık” kaygısıyla engellendiğini, içeriklerini bilen dört eski yetkili doğruladı.

Üç eski ABD’li yetkili, bu telgraflardaki ayrıntıların olağanüstü derecede sarsıcı olduğunu ve yönetim içinde geniş biçimde paylaşılsaydı üst düzey karar alıcıların dikkatini çekeceğini belirtti. Yetkililere göre bu durum, Biden’ın aynı ay yayımladığı ve ABD istihbarat ve silah tedarikini İsrail’in uluslararası hukuka uyumuna bağlayan ulusal güvenlik muhtırasına yönelik denetimi de sıkılaştırabilirdi.

O dönem USAID’de Batı Şeria ve Gazze’den sorumlu bilgi birimi başkan yardımcısı olan Andrew Hall, “Telgraflar insani bilgiyi aktarmanın tek yolu değildi; ancak büyükelçinin Gazze’deki gerçek durumu resmen kabul etmesi anlamına gelirdi” dedi.

ABD’nin Kudüs Büyükelçiliği, bölgedeki diğer büyükelçiliklerden gelenler de dahil olmak üzere Gazze’ye ilişkin telgrafların çoğunun hazırlanması ve dağıtımını denetliyordu. Üst düzey bir eski yetkili, Büyükelçi Lew ve yardımcısı Hallett’in sık sık USAID yönetimine, telgraflardaki bilgilerin zaten medyada geniş biçimde yer aldığını söylediklerini aktardı.

Eski Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile Biden’ın temsilcileri, söz konusu telgrafların hiçbir zaman ABD hükümetinin üst kademelerine ulaşmadığı iddiasına ilişkin yorum taleplerine yanıt vermedi.

Gazze savaşı, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te düzenlediği ve 1.250’den fazla kişinin öldüğü saldırıların ardından başladı. Filistin Sağlık Bakanlığı verilerine göre Gazze’de hayatını kaybedenlerin sayısı 71 bini aştı.

ABD Başkanı Donald Trump, geçen yıl eylülde Beyaz Saray’da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yanında Gazze için barış planını açıklamış olsa da, çatışmalar durmadı. Filistin Sağlık Bakanlığı’na göre, ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana yaklaşık 481 kişi daha öldürüldü.

Biden yönetiminin savaş boyunca İsrail’e verdiği destek, Demokrat Parti içinde derin bir bölünmeye yol açtı ve konu parti adayları açısından hâlâ çözülmüş değil. Reuters/Ipsos’un geçen ağustosta yaptığı ankete göre, Demokratların yüzde 80’inden fazlası İsrail’in Gazze’deki askerî karşılığının aşırı olduğunu ve ABD’nin açlık riskiyle karşı karşıya olan Gazze halkına yardım etmesi gerektiğini düşünüyor.


Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
TT

Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)

Bölgesel ve uluslararası düzeyde son derece karmaşık bir tabloda; güvenlik dosyalarının stratejik, ekonomik başlıkların ise siyasi alanla iç içe geçtiği bir ortamda, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Ocak 2025’te Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana Suriye dosyasına yaklaşımını yeniden şekillendiriyor. Barack Obama ve Joe Biden dönemlerinde tereddütler ve çelişkili gündemlerle karakterize edilen Amerikan politikalarının ardından Washington, bugün ideolojik kaygılardan ve uzun vadeli riskli bahislerden uzak, sahada sonuç üretmeyi ve hassas dengeleri kontrol etmeyi önceleyen daha doğrudan ve “pragmatik” bir çizgiye yönelmiş durumda.

Bu yeni yaklaşım; eski rejimin çöküşü, iç meşruiyetini pekiştirmeye ve uluslararası tanınma elde etmeye çalışan yeni bir hükümetin yükselişi, DEAŞ tehdidinin sürmesi, İran nüfuzunun gerilemesi ve Suudi Arabistan, Türkiye ile Katar’ın artan bölgesel rolleri gibi Suriye sahasındaki temel değişkenlere yanıt niteliği taşıyor. Bu çerçevede Washington, Orta Doğu’da istikrarı dayatma, doğrudan askerî angajmanın maliyetini azaltma ve kalkınma ile yatırım projelerinin önünü açma esasına dayanan “Trump doktrini” ile uyumlu bir yeniden konumlanmaya gidiyor.

İdeolojiden önce çıkarlar

Abaad Eğitim ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden Firas Fahham, Trump’ın Suriye politikasının “tam anlamıyla pragmatik” olduğunu, uluslararası ve ekonomik çıkarları merkeze alarak yeni Suriye hükümetinin ideolojik arka planını ikinci plana ittiğini belirtiyor. Fahham’a göre Washington ile Şam arasındaki yeni kesişimin temel dayanağı, “İran’ın Suriye’ye yeniden nüfuz etmesinin önlenmesi” hedefi ve bu başlık mevcut ABD yönetiminin öncelikleri arasında ilk sırada yer alıyor.

Bu yaklaşımın, ABD’nin bölgedeki Arap müttefiklerinin tutumlarından ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Fahham; başta Suudi Arabistan olmak üzere Türkiye ve Katar’ın yeni Suriye hükümetine açık destek verdiğini, Trump yönetiminin de bu tutumlara “bölgesel ittifakların yeniden inşasında temel bir sütun” olarak yanıt vermeye hazır olduğunu ifade ediyor.

fgthyu
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, 24 Mayıs’ta Türkiye’de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (EPA)

Önceki yönetimlerle kıyaslandığında Fahham, Obama ve Biden dönemlerinin “İran’ın bölgede elinin serbest bırakıldığı, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile kurulan yakın ittifak üzerinden azınlık nüfuzunun desteklendiği bir çizgi izlediğini; bunun da sahayı daha karmaşık hâle getirdiğini ve güvenliği sağlayabilecek merkezi bir devletin kurulma ihtimalini zayıflattığını savunuyor.

Riyad’dan Washington’a: Dönüm noktaları

Trump’ın yeni Suriye politikasındaki kritik duraklara değinen Fahham, başlangıç noktasının Haziran ayında Riyad’da yapılan görüşmeler olduğunu söylüyor. Bu temaslar sırasında ABD Başkanı Trump, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın talebiyle Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırıldığını açıklamış; bu adım Washington’dan Şam’a gönderilen ilk olumlu mesaj olarak yorumlanmıştı. Ardından Trump, Suudi Veliaht Prensi ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’yı bir araya getiren üçlü bir görüşme gerçekleştirdi. Trump’ın Şara’ya yönelik dikkat çekici övgüleri, ABD’nin siyasi açılım arzusunu açık biçimde ortaya koydu.

d
10 Kasım’da Washington’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’daki görüşmesinin ardından, Suriye liderinin destekçileri Beyaz Saray önünde toplandı (EPA)

Fahham’a göre asıl dönüm noktası ise Kasım ayında düzenlenen Washington Zirvesi oldu. Trump’ın Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanı eş-Şara’yı kabul ettiği bu görüşme, kritik bir kırılma anı olarak değerlendiriliyor. Zirvenin ardından ABD yönetimi, Kongre üzerinde Sezar Yasası’nın iptali için baskı kurmaya başladı; eş zamanlı olarak Suriye’nin DEAŞ’a karşı uluslararası koalisyona dâhil edildiği açıklandı. Bu gelişmeler, iki ülke arasındaki ilişkinin sınırlı koordinasyondan ittifaka yakın bir düzeye taşındığını gösterdi.

SDG ve Fırat’ın doğusunun geleceği

SDG dosyasına ilişkin değerlendirmesinde Fahham, Trump yönetiminin konuya tamamen pratik bir pencereden yaklaştığını; yeni Suriye hükümetiyle ilişkiler ile Türkiye’nin çıkarları arasında denge gözettiğini belirtiyor. Biden dönemine kıyasla SDG’ye verilen desteğin belirgin biçimde azaldığını ifade eden Fahham, Washington’un DEAŞ’la mücadelede Şam’ı en etkili aktör olarak görmeye başladığını söylüyor.

Bu yaklaşımın, ABD’li düşünce kuruluşlarının raporlarına dayandığını belirten Fahham, geçmişte Kürt bileşene tek taraflı yaslanmanın ve Fırat’ın doğusundaki uygulamaların mağduriyet duygusu yarattığını ve DEAŞ’ın bunu istismar ederek eleman devşirdiğini hatırlatıyor. Bu nedenle ABD yönetimi, SDG’yi tamamen terk etmek yerine, Şam’la iş birliğinin daha verimli olacağına ikna olmuş durumda. Fahham'ın Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmeye göre hedef; SDG’nin Suriye devleti içine entegre edilmesi ve güvenlik statüsünün yeniden düzenlenmesi.

İsrail’in Suriye’nin güneyindeki operasyonlarına da değinen Fahham, Washington’un Başbakan Binyamin Netanyahu’nun politikalarından “memnuniyetsizlik” duyduğunu; bu adımların bölgesel istikrarı zedelediğini ve Trump’ın kalkınma vizyonuyla çeliştiğini vurguluyor. ABD’nin, Suriye hükümetinin zayıflatılmasının İran nüfuzunun ve DEAŞ faaliyetlerinin yeniden canlanmasına yol açabileceğinden endişe ettiği belirtiliyor.

Süveyda özelinde ise ABD yönetiminin, vilayetin devlet yapısına entegre edilmesi gerektiği görüşünü benimsediği aktarılıyor. Fahham, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu’da adem-i merkeziyetçilik başarısız oldu” yönündeki sözlerini hatırlatarak, Washington’un birleşik bir Suriye’yi destekleme eğilimini vurguluyor.

Askeri kurumun bakışı

Silahlı gruplar üzerine çalışan araştırmacı Raid el-Hamed ise ABD’nin tutumuna askerî perspektiften tamamlayıcı bir okuma sunuyor. Hamed, Trump’ın ilk döneminde asker çekme ve SDG ile ortaklığı sonlandırma eğiliminde olduğunu; ancak 2019 Mart’ında Baguz’daki çatışmaların ardından üst düzey askerî komutanların DEAŞ’ın geri dönebileceği yönündeki uyarıları nedeniyle yaklaşık 2 bin ABD askerinin bölgede kaldığını hatırlatıyor. ABD-SDG ortaklığının, 2015’te Kobani savaşlarına dayandığını ve Washington’un SDG’yi kara gücü olarak kullandığını da ekliyor.

Ancak Hamed’e göre, Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ve Suriye’nin uluslararası koalisyona katılmasının ardından şekillenen yeni politika, Fırat’ın doğusunda herhangi bir bağımsız yapının tanınmamasını ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer federal modellerin reddedilmesini esas alıyor. Bu yeni yaklaşımın, SDG’ye Türkiye karşısında gerçek Amerikan güvenceleri içermediğini vurgulayan Hamed, örgütün Suriye ordusu ve güvenlik kurumlarına entegrasyonu yönünde baskı bulunduğunu belirtiyor. Şam yönetiminin devlet dışı silahlı varlığı reddeden bu vizyonuna SDG’nin hâlen karşı çıktığını, Mart ayında imzalanan anlaşma için belirlenen sürenin yıl sonunda dolacağını da sözlerine ekliyor.

Genel tabloya bakıldığında, Suriye sahasının geleneksel çatışma denklemlerini aşan, çıkarlar ve karşılıklı güvenlik düzenlemeleriyle şekillenen yeni bir evreye girdiği görülüyor. Washington ve özellikle Riyad ile Ankara gibi bölgesel müttefikleri, Şam’daki yeni liderliğin istikrarı tesis edip kaos dönemini kapatabileceğine oynarken, bu sürecin başarısının önümüzdeki aylarda sahadaki sınavlara bağlı olacağı ifade ediliyor. Gözlemcilere göre, “yeni cumhuriyetin” iç uzlaşı gereklilikleri ile dış ittifakların şartlarını dengeleme kapasitesi, bu dönüşümün ABD’nin bölgedeki yıllara yayılan tereddütlerini gerçekten sona erdirip erdirmeyeceğini belirleyecek temel ölçüt olacak.


Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
TT

Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ve ABD'li mevkidaşı Marco Rubio, Gazze Şeridi, Sudan, Yemen ve Rusya-Ukrayna krizindeki gelişmeleri ele alarak bu konularda ve uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması için sarf edilen çabalar hakkında görüş alışverişinde bulundular.

Washington'da ABD Dışişleri Bakanlığı merkezindedün bir araya gelen ikili, iki ülkeyi ilgilendiren bölgesel ve uluslararası konularda koordinasyon ve ortak eylemleri yoğunlaştırmanın yollarını ele aldı.

Prens Faysal bin Ferhan ve Rubio iki ülke arasındaki stratejik ilişkileri ve bu ilişkileri çeşitli alanlarda geliştirme ve iyileştirme fırsatlarını gözden geçirdiler.

sdfrgt
Bakan Rubio, dün Washington'daki bakanlık merkezinde Prens Faysal bin Ferhan'ı kabul etti (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre toplantıya Suudi Arabistan'ın ABD Büyükelçisi Prenses Rima bint Bendar bin Sultan, Siyasi İşlerden Sorumlu Bakan Danışmanı Prens Musab bin Muhammed el-Ferhan ve Bakan Danışmanı Muhammed el-Yahya da katıldı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesini ele almak ve en önemli bölgesel ve uluslararası meselelerle ilgili gelişmeleri ve bunlar üzerinde sarf edilen çabaları görüşmek üzere resmi bir ziyaret için salı günü Washington'a geldi.

Ziyaret, ABD Başkanı Donald Trump'ın mayıs ayında Suudi Arabistan'a yapmayı planladığı ve ikinci dönemindeki ilk dış gezisi olan ziyaretin öncesinde gerçekleşiyor.