NATO'nun Stratejik Konsept belgesinde Çin ilk kez, Rusya ise doğrudan tehdit olarak yer aldı

"NATO" ülkelerinin liderlerinin bugün Madrid'de yaptıkları toplantının ardından (AFP)
"NATO" ülkelerinin liderlerinin bugün Madrid'de yaptıkları toplantının ardından (AFP)
TT

NATO'nun Stratejik Konsept belgesinde Çin ilk kez, Rusya ise doğrudan tehdit olarak yer aldı

"NATO" ülkelerinin liderlerinin bugün Madrid'de yaptıkları toplantının ardından (AFP)
"NATO" ülkelerinin liderlerinin bugün Madrid'de yaptıkları toplantının ardından (AFP)

NATO liderlerinin Madrid Zirvesi'nde kabul ettiği yeni Stratejik Konsept belgesinde Çin ilk defa tehdit unsuru olarak zikredilirken, stratejik ortak sayılan Rusya ise bu kez "en önemli ve doğrudan tehdit" olarak sınıflandırıldı.
İspanya'nın başkenti Madrid'de düzenlenen zirvenin ilk gününde liderler, NATO'nun yeni Stratejik Konsept belgesini kabul etti.
Belgede Rusya'nın Ukrayna'da başlattığı savaşın, NATO'nun güvenlik ortamını ciddi şekilde değiştirdiği ve bu çerçevede hazırlanan konseptte NATO'nun temel amacının 360 derecelik bir yaklaşıma dayalı kolektif savunmayı sağlamak olduğunun teyit edildiği belirtildi.
İttifak'ın üç temel görevinin "caydırıcılık ve savunma, kriz önleme ve yönetimi ile iş birlikçi güvenlik" olduğunun altı çizilen belgede "Birbirimizi savunmaya yönelik 5. Madde taahhüdümüzün bel kemiği olarak caydırıcılık ve savunmamızı önemli ölçüde güçlendirme ihtiyacının altını çiziyoruz." ifadesi kullanıldı.

Rusya en büyük tehdit olarak kabul edildi
"Rusya, müttefiklerin güvenliğine yönelik en önemli ve doğrudan tehdittir. Zorlama, yıkma, saldırganlık ve ilhak yoluyla etki ve doğrudan kontrol alanları oluşturmaya çalışıyor." değerlendirmesine yer verilen belgede Rusya'nın bu amaçlarına ulaşmak için NATO müttefiklerine ve ortaklarına karşı geleneksel yöntemlerin yanı sıra siber ve hibrit araçlar kullandığı kaydedildi.
Belgede "NATO çatışma istemiyor ve Rusya için hiçbir tehdit oluşturmuyor. Rusya'nın tehditlerine ve düşmanca eylemlerine birleşik ve sorumlu bir şekilde yanıt vermeye devam edeceğiz. Ancak, riskleri yönetmek ve azaltmak için Moskova ile iletişim kanallarını açık tutmaya istekliyiz." ifadelerine yer verildi.
Avrupa-Atlantik bölgesinde ve NATO ile Rusya arasında istikrar ve öngörülebilirlik istendiğine işaret edilen belgede, "İlişkimizdeki herhangi bir değişiklik, Rusya'nın saldırgan davranışlarını durdurmasına, uluslararası hukuka tam olarak uymasına bağlıdır." ifadesi kullanıldı.

Çin ilk kez tehdit olarak sınıflandırıldı
Yeni Stratejik Konsept belgesinde Çin'e ilk kez yer verilerek, "Çin'in hırsları ve zorlayıcı politikaları, çıkarlarımıza, güvenliğimize ve değerlerimize meydan okuyor. Çin küresel ayak izini ve proje gücünü artırmak için geniş bir yelpazede siyasi, ekonomik ve askeri araçlar kullanırken, stratejisi, niyetleri ve askeri birikimi hakkında belirsizliğini koruyor." değerlendirmesi yapıldı.
Çin'in kötü niyetli hibrit ve siber operasyonları, çatışmacı söylemi, dezenformasyonuyla müttefikleri hedef aldığının belirtildiği belgede, böylece NATO'nun güvenliğine zarar verdiği vurgulandı.
Belgede şunlar kaydedildi:
"Çin, kilit teknolojik ve endüstriyel sektörleri, kritik altyapıyı ve stratejik malzemeleri ve tedarik zincirlerini kontrol etmeye çalışıyor. Ekonomik gücünü stratejik bağımlılıklar yaratmak ve etkisini artırmak için kullanıyor. Uzay, siber ve denizcilik alanları da dahil olmak üzere, kurallara dayalı uluslararası düzeni yıkmaya çalışıyor. Çin ile Rusya arasında derinleşen stratejik ortaklık ve
kurallara dayalı uluslararası düzenin altını oymak için karşılıklı olarak güçlendirici girişimleri, değerlerimize ve çıkarlarımıza aykırıdır."
Çin ile diyalog kanallarının açık olduğunun belirtildiği belgede, "İttifak'ın güvenlik çıkarlarını korumak amacıyla karşılıklı şeffaflık oluşturmak da dahil olmak üzere, Çin ile yapıcı ilişkilere açığız." ifadesine yer verildi.
Belgede müttefiklerin Çin'den yönelen tehditlere karşı daha yüksek farkındalık ve sorumlulukla birlikte çalışacağı bildirildi.

Rusya, İran, Suriye'deki Esed rejimi, Kuzey Kore'nin nükleer ve kimyasal tehdidi
Belgede İran ve Kuzey Kore'nin nükleer ve füze programlarını geliştirmeye devam ettiği, Suriye'deki Esed rejiminin, Kuzey Kore ve Rusya'nın devlet dışı aktörlerin yanı sıra kimyasal silah kullandığına değinildi.
Çin'in de nükleer cephaneliğini hızla genişlettiği ve şeffaflıktan uzak tutum içinde olduğu kaydedildi.

Terörizm en doğrudan tehdit olarak zikredildi
Belgede terörizmin, tüm biçimleri ve tezahürleriyle NATO ülkelerinin vatandaşlarının güvenliğine ve uluslararası barış ve refaha yönelik en doğrudan asimetrik tehdit olduğuna işaret edildi.
Stratejik Konsept belgesinde şunları kaydedildi:
"Terör örgütleri müttefiklere saldırmaya veya saldırıları teşvik etmeye çalışıyor. Ağlarını genişlettiler, yeteneklerini geliştirdiler ve erişimlerini ve ölümcüllüklerini artırmak için yeni teknolojilere yatırım da yaptılar. Uluslarötesi terör ağları ve devlet destekli aktörler de dahil olmak üzere devlet dışı silahlı gruplar, saflarına katmak, harekete geçirmek ve etki alanlarını genişletmek için çatışma ve zayıf yönetişimden yararlanmaya devam ediyor."
Afrika ve Orta Doğu'daki çatışma, kırılganlık ve istikrarsızlığın NATO'nun ve ortaklarının güvenliğini doğrudan etkilediği ifade edilerek, "NATO'nun güney komşusu, özellikle Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Sahel bölgeleri, birbirine bağlı güvenlik, demografik, ekonomik ve siyasi zorluklarla karşı karşıya. Bunlar, iklim değişikliğinin, kırılgan kurumların, sağlıkla ilgili acil durumların ve gıda güvensizliğinin etkisiyle ağırlaşıyor. Bu durum, terör örgütleri de dahil olmak üzere devlet dışı silahlı grupların yayılması için verimli bir zemin sağlıyor." tespitinde bulunuldu.

Siber ve hibrit saldırılar, NATO’nun 5. Maddesi'nin uygulanmasını tetikleyebilir
Belgede, NATO’nun, uzayda ve siber uzayda etkin şekilde çalışma yeteneğini geliştireceğinin altı çizilerek, “Tek veya kümülatif bir dizi kötü amaçlı siber etkinlik veya uzaya yönelik düşmanca operasyonlar, silahlı saldırı düzeyine ulaşabilir ve NATO’yu Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 5. Maddesini uygulamaya sevk edebilir.” denildi.
Enerji güvenliğinin artırılacağına işaret edilen belgede, istikrarlı ve güvenilir enerji arzına, tedarikçilere ve kaynaklara yatırım yapılacağının altı çizildi.
Müttefiklere yönelik hibrit operasyonların silahlı saldırı düzeyine ulaşabileceği ve NATO’nun Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 5. Maddesi'ni gündeme getirmesine yol açabileceğine işaret edilen belgede, “Ortaklarımızı hibrit zorluklara karşı koymaları için desteklemeye devam edeceğiz ve AB gibi diğer ilgili aktörlerle sinerjileri en üst düzeye çıkarmaya çalışacağız.” ifadesine yer verildi.
Belgede, NATO'nun nükleer kapasitesinin temel amacının barışı korumak ve saldırganlığı caydırmak olduğu vurgulanarak şunlar kaydedildi:
“Nükleer silahlar benzersizdir. NATO'nun nükleer silah kullanmak zorunda kalabileceği koşullar son derece uzak. NATO'ya karşı herhangi bir nükleer silah kullanılması, bir çatışmanın doğasını temelden değiştirecektir. İttifak, bir düşmana kabul edilemez ve herhangi bir düşmanın elde etmeyi umabileceği faydalardan çok daha ağır basan maliyetler getirme yeteneğine ve kararlılığına sahiptir.”

NATO, krizleri ve çatışmaları öngörmek ve önlemek için çabalarını artıracak
Belgede, NATO’nun, nükleer caydırıcı misyonun güvenilirliğini, etkinliğini ve güvenliğini sağlamak için gerekli tüm adımları atacağı bildirilerek, “NATO, güvenilir caydırıcılığını sürdürmeye, stratejik iletişimini güçlendirmeye, tatbikatlarının etkinliğini artırmaya ve stratejik riskleri azaltmaya devam edecektir.” ifadesine yer verildi.
NATO’nun, kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer tehditlere karşı savunmasına yatırım yapmayı sürdüreceği belirtilen belgede, ittifakın amacının, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'nın hedefleriyle tutarlı, nükleer silahların olmadığı bir dünya için güvenlik ortamı yaratmak olduğu kaydedildi.
İttifakın, “krizleri ve çatışmaları öngörmek ve önlemek için çabalarını artıracağı” ifadesine yer verilen belgede, önlemenin, istikrara ve müttefik güvenliğine katkıda bulunmanın sürdürülebilir bir yolu olduğu vurgulandı.

NATO'nun genişlemesi “tarihi bir başarı” olarak kaydedildi
Belgede, NATO'nun genişlemesinin tarihi bir başarı olduğuna dikkat çekilerek, bu durumun, ittifakı güçlendirdiği, milyonlarca Avrupa vatandaşının güvenliğini sağladığı ve Avrupa-Atlantik bölgesinde barış ve istikrara katkıda bulunduğu belirtildi.
NATO’nun açık kapı politikasına atıfta bulunulan belgede, şu ifadeler yer aldı:
“Avrupa-Atlantik barışı ve istikrarına yönelik temel değerlerimizin ve stratejik çıkarımızın bir ifadesi olarak, Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 10. Maddesiyle uyumlu açık kapı politikamızı yeniden teyit ediyoruz. İttifakımızın değerlerini paylaşan, üyeliğin sorumluluklarını ve yükümlülüklerini üstlenmeye istekli ve muktedir olan, ittifakımızın değerlerini paylaşan, üyelik ortak güvenliğimize katkıda bulunacak tüm Avrupa demokrasilerine kapımız açıktır. Üyelik kararları, NATO müttefikleri tarafından alınır ve bu süreçte hiçbir üçüncü tarafın söz hakkı yoktur. İttifaka üye olmak isteyen ülkelerin güvenliği bizimkilerle iç içedir. Bağımsızlıklarını, egemenliklerini ve toprak bütünlüklerini kuvvetle destekliyoruz.”

NATO için Batı Balkanlar ve Karadeniz bölgesi “stratejik öneme sahip”
Belgede, “AB’nin NATO için benzersiz ve temel bir ortak” olduğu vurgulanarak, uzun süredir devam eden iş birliğine dayanarak, NATO-AB stratejik ortaklığının geliştirileceği, siyasi istişarelerin güçlendirileceği ve askeri hareketlilik, dayanıklılık, iklimin etkisi gibi ortak çıkar konularında iş birliğinin artırılacağı kaydedildi.
Batı Balkanlar ve Karadeniz bölgesinin NATO için stratejik öneme sahip olduğuna işaret edilen belgede, ittifakın, bu bölgelerdeki ilgili ülkelerin karşılaştıkları tehditleri ve zorlukları ele alma yeteneklerini güçlendirme ve kötü niyetli üçüncü tarafların müdahalelerine karşı dayanıklılıklarını artırmak için çabalayacağı bildirildi.
İttifakın, Orta Doğu ve Kuzey Afrika dahil ittifakın stratejik çıkarlarına sahip bölgelerin yanı sıra Sahel bölgelerinin ortak güvenlik tehditlerini ve zorluklarını ele almak için ortaklarla birlikte çalışacağına değinilen belgede, şu ifadeler kullanıldı:
“Hint-Pasifik, bu bölgedeki gelişmelerin Avrupa Atlantik güvenliğini doğrudan etkileyebileceği düşünüldüğünde NATO için önemlidir. Yeni ve mevcut kuruluşlarla, bölgeler arası zorluklar ve ortak güvenlik çıkarlarıyla mücadele etmek için Hint-Pasifik'teki ortaklarla diyalog ve iş birliğini güçlendireceğiz.”

NATO’nun Avrupa-Atlantik güvenliği için “vazgeçilmez” olduğu vurgulandı
Belgede, iklim değişikliği konusuna da değinilerek, “Sera gazı emisyonlarını azaltarak, enerji verimliliğini artırarak, temiz enerji kaynaklarına geçişe yatırım yaparak ve askeri etkinlik ve güvenilir bir caydırıcılık ve savunma duruşu sağlarken yeşil teknolojilerden yararlanarak iklim değişikliğiyle mücadeleye katkıda bulunacağız.” denildi.
NATO üyelerinin, savunma ve güvenliği için sorumluluk ve risklerin adil şekilde paylaşılacağına işaret edilen belgede, şunlar kaydedildi:
“Temel görevlerimizi tam olarak yerine getirmek ve kararlarımızı uygulamak için gerekli tüm kaynakları, altyapıyı, yetenekleri ve güçleri sağlayacağız. NATO, Avrupa-Atlantik güvenliği için vazgeçilmezdir. NATO, barışımızı, özgürlüğümüzü ve refahımızı garanti eder. Müttefikler olarak güvenliğimizi, değerlerimizi ve demokratik yaşam tarzımızı savunmak için birlikte durmaya devam edeceğiz.”



Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
TT

Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)

Bölgesel ve uluslararası düzeyde son derece karmaşık bir tabloda; güvenlik dosyalarının stratejik, ekonomik başlıkların ise siyasi alanla iç içe geçtiği bir ortamda, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Ocak 2025’te Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana Suriye dosyasına yaklaşımını yeniden şekillendiriyor. Barack Obama ve Joe Biden dönemlerinde tereddütler ve çelişkili gündemlerle karakterize edilen Amerikan politikalarının ardından Washington, bugün ideolojik kaygılardan ve uzun vadeli riskli bahislerden uzak, sahada sonuç üretmeyi ve hassas dengeleri kontrol etmeyi önceleyen daha doğrudan ve “pragmatik” bir çizgiye yönelmiş durumda.

Bu yeni yaklaşım; eski rejimin çöküşü, iç meşruiyetini pekiştirmeye ve uluslararası tanınma elde etmeye çalışan yeni bir hükümetin yükselişi, DEAŞ tehdidinin sürmesi, İran nüfuzunun gerilemesi ve Suudi Arabistan, Türkiye ile Katar’ın artan bölgesel rolleri gibi Suriye sahasındaki temel değişkenlere yanıt niteliği taşıyor. Bu çerçevede Washington, Orta Doğu’da istikrarı dayatma, doğrudan askerî angajmanın maliyetini azaltma ve kalkınma ile yatırım projelerinin önünü açma esasına dayanan “Trump doktrini” ile uyumlu bir yeniden konumlanmaya gidiyor.

İdeolojiden önce çıkarlar

Abaad Eğitim ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden Firas Fahham, Trump’ın Suriye politikasının “tam anlamıyla pragmatik” olduğunu, uluslararası ve ekonomik çıkarları merkeze alarak yeni Suriye hükümetinin ideolojik arka planını ikinci plana ittiğini belirtiyor. Fahham’a göre Washington ile Şam arasındaki yeni kesişimin temel dayanağı, “İran’ın Suriye’ye yeniden nüfuz etmesinin önlenmesi” hedefi ve bu başlık mevcut ABD yönetiminin öncelikleri arasında ilk sırada yer alıyor.

Bu yaklaşımın, ABD’nin bölgedeki Arap müttefiklerinin tutumlarından ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Fahham; başta Suudi Arabistan olmak üzere Türkiye ve Katar’ın yeni Suriye hükümetine açık destek verdiğini, Trump yönetiminin de bu tutumlara “bölgesel ittifakların yeniden inşasında temel bir sütun” olarak yanıt vermeye hazır olduğunu ifade ediyor.

fgthyu
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, 24 Mayıs’ta Türkiye’de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (EPA)

Önceki yönetimlerle kıyaslandığında Fahham, Obama ve Biden dönemlerinin “İran’ın bölgede elinin serbest bırakıldığı, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile kurulan yakın ittifak üzerinden azınlık nüfuzunun desteklendiği bir çizgi izlediğini; bunun da sahayı daha karmaşık hâle getirdiğini ve güvenliği sağlayabilecek merkezi bir devletin kurulma ihtimalini zayıflattığını savunuyor.

Riyad’dan Washington’a: Dönüm noktaları

Trump’ın yeni Suriye politikasındaki kritik duraklara değinen Fahham, başlangıç noktasının Haziran ayında Riyad’da yapılan görüşmeler olduğunu söylüyor. Bu temaslar sırasında ABD Başkanı Trump, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın talebiyle Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırıldığını açıklamış; bu adım Washington’dan Şam’a gönderilen ilk olumlu mesaj olarak yorumlanmıştı. Ardından Trump, Suudi Veliaht Prensi ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’yı bir araya getiren üçlü bir görüşme gerçekleştirdi. Trump’ın Şara’ya yönelik dikkat çekici övgüleri, ABD’nin siyasi açılım arzusunu açık biçimde ortaya koydu.

d
10 Kasım’da Washington’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’daki görüşmesinin ardından, Suriye liderinin destekçileri Beyaz Saray önünde toplandı (EPA)

Fahham’a göre asıl dönüm noktası ise Kasım ayında düzenlenen Washington Zirvesi oldu. Trump’ın Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanı eş-Şara’yı kabul ettiği bu görüşme, kritik bir kırılma anı olarak değerlendiriliyor. Zirvenin ardından ABD yönetimi, Kongre üzerinde Sezar Yasası’nın iptali için baskı kurmaya başladı; eş zamanlı olarak Suriye’nin DEAŞ’a karşı uluslararası koalisyona dâhil edildiği açıklandı. Bu gelişmeler, iki ülke arasındaki ilişkinin sınırlı koordinasyondan ittifaka yakın bir düzeye taşındığını gösterdi.

SDG ve Fırat’ın doğusunun geleceği

SDG dosyasına ilişkin değerlendirmesinde Fahham, Trump yönetiminin konuya tamamen pratik bir pencereden yaklaştığını; yeni Suriye hükümetiyle ilişkiler ile Türkiye’nin çıkarları arasında denge gözettiğini belirtiyor. Biden dönemine kıyasla SDG’ye verilen desteğin belirgin biçimde azaldığını ifade eden Fahham, Washington’un DEAŞ’la mücadelede Şam’ı en etkili aktör olarak görmeye başladığını söylüyor.

Bu yaklaşımın, ABD’li düşünce kuruluşlarının raporlarına dayandığını belirten Fahham, geçmişte Kürt bileşene tek taraflı yaslanmanın ve Fırat’ın doğusundaki uygulamaların mağduriyet duygusu yarattığını ve DEAŞ’ın bunu istismar ederek eleman devşirdiğini hatırlatıyor. Bu nedenle ABD yönetimi, SDG’yi tamamen terk etmek yerine, Şam’la iş birliğinin daha verimli olacağına ikna olmuş durumda. Fahham'ın Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmeye göre hedef; SDG’nin Suriye devleti içine entegre edilmesi ve güvenlik statüsünün yeniden düzenlenmesi.

İsrail’in Suriye’nin güneyindeki operasyonlarına da değinen Fahham, Washington’un Başbakan Binyamin Netanyahu’nun politikalarından “memnuniyetsizlik” duyduğunu; bu adımların bölgesel istikrarı zedelediğini ve Trump’ın kalkınma vizyonuyla çeliştiğini vurguluyor. ABD’nin, Suriye hükümetinin zayıflatılmasının İran nüfuzunun ve DEAŞ faaliyetlerinin yeniden canlanmasına yol açabileceğinden endişe ettiği belirtiliyor.

Süveyda özelinde ise ABD yönetiminin, vilayetin devlet yapısına entegre edilmesi gerektiği görüşünü benimsediği aktarılıyor. Fahham, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu’da adem-i merkeziyetçilik başarısız oldu” yönündeki sözlerini hatırlatarak, Washington’un birleşik bir Suriye’yi destekleme eğilimini vurguluyor.

Askeri kurumun bakışı

Silahlı gruplar üzerine çalışan araştırmacı Raid el-Hamed ise ABD’nin tutumuna askerî perspektiften tamamlayıcı bir okuma sunuyor. Hamed, Trump’ın ilk döneminde asker çekme ve SDG ile ortaklığı sonlandırma eğiliminde olduğunu; ancak 2019 Mart’ında Baguz’daki çatışmaların ardından üst düzey askerî komutanların DEAŞ’ın geri dönebileceği yönündeki uyarıları nedeniyle yaklaşık 2 bin ABD askerinin bölgede kaldığını hatırlatıyor. ABD-SDG ortaklığının, 2015’te Kobani savaşlarına dayandığını ve Washington’un SDG’yi kara gücü olarak kullandığını da ekliyor.

Ancak Hamed’e göre, Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ve Suriye’nin uluslararası koalisyona katılmasının ardından şekillenen yeni politika, Fırat’ın doğusunda herhangi bir bağımsız yapının tanınmamasını ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer federal modellerin reddedilmesini esas alıyor. Bu yeni yaklaşımın, SDG’ye Türkiye karşısında gerçek Amerikan güvenceleri içermediğini vurgulayan Hamed, örgütün Suriye ordusu ve güvenlik kurumlarına entegrasyonu yönünde baskı bulunduğunu belirtiyor. Şam yönetiminin devlet dışı silahlı varlığı reddeden bu vizyonuna SDG’nin hâlen karşı çıktığını, Mart ayında imzalanan anlaşma için belirlenen sürenin yıl sonunda dolacağını da sözlerine ekliyor.

Genel tabloya bakıldığında, Suriye sahasının geleneksel çatışma denklemlerini aşan, çıkarlar ve karşılıklı güvenlik düzenlemeleriyle şekillenen yeni bir evreye girdiği görülüyor. Washington ve özellikle Riyad ile Ankara gibi bölgesel müttefikleri, Şam’daki yeni liderliğin istikrarı tesis edip kaos dönemini kapatabileceğine oynarken, bu sürecin başarısının önümüzdeki aylarda sahadaki sınavlara bağlı olacağı ifade ediliyor. Gözlemcilere göre, “yeni cumhuriyetin” iç uzlaşı gereklilikleri ile dış ittifakların şartlarını dengeleme kapasitesi, bu dönüşümün ABD’nin bölgedeki yıllara yayılan tereddütlerini gerçekten sona erdirip erdirmeyeceğini belirleyecek temel ölçüt olacak.


Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
TT

Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ve ABD'li mevkidaşı Marco Rubio, Gazze Şeridi, Sudan, Yemen ve Rusya-Ukrayna krizindeki gelişmeleri ele alarak bu konularda ve uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması için sarf edilen çabalar hakkında görüş alışverişinde bulundular.

Washington'da ABD Dışişleri Bakanlığı merkezindedün bir araya gelen ikili, iki ülkeyi ilgilendiren bölgesel ve uluslararası konularda koordinasyon ve ortak eylemleri yoğunlaştırmanın yollarını ele aldı.

Prens Faysal bin Ferhan ve Rubio iki ülke arasındaki stratejik ilişkileri ve bu ilişkileri çeşitli alanlarda geliştirme ve iyileştirme fırsatlarını gözden geçirdiler.

sdfrgt
Bakan Rubio, dün Washington'daki bakanlık merkezinde Prens Faysal bin Ferhan'ı kabul etti (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre toplantıya Suudi Arabistan'ın ABD Büyükelçisi Prenses Rima bint Bendar bin Sultan, Siyasi İşlerden Sorumlu Bakan Danışmanı Prens Musab bin Muhammed el-Ferhan ve Bakan Danışmanı Muhammed el-Yahya da katıldı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesini ele almak ve en önemli bölgesel ve uluslararası meselelerle ilgili gelişmeleri ve bunlar üzerinde sarf edilen çabaları görüşmek üzere resmi bir ziyaret için salı günü Washington'a geldi.

Ziyaret, ABD Başkanı Donald Trump'ın mayıs ayında Suudi Arabistan'a yapmayı planladığı ve ikinci dönemindeki ilk dış gezisi olan ziyaretin öncesinde gerçekleşiyor.


Suudi Arabistan ve ABD savunma bakanları bölgesel gelişmeleri görüştü

Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman ve ABD'li mevkidaşı Pete Hegseth (SPA -Reuters)
Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman ve ABD'li mevkidaşı Pete Hegseth (SPA -Reuters)
TT

Suudi Arabistan ve ABD savunma bakanları bölgesel gelişmeleri görüştü

Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman ve ABD'li mevkidaşı Pete Hegseth (SPA -Reuters)
Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman ve ABD'li mevkidaşı Pete Hegseth (SPA -Reuters)

Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman ve ABD'li mevkidaşı Pete Hegseth, dün yaptıkları görüşmede, bölgesel gelişmeleri ve bunlara yönelik çözüm çabalarını ele aldı. Görüşmede, iki ülkenin bölge ve dünyada güvenlik ve istikrarı destekleme vizyonu da ele alındı. Bu gelişme, Prens Halid bin Selman ile Dışişleri Bakanı Hegseth arasında gerçekleşen telefon görüşmesi sırasında gerçekleşti. Görüşmede Suudi Arabistan-ABD ilişkileri, savunma sektöründe iş birliği olanakları ve karşılıklı ilgi duyulan konular gözden geçirildi.

Pentagon sözcüsü Sean Parnell yaptığı açıklamada, iki bakanın "ABD'nin Husilerin kapasitesini azaltma ve Kızıldeniz'de seyrüsefer özgürlüğünü koruma amaçlı operasyonlarındaki ilerleme de dahil olmak üzere bölgesel güvenlik durumu hakkında görüş alışverişinde bulunduğunu" belirtti.

Açıklamada, iki tarafın ayrıca "ABD-Suudi Arabistan savunma işlerindeki ortaklığını genişletme fırsatlarını ele aldığı ve yakın iletişimi sürdürme konusunda mutabık kaldığı" ifade edildi.